Dâru'l-Hikmet’te bulunduğu zamanlarda geçirdiği bir inkılâb-ı rûhîyi, bilâhare neşrettiği bir eserinde şöyle beyân ediyor:
“Eski Said’in gâfil kafasına müdhiş tokatlar indi, “El-Mevtü Hakkun” kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halâskâr taharrî etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs-ı A'zam olan Şeyh-i Geylânî’nin (R.A.) “Fütûhu'l-Gayb” nâmındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı:
اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ
Acîbdir ki; o vakit ben, Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güyâ Ehl-i İslâm’ın yaralarını tedâviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyâde hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
İşte Hazret-i Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhâtab addederek, o kitabı bana hitâb ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyât-ı cerrâhiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhâtab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyât-ı şifâkârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.
Sonra İmâm-ı Rabbânî’nin “Mektûbat” kitabını gördüm, elime aldım. Hàlis bir tefe'ül ederek açtım. Acâibdendir ki, bütün Mektûbatında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektûb bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektûbların başında “Mirza Bediüzzaman’a Mektûb” diye yazılı olarak gördüm. Fesübhânallâh! Dedim, bu bana hitâb ediyor. O zaman Eski Said’in bir lakabı, “Bediüzzaman” idi. Hâlbuki Hicretin üçyüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hemedânî’den başka o lakabla iştihâr etmiş zâtları bilmiyordum. Demek İmâm’ın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektûbu yazmış. O zâtın hâli, benim hâlime benziyormuş ki, o iki mektûbu kendi derdime devâ buldum. Yalnız İmâm, o mektûblarında tavsiye ettiği gibi çok mektûblarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: “Tevhid-i kıble et.” Yani: “Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma.”
Şu en mühim tavsiyesi, benim isti'dâdıma ve ahvâl-i rûhiyeme muvâfık gelmedi. Ne kadar düşündüm: “Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi arkasından gideyim?” Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı câzibedâr hâsiyetler var. Biriyle iktifâ edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: “Bu muhtelif turukların başı ve şu cetvellerin menba'ı ve şu seyyârelerin güneşi, Kur'ân-ı Hakîm’dir. Hakîki tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en a'lâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur.” Ona yapıştım. (Hâşiye) <ft3>[^37]</ft3> ...”
[^37]: (Hâşiye) Yazının sonunda diyor: "Nâkıs ve perîşan isti'dâdım, elbette lâyıkıyla, o mürşid-i hakîkinin âb-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor. Fakat, ehl-i kalb ve sâhib-i hâlin derecâtına göre o feyzi, o âb-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek Kur'ândan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil; belki kalbî, rûhî, hâlî mesâil-i îmâniyedir ve pek yüksek ve kıymetdâr maârif-i İlâhiye hükmündedirler."
∗∗∗
Harb-i Umumî’de mağlûbiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu görüyoruz” diyenlere cevaben:
“Harb-i Umumî’de mağlûbiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu görüyoruz” diyenlere cevaben:
– Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat Ehl-i İslâmın eleminden gelen teellümât beni ezdi. Âlem-i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ışık görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inşâallâh, diyerek tebessüm eylerdi.
İstanbul’da, en büyük ve en ehemmiyetli ve te'sirli hizmet-i vataniye ve milliyesinden birisi de “Hutuvât-ı Sitte” adlı eseriyle, gaddâr zâlimlerin yüzlerine tükürüp, izzet-i diniyeyi ve şeref-i İslâmiyeyi muhâfaza etmesidir. İstanbul’un yabancılar tarafından işgali sıralarında, İngiliz Anglikan Kilisesinin, Meşîhat-i İslâmiye’den sorduğu altı suâline, altı tükürük mânâsında verdiği ma'kul ve sert cevabları, onun derece-i cesâret ve kemâlât ve şecâatini fiilen göstermektedir. Hutuvât-ı Sitte’yi neşrettiği zaman, Çanakkale’de muhârebe oluyordu. İstanbul’un işgalini müteâkib İngiliz Başkumandanına bu eser gösterilir ve Bediüzzaman’ın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir. O cebbâr kumandan, i'dâm kararıyla vücûdunu ortadan kaldırmak istedi ise de; fakat kendisine, Bediüzzaman i'dâm edilirse, bütün Şarkî Anadolu, İngiliz’e ebediyen adâvet edeceği ve aşîretler her ne bahâsına olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir şey yapamaz.
İstanbul’da, İngilizler desîseleriyle Şeyhülislâmı ve diğer bazı ulemâyı lehlerine çevirmeğe çalışmalarına mukâbil, Bediüzzaman, “Hutuvât-ı Sitte” adlı eseri ve İstanbul’daki fa'âliyeti ile; İngiliz’in, Âlem-i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihî düşmanlığını etrafa neşrederek, Anadolu’daki Millî Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu hususta en büyük âmillerden birisi olmuştu.
Bu hizmetine dair kendi ifâdesinden bir parça:
“Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı’nın toplarını tahrib ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük dâire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin Başpapazı tarafından, Meşîhat-i İslâmiye’den dinî altı suâl soruldu. Ben de o zaman, Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’nin âzâsı idim. Bana dediler: “Bir cevab ver. Onlar, altı suâllerine altıyüz kelime ile cevab istiyorlar.” Ben dedim: “Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile değil, hattâ bir kelime ile değil, belki bir tükürük ile cevab veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrûrâne üstümüzde suâl sormasına karşı yüzüne tükürmek lâzım geliyor... Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!... demiştim.” ∗∗∗
► (10) ◄
İstanbul’daki bu çok ehemmiyetli ve muvaffakıyetli hizmetinden, Türk milletine pek ziyâde menfaatler husûle geldiğini müşâhede eden Ankara hükûmeti; Bediüzzaman’ın kıymet ve ehemmiyetini takdir ederek, Ankara’ya dâvet ederler. M. Kemâl Paşa, şifre ile dâvet etmiş ise de cevaben:
– Ben, tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum. Siper arkasında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyâde burayı daha tehlikeli görüyorum, demiştir.
Üç defa şifre ile dâvet ediliyor. Eski Van Vâlisi, dostu Meb'ûs Tahsin Bey vâsıtasıyla dâvet edildiği için, nihâyet karar verir ve Ankara’ya gelir. Ankara’da alkışlarla karşılanır. Fakat ümîd ettiği muhîti bulamaz. Kendisi, Hacıbayram civarında ikamet eder. Meclis-i Meb'ûsânda, dine karşı gördüğü lâkaydlık ve garblılaşmak bahânesi altında, Türk milletinin kudsî mefâhir-i tarihiyesi olan Şeâir-i İslâmiyeden bir soğukluk gördüğü için, meb'ûsların ibâdete, bilhassa namaza müdâvim olmalarının lüzum ve ehemmiyetine dair bir beyânnâme neşreder ve meb'ûslara dağıtır. Kâzım Karabekir Paşa da M. Kemâl’e okur. O beyânnâme şudur.
يَا اَيُّهَا الْمَبْعُوثُونَ اِنَّكُمْ لَمَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ
“Ey mücâhidîn-i İslâm ve ey ehl-i hall ve akd!..
Bu fakirin, bir mes'elede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi ricâ ediyorum.
1 – Şu muzafferiyetteki hàrikulâde ni'met-i İlâhiye bir şükür ister ki devam etsin, ziyâde olsun. Yoksa, ni'met böyle şükür görmezse, gider. Mâdem ki Kur'ânı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur'ânın en sarîh ve en kat'î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır; tâ onun feyzi, böyle hàrika sûretinde üstünüzde tevâlî ve devam etsin.
2 – Âlem-i İslâm’ı mesrûr ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız; lâkin o teveccüh ve muhabbetin idâmesi, Şeâir-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zîra Müslümanlar, İslâmiyet hasebiyle sizi severler.
3 – Bu âlemde, evliyâullâh hükmünde olan gâzi ve şühedâlara kumandanlık ettiniz!.. Kur'ânın evâmir-i kat'îsine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurânî gürûha refîk olmaya çalışmak, àlî himmetlilerin şe'nidir. Yoksa burada kumandan iken, orada bir neferden istimdâd-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniye, şân ve şerefiyle öyle bir metâ' değil ki, aklı başındaki insanları işbâ' etsin, tatmin etsin ve maksûd-u bizzat olsun...
4 – Bu millet-i İslâmın cemâatleri, her ne kadar bir cemâat namazsız kalsa, hattâ fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum Kürdistan'da, umum memurlara dair en evvel sordukları suâl bu imiş: “Acaba namaz kılıyorlar mı?” derler, namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir.
Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim sordum:
– Sebeb nedir?
Dediler ki:
– Kaymakamımız namaz kılmıyordu; öyle dinsizlere nasıl itâat edeceğiz?... Hâlbuki bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler.
5 – Enbiyânın ekseri Şarkta ve hükemânın ağlebi Garbda gelmesi Kader-i Ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl ve felsefe değildir. Mâdem Şarkı intibâha getirdiniz; fıtratına muvâfık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebâen-mensûra gider veya sathî kalır.
6 – Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı İngiliz, dindeki kayıdsızlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki; Yunan kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet nâmına bu ihmali, a'mâle tebdil etmeniz gerektir. Görülüyor ki, İttihâdçıların o kadar azîm ve sebat ve fedâkarlıklarıyla; hattâ, İslâmın şu intibâhına da sebeb oldukları hâlde, bir kısmı dinde lâübâlîlik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hàriçteki İslâmlar, dindeki ihmallerini görmedikleri için, onlara takdir ve hürmet verdiler ve veriyorlar.
7 – Âlem-i küfür, bütün vesâitiyle ve medeniyetiyle, felsefesiyle, fünûnuyla, misyonerleriyle, Âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettikleri hâlde; Âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye, birer kemmiye-i kalîle-i muzırra sûretinde mahkûm kaldığı ve İslâmiyet, metânetini ve salâbetini sünnet ve cemâatle muhâfaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet-i habîsesinden süzülen bir cereyan-ı bid'akârâne sînesinde yer tutamaz. Demek Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvâri bir iş görmek; İslâmiyetin desâtirine inkıyad ile olabilir; başka olamaz, hem olmamış, olmuş ise çabuk ölüp sönmüş.
8 – Za'f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefîhânesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur'ânın zaman-ı zuhûru geldiği bir ânda, lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez. Menfîce tahribkârâne iş ise, bu kadar rahnelere ma'rûz kalan İslâm, zâten muhtaç değildir.
9 – Sizin muzafferiyetinizi ve hizmetinizi takdir eden ve sizi seven cumhûr-u mü'minîndir ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddi sever ve tutar ve size minnetdârdır ve fedâkârlığınızı takdir ederler ve intibâha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur'âniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinâd etmeniz, maslahat-ı İslâm nâmına zarûrîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftûnu, frenk mukallidlerini avâm-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâma münâfî olduğundan; Âlem-i İslâm, nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdâd edecektir.
10 – Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necât varsa; hayatından vazgeçmiş mecnûn bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden namaz gibi, zarûriyât-ı diniyenin imtisalinde yüzde doksan dokuz ihtimal-i necât var; yalnız gaflet, tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Hâlbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflete, dalâlete istinâd eden tek bir ihtimal-i necât olabilir.
Acaba, dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahâne bulunabilir? Hamiyet nasıl müsâade eder? Bâhusus, bu mücâhidîn kumandanlar ve Büyük Meclis taklid edilir. Kusurlarını, millet ya taklid veya tenkid edecek. İkisi de zarardır. Demek onlarda hukukullâh, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevâtür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbarâtı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabûl eden adamlarla, hakîki ve ciddi iş görülmez.
Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek...
Şu meclisin şahsiyet-i maneviyesi, sâhib olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı derûhde etmiştir. Eğer Şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten derûhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç; fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan; şu fıtratı bozulmayan ve lehviyât-ı medeniye ile ihtiyacât-ı rûhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecbûriye, mânâ-yı hilâfeti tamamen kabûl ettiğiniz isme ve resme ve lafza verecek ve o mânâyı idâme etmek için, kuvveti dahi verecek. Hâlbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarîkiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise, ﴾ وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا ﴿ âyetine zıttır.
Zaman, cemâat zamanıdır. Cemâatin rûhu olan şahs-ı manevî daha metîndir ve tenfîz-i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyâde muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinâd ile vezâifini derûhde edebilir. Cemâatin rûhu olan şahs-ı manevî eğer müstakîm olsa, ziyâde parlak ve kâmil olur. Eğer fenâ olsa pek çok fenâ olur. Ferdin iyiliği de, fenâlığı da mahduttur. Cemâatin gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenâlıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarûrî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhâfaza etmektir. Yoksa şuûrsuz olarak, şuûrlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, za'f-ı milliyeti gösterir. Za'f ise, düşmanı tevkìf etmez, teşci' eder.”
﴿ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴾ ∗∗∗
Bu meb'ûsâna hitâb, namaz kılanlara altmış meb'ûs daha ilâve eder. Namazgâh olan küçücük odayı, büyük bir odaya tebdil ettirir.
Bu parça, meb'ûslara ve umum kumandanlara ve ulemâlara okutturulmakla, reisle şiddetli bir münâkaşaya sebebiyet verir. Bir gün dîvân-ı riyâsette, elli-altmış meb'ûs içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemâl Paşa:
– Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz, der. Bu söz üzerine, Bediüzzaman birkaç ma'kul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak:
– Paşa, Paşa! İslâmiyette, îmândan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur, der. Fakat paşa tarziye verir, ilişemez.
Bediüzzaman, Ankara’da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark Dâru'l-Fünûnunun te'sisi için uğraşmaktan kat'iyyen geri durmadı. Bir gün meb'ûslar hey'etine der:
– Bütün hayatımda bu dâru'l-fünûnu takib ediyorum. Sultan Reşâd ve İttihâdçılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz...
O zaman, yüzelli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine: “Bunu meb'ûslar imza etmelidirler” der. Bazı meb'ûslar diyorlar ki:
– Yalnız; sen, medrese usûlüyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun; hâlbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.
Bediüzzaman:
– O Vilâyât-ı Şarkıye, Âlem-i İslâmın bir nev'i merkezi hükmündedir; fünûn-u cedîde yanında, ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü ekser enbiyânın Şarkta, ekser hükemânın Garbda gelmesi gösteriyor ki; Şarkın terakkiyâtı dinle kàimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünûn-u cedîde okuttursanız da, Şarkta her hâlde, millet, vatan maslahatı nâmına, ulûm-u diniye esâs olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakîki kardeşliğini hissedemeyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı teâvün ve tesânüde muhtacız. Hattâ bu hususta size bir hakikatli misâl vereyim:
Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zekî o talebem, ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: “Sâlih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyâde kardeştir ve akrabadır.” Sonra aynı talebe, tâlihsizliğinden, sırf maddî fünûn-u cedîde okumuş. Sonra ben –dört sene sonra– esâretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki:
► (11) ◄
Bediüzzaman, küçük yaşında iken tasavvur ettiği ve hayatını o yolda fedâ etmeye azmettiği ve hayatının bir gayesi ve neticesi olarak kabûl ettiği “Âlem-i İslâmda büyük bir intibâh ve inkişaf” emeliyle Ankara’ya gelmişti. Daha meşrûtiyetin ilânından evvel, İstanbul’a gelmeden, Şarkî Anadolu’da, yüzlerce ehl-i ilim ve erbâb-ı fazilet kimselerle mübâhaseleri ve İstanbul’da birdenbire meydâna çıkarak, ulemâyı hayrete sevketmesi ve ehl-i siyaseti telâşa düşürmesi; rûhunda büyük bir İslâmî inkılâbın müessisi hâlinin mevcûd olduğunu gösteriyordu. Ve kendisi, daha eskiden rûhunda bu vazifenin mes'ûliyetini, hem şevk ve sürûrunu hissetmişti.
Hürriyetin ilânını müteâkib; gazetelerde meşrûtiyeti şerîata hàdim yapmakla, Anadolu ve Âlem-i İslâm kıt'asında büyük bir saâdetin zuhûruna vesile olunacak ümîdiyle neşrettiği makaleler ve muhtelif ictimâ'lardaki nutukları, hep bu mezkûr niyet ve tasavvurunun neticesi idi. “El-Hutbetü'ş-Şâmiye”, “Sünûhât” ve “Lemeât” gibi bazı eserlerinde de görüldüğü gibi “Şu istikbâl zulümâtı ve inkılâbları içerisinde en gür ve en muhteşem sadâ, Kur'ânın sadâsı olacaktır!” diye beyânâtı vardı.
Abbâsîleri müteâkiben, Âlem-i İslâm içinde İslâmî idareyi ele alan Türklerin bin senelik muazzam idaresinden ve hilâfet sürmelerinden sonra, bütün dünyayı dehşete veren bir harb-i umumî meydâna gelmiş, Osmanlı Devleti inkırâz bulmuş, İslâmın ebedî düşmanları, merkez-i hükûmeti istilâ ederek, Müslümanlığın mahvolduğu kanâatine varmışlardı!.. İşte, Bediüzzaman, İlâhî kudretin tecellîsiyle ve ihsânıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revâc verebilecek bir teşekkülün zuhûru
► (12) ◄
– Ben şimdi, râfizî bir Kürd’ü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim. Ben de:
– Eyvâh! dedim, ne kadar bozulmuşsun? Bir hafta çalıştım, onu kurtardım; eski hakikatli hamiyete çevirdim.
İşte ey meb'ûslar!... O talebenin evvelki hâli, Türk milletine ne kadar lüzumu var. İkinci hâli, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havâle ediyorum. Demek –farz-ı muhâl olarak– siz başka yerde dünyayı dine tercih edip, siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de; her hâlde Şark vilâyetlerinde din tedrîsatına a'zamî ehemmiyet vermeniz lâzım.
Bu hakikatli ma'ruzât üzerine, muhâlifler dışarı çıkıp, yüz altmış üç meb'ûs o kararı imza ederler. ∗∗∗ dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümîdiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlâhî ve Mu'cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını def'eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhûriyede, doğrudan doğruya Kur'âna istinâd eden ve Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinâd yapacak ve İslâmiyetin hakikatinde mevcûd kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydâna getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere mecliste çalışıyordu. Fakat, pek kuvvetli mâniler karşısına çıktı.
Âlem-i İslâmı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiâze ettiği (Allaha sığındığı) bir zamanın ve fitneyi ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu. Bir gün riyâset odasında, M. Kemâl Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nâm kazanmak emeliyle, Şeâir-i İslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve vatan ve Âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlîd edeceğini, eğer bir inkılâb yapmak icâb ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyete müteveccihen Kur'ânın kudsî kanun-u esâsîsi noktasından yapmak lâzım geldiği meâlinde ihtarlarda bulunur ve şu temsîli ders verir. (Mektûbat “Altıncı Risale olan Altıncı Kısım Birinci Desîse”)
Meselâ: Ayasofya Câmii, ehl-i fazl ve kemâlden mübârek ve muhterem zâtlarla dolu olduğu bir zamanda, tek-tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup; câmiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebîlerin eğlence-perest seyircileri bulunsa, bir adam o câmiye girip ve o cemâat içine dâhil olsa; eğer güzel bir sadâ ile şirin bir tarzda Kur'ândan bir aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatin nazarları ona döner, hüsn-ü teveccühle, manevî bir duâ ile, o adama bir sevâb kazandırırlar. Yalnız, haylaz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek-tük ecnebîlerin hoşuna gitmeyecek. Eğer o mübârek câmiye ve o muazzam cemâat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edebsizcesine fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa; o vakit o haylaz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebîlerin istihzâkârâne tebessümlerini celbedecek. Fakat umum o muazzam ve mübârek cemâatin bütün efrâdından, bir nazar-ı nefret ve tahkîr celbedecektir. Esfel-i sâfilîne sukùt derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.
İşte aynen bu misâl gibi; Âlem-i İslâm ve Asya, muazzam bir câmidir. Ve içinde ehl-i îmân ve ehl-i hakikat, o câmideki muhterem cemâattir. O haylaz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlâksızlar, frenk-meşreb, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebî seyircileri ise, ecnebîlerin nâşir-i efkârı olan gazetecileridir. Herbir Müslüman, hususan ehl-i fazl ve kemâl ise; bu câmide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar-ı dikkat ona çevrilir. Eğer İslâmiyetin bir sırr-ı esâsı olan ihlâs ve rızâ-yı İlâhî cihetinde, Kur'ân-ı Hakîm’in ders verdiği ahkâm ve hakàik-ı kudsiyeye dair harekât ve a'mâl ondan sudûr etse, lisân-ı hâli ma'nen Âyât-ı Kur'âniyeyi okusa; o vakit ma'nen Âlem-i İslâm’ın herbir ferdinin vird-i zebânı olan اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâsında dâhil olup hissedar olur ve umumu ile uhuvvetkârâne alâkadar olur. Yalnız hayvanat-ı muzırra nev'inden bazı ehl-i dalâletin ve sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmakların nazarlarında kıymeti görünmez. Eğer o adam, medâr-ı şeref tanıdığı bütün ecdâdını ve medâr-ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve rûhen nokta-i istinâd telâkki ettiği selef-i sâlihînin cadde-i nurânîlerini terkedip heveskârâne, hevâ-perestâne, riyâkârâne, şöhret-perverâne, bid'akârâne işlerde ve harekâtta bulunsa; ma'nen bütün ehl-i hakikat ve ehl-i îmânın nazarında en alçak mevkie düşer.
اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ
Sırrına göre; ehl-i îmân ne kadar âmî ve câhil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfürûş adamları; soğuk görür, ma'nen nefret eder.
İşte, hubb-u câha meftûn ve şöhret-perestliğe mübtelâ adam (ikinci adam) hadsiz bir cemâatin nazarında esfel-i sâfilîne düşer. Ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında muvakkat ve menhus bir mevki kazanır ﴾ اَلْاَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّقِينَ ﴿ sırrına göre; dünyada zarar, berzahta azâb, âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur.
Birinci sûretteki adam, farazâ hubb-u câhı kalbinden çıkarmazsa, fakat ihlâsı ve rızâ-yı İlâhîyi esâs tutmak ve hubb-u câhı hedef ittihàz etmemek şartıyla; bir nev'i meşrû makam-ı manevî, hem muhteşem bir makam kazanır ki, o hubb-u câh damarını tamamıyla tatmin eder. Bu adam az, hem pek az ve ehemmiyetsiz bir şey kaybeder; ona mukâbil, çok, hem pek çok kıymetdâr, zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç yılanı kendinden kaçırır; ona bedel, çok mübârek mahlûkları arkadaş bulur, onlarla ünsiyet eder. Veya ısırıcı yabânî eşek arılarını kaçırıp, mübârek rahmet şerbetçileri olan arıları kendine celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi, öyle dostlar bulur ki; dâima duâlarıyla âb-ı kevser gibi feyizler, Âlem-i İslâm’ın etrafından onun rûhuna içirilir ve defter-i a'mâline geçirilir.”
M. Kemâl Paşa i'tirâz ile içindeki niyet ve hâlet-i rûhiyesini ifâde ile Bediüzzaman’ı kendine çekmek ve nüfûzundan istifade etmek ister.
Ve Bediüzzaman’a meb'ûsluk, hem Dâru'l-Hikmet’teki eski vazifesini, hem Şarkta Şeyh Sinûsî’nin yerine vâiz-i umumî, hem bir köşk tahsîsi gibi teklifler yapar.
Bediüzzaman, rivâyetlerde gelen eşhâs-ı âhirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul’da te'vilini söylediği hadîslerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının Âlem-i İslâm ve insaniyette zuhûr ettiğini görür. Ve yine, gelen rivâyetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukàbele edecek olan hizbü'l-Kur'ân hakkında, “O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset cânibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılınç hükmünde i'câz-ı Kur'ânın nurlarıyla mukàbele edilebilir” tavsiyesine mürâatla, Ankara’da teşrîk-i mesâî edemeyeceği için, kendisine tevdî' edilmek istenen meb'ûsluk, Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye gibi Diyânetteki âzâlığı, hem Vilâyât-ı Şarkıye vâiz-i umumîliği tekliflerini kabûl etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını ricâ için istasyona kadar gelen bir kısım meb'ûsların da arzularına uyamayacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada hayat-ı ictimâiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağaracıkta idâme-i hayat etmeye başlar. ∗∗∗
Ankara’daki Hayatına Dair Risale-i Nur’dan Bir Parça
(Yirmiüçüncü Lem'a “Tabiat Risalesi”nden)
....Binüçyüz otuzsekizde Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh! dedim, bu ejderha îmânın erkânına ilişecek. O vakit, şu âyet-i Kerîmenin bedâhet derecesinde Vücûd ve Vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir bürhânı, Arabî bir Risalede yazdım. Ankara’da Yeni Gün Matbaasında tab'ettirmiştim. Fakat maatteessüf, Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir sûrette o kuvvetli bürhân te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu...”
| | | :---: | | <img src = "/assets/images/TrenBileti.png" /> | ## {#1397 .min}
Bediüzzaman, kendisine tevdî' edilen meb'ûsluğu ve teklif edilen Diyânetteki Müşâvere âzâlığını ve Şark Vilâyetleri Umumî Vâizliğini kabûl etmeyerek Ankara’dan Van’a giderken “Eski Said’i yeni Said’e götüren tren bileti”