Tarihçe-i Hayat

Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?

9. bölüm / 39

Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?

Şamda fazla kalmadı. Şarkî Anadolu’da Medresetü'z-Zehrâ nâmıyla vücûda getirmek istediği dâru'l-fünûnun küşâdı için çalışmak üzere İstanbul’a geldi. Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât-ı Şarkıye nâmına refâkat etti. Yolda şimendiferde iki mekteb muallimi ile aralarında bir bahis açılır. Şimendiferde yaptıkları bu mübâhasenin hülâsası, “Hutbe-i Şâmiye” adlı eserin zeylinde yazılmıştır. Birkaç cümlesini aynen alıyoruz:

Hürriyetin başında Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât-ı Şarkıye nâmına ben de refâkat ettim. Şimendiferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübâhase oldu. Benden suâl ettiler ki:

“Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?”

Dedim:

Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İtibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve rûhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avâm ve hàvâssa şâmil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine yani, menfaat-i şahsiyesini millete fedâ edene münhasır kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esâs olmalı. Hamiyet-i milliye, ona hàdim ve kuvvet ve kalesi olmalı.

Hususan, biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblerde hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser Enbiyâyı şarkta göndermesi işâret ediyor ki, yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkîye sevkeder. Asr-ı Saâdet ve tâbiîn, bunun bir bürhân-ı kat'îsidir.

Ey bu hamiyet-i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyâde ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer denilen medrese-i seyyârede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbâl tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:

“Hamiyet-i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kàbil-i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet-i İslâmiye, en kuvvetli ve metîn ve Arştan gelmiş bir zincir-i nurânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l-vüskàdır. Tahrib edilmez, mağlûb olmaz bir kudsî kaledir” dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler:

– “Delilin nedir? Bu büyük da'vâya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım... Delil nedir?”

Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:

– İşte bu çocuk lisân-ı hâliyle suâlimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masûm çocuk bu seyyâr medresemizde üstadımız olsun. İşte lisân-ı hâli bu gelecek hakikati der:

Bakınız bu dâbbetü'l-arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada geçeceği yola bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dâbbetü'l-arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor. “Bana rast gelenlerin vay hâline!” dediği hâlde o masûm, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hàrika bir cesâret ve kahramanlıkla, beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dâbbetü'l-arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor:

“Ey şimendifer! Sen gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın!”

Sebat ve metânetinin lisân-ı hâli güyâ der:

“Ey şimendifer! Sen bir nizâmın esirisin. Senin gem’in, dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecâvüz etmen haddin değil. Beni istibdâdın altına alamazsın. Haydi yoluna git, kumandanının izniyle yolundan geç!”

İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masûm çocuğun yerinde, Rüstem-i İranî veya Herkül-ü Yunanî o acîb kahramanlıklarıyla beraber tayy-ı zaman ederek, o çocuğun yerinde bulunduğunu farzediniz... Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir i'tikàdları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu hâlde birden çıkan şimendiferin, dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!.. O hàrika cesâretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız, nasıl bu dâbbetü'l-arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesâretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar.

Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına i'tikàd etmedikleri için mutî' bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı vagon cesâmetinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nev'i arslan tevehhüm ederler.

Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa, o iki kahramandan ziyâde cesâret ve hürriyet ve çok mertebe onların fevkınde bir emniyet ve korkmamak hâletini veren; o masûmun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan i'tikàdı ve itmi'nânı ve îmânıdır.

Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdânlarını vehme esir eden, onların –onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan– câhilâne i'tikàdsızlıklarıdır.…………………………................

O iki temsîlde, o iki acîb kahramanın pek acîb korku ve telâşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem-i i'tikàdları ve cehâletleri ve dalâletleri olduğu gibi, Risale-i Nurun yüzer hüccetlerle isbât ettiği bir hakikati ki, bu Risalenin mukaddimesinde bir-iki misâli söylenmiş. Mes'ele şudur ki:

Küfür ve dalâlet, bütün kâinâtı ehl-i dalâlete binler müdhiş düşman tâifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesâdüf, sağır tabiat elleriyle, manzûme-i şemsiyeden tut, tâ kalbdeki verem mikroplarına kadar binler tâife düşmanlar, bîçâre beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi' mâhiyeti ve küllî isti'dâdâtı ve hadsiz ihtiyacâtı ve nihâyetsiz arzularına karşı mütemâdiyen korku, elem, dehşet ve telâş vermesiyle küfür ve dalâlât bir Cehennem zakkumu olduğunu ve bu dünyada da sâhibini bir Cehennem içine koyduğunu ve din ve îmândan haric binler fen ve terakkiyât-ı beşeriye, o Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermediğini gösterip; yalnız ibtal-i his nev'inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek için sefâhet ve sarhoşlukla şırınga ediyor...

İşte îmân ve küfrün muvâzenesi, Âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da îmân bir manevî Cenneti te'min ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür, dünyada dahi bir manevî Cehennem ve hakîki saâdet-i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir i'dâm-ı ebedî mâhiyetine getirmesini, kat'î ve his ve şühûda istinâd eden Risale-i Nurun yüzer hüccetlerine havâle edip kısa kesiyoruz.

Bu temsîlin hakikatini görmek isterseniz başınızı kaldırınız, bu kâinâta bakınız! Ne kadar şimendifer misillû balon, otomobil, tayyare, berriye ve bahriye gemiler... Karada, denizde, havada Kudret-i Ezeliyenin nizâm ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve kâinât ecrâmına ve hâdisâtın silsilelerine ve müteselsil vâkıâtlarına bakınız.

Hem âlem-i şehâdette ve cismânî kâinâtta bunların vücûdu gibi, âlem-i rûhâni ve maneviyatta Kudret-i Ezeliyenin daha acîb müteselsil nazîreleri var olduğunu aklı bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir.

İşte kâinât içinde maddî ve manevî bütün bu silsileler, îmânsız ehl-i dalâlete hücum ediyor, tehdid ediyor, korkutuyor, kuvve-i maneviyesini zîr ü zeber ediyor.

Ehl-i îmâna, değil tehdid ve korkutmak belki; sevinç, saâdet, ünsiyet ve ümîd ve kuvvet veriyor.

Çünkü ehl-i îmân, îmânla görüyor ki, o hadsiz silsileleri, maddî ve manevî şimendiferleri, seyyâr kâinâtları mükemmel intizam ve hikmet dâiresinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni'-i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre mikdar vazifelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecâvüz edemiyorlar. Ve kâinâttaki kemâlât-ı san'ata ve tecelliyât-ı cemâliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve-i maneviyeyi tamamıyla eline verip, saâdet-i ebediyenin bir nümûnesini îmân gösteriyor.

İşte ehl-i dalâletin îmânsızlıktan gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyât-ı beşeriye, bir tesellî veremez, kuvve-i maneviyeyi te'min edemez. Cesâreti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır.

Ehl-i îmân, îmân cihetiyle değil korkmak ve kuvve-i maneviyesi kırılmak, belki o temsîldeki masûm çocuk gibi fevkalâde bir kuvve-i maneviye ve bir metânetle ve îmândaki hakikatle onlara bakıyor. Bir Sâni'-i Hakîm’in hikmet dâiresinde tedbir ve idaresini müşâhede eder, evhâm ve korkulardan kurtulur. “Sâni'-i Hakîm’in emri ve izni olmadan bu seyyâr kâinâtlar hareket edemezler, ilişemezler” deyip anlar. Kemâl-i emniyetle hayat-ı dünyeviyesinde derecesine göre saâdete mazhar olur.

Kimin kalbinde îmândan ve Din-i Haktan gelen bu hakikat çekirdeği bulunmazsa ve nokta-i istinâdı olmazsa, bilbedâhe temsîldeki Rüstem ve Herkül’ün cesâretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi, onun cesâreti ve kuvve-i maneviyesi müzmahil olur ve vicdânı tefessüh eder. Ve kâinâtın hâdisâtına esir olur, herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer.

Îmânın bu sırr-ı hakikatini ve dalâletin de bu dehşetli şekàvet-i dünyeviyesini, Risale-i Nur yüzer kat'î hüccetlerle isbât ettiğine binâen, bu pek uzun hakikati kısa kesiyoruz.

Acaba en ziyâde kuvve-i maneviyeye ve tesellîye ve metânete ihtiyacını hissetmiş bu asırdaki beşer, bu zamanda o kuvve-i manevîyi ve tesellîyi ve saâdeti te'min eden ve İslâmiyet ve îmândaki nokta-i istinâd olan hakàik-ı îmâniyeyi bırakıp, garblılaşmak ünvânı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve-i maneviyeyi kırıp ve tesellîyi mahveden ve metânetini kıran dalâlet ve sefâhete ve yalancı politika ve siyasete dayanması; ne kadar maslahat-ı beşeriyeden ve menfaat-i insaniyeden uzak bir hareket olduğunu pek yakın bir zamanda intibâha gelmiş –başta İslâm olarak– beşer hissedecek ve dünyanın ömrü kalmışsa Kur'ânın hakàikına yapışacak. ∗∗∗

► (06) ◄

O vakit Kosova’da, büyük bir İslâm Dâru'l-Fünûnu’nun te'sisine teşebbüs edilmişti. Orada hem İttihâdçılara, hem Sultan Reşâd’a der ki: “Şark, böyle bir dâru'l-fünûna daha ziyâde muhtaç ve Âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir.” Bunun üzerine şarkta bir dâru'l-fünûn açılacağını va'dederler. Bilâhare Balkan Harbi çıkmasıyla, o medrese yeri yani Kosova istilâ edilir. Bunun üzerine müracaatla Kosova’daki dâru'l-fünûn için tahsîs edilen ondokuz bin altın liranın Şark Dâru'l-Fünûnu için verilmesini taleb eder, bu talebi kabûl edilir.

Bediüzzaman tekrar Van’a hareket eder. Van Gölü kenarındaki Artemit’te (Edremit) o dâru'l-fünûnun temeli atılır. Fakat ne çare ki Harb-i Umumînin zuhûruyla, teşebbüs geri kalır. Zâten o kış Molla Said, talebelerine; “Hazır olunuz, büyük bir musîbet ve felâket bize yaklaşıyor” diye haber vermişti.

| | | | :---: | :---: | | | <img src = "/assets/images/EskiSaid.png" /> | ## {#983 .min}

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinin sonlarında

| | | | :---: | :---: | | | <img src = "/assets/images/DarulFunun.png" /> | ## {#993 .min}

Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin temelini attığı Dâru'l-Fünûn’un yeri

| | | | :---: | :---: | | | <img src = "/assets/images/VanCoravanis.png" /> | ## {#995 .min}

Bediüzzaman Hazretlerinin Van’daki hayatına ait Çoravanis köyündeki Medresenin yanından Erek dağının görünüşü

Bediüzzaman Said Nursî’nin Gönüllü Alay Kumandanı Olarak Vatan Ve Millete Fedâkârâne Hizmetleri

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN GÖNÜLLÜ ALAY

KUMANDANI OLARAK VATAN VE MİLLETE

FEDÂKÂRÂNE HİZMETLERİ

Bediüzzaman, Kafkas Cebhesi’nde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi. Van’ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van Kalesinde şehîd oluncaya kadar müdafaaya kat'î karar verdikleri hâlde, geri çekilen Van Vâlisi Cevdet Bey’in ısrarıyla, Vastan Kasabası’na çekildi. Vâli, kaymakam, ahâli ve asker Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti. Molla Said, Van’dan kaçan ahâlinin mal ve çoluk-çocuklarının düşman eline geçmemesi için otuz-kırk kadar kaçamamış asker ve bir kısım talebeleriyle o Kazaklara karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır. Hattâ, hücum eden Kazaklara dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzında çıkıyor; güyâ büyük bir imdâd kuvveti gelmiş zannettirerek, Kazakları oyalayıp ilerletmiyordu. Böylelikle, Vastan’ın Rus istilâsından kurtulmasına sebeb olmuştur.

O muhârebe zamanlarında sipere döndüğü vakit kıymetdâr talebesi Molla Habib ile “İşârâtü'l-İ'câz” nâmındaki tefsirini te'lif ediyordu. Bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen de sipere girdikleri zaman; kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu. “İşârâtü'l-İ'câz”ın büyük bir kısmı bu vaziyette te'lif edilmiştir. (Hâşiye) <ft3>[^29]</ft3> Bu hàrika tefsirin başındaki “İfâde-i Merâm”ı tefsir hakkında bir derece ma'lûmât vermesi itibariyle aynen dercediyoruz.

[^29]:(Hâşiye) TENBİH: "Bu İşârâtü'l-İ'câz" tefsiri, Eski Harb-i Umumî'nin birinci senesinde, cebhe-i harbde, me'hazsiz olarak, kitab mevcûd olmadığı hâlde te'lif edilmiştir. Harb zamanının zarûretinden başka, dört sebebe binâen gayet muhtasar ve îcâzlı bir tarzda yazılmış; "Fâtiha" ve nısf-ı evvel, daha mücmel, daha muhtasar kalmıştır. Evvelâ: O zaman, izâha müsâade etmiyordu. Eski Said, îcâzlı ve kısa tâbiratla ifâde-i merâm ediyordu. Sâniyen: Gayet zekî olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünüyordu; başkaların anlamalarını düşünmüyordu. Sâlisen: Eski Said, en dakîk ve en ince olan nazm-ı Kur'ânda, îcâzlı olan i'câzı beyân ettiği için kısa ve ince düşmüştür. Fakat şimdi ise, Yeni Said nazarıyla mütâlaa ettim; elhak, Eski Said'in bütün hatîâtıyla beraber, şu tefsirdeki tedkîkàt-ı ilmiyesi, onun bir şâheseridir. Yazıldığı vakit, dâima şehîd olmaya hazırlandığı için, hàlis bir niyet ile ve belâğatın kanunlarına ve Ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için, hiçbirini cerhedemedim. Belki Cenâb-ı Hak, bu eseri O'na bir keffâretü'z-zünûb yapacak ve bu tefsiri tam anlayacak adamları da yetiştirecek, inşâallâh. Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi mâniler olmasaydı tefsirin şu birinci cildi i'câz vücûhundan olan i'câz-ı nazmîyi beyân ettiği gibi diğer cüz'ler ve mektûblar da müteferrik tefsir hakikatlerini içine alsaydı Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân'a güzel bir tefsir-i câmi' olurdu. Belki, inşâallâh, şu cüz'-ü tefsir yüzotuz aded "Sözler ve Lem'alar ve Mektûbat" risaleleriyle beraber me'haz olursa ileride bahtiyar bir hey'et öyle bir tefsir-i Kur'ânî yazsın. İnşâallâh. Said Nursî ∗∗∗ Hem, İstanbul'da Fetvâ Emini Ali Rıza Efendi, çok zaman bu tefsiri mütâlaa ile, yanına gelen dostlarına müteaddid defalar: "Bu İşârâtü'l-İ'câz, bin tefsir kuvvetinde ve kıymetindedir!" diye yemîn ederek ilân ediyordu. Şark ulemâsı, Şam ve Bağdat'ta büyük âlimler: "İşârâtü'l-İ'câz gayet hàrika ve emsâlsiz bir tefsirdir" diye istihsân etmişlerdir.

İfâde-i Merâm

Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân; bütün zamanlarda gelip geçen nev'-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitâben, Arş-ı A'lâdan îrâd edilen İlâhî ve şümûllü bir nutuk ve umumî ve Rabbânî bir hitâbe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemâatin iktidarından haric olan, bilhassa bu zamanda, dünya maddiyâtına ait pek çok fenleri, ilimleri câmi'dir.

Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisasça dâire-i ihâtası pek dar olan bir ferdin fehminden, karîhasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şâna tefsir olamaz... Çünkü: Kur'ânın hitâbına muhâtab olan milletlerin, insanların ahvâl-i rûhiyelerine, maddiyâtına ve câmi' bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd, vâkıf ve sâhib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Maahazâ; bir ferdin mesleği, meşrebi taassubdan hàlî olamaz ki, hakàik-ı Kur'âniyeyi görsün, bîtarafâne beyân etsin. Maahazâ; ferdin fehminden çıkan bir da'vâ, kendisine hàs olup, başkası o da'vânın kabûlüne dâvet edilemez... Meğer ki bir nev'i icmâın tasdikine mazhar ola.

Binâenaleyh, Kur'ânın ince mânâlarının ve tefsirlerde dağınık bir sûrette bulunan mehâsininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sâyesinde tecellî eden hakikatlerinin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkìkîn-i ulemâdan yüksek bir hey'etin tedkîkàtıyla, tahkîkatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim, kanunî hükümlerin tanzim ve ıttırâdı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir hey'etin nazar-ı dikkat ve tedkîkàtından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhûr-u nâsın i'timâdını kazanmak üzere millete karşı bir kefâlet-i zımniye husûle gelsin ve icmâ-ı ümmet, hücceti elde edebilsin.

Evet, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sâhibi ve nâfiz bir ictihâda mâlik ve bir velâyet-i kâmileyi hâiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanda, bu şartlar, ancak yüksek ve azîm bir hey'etin tesânüdüyle, telâhuk-u efkârından ve rûhlarının tenâsübüyle birbirine yardım etmekten ve hürriyet-i fikirle taassubdan âzâde olmakla tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur; ve o şahs-ı manevî, Kur'ânı tefsir edebilir.

Çünkü: “Cüz'de bulunmayan, külde bulunur.” kaidesine binâen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, hey'ette bulunur. Böyle bir hey'etin zuhûrunu çoktanberi bekliyorken, hiss-i kable'l-vukû' kabîlinden, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arifesinde bulunduğumuz zihne geldi. (Hâşiye) <ft3>[^30]</ft3>

[^30]: (Hâşiye) Evet, Van'da Horhor Medresemizin damında esnâ-yı derste büyük bir zelzelenin gelmekte olduğunu söyledi. Hakikaten söylediği gibi, az bir zaman sonra Harb-i Umumî başladı. Hamza, Mehmed Şefîk, Mehmed Mihri

“Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde tamamıyla terketmek câiz değildir” kaidesine binâen, acz ve kusurumla beraber, Kur'ânın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i'câzına dair bazı işâretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat, Birinci Harb-i Umumînin patlamasıyla; Erzurum’un, Pasinler’in dağlarına ve derelerine düştük. O kıyâmetlerde, o dağ ve tepelerde; fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hâllerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünûhât-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünûhâtım eğer tefsirlere muvâfık ise, nurun alâ nur; şâyet muhâlif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir.

Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat, hatt-ı harbde, büyük bir ihlâs ile şehîdler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehîdlerin kan ve elbiselerinin tebdili gibi) cevâz veremedim ve kalbim râzı olmadı. Şimdi de râzı değildir; çünkü, hakikat-i ihlâs ile baktım tashih yerini bulamadım. Demek, sünûhât-ı Kur'âniye olduğundan i'câz-ı Kur'âniye onu yanlışlardan himâye etmiş.

Maahazâ, kaleme aldığım şu “İşârâtü'l-İ'câz” adlı eserimi, hakîki bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak Ulemâ-yı İslâmdaki ehl-i tahkîkin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbâlde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me'haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yâdigâr maksadıyla yaptım. ∗∗∗

► (07) ◄

O muhârebede; yirmi talebe kadar kıymetdâr ve “İşârâtü'l-İ'câz” tefsirinin kâtibi olan Molla Habib, İran Cebhesi’nde kumandan Halîl Paşa ile mühim bir muhâbere vazifesini te'min ettikten sonra Vastan’da şehîd düşer.

O muhârebeler esnâsında, Ermeni fedâileri bazı yerlerde çoluk-çocuğu kesiyorlardı. Buna karşı Ermenilerin çocukları da bazen öldürülüyordu. Bediüzzaman’ın bulunduğu nahiyeye binlerle Ermeni çocuğu toplanmıştı. Molla Said askerlere: “Bunlara ilişmeyiniz!” diye emretti. Daha sonra bu Ermeni çoluk-çocuğunu serbest bıraktı; onlar da Rusların içerisindeki ailelerinin yanına döndüler. Bu hareket Ermeniler için büyük bir ibret dersi olup, Müslümanların ahlâkına hayran kalmışlardı. Bu hâdise üzerine, Ruslar bizi istilâ ettiklerinde, fedâi komitelerin reisleri müslüman çoluk-çocuğunu kesmek âdetini bırakıp, “Mâdem Molla Said bizim çoluk-çocuklarımızı kesmedi, bize teslîm etti; biz de bundan sonra Müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz” diye ahdettiler. Molla Said, bu sûretle o havâlideki binlerle masûmların felâketten kurtulmasını te'min etmiş oldu.

Bir müddet sonra Ruslar, Van ve Muş tarafını istilâ edip, üç fırka ile Bitlis’e hücum ettiği sırada, Bitlis Vâlisi Memdûh Bey ile Kel Ali, Bediüzzaman’a:

Elimizde bir tabur asker ve iki bin kadar gönüllünüz var; biz geri çekilmeye mecburuz, dediler.

Bediüzzaman onlara:

Etraftan kaçıp gelen ahâlinin ve hem de Bitlis halkının malları, çoluk ve çocukları düşman eline düşecek; biz mahvoluncaya kadar dört-beş gün mukâvemete mecburuz, demesi üzerine onlar:

Muş’un sukùt etmesi dolayısıyla otuz topumuzu askerler bu tarafa kaçırmaya çalışıyorlar. Eğer sen, o otuz topu gönüllülerinle ele geçirebilirsen, birkaç gün o toplarla mukàbele ederiz ve ahâli de kurtulur, dediler.

Bediüzzaman:

Öyle ise, ben ya ölürüm veya o topları getiririm, diyerek üç yüz gönüllünün başına geçti. Geceleyin, Nurşin tarafına, topların getirildiği cihete gitti. Topları takib eden bir alay Rus Kazağına, kendi muhbirleri: “Bitlis’i müdafaa eden gönüllü kumandanı üç bin adamla ve dağdaki meşhûr Mûsa Bey bin kişi ile topları kurtarmaya geliyorlar” diyerek pek ziyâde mübâlağa ile ihbar etmeleri üzerine, Kazak Kumandanı korkmuş, ilerleyememişti. Bediüzzaman da, beraberindeki üç yüz gönüllüyü rastgeldikleri toplara birer ikişer taksim edip Bitlis’e gönderir; kendisi ise ilerleyerek topları birer birer kurtarıp, en son topu da üç arkadaşıyla birlikte ele geçirir. Bu şekilde, otuz topun Bitlis’e gelmesini te'min eder. O toplarla üç-dört gün asker ve gönüllüler düşmana mukàbele edip, bütün ahâli ve cihâzât ve mallar kurtulur.

Bediüzzaman, o harbde gönüllülere cesâret vermek için sipere girmeyerek avcı hattında dolaşırdı. Avcı hattında en ileride atını sağa sola koştururken, birden hâtırına gelir ve rûhuna ilişir ki: “Şu ânda şehîd olsam; bu vaziyetim, yani en ilerde göze çarpan şu hâlim, sakın mertebe-i şehâdetin bir esâsı olan ihlâsıma zarar vermesin, bir hodfürûşluk mânâsı olmasın” diyerek, birden atını döndürür ve arkadaşlarının yanına gelir. (Hâşiye) <ft3>[^31]</ft3>

[^31]:(Hâşiye) İşte, muhârebenin şiddetli ânında, hayat-memât mes'elesi vaktinde "Benim zâhiren kahramanlık gibi görünen bu vaziyetim hakîki ihlâsa aykırı olmasın?" diye düşünmesi kemâlât-ı insaniyenin bir misâlidir, denilebilir. Meydân-ı harbde, düşman karşısında, gülleler içerisinde; talebelerine cesâret vermek için en elzem bir kahramanlığı fiilen göstermek emeliyle avcı hattında atını sağa sola döndürürken, bu sûretle cesâret-i îmâniye ve şehâmet-i İslâmiyeyi en a'lâ bir derecede, bir kumandan mânâsıyla îfâ ederken, rûhunda ve niyetinde en àlî ve sâfî bir mertebe-i kemâl olan sırr-ı ihlâsı kaçırmamayı ehemmiyetle düşünmesi ve dikkat kesilmesi; onun zâhiren takdire şâyân hizmet-i diniyesi, fedâkârâne mücâhedesi kadar, belki daha ziyâde, rûhunun kemâline de delâlet eder. İşte, Molla Said bütün hayatının şehâdetiyle, gerçi beyne'l-İslâm "Bediüzzaman", "Sâhibü'z-Zaman", "Fahrü'd-Deverân", "Fatînü'l-Asr" ünvânlarıyla yâdedilmiş; fakat bu, hiçbir zaman hakikatsiz ve bir sözden ibaret değildir. Risale-i Nur ile yaptığı muazzam hizmet-i îmâniye ve Kur'âniyesi ve teşkil ettiği hamiyet-i diniye ile serfirâz milyonlar fedâkâr talebelerin kudsî şahs-ı manevîsi, bir şâhid-i sâdık ve bir delil-i kàtı'dır.

Avcı hattında dolaşırken, vücûduna dört gülle isabet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve gönüllülerin cesâreti kırılmaması için sipere dahi girmemiştir. Hattâ bunu işiten Vâli Memdûh Bey ve kumandan Kel Ali: “Aman geri çekilsin!” diye haber gönderdikleri zaman, demiş:

Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek!..

Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği hâlde; biri hançerini, diğeri tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar vermemiştir.

Geceleyin vâli ve kumandan Kel Ali ve ahâli kurtulduktan, gönüllüler ve askerler çekildikten sonra; bir kısım fedâkâr talebeleriyle Bitlis’te bâkiye kalan bir kısım bîçâreler için kendilerini fedâ etmek fikriyle kaçmazlar. Sabahleyin düşmanın bir taburu ile müsâdeme ederler, arkadaşlarının çoğu şehîd olur. Hattâ yeğeni ve fedâkâr bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehîd düştükten sonra düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek acîb bir sûrette su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralı, hem ayağı kırık bir hâlde; otuzüç saat su ve çamur içinde kalır. Tüfek ellerinde, o vaziyet-i müdhişe içinde, üst kattaki odada düşman askeri ve zâbitleri bulunduğu hâlde, kemâl-i istirahat-i kalble ve ahâlinin kurtulmasının sevinciyle sürûr içinde, beraberindeki arkadaşlarına tesellî vererek der:

Karşımıza ne vakit çoklukla düşman askerleri gelirse, o vakit silâhlarımızı kullanacağız, kendimizi ucuza satmayacağız, bir-iki düşmana kurşun atmayacağız...

Latîf bir inâyet-i İlâhiyedir ki; otuzüç saat, onlar Rus askerlerini gördükleri ve Ruslar da onları aradıkları hâlde bulamadılar. Bu esnâda Bediüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedâilere hitâben:

Arkadaşlar! Durmayınız... Sizlere hakkımı helâl ettim, beni bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışınız, demesi üzerine, fedâkâr ve kahraman talebeler:

Sizi bu hâlde bırakıp gidemeyiz; şehîd olursak yine hizmetinizde olsun, deyip kalırlar. Sonra Ruslar esir edip Van, Celfa, Tiflis, Kiloğrif, Kosturma’ya sevkederler.

Ermeni fedâileri meşhûrdur; hattâ öyle rivâyet ederler ki: “Fedâilerin yüzleri, kızarmış kömür üstüne tutulup gözleri patlama derecesine gelse dahi, yine sır vermezler.” İşte Ruslar o zaman diyorlardı ki: “Bediüzzaman’ın gönüllüleri, Ermeni fedâilerinin fevkındedir! Bunun içindir ki, bizim Kazaklarımızı imhada fazla muvaffak olmuşlardır.”

Bediüzzaman’ı üserâ kampına götürürler. Burada şu şekilde şâyân-ı takdir bir hâdise cereyan eder. Şöyle ki:

Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnâsında, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercümân vâsıtasıyla der:

— Beni herhalde tanımadılar?

Bediüzzaman:

— Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.

Kumandan:

— Şu hâlde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorlar!

Bediüzzaman:

— Hakaret etmedim. Ben bir müslüman âlimiyim. Îmânlı bir kimse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binâenaleyh, ben sana kıyâm etmem, der.

Bunun üzerine Bediüzzaman dîvân-ı harbe verilir. Birkaç zâbit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.

Fakat Bediüzzaman:

— Bunların i'dâm kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip kemâl-i izzet ve şecâatle hiç ehemmiyet vermez.

Nihâyet i'dâmına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsâade ister; vazife-i diniyesini îfâdan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyân eder. Tam bu esnâda, namazını edâ ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman’dan özür dileyip:

— O hareketinizin, mukaddesâtınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim, ricâ ederim, beni affediniz, diyerek verilen i'dâm hükmünü geri aldırır. ∗∗∗

► (08) ◄

Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarında esârette kalır. Bütün hayatını, fîsebîlillâh Kur'âna, İslâmiyete, Sünnet-i Seniyenin ihyâsına hasr ve vakfeden bu fedâkâr-ı İslâm buralarda da kat'iyyen boş durmaz. İçerisinde bulunduğu muhîti tenvir ve irşad için çalışır. Bu müddet içinde kendisiyle beraber esârette bulunan zâbitlere dersler veriyordu. Bir gün, doksan zâbit arkadaşına ders verdiği sırada, bir Rus kumandanı gelir; “Siyâsî ders veriyor” diye dersine mâni olursa da, fa'âliyetinin, dinî, ilmî, ictimâî olduğunu öğrenince serbest bıraktırır.

Nihâyet esâretten firar ile kurtulup; Petersburg ve Varşova’ya gelmeye muvaffak olur. Bilâhare, Viyana tarîkiyle Rûmî 1334 senesinde İstanbul’a teşrîf eder.

Harb-i Umumîde gönüllü alay kumandanı olan Bediüzzaman Said Nursî, bu esâret hayatını bir eserinde (Hâşiye) <ft3>[^32]</ft3> şöyle anlatıyor:

[^32]: (Hâşiye) Bu esâretten hayli zaman geçtikten sonra, Barla'ya bir esir gibi gönderilen Üstad, eski mâcera-yı hayatından bir kısmını da "Yirmialtıncı Lem'a'nın Onüç Ricâsı" olarak kaleme almıştır. Merak edenler o risaleye müracaat edebilirler.

| | | :---: | | <img src = "/assets/images/Pasaport.png" /> | | | ÖN YÜZÜ | | :---: | :---: | |İsmi:| Said Mirza Efendi| |Rütbesi:| Fahrî Kaymakam| |Kıt'ası:| Gönüllü Kürd Süvari Alayı| |Tâbiiyeti:| Osmanlı| |Seyahat mebde'i:| Sofya| |Gideceği mahal:| İstanbul (Dersaâdet)| |Sebebi seyahat:| Esâretten avdet 17 HAZİRAN 1918| ## {#10712 .min}

Bediüzzaman’ın, Rusya esâretinden firar edip Almanya yolu ile Sofya’ya geldiği zaman, Sofya Ateşemiliterliği tarafından verilen pasaportudur

| | | :---: | | <img src = "/assets/images/VatanaAvdet.png" /> | ## {#1083 .min}

Bediüzzaman’ın Rus esâretinden dönüşte aldığı “Vatana Avdet” belgesinin arka yüzü

Yirmialtincı Lem'anın Dokuzuncu Ricâsından Bir Kısım

YİRMİALTINCI LEM'ANIN DOKUZUNCU

RİCÂSINDAN BİR KISIM

“Harb-i Umumî’de, esâretle Rusya’nın şark-ı şimâlîsinde, çok uzak olan Kosturma Vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir câmii, meşhûr Volga Nehri’nin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zâbitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefâletle beni Volga Nehrinin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahara yakın, o şimâl kıt'asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır. Güyâ ﴾ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا ﴿ sırrına mazhar olarak öyle günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı uzun gece ve hazîn gurbet, hazîn vaziyet içinde hayattan bir me'yûsiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım; ümîdim kesildi. O hâlette iken Kur'ân-ı Hakîmden imdâd geldi. Dilim ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿ dedi; kalbim de ağlayarak dedi:

Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el-amân gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlâhî!

Rûhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefâtımı tahayyül ederek Niyâzi-i Mısrî gibi dedim:

<en4>Dünya gamından geçip, </en4>

<en4>Yokluğa kanat açıp, </en4>

<en4>Şevk ile her dem uçup, </en4>

<en4>Çağırırım: Dost! Dost!</en4>

diye, dostları arıyordu. Her ne ise; o hüzünlü, rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, Dergâh-ı İlâhîde za'f ve aczim o kadar büyük bir şefâatçi ve vesile oldu ki; şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf-ı me'mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesâfede, tek başımla, Rusça bilmediğim hâlde firar ettim. Za'f ve aczime binâen gelen inâyet-i İlâhiye ile, hàrika bir sûrette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki; bu sûrette kolaylıkla kurtulmak pek hàrika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları, çok teshîlât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.

Fakat, o Volga Nehri kenarındaki câmideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki: “Bâkiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim! Bu insanların hayat-ı ictimâiyesine karışmak artık yeter. Mâdem sonunda kabre yalnız gideceğim, yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim!” demiştim. Fakat maatteessüf, İstanbul’daki ciddi ve çok ahbab ve İstanbul’un şa'şaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şân ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güyâ o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlık idi. Ve İstanbul’un beyaz, şa'şaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyaz parçası idi ki ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra, Gavs-ı Geylânî, “Fütûhu'l-Gayb” kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.” ∗∗∗

Çok zekî, kahraman ve gayyûr bir âlim olan veled-i manevîsi ve biraderzâdesi Abdurrahman (Rahmetullâhi Aleyh) şöyle anlatıyor:

İstanbul’u tekrar şereflendirmesi, ehl-i ilmi ve halkı çok fazla memnun ve mesrûr etti. Kendisine haber verilmeden, Meşîhat dâiresindeki “Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye” âzâlığına ta'yin olundu. Dâru'l-Hikmet, o zaman, Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi gibi İslâm Âlimlerinden mürekkeb bir İslâm akademisi mâhiyetinde idi.

Çok zekî, kahraman ve gayyûr bir âlim olan veled-i manevîsi ve biraderzâdesi Abdurrahman (Rahmetullâhi Aleyh) şöyle anlatıyor:

1334 senesinde esâretten geldikten sonra, amcam rızâsı olmadan Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’ye âzâ ta'yin edildi. Fakat esârette çok sarsılmış olduğundan, bir müddet me'zunen vazifeye gidemedi. Çok defa istifâ etmek teşebbüsünde bulundu, fakat dostları bırakmadılar. Bunun üzerine Dâru'l-Hikmete devama başladı. Hâline dikkat ediyordum ki, zarûretten fazla kendine masraf yapmıyordu. Maîşetçe neden bu kadar muktesid yaşıyorsun diyenlere cevaben:

Ben sevâd-ı a'zama tâbi olmak isterim. Sevâd-ı a'zam ise, bu kadar tedârik edebilir. Ben, ekalliyet-i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.

Dâru'l-Hikmet’ten aldığı maaştan mikdar-ı zarûreti ayırdıktan sonra, mütebâkisini bana vererek, “Hıfzet!” derdi. Ben de, bir sene zarfındaki fazla kalmış paraları amcamın bana olan şefkatine; hem malı istihkar etmesine i'timâden, haberi olmadan tamamen sarfettim. Sonra bana dedi ki; “Bu para bize helâl değildi, millet malı idi, niçin sarfettin? Mâdem ki öyledir, ben de seni vekilharçlıktan azl ile kendimi nasbettim!”

Bir müddet aradan geçti... Hakàiktan oniki te'lifâtını tab'ettirmek kalbine geldi. Maaştan toplanan paraları, o te'lifâtların tab'ına verdi. Yalnız bir-iki küçüğü müstesnâ olmak üzere, diğerlerini etrafa meccânen dağıttı. Niçin sattırmadığını suâl ettim. Dedi ki:

Maaştan bana kût-u lâyemût câizdir; fazlası millet malıdır. Bu sûretle millete iâde ediyorum...

Dâru'l-Hikmet’teki hizmeti, hep böyle şahsî teşebbüsü ile idi. Çünkü, orada müştereken iş görmek için bazı mâniler görüyordu. Onu tanıyanlar biliyorlar ki, Bediüzzaman kefenini boynuna takmış ve ölümünü göze almıştır. Onun içindir ki; Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de demir gibi dayandı. Ecnebî te'sirâtı, Dâru'l-Hikmet’i kendine âlet edemedi. Yanlış fetvâlara karşı, pervâsızca mücâdele etti. İslâmiyete muzır bir cereyan ortaya atıldığı vakit, o cereyanı kırmak için eser neşrederdi.