Sikke-i Tasdik-i Gaybî

► (01) ◄

19. bölüm / 21

► (01) ◄

RİSALE-İ NUR NEDİR? VE HAKİKATLER MÜVÂCEHESİNDE

RİSALE-İ NUR VE TERCÜMÂNI NE MÂHİYETTEDİRLER DİYE

Bir Takriznâmedir

Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hàdimleri, emr-i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (A.S.M.) harfiyen ittibâ' yoluyla dini takvîm ve tahkîm ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve ibtal ve dine vâki tecâvüzleri red ve imha ve evâmir-i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlâhiyenin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak, tavr-ı esâsîyi bozmadan ve rûh-u aslîyi rencîde etmeden yeni izâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ usûlleriyle ve yeni tevcîhat ve tafsilât ile îfâ-yı vazife ederler.

Bu memurîn-i Rabbâniye, fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet-i îmâniyelerinin ve ihlâslarının âyinedârlığını bizzat îfâ ederler, mertebe-i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (A.S.M.) tam âmili ve mişvâr-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) ve hilye-i Nebeviyenin hakîki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa; amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye ittibâ' ve temessük cihetinden, Ümmet-i Muhammed’e tam bir hüsn-ü misâl olurlar ve nümûne-i iktidâ teşkil ederler. Bunların, Kitabullâh’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izâhı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler; kendi tilka-i nefislerinin ve karîha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba'-ı vahy olan zât-ı pâk-i Risaletin manevî ilhâm ve telkinâtıdır. “Celcelûtiye” ve “Mesnevî-i Şerîf” ve “Fütûhu'l-Gayb” ve emsâli âsâr, hep bu nev'idendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevât-ı àlîşân ancak tercümân hükmündedirler. Bu zevât-ı mukaddesenin o âsâr-ı bergüzîdenin tanziminde ve tarz-ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani bu zevât-ı kudsiye; o mânânın mazharı, mir'âtı ve ma'kesi hükmündedirler.

Risale-i Nur ve tercümânına gelince:

Bu eser-i àlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemâl-i nâmütenâhî mevcûd olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş'ale-i İlâhiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saâdet olan Hazret-i Kur'ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan; Onun esâsı Nur-u mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz-i envâr-ı Muhammediyeyi hâmil bulunduğu ve zât-ı pâk-i Risaletin ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyâullâhın âsârından ziyâde olduğu

Risale-i Nur Hakkında Bir Takriznâmedir

ve onun mazharı ve tercümânı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise, o nisbette àlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakikattir.

Evet, o zât daha hâl-i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan zevâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde, ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyât ve hakàik-ı eşyaya ve esrâr-ı kâinâta ve Hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki; şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nâil olmamıştır.. bu hàrika-i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şübhe edilemez ki; tercümân-ı Nur, bu hâliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecâat-i hàrika ve istiğnâ-yı mutlak teşkil eden hàrikulâde metânet-i ahlâkıyesi ile bizzat bir mu'cize-i fıtrattır, tecessüm etmiş bir inâyettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.

O zât-ı zîhavârık; daha hadd-i bülûğa ermeden, bir allâme-i bîadîl hâlinde bütün cihan-ı ilme meydân okumuş, münâzara ettiği erbâb-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suâllere mutlak bir isabetle ve asla tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemâdiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nur-u hikmet, erbâb-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bediüzzaman” ünvân-ı celîlini bahşettirmiştir. Mezâyâ-yı àliye ve fezâil-i ilmiyesiyle de, din-i Muhammedînin neşrinde ve isbâtında bir kemâl-i tam hâlinde rû-nümâ olmuş olan böyle bir zât, elbette Seyyidü'l-Enbiyâ Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en àlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şübhesiz o Nebi-yi akdesin emir ve fermânı ile yürüyen ve tasarrufu ile hareket eden ve onun envâr ve hakàikına vâris ve ma'kes olan bir zât-ı kerîmü's-sıfâttır.

Envâr-ı Muhammediyeyi ve maârif-i Ahmediyeyi ve füyûzât-ı şem'-i İlâhîyi en müşa'şa' bir şekilde parlatması ve Kur'ânî ve hadîsî olan işârât-ı riyâziyenin kendisinde müntehi olması ve hitâbât-ı Nebeviyeyi ifâde eden âyât-ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle o zât, hizmet-i îmâniye noktasında Risaletin bir mir'ât-ı mücellâsı ve şecere-i Risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisân-ı Risaletin irsiyet noktasında son dehân-ı hakikati ve sem'-i İlâhînin hizmeti îmâniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaâdeti olduğuna şübhe yoktur.

Üçüncü Medrese-i Yûsufiyenin El-Hüccetü'z-Zehrâ ve Zühretü'n-Nur olan Tek Dersini Dinleyen Nur Şâkirdleri nâmına

Ahmed Feyzi, Ahmed Nazîf, Salâhaddin,

Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı

Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde vermeleriyle beraber, bu imza sâhiblerinin hatırlarını kırmağa cesâret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale-i Nur şâkirdlerinin şahs-ı manevîsi nâmına kabûl ettim.

Said Nursî ∗∗∗

MÜELLİFİN VASİYETNÂMESİ MÜNÂSEBETİYLE HALÎL

İBRAHİM’İN RİSALE-İ NUR HAKKINDA NUR ŞÂKİRDLERİ

NÂMINA YAZDIĞI BİR FIKRASININ BİR PARÇASIDIR

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Risale-i Nur, nurdan bir ibrişimdir ki, kâinât ve kâinâttaki mevcûdâtın tesbihâtları onda dizilmiştir.. Risale-i Nur, âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyoyu Kur'âniyedir ki; onun tel ve lambaları ve âyine ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârâne ve îcâzdârâne bastedilmiştir ki; yarın her ilim ve fen adamları ve her meşreb ve meslek sâhibleri ilim ve iktidarları mikdarınca âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetten ve rûhâniyât âleminden ve kâinâttaki cereyan eden her hâdisâttan haberdar olabilir. Zîra Risale-i Nur, menşûr-u Kur'ândır.

Risale-i Nur, mü'minlere hedâyâ-yı hidayet, vesile-i saâdet, mazhar-ı şefâat ve feyz-i Rahmândır.. Risale-i Nur, kâinâta, nevbaharın feyzini veren bir âb-ı hayat ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakikat ve bir gülzar-ı gülistandır.. Risale-i Nur, lütf-u Yezdân, kemâl-i îmân, İşârât-ı Kur'ân ve bereket-i ihsândır.. Risale-i Nur, kâfire hüsran, münkire tokat, dalâlete düşmandır.. Risale-i Nur, bir kenz-i mahfî, bir sandukça-i cevâhir ve menba'-ı envârdır.. Risale-i Nur, hakikat-i Kur'ân ve mi'râc-ı îmândır..

Risale-i Nur, sertâc-ı evliyâ, sultanü'l-eser ve zübdetü'l-meânî ve atâyâ-yı İlâhî ve hedâyâ-yı Sübhânîdir.. Risale-i Nur, bir bahr-i hakàik ve bir sırr-ı dekàik ve kenzü'l-maârif ve bahrü'l-mekârimdir.. Risale-i Nur, hastalara şifâhâne-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maîşet-i hakikat ve rih-ı reyhân ve misk-i anberdir.. Risale-i Nur, mev'id-i Ahmedî (A.S.M.) ve müeyyed-i Haydarî (R.A.) ve teâvün-ü Gavsî (K.S.) ve tavsiye-i Gazâlî (K.S.) ve ihbar-ı Fârukî’dir (K.S.).

Risale-i Nur, Şems-i Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın elvân-ı seb'ası, Risale-i Nurun menşûr-u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitab-ı şerîat.. hem bir kitab-ı duâ.. hem bir kitab-ı hikmet.. hem bir kitab-ı ubûdiyet.. hem bir kitab-ı emir ve dâvet.. hem bir kitab-ı zikir.. hem bir kitab-ı fikir.. hem bir kitab-ı ledünniyât.. hem bir kitab-ı tasavvuf.. hem bir kitab-ı mantık.. hem bir kitab-ı ilmü'l-kelâm.. hem bir kitab-ı ilm-i ilâhiyât.. hem bir kitab-ı teşvik-i san'at.. hem bir kitab-ı belâğat.. hem bir kitab-ı isbât-ı vahdâniyet ve muârızlarına, bir kitab-ı ilzam ve iskâttır..

► (02) ◄

Risale-i Nur eczâları, bir semâ-yı maneviyenin güneşleri ve ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zâhiren, perde-i esbâb olan güneşten, kamerden ve kevâkibden bütün kâinât tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşv ü nemâ ve hayat buluyor.

İşte Risale-i Nur dahi bu asırda bütün âlem-i beşeriyete hayat-ı câvidân ve âdeme kâmil-i insan ve kulûbe neş'e-i îmân ve ukùle yakìn-i itmi'nân ve efkâra inkişaf ve nüfûsa teslîm-i rızâ ve can şuâlarını Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyândan alıp saçmaktadır. O semâ-i maneviyeyi bazen ve zâhiren bihasebi'l-hikmeti âfâkı bir bulut kütlesi kaplar. O celâlli semâdan öyle bir bârân-ı feyz ve rahmet takattur eder ki; sünbüllenmeye müstaîd tohumlar, çekirdekler, habbeler, o sıkıcı ve o dar âlemde gerçi biraz muzdarib olurlar, fakat tâ o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtılır, o ânda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan-ı Rabbânî ve bir inkişaf-ı feyzânî ve bir rahmet-i nurânîdir ki; evvelce bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata atılır, iştiyakla ve neş'e-i inkişafla meyvedâr koca bir ağaç sûretini alır. Ve ﴾ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ ﴿ sırrına mazhar olurlar.

Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şitâ inşâallâhu teâlâ nihâyet bulmuş ola, dünyaya yeni bir feyizli bir fasl-ı nevbahar gele ve âlemin yüzü Nur ile güle. Risalei'n-Nur Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan ve ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur.

Umum Nur Şâkirdleri nâmına

Halîl İbrahim

Medresetü'z-Zehrâ’nın erkânları nâmına biz de iştirâk ediyoruz.

Osman, Rüşdü, Re'fet, Husrev, Said, Hilmi,

Muhammed, Halîl İbrahim, Mehmed Nuri. ∗∗∗