Sikke-i Tasdik-i Gaybî

Yirmidokuzuncu Mektûb'un Beşinci Risale Olan Beşinci Kısmı

17. bölüm / 21

YİRMİDOKUZUNCU MEKTÛB'UN

BEŞİNCİ RİSALE OLAN BEŞİNCİ KISMI

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ...الخ ﴾

âyet-i pür-envârının çok envâr-ı esrârından bir nurunu Ramazan-ı Şerîfte bir hâlet-i rûhâniyede hissettim, hayâl meyâl gördüm. Şöyle ki:

اِلٰهِى:

اَنْتَ رَبِّى وَاَنَا الْعَبْدُ ❀ وَاَنْتَ الْخَالِقُ وَاَنَا الْمَخْلُوقُ ❀ وَاَنْتَ الرَّزَّاقُ وَاَنَا الْمَرْزُوقُ ... الخ

münâcât-ı meşhûresi nev'inden bütün mevcûdât, zevi'l-hayat, Cenâb-ı Hakk’a karşı aynı münâcâtı ettiklerini ve onsekiz bin âlemin herbirinin ışığı birer ism-i İlâhî olduğunu, bana kanâat verecek bir vâkıa-i kalbiye-i hayâliyeyi gördüm. Şöyle ki:

Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi şu âlem, binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Herbir perde açıldıkça diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise; âyet-i nurun arkasındaki

﴿ اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ لُجِّىٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِـه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِـه۪ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ اِذَا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ ﴾

âyeti tasvir ettiği gibi bir zulümât, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden bir ism-i İlâhînin cilvesi bir nur-u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu. Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayâle karşı başka bir âlem, fakat gafletle karanlıklı bir âlem görünürken güneş gibi bir ism-i İlâhî tecellî eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkezâ... Bu seyr-i kalbî ve seyahat-ı hayâliye çok devam etti.

Ezcümle: Rızka muhtaç hayvanat âlemini gördüğüm vakit; hadsiz ihtiyacât, şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o âlemi bana çok karanlıklı ve hazîn gösterdi. Birden Rahmân ismi Rezzâk burcunda, yani mânâsında bir şems-i tâbân gibi tulû' etti, o âlemi baştan başa rahmet ziyâsıyla yaldızladı.

Yirmidokuzuncu Mektûb'un Beşinci Risale Olan Beşinci Kısmı

Veysel Karanî’nin,

Sonra o âlem-i hayvanat içinde etfâl ve yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn ve herkesi rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Birden Rahîm ismi Şefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o âlemi ışıklandırdı ki, şekvâ ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarımı ferâh ve sürûr ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.

Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı. Âlem-i insanî bana göründü. O âlemi o kadar zulümâtlı, o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; dehşetimden feryâd ettim, “Eyvâh!” dedim. Çünkü, gördüm ki: İnsanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet-i ebediyeyi ve Cenneti gayet ciddi isteyen himmetleri ve isti'datları ve hadsiz makàsıda ve metâlibe müteveccih fakr u ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle beraber, hücuma ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâlarıyla beraber gayet kısa bir ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perîşan bir maîşet içinde kalbe en elîm ve en müdhiş hâlât olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsı içinde –ehl-i gaflet için– zulümât-ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar... Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar!.. İşte, bu âlemi bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklım ile bütün letâif-i insaniyem, belki bütün zerrât-ı vücûdum feryâd ile ağlamağa hazır iken, birden Cenâb-ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda, yani mânâsında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda tulû' ettiler. O âlem-i insanî içindeki çok âlemleri tenvir ettiler, ışıklandırdılar ve nurânî âhiret âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına da nurlar serptiler.

Sonra bir muazzam perde daha açıldı. Âlem-i arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavânîn-i ilmiyeleri, hayâle dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli bir hareketle yirmi beş bin sene mesâfeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müstaîd ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı küre-i arz içinde, âlemin hadsiz fezâsında seyahat eden bîçâre nev'i insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı... Birden Hàlık-ı Arz ve Semâvât’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ isimleri rahmet, azamet, rubûbiyet burcunda tulû' etti. O âlemi öyle nurlandırdılar ki; o hâlette bana küre-i arz gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi; tenezzüh ve keyf ve ticâret için müheyyâ edilmiş bir şekilde gördüm.

Elhâsıl: Bin bir ism-i İlâhînin kâinâta müteveccih olan o esmâdan herbiri bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri tenvir eder bir güneş hükmünde ve sırr-ı ehadiyet cihetiyle herbir ismin cilvesi içinde sâir isimlerin cilveleri dahi bir derece görünüyordu. Sonra kalb, her zulümât arkasında ayrı bir nuru gördüğü için, seyahate iştihâsı açılıyordu.. hayâle binip semâya çıkmak istedi. O vakit gayet geniş bir perde daha açıldı. Kalb semâvât âlemine girdi. Gördüm ki:

O nurânî, tebessüm eden sûretinde görülen yıldızlar; küre-i arzdan daha büyük ve ondan daha sür'atli bir sûrette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu şaşırtsa, başkasıyla müsâdeme edecek, öyle bir patlak verecek ki; kâinâtın ödü patlayıp, âlemi dağıtacak. Nur değil ateş saçarlar; tebessüm değil, vahşetle bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş, hàlî, boş, dehşet, hayret zulümâtı içinde semâvâtı gördüm. Geldiğime bin pişman oldum. Birden رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ❀ رَبُّ الْمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ ’ın esmâ-i hüsnâsı

﴿ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ ﴾ ﴿ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ﴾

burcunda cilveleriyle zuhûr ettiler. O mânâ cihetiyle karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar o envâr-ı azîmeden birer lem'a alıp o yıldızlar adedince elektrik lambalarıyla yakılmış gibi, o âlem-i semâvât nurlandı. O boş, hàlî tevehhüm edilen semâvât dahi; melâikelerle, rûhânilerle doldu, şenlendi. Sultan-ı Ezel ve Ebedin hadsiz ordularından bir ordu hükmünde hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir manevra-i ulvî yapıyor tarzında o Sultan-ı Zülcelâl’in haşmetini ve şa'şaa-i Rubûbiyetini gösteriyor gibi gördüm. Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün zerrâtımla ve beni dinleselerdi, bütün mahlûkatın lisânlarıyla diyecektim. Hem umum onların nâmına dedim:

﴿ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّـهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ ﴾

âyetini okudum, döndüm, indim, ayıldım.اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ وَالْقُرْآنِ dedim.

Said Nursî ∗∗∗