Sekizinci Lem'a
GAVS-I A'ZAMIN, HİZBÜ'L-KUR'ÂN’A DAİR
KERÂMET-İ GAYBİYESİDİR (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3>
[^1]:(Hâşiye) Üstadımızın şahsına sarîhan işâret eden bu gibi gaybî kerâmet ve işârâtın neşrini Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri arzu etmiyor. Fakat bizler düşün-dük ki; bu gibi delâlet derecesinde olan gaybî işâretlerin ehl-i îmânca bilinmesine bu zamanda kat'î lüzum ve ihtiyaç var, buna binâen neşrediyoruz.Nâşirler
► (01) ◄
Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, Hizmet-i Kur'âniyedeki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı, benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvîb ve istihrâcıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi, onların hatırı için sükût ile kabûl ettim. Yoksa, bu risalenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside-i gaybiyeyi gördükçe bana manevî bir ihtar gibi “Dikkat et!” diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum:
Birincisi: Benim gibi, ehemmiyetli ömrü, şân ve şeref perdesi altında hubb-u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için yeniden bu sûretle nefs-i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci Cihet: Bu muannid zamanda, bedîhî da'vâları ve zâhirî hüccetleri kabûl etmeyenlere karşı, böyle işârât-ı gaybiye nev'inden hodfürûşâne bir tarzda izhâr etmek hoşuma gitmemekti.
En nihâyet, esâretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda, gayet kuvvetli bir tesellî ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: Bunu, tahdîs-i ni'met ve bir şükr-ü manevî nev'inden izhâr et. Hem korkma, kanâat verecek derecede kuvvetlidir.
Bu izhârda en mühim maksadım, esrâr-ı Kur'âniyeye ait olan risalelerin makbûliyetine Gavs-ı A'zamın imza basması nev'inden olduğudur.
İkinci maksadım, o kudsî Üstadımın kerâmetini izhâr etmekle, kerâmât-ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, Hizmet-i Kur'âniyeye fütûr verecek çok esbâba ma'rûz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyîd ve fütûrlarını izâle etmek idi.
Benim için, bir nev'i hodfürûşluk nev'inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî Üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabûl ettim. Şu “Kerâmet-i Gavsiye Risalesi” tedrîcen istihrâc edildiği için, birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe, birbirini tenvir ve te'yid ettikçe vuzûh peydâ ediyor. İşâretin bazısında za'f varsa da, sâir arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet o zaafı izâle eder. ∗∗∗
Şâyân-ı Hayret Bir Tefe'ül ve Mühim Bir İhbar-ı Gaybî
ŞÂYÂN-I HAYRET BİR TEFE'ÜL
VE
MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ
Sabri, Süleyman, Bekir, Gâlib ve Tevfik’in fıkrasıdır.
Hem Husrev, Hâfız Ali ve Re'fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.
Latîf ve Müjdeli Bir Tefe'ül:
Üstad, Gâlib ve Süleyman; “Ümmî Sinan Dîvânı”nda mesleğimize ve Sözler’e dair tefe'ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, “Sözler” lafzı, bütün dîvânında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler, “hak söz” hem “nur söz” oluyor.
<en8>Derim ki yardımcım Allah,</en8>
<en8>Şefâatçim Resûlullâh.</en8>
<en8>Ki bürhânım kitabullâh,</en8>
<en8>Budur bendeki hak söz.</en8>
<en8>Senin kapında kul çoktur,</en8>
<en8>Hesabı, haddi hiç yoktur.</en8>
<en8>Velâkin bir dahi yoktur.</en8>
<en8>Sinan-ı Ümmî gibi nur söz.</en8>
∗∗∗
Mühim Bir İhbar-ı Gaybî
MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ
[Şeyh-i Geylânî’nin –kendinden sekizyüz sene sonra– gayb-âşinâ gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur'âniyedir]
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hizmetindeki kudsiyete, kerâmetkârâne sekizyüz küsûr sene evvel “Gavs-ı A'zam” ünvânıyla bihakkın iştihâr eden Kutb-u A'zam Şeyh-i Geylânî,
نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ فِى حَانِ حَضْرَتِى ❀ حَبِيبًا تَجَلَّى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ
fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde “Mecmuatü'l-Ahzâb”ın birinci cildinin beşyüz altmışikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda Hizmet-i Kur'âniyedeki hey'ete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:
تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ❀ اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى
اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ❀ وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❀ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ ❀ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❀ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى
Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kaside:
وَ جَدِّى رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنِى مُحَمَّدًا ❀ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزِّى وَرِفْعَتِى
İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevâfukla şimdi Hizmet-i Kur'âniyenin başında bulunanı gösteriyor.
Birinci Vecih: Âhirdeki satırda تَعِيشُ سَعِيدًا ismini sarahetle haber vermekle beraber, maîşet hususunda izzet ve saâdetle geçineceğini haber veriyor. Evet, hocamız, küçüklüğünden beri fakr u hâliyle istiğnâ-yı tam ile beraber, maîşet hususunda en mes'ûd bir zâttır.
İkinci Vecih: Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasıyla o mürîdine diyor ki: “Vaktin Abdülkadirîsi ol.” Bu قَادِرِى kelimâtı, hesab-ı ebcedî ile üçyüz yirmibeş eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu cihetle, “Nursî”nin makam-ı ebcedîsi üçyüz yirmialtı ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin mânâsında “elf”e remzeder. Demek bin üçyüz yirmibeşte Şeyh-i Geylânî'ye mensûb bir zât, Şeyh-i Geylânî tarzında hakikat-i Kur'âniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üçyüz yirmialtı senesinde –Hürriyetin ikinci senesi– mücâhede-i maneviyeye atılmıştır.
Üçüncü Vecih: Onun iki ismi var: “Said”, “Bediüzzaman”. Bu iki ismin mecmûunun makam-ı ebcedîsi “Ez-zaman”daki şedde sayılmazsa üçyüz yirmidokuz ediyor. İki دbir sayılsa, üçyüz yirmibeş, aynen وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ deki muhâtab o olmasına işâret ediyor, belki delâlet ediyor.
Eğer “ez-zaman”daki okunmayan elif-lâm sayılsa, kaideten قَادِرِىَّ ye dahi bir elif-lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünkü ta'rif için, muzafun ileyh kalktıktan sonra elif-lâm lâzım gelir, o hâlde dahi müsâvî olurlar.
Dördüncü Vecih: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbâlde bir mürîdine te'minât veriyor. قُلْ وَلاَ تَخَفْ “Korkma, sözlerini söyle” diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbâb-ı âdiyenin fevkınde bir tarz ile kurtularak mahfûz kalacaksın.
Evet, bu Hizmet-i Kur'âniye içindeki zât, hakikaten esâretle şarka gitti. Ve yine acîb bir esâretle Asya’nın garbında ondokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyhin dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücâhedesi Sözler’ledir. قُلْ وَلاَ تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret-i Şeyhin dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehâlik-i azîmeye düştüğü hâlde, bir hıfz-ı gaybî ile Hazret-i Şeyhin dediği gibi mahfûz kalmış. Hem fevkalme'mûl, bir gurbet diyarında fevkalâde inâyete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inâyâtın ta'dâdında yazılmıştır. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, biz, onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasının meâlini gözümüzle görüyoruz.
Beşinci Vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahâli Nakşî tarîkatında ve oraca meşhûr Gavs-ı Hizan nâmıyla bir zâttan istimdâd ederken, ben akrabama ve umum ahâliye muhâlif olarak “Yâ Gavs-ı Geylânî!” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa,
“Yâ Şeyh! Sana bir Fâtiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acîbdir ve yemîn ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duâsıyla imdâdıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risaletten (A.S.M.) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kàdirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigâle ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.
Sonra bir inâyet-i İlâhiye imdâdıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin “Fütûhu'l-Gayb” nâmındaki kitabı hüsn-ü tesâdüfle elime geçmiş. Yirmisekizinci Mektûb’da beyân edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said (R.A.) yeni Said’e inkılâb etmiş. O Fütûhu'l-Gayb’ın tefe'ülünde en evvel şu fıkra çıktı:
اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ Yani, “Ey bîçâre! Sen Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de bir âzâ olmak cihetiyle güyâ bir hekimsin, Ehl-i İslâmın manevî hastalıklarını tedâvi ediyorsun. Hâlbuki, en ziyâde hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifâ bul; sonra başkasının şifâsına çalış.”
İşte o vakit, o tefe'ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat'iyyen anladım. O şeyhime dedim: “Sen tabibim ol.” Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyât-ı cerrâhiye yaptı. “Fütûhu'l-Gayb” kitabında “Yâ gulâm!” tâbir ettiği bir talebesine pek müdhiş ameliyât-ı cerrâhiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz'ettim. Fakat pek şiddetli hitâb ediyordu: “Eyyühe'l-münâfık!” “Ey dinini dünyaya satan riyâkâr!” diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terkettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyât-ı cerrâhiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübârek eseri acı tiryâk gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.” (Hocamızın sözü bitti)
İşte hocamızın bu mâcera-yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret-i Şeyhin müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbâlde gelecek mürîdi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyhin vefâtından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velâyetçe kabûl edilen üç evliyâ-yı azîmenin en a'zamı o Hazret-i Gavs-ı Geylânî’dir. Ve demiş:
اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّلِينَ وَشَمْسُنَا ❀ اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلَى لاَ تَغْرُبُ
fıkrasıyla ba'de'l-memât duâ ve himmetiyle mürîdlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hàrika kerâmet-i acîbe ile meşhûr bir zât, elbette böyle bir zamanda kıymetdâr bir Hizmet-i Kur'âniye bir mürîdinin vâsıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe'nindendir. Şeyhin bahsettiği ehemmiyetli mürîdi ve talebesi ve himâye-gerdesi olan şahıs binden sonra, ondördüncü asırda geleceğine bir îmâdır.
Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev,
Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Gâlib, Zühtü,
Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ûd, Mustafa Çavuş,
Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.
(Rahmetullâhi Aleyhim ecmaîn) ∗∗∗
Şeyh-ı Geylânî’nin Fıkrasıyla Kerâmetkârâne Verdiği Haber-i Gaybînin Tetimmesidir
ŞEYH-İ GEYLÂNÎ’NİN FIKRASIYLA
KERÂMETKÂRÂNE VERDİĞİ
HABER-İ GAYBÎNIN TETİMMESİDİR
اَنَا لِمُرِيدِى fıkrasında مُرِيدِى “Molla Said” kelimesine tam tevâfuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide-i sarfiyece “elfün” okunur. Elfün ise, bindir. Demek bin ikiyüz doksandörtte dünyaya gelecek mürîdi, bu “mürîdî” lafzında muraddır. Çünkü لِمُرِيدِى de lâm sayılsa ikiyüz doksandört eder ki, bir tek fark ile Said’in tarih-i velâdetine tevâfuk eder. Esâs arabî sayılsa fark yoktur. Lâm’sız مُرِيدِى ise ikiyüz altmışdört eder. “Molla Said” dahi ikiyüz altmış beş eder. “Molla”daki elif bine işâret olduğu için mütebâkisi ikiyüz altmışdört kalır.
Elhâsıl: Şu zamanda dellâl-ı Kur'ân ve hàdim-i Furkàn olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. “El-kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi, اَنَا لِمُرِيدِى fıkrasında zâhir görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bediüzzaman Said” ismi كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasında âşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur'âniyede en mühim bir arkadaşı ve hàlis bir talebesi olan Hulûsî Beye لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى fıkrasında işâret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine işâretler var.
Risale-i Nur Talebeleri Nâmına
Rüşdü, Husrev ∗∗∗
Said Kendi Söylüyor
SAİD KENDİ SÖYLÜYOR
Hazret-i Şeyh-i Geylânî, Hizmet-i Kur'âniyeye nazar-ı dikkati celbetmek ve o Hizmet-i Kur'âniye, âhirzamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işâret için kerâmetkârâne şu hizmette isti'dat ve liyâkatimin pek fevkınde bulunması ve fedâkâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil, belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izhârında manevî bir zarar bana terettüb eder, bir gurur, bir hodfürûşluk getirir diye sekiz-on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhâra bir ihtar hissettim.
Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki “Said” isminde bir mürîdim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belâlardan İzn-i İlâhî ile ve Şeyhin duâsıyla ve himmetiyle mahfûz kalacak.
Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek, sekizyüz sene bir mesâfede görünen, Hizmet-i Kur'âniyenin şâhikasıdır, yoksa Said gibi karıncalar değil. Mâdem bu kerâmet-i Gavsiyeyi ilân ve izhârından, Kur'ân şâkirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh-i Geylânî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar himmet ve duâlarıyla ve İzn-i İlâhî ile himâye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.
Elhâsıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyâde gayrete getirmek için izhâr ettim. Eğer kusur etmiş isem, Cenâb-ı Hak affetsin.
اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ ∗∗∗
► (02) ◄
..............................
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى fıkrasında dahi Hazret-i Şeyhin (R.A.) muhâtabı şübhesiz “Bediüzzaman Molla Said”dir (R.A.).
Elhâsıl: Şu acîb kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medâr-ı nazar-ı Şeyh ve mahall-i hitâb-ı Gavsîdir. Ve o beş kelime ise, لِمُرِيدِى ve مُرِيدِى ve مُنْشِدًا ve قَادِرِىَّ ve سَعِيدًا lafızlarıdır. Said’in dahi iki lakabı olan “Nursî”, “El-Kürdî”; iki ismi “Molla Said”, “Bediüzzaman” bu beş kelimede bulunur. Hazret-i Gavs’ın medâr-ı teveccüh ve hitâbı olan şu beş kelimesinde, âşikâr bir sûrette, mezkûr iki isim ve lakab, ilm-i Cifir kaidesinde makam-ı ebced ile görünmesi şübhe bırakmıyor ki, Hazret-i Şeyh kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona tesellî verip teşci' ediyor, ﴾ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ ﴿ sırrıyla muvaffakıyetine te'minât veriyor.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ❀ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى fıkrasında نَظْمِى kelimesi, makam-ı ebcedîsi bin olup, رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ un -iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa- makam-ı ebcedîsi yine bindir. Demekفَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ fıkrasının meâl-i gaybîsi şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلاَ تَخَفْ yani: "Korkma, sözlerini söyle, neşrine çalış ." وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
Amma فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ fıkrasında şâyân-ı hayret bir tevâfuk var ki; İlm-i Cifir kaidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz otuziki eder. Şu hâlde فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ meâl-i gaybîsi “Yâ Risaletü'n-Nur ve Sözler sâhibi! Bana bak, gâfil davranma! Bin üçyüz otuzikide mücâhedeye başla; Sözleri korkma yaz, söyle!” Filhakîka Said (R.A.) Hürriyetten sonra az bir zamanda mücâhedesinde tevakkuf etmiş ise, bin üçyüz otuzikide İşârâtü'l-İ'câz’ı te'lif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip Yeni Said sûretinde bütün kuvvetiyle mücâhede-i maneviyeye başlayıp, iki-üç sene sonra da Dâru'l-Hikmet-i İslâmiye’de bir-iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylânî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envâr-ı Kur'âniyeyi neşretmiş. Lillâhi'l-Hamd, şimdiye kadar devam ediyor.
Bu şâyân-ı hayret fıkrada cây-i dikkat şu nokta var ki, Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felâketi gibi fecî, dehşetli meşhûr fitnenin çok elîm ve fecî ve kubûrdaki emvâtı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev'i, şu ondördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevâfuk ediyor ki, Hazret-i Şeyh ondan buna bakıyor.
Risale-i Nur Talebeleri Nâmına
Re'fet, Husrev, Hâfız Ali, Sabri ∗∗∗
Şu Kerâmet-i Gavsiye Münâsebetiyle “Üç Nokta” Beyân Edilecek
ŞU KERÂMET-İ GAVSİYE MÜNÂSEBETİYLE
“ÜÇ NOKTA” BEYÂN EDİLECEK
Birinci Nokta: Hazret-i Gavs'ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel, acîb, pek garîb, çok belîğ, nâzdârâne tahdîs-i ni'met sûretinde bir da'vâ-yı iftiharkârâne ifâde eden iki sahifelik kasidesindeki hàrika da'vâsına delil olarak bir kerâmet-i bâhireyi âdeta mu'cizeye yakın bir hàrikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir kerâmet izhâr etti ki, sekizyüz sene bir mesâfede Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, i'lâmıyla zamanımızı tafsilâtıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zaîf talebelerine ders verip teşvik eder.
İşte Hazret-i Gavs’ın da'vâsına bu ihbar-ı gaybîsi en bâhir bürhân olduğu gibi, Risale-i Nurun eczâlarının hakkâniyet ve ulviyetine bir hüccet-i kàtıa hükmündedir. Evet, Hazret-i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkâniyetini imza ediyor.
İkinci Nokta: Ehl-i tarîkat ve hakikatçe müttefekun aleyh bir esâs var ki: Tarîk-ı Hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmâresinin enâniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki: Nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenâfişşeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hâkezâ... tâ fenâfirresûl, fenâ fillâha kadar gider.
Meselâ: Nasıl ki, gayet fedâkâr ve sâdık bir hizmetkâr, bir yâver, efendisinin hissiyatıyla güyâ kendisi kendisinin efendisidir ve pâdişahıdır gibi konuşur, “Ben böyle istiyorum” der; yani “Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor, “Böyle emrediyor” der.
Öyle de, Gavs-ı Geylânî, o hàrika kasidesinin tazammun ettiği ezvâk-ı fevkalâde, Hazret-i Şeyhin, sırr-ı azîm-i Ehl-i Beyt’in irsiyetiyle Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsinin makamı noktasında ve Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın verasetiyle Hakikat-i Muhammediyesinde (A.S.M.) kendini gördüğü gibi, fenâ-yı mutlak ile Cenâb-ı Hakk’ın tecellî-i zâtîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez; söylese mes'ûldür.
Hazret-i Şeyh, veraset-i mutlaka noktasında, Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın kadem-i mübârekini omuzunda gördüğü için, kendi kademini evliyânın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zâhir görünen, temeddüh ve iftihar değil, belki tahdîs-i ni'met ve àlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, muhibbiyet makamı olan makam-ı niyâzdan mahbûbiyet makamı olan nâzdârlık makamına çıkmış. Yani tarîk-ı acz ve fakrdan, meşreb-i aşk ve istiğraka girmiş ve kendine olan niam-ı azîme-i İlâhiyeyi yâdedip, bihakkın müftehirâne şükretmiştir.
Üçüncü Nokta: Kerâmet, mu'cize gibi Cenâb-ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsânıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O kerâmete mazhar olan zât ise, bazen biliyor, bazen bilmiyor –vukû'undan sonra bilir– Kerâmete mazhariyetini kable'l-vukû' bilen ve ikram-ı İlâhiye ihtiyarıyla tevfik-i hareket eden kısım, eğer enâniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret-i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise, Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, o kerâmetin her tarafını bilerek kendisi sâhib çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, mâdem o kerâmet ikramdır; bütün tafsilâtıyla kerâmet sâhibine de meşhûd olmak lâzım değildir. Bu sırra binâen; Hazret-i Şeyh: İ'lâm-ı Rabbânî ve İzn-i İlâhî ile bu asrı görmüş ve Hizmet-i Kur'âniyenin etrafında bizleri müşâhede edip nazar-ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir kerâmet ve intak-ı bilhak ve bir ikram-ı İlâhî ve veraset-i Nebeviye itibariyle zuhûr ettiğinden, mu'cizevâri, kudret-i beşer fevkınde bir şekil almış. Sun'î, irâde-i şeyh ile olduğu değildir. Çünkü intaktır. Rûh-u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrâde ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise rûhun harekâtını ihâta edemez. Lisân, ne kadar aklın dekàik-ı tasavvurâtının tercümesinde âciz ise, ihtiyar dahi rûhun dekàik-ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.
Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hàrika bir kerâmete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyeti kabûl edemiyoruz; fakat Abdülkadir-i Geylânî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyâyı inkâr eden Vehhâbînin müfrit kısmı dahi Hazret-i Şeyhi inkâr edemiyorlar. Evliyâ, onun derece-i celâletine yetişmediği bütün ehl-i tarîkatça teslîm edilmiştir.
İşte böyle güneş gibi bir mu'cize-i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), yüksek ve sönmez bir bârika-i İslâmiyet olan bir zât-ı nurânînin, gayb-âşinâ nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir kerâmet izhârıyla tesellî verip teşci' etmek şe'nindendir. Acaba hiç mümkün müdür ki “Sultanü'l-Evliyâ” makamını ihrâz etmiş ve hamiyet-i İslâmiye ile zamanındaki pâdişahları titretmiş ve kuvve-i kudsiye ile mâzi ve müstakbeli hazır gibi İzn-i İlâhî ile görmüş ve memâtında dahi hayatındaki gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velâyet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemâl-i acz ve za'f ile Kur'ânın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna ma'rûz ve tesellî ve te'mine muhtaç bîçâre,
Kur'ânın hàdimlerine ve talebelerine lâkayd kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki, bizimle münâsebetdâr olmasın? Sekiz, dokuz, belki onbeş kuvvetli delilden kat'-ı nazar, ednâ bir işâret kelâmında bulunsa, bize baktığına delâlet eder; hafî bir işâret etse kâfîdir. Çünkü, makam iktiza ediyor, mutâbık-ı muktezâ-yı hâldir ve münâsebet kavîdir.
Ey benimle beraber Hazret-i Şeyhin teveccüh ve duâsına mazhar kardeşlerim! Şu Üstadımız, bizi istikbâlde adem zulümâtı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mâzide mevcûd ve nur perdeleri içinde Üstadımızı ve Üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahrü'l-âlemîn Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinâd etmemek lâyık mıdır? Mâdem onlar bizi düşünüyorlar; biz de bütün kuvvet ve rûhumuzla onlara i'timâd edip ve emirlerine bilâ kayd u şart itâat etmeliyiz.
Ehl-i dünyanın telsiz, telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi, işte ehl-i hakikatin de mâziden, dokuzyüz sene mesâfe-i azîmeden müstakbele böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Ma'lûmdur ki zaîf emâreler, ictimâ' ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, ictimâ' ettikçe kopmaz, halat olur. Küllî, umumî kayıdlar, ictimâ' ettikçe hususiyet peydâ edip taayyün eder. Bu sırra binâen, Hazret-i Şeyhin bu beş satırında sekiz-dokuz kuvvetli işâretin ictimâ'ında hiç şek ve şübhe bırakmadı ki: Hazret-i Şeyh, şimdiki Kur'ân-ı Hakîmin şâkirdlerine biiznillâh üstadlık ediyor; bihavlillâh şefkati altında himâye ediyor.
<en8>Cem'-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet</en8>
<en8>İle üç sütun üzerinde durur.</en8>
<en8>Râyet-i ulviyet-i Şeyh-i hakkànîdir hitâb-ı Abdülkadir.</en8>
<en8>İlhâm-ı Hudâ, kitab-ı Abdülkadir.</en8>
<en8>Bâzü'l-eşheb ferd-i ferîd-i deverân.</en8>
<en8>Gavs-ı A'zam Cenâb-ı Abdülkadir.</en8>
Said Nursî ∗∗∗
Risale-i Nur Şâkirdlerinin Bir Fıkrasıdır
RİSALE-İ NUR ŞÂKİRDLERİNİN BİR FIKRASIDIR
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❀ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى
İlm-i Cifirle Mânâsı:
“Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir’i ol, ihlâs-ı tâmmı kazan, fakrınle beraber maîşetini düşünme, nâstan minnet alma, ismin ‘Said’ olduğu gibi maîşette de mes'ûd olacaksın! Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, Hulûsî gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sâdık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştâk talebeler size verilmiş.”
Evet, Lillâhi'l-Hamd, Gavs’ın sarâhat derecesinde ihbar ettiği hâl vukû' bulmuştur. Gavs-ı A'zam, ‘Said’ nâmıyla tesmiye ettiği mürîdinin tarihçe-i hayatında en mühim noktaları beyân etmekle beraber, İlm-i Cifir esrârıyla sekiz-dokuz cihette, Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mânâ-yı zâhirîsi ile maânî-i cifriyesi birbirine çok yakın olmakla dokuz vecihteki işâretler birbirini te'yid ettiğinden sarâhat derecesine çıkmış.
اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ❀ وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
İlm-i Cifirle Mânâsı:
“Ondördüncü asırda ‘El-Kürdî’ lakabıyla yâdedilen Molla Said, benim mürîdimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhâfızıyım.”
Evet Hürriyetten yirmi-otuz sene sonraya kadar yirmi fitne-i azîme içinde fevkalâde bir sûrette Gavs’ın o mürîdi mahfûz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehâlikten bir hıfz-ı gaybî ile kurtulmuştur.
مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❀ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ
İlm-i Cifirle Mânâsı:
“O Gavs’ın mürîdi olan Said el-Kürdî, Rusya’da esâretle Asya’nın şark-ı şimâlîsinde ve ehl-i bid'anın eliyle Asya’nın garbına nefyolunarak kaldığı mikdarca ve Sibirya taraflarından firar edip fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeğe mecbur olduğu zaman, Allah’ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona imdâd etmişim ve istimdâdına yetişmişim.”
Evet Hazret-i Gavs’ın mürîdi ünvânıyla irâde ettiği Said (R.A.), üç sene esâretle Asya’nın şark-ı şimâlîsinde mehâlik içinde mahfûz kalıp, üç-dört aylık mesâfeyi firar sûretiyle kat'ederek çok şehirleri gezip, Gavs’ın dediği gibi mahfûz kalmıştır.
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ ❀ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
İlm-i Cifirle Mânâsı:
“Bediüzzaman Molla Said” nâmıyla yâdolunan ve evrâd-ı muntazamasını okuyan mürîdine der ki: “Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücâhedâtımı gösteren makàlâtımı söyle; yani nazmımdan murad, senin risalelerin ve Sözler’in ve Mektûbat’ındır.
فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ Bin üçyüz otuzikide o Sözler ile mücâhedeye başla. Sen inâyet-i İlâhiyenin hıfzındasın.”
Evet, مُنْشِدًا İlm-i Cifirle “Molla Said”i gösterdiği gibi ظ نَظْمِى ile Risaletü'n-Nuru gösterir. Ve مِى ile hem “Mektûbat”ı hem كَلِمَاتُ سَعِيدِ الْكُرْدِى gösterir. “Kelimât” Sözler demektir.
فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ bin üçyüz otuzikiyi gösterir. O tarih, mebde'-i cihadıdır. O tarihte “İşârâtü'l-İ'câz Tefsiri”nin neşriyle mücâhedeye başlamış. ∗∗∗
Kerâmet-i Gaybiye-i Gavsiyenin İşârâtını Te'yid Eden "Üç Remiz
KERÂMET-İ GAYBİYE-İ GAVSİYENİN İŞÂRÂTINI
TE'YİD EDEN "ÜÇ REMİZ"
Birinci Remiz: اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا İlm-i Cifir itibariyle, makam-ı ebcedî hesabıyla, bin üçyüz otuzaltıyı gösterir. Demek Hazret-i Gavs, “Bu tarihte istikbâlde gelecek mürîdini emr-i İlâhî ile muhâfaza edecek.”diyor.
Evet, bu bîçâre Said dahi diyor: Nev'-i beşere gelen en büyük bir musîbet, Harb-i Umumî hengâmında, çok tehlikelere ma'rûz kaldım. Hazret-i Gavs’ın gösterdiği arabî tarihte veya az evvel hàrika bir sûrette kurtuldum. Hattâ bir defa, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukâbil bana isabet ettiği hâlde te'sir etmediler. Bitlis’in sukùtunda, bir mikdar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesnâ, bütün arkadaşlarım şehîd olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar, üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri hâlde bizi görmüyordular. Otuz saat, o hâlde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz-ı İlâhî ile istirahat-i kalb içinde muhâfaza edildim.
Bunun gibi müteaddid tehlikede Hazret-i Gavs’ın gösterdiği tarih-i arabî itibariyle, hakikaten bir hıfz-ı İlâhî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenâb-ı Hak o kudsî Üstadımı, bir melâike-i sıyânet gibi bana muhâfız kılmış.
İşte buاَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا fıkrası, bu fakirin mühim sergüzeştlerine işâret ettiği gibi, bu fakirin etrafında Hizmet-i Kur'âniye işinde toplanan arkadaşlarımdan dokuz talebesiniحَافِظًا ismi ile işâret ediyor.
وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisiاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ فِتْنَةٍ ve bu cümle كُلِّ şedde sayılmazsa bin üçyüz kırkdört eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne-i mühimmeden bir himâyet-i gaybî ile mahfûz kaldığımı تَحْدِيثًا لِلنِّعْمَةِ ilân ediyorum.
İkinci Remiz:
مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❀ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ
fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu mürîdi ise, şarka esâreten gittiği tarihi gösterdiği gibi, garba nefy olduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:
Şu fıkranın hakîki tâbiri اِذَا مَا كَانَ مُرِيدِى اَسِيرًا فِى شَرْقٍ oluyor. Demek zaman-ı esâret مَا كَانَ مُرِيدِى اَسِيرًا فِى شَرْقٍ de çıkıyor. Ve bin üçyüz otuzyedi ediyor. İşte bu fakir, o tarih-i arabîde Rus esâretinde, tek başımla Petrograd’dan bir ay şimâl-i şark tarafından firar edip, çok envâ'-ı mehâlik varken, Rusça bilemediğim hâlde, bir muhâfaza-i gaybiye altında pek çok bilâdı seyr u seyahat ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarîkiyle İstanbul’a gelip uzun bir dâire-i arzda seyahat ettim. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, o esâret-i şarkıye ve o seyr-i bilâd-ı kesîre içinde İzn-i İlâhî ile istiğâseme medet görüyordum. Demek İzn-i İlâhî ile Hazret-i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duâsıyla yapmış.
Ammaمَا كَانَ مَغْرِبًا kaydı, tarih-i arabî olarak bin üçyüz ellibir, meşhûr Rûmî tarihiyle iki sene fark var. İşte –Hazret-i Gavs’ın dediği gibi– bu fakir tarih-i arabî ile bin üçyüz ellibirde, Şeâir-i İslâm içinde mühim tahavvülât zamanında bütün kuvvetimle şeâirin muhâfazasına hizmetle mükellef olduğum hâlde, o manevî herc ü mercdeki fırtınalar bizi sarsmadı.
Hem مَغْرِبًا kelimesi, âhirdeki tenvin ile beraber bin ikiyüz doksaniki eder ki bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel; veyâhut rahm-ı mâderdeki tarihe işâretle beraberكَانَ مَغْرِبًا bin üçyüz ondört eder. Bin üçyüz ondört senelerinde mevzû-i bahs olan mürîdi, mühim vartadan kurtulmasına Gavs (R.A.) işâret ediyor, onun imdâdına yetiştim diyor.
Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki, bin üçyüz ondört, bin üçyüz onbeş-onaltı senelerinde, Van kalesi ki, iki minâre yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz... Başkaca nokta-i istinâd kalmadığı hâlde, büyük bir istinâda basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmıştım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlâhî, hàrika bir imdâd-ı gaybî telâkki ettik.
İşte Hazret-i Gavs, mâdem bu kasidesinde sergüzeşt-i hayatımın mühim noktalarına işâret ediyor; elbette bu acîb ve en tehlikeli bir sergüzeşt-i hayatıma şu cümlesiyle işâret ediyor denilebilir.
Elhâsıl: Hazret-i Gavs’ın mezkûr kelimâtları, bu fakirin tarih-i hayatımda geçen en mühim noktaları mânâsıyla ifâde ettikleri gibi; hesab-ı ebced makamıyla mühim noktaların tarih-i vukû'larına tevâfukları, elbette tesâdüfî ve tesâdüf işi olamaz. Sâir işârâtın kuvvet-i katiyyeti, tesâdüfü muhâl derecesine getirmiştir. Mâdem bu beş satır kasidesi bir kerâmettir; kerâmet ise mu'cize gibi Cenâb-ı Hak tarafındandır, intak-ı bilhak nev'indendir, daha beyân etmediğimiz çok esrârı hâvîdir ihtiyar-ı beşer yetişemez....
Said Nursî ∗∗∗
Latîf Bir Tefe'ül
LATÎF BİR TEFE'ÜL
Şeyh Sa'dî-i Şirâzî’nin “Bostan”ından “Sözler” hakkında ben, Hâfız Hâlid, Gâlib, Süleyman niyet edip açtık, tefe'ül bu çıktı:
نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْتْ ❀ بَرُو هِيچْ بُلْــبُـلْ چُنِينْ خُوشْ نَگُفْتْ
عَجَبْ گَرْ بِمِيرَدْ چُنِينْ بُلْـبُـلْ ❀ كِه اَزْ اُسْتُخَوانَشْ نَرُويَدْ گُلِى
Meâli: Yani: “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın.”
Bu meâl, maksadımıza o kadar yakındır ki tâbire lüzum yoktur. Yalnız gülistanımız; ebedî Kur'ân Cennetindendir, ondan gelmiştir.
Mehmed Tevfik, Gâlib, Süleyman,
Hâfız Hâlid, Said (R.A.) ∗∗∗
► (03) ◄
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Gavs, meşhûr kasidesinde –sarâhat derecesinde– bizlerden, yani hizbü'l-Kur'ân’dan haber verdiği gibi, daha birkaç yerde yine, işârî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle, o kasidenin arkasında “Mecmuatü'l-Ahzâb”ın 563’üncü sahifesinde, yine o ma'lûm mürîdinden bahsediyor ve beytinde diyor ki:
فَمُرِيدِى اِذَا دَعَانِى بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فِى بَحْرِ طَامِى اَغِثْهُ
“Garbda beni çağırdığı vakit, onun imdâdına yetişeceğim.”
Evet doğrudur. Arabî tarih ile bin üçyüz otuzdokuzda, müdhiş bir buhran-ı rûhî ve dehşetli bir heyecan-ı kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş-ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir sûrette Hazret-i Gavs’tan istimdâd eyledim. Bir-iki yerde bahsettiğim gibi, “Fütûhu'l-Gayb” kitabı ile ve duâ ve himmetiyle imdâdıma yetişti ve o buhranı geçirdim.
İşte o mürîdi ise, bîçâre Said el-Kürdî olduğunu meşhûr kasidesinde kat'î gösterdiği gibi, bu kasidede de فَمُرِيدِىden murad odur. Çünkü
دَعَانِى بِغَرْبٍ ebced hesabıyla bin üçyüz otuzdokuz eder. O zaman memleketime nisbeten garb sayılan İstanbul’da idim.دَعَانِى بِغَرْبٍ makam-ı ebcedîsi zaman-ı istimdâdıma tevâfuk ediyor. Hesapta اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünkü اِذَا zamanı gösteriyor. دَعَانِى بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem zamanı ta'yin ediyor.
Hem ezcümle, “Mecmuatü'l-Ahzâb”ın ikinci cildinin 379’uncu sahifesinde Hazret-i Gavs’ın “Virdü'l-İşâ” nâmındaki münâcâtında şu fıkra var:
فَالْوَاصِلُ <ft3>[^2]</ft3> اِلَى سَاحِلِ السَّلاَمَةِ هُوَ السَّعِيدُ الْمُقَرَّبُ <ft3>[^3]</ft3> وَذُو الْهَلاَكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُ
[^2]:(1) فَالْوَاصِلُ kelimesi -müteaddî olmak cihetiyle- Sözleriyle selâmete îsâl edici demektir.
[^3]:(2)اَلْمُقَرَّبُ müşedded râ, bir sayılsa Üstadımızın lakabı olan "En-Nursî" kelimesinin aynıdır. Yalnız atf için و var. Tam tevâfukla mukarrebden murad Nurslu olduğunu gösteriyor. اَلْمُقَرَّبُ de şeddeli râ, iki sayılsa "Bediüzzaman Nursî" "yâ-i muhaffef 'le aynıdır. Yalnız iki fark var. İki hemze-i vasl sayılsa tam tamına tevâfukla اَلْمُقَرَّبُ doğrudan doğruya ona işâret ediyor. Şamlı Tevfik, Süleyman, Ali
İşte Gavs’ın şu fıkrası, ﴾ فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعِيدٌ ﴿ âyetinin bir nev'i tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efrâdını, altıncı asır ve ondördüncü asırda âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrâd-ı mahsûsayı irâe ettiğine müteaddid emâreler var. Âyetin külliyetinde (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> , tevâfuk sırrıyla ﴾ فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ ﴿ kelimesinde bu zamanının en büyük şakìlerinden üçüne cifirce tevâfuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emâredir, belki işârettir.
[^4]:(Hâşiye) Âyetin külliyetinde, saâdet noktasında mazhariyetine mâsadak olmak için, milyarlar dereceden yalnız bir derece murad olduğumuzu anlasak, ebede kadar şükret-sek, o ni'metlerin hakkını edâ edemeyiz. Hazret-i Gavs’ın işâretinden anlaşılıyor ki, o muhît âyetin denizinden bir katre kadar hissemiz var.اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
İşte Hazret-i Gavs; bu âyetteki bu emâreden, bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nev'i hususî tefsir yaparak, kasidesinde kerâmetkârâne bahsettiği fitne-i âhirzaman içindeki şâkirdlerini görüp, o zamanın şakìlerinin şerrinden muhâfaza edildiği ve burada münâcâtında dahi o kasidenin meâline bakıyor.
Şu fıkra-i Gavsiyede bir îmâ var. Buradaki “Said” lafzında, meşhûr kasidesindekiتَعِيشُ سَعِيدًا kelimesine hafî bir işâret olduğu gibi; ذُو الْهَلاَكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ fıkrasıyla, kendisinden sonra vukû' bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütübhâneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgu felâketini haber vermekle beraber; Hülâgu gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakìleri dahi, mezkûr âyete istinâden haber veriyor.
Evet,فَالْوَاصِلُ اِلَى سَاحِلِ السَّلاَمَةِ fıkrasıyla Hizbü'l-Kur'ân’a işâret ettiği gibi ذُو الْهَلاَكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُ fıkrasıyla ulûm-u İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgu ve vüzerâsı gibi davranan bazı ma'lûm insanların isimleri İlm-i Cifirce dahi mezkûr âyetin işâretine istinâden tam tevâfuk ediyor, gösteriyor.
Ma'lûmdur ki tevâfuk, İlm-i Cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır.
Eğer bir tevâfuk ise, delâlet denilmez; fakat hafî bir îmâ olur.
Eğer, iki cihet ile aynı mes'eleyi tevâfuk gelse, îmâdan remiz derecesine çıkar.
Eğer, iki-üç cihetle aynı mes'eleye gelse işâret olur.
Eğer, meânî-i elfâz işârât-ı harfiyeye münâsib gelse ve işâretle bahsedilen insanların ahvâli o mânâya mutâbık ve muvâfık olsa, o işâret o vakit delâlet derecesine çıkar.
Eğer altı-yedi vecihle tevâfukla beraber mânâ-yı kelimât, işâret-i harfiyeye muvâfık gelse ve muktezâ-yı hâle de mutâbık olsa o delâlet o vakit sarâhat derecesine çıkar. İşte bu düstura binâen, Şeyh-i Geylânî o meşhûr kasidesinde sarâhat derecesinde Hizbü'l-Kur'ân’dan bahsettiği gibi; وِرْدُ الْعِشَاءِ münâcâtında dahi mezkûr âyete istinâden Hizbü'l-Kur'ân’ın bir hàdimini tasrîhen ve arkadaşlarını da işâret derecesinde haber veriyor.
Gavs-ı A'zamın istikbâlden haber verdiği nev'inden, meşhûr Şeyhülislâm Ahmed Câmî dahi İmâm-ı Rabbânî (R.A.) olan Ahmed-i Fârukî’den haber verdiği gibi, Celâleddin-i Rûmî Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu nev'iden çok evliyâlar, vâkıa mutâbık haber vermişler; fakat onların bir kısmı sarâhate yakın haber vermişler. Diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece mübhem, mutlaktır. Fakat bahsettikleri zâtlar makam sâhibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbar-ı gaybîyi, bil'istihkak kendilerine almışlar. Meselâ: Ahmed Câmî (K.S.) demiş ki: “Her dörtyüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimmidir.” Yani, o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir sûrette söylediği hâlde, İmâm-ı Rabbânî’nin (K.S.) büyüklüğü ve teşahhusu, o haber-i gaybîyi kat'iyyen kendine almış. Hazret-i Mevlâna Celâleddin-i Rûmî de (K.S.) Nakşibendîden mübhem bir sûrette bahsetmiş; fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları o haberi de bil'istihkak kendilerine almışlar.
İşte bu kerâmetkârâne ihbar-ı gaybî nev'inden Gavs-ı A'zam (K.S.) dahi, Hizbü'l-Kur'ân’dan –işârî bir sûrette– haber verdiği gibi; Hizbü'l-Kur'ân’ın bir hàdimi olan bu bîçâre Said’i (R.A.) iki yerde sarâhaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu bîçâre Said, makam sâhibi olmamış iken ve büyük değil iken ve mutlak tâbiri teşhîs edecek bir teşahhus yokken, lütf-u İlâhî ile, büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdeta bir nefer iken, müşîriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki, Hazret-i Gavs, öteki evliyâya muhâlif olarak yalnız işâretle kalmayıp –sarâhat derecesinde– parmağını onun başına basıyor.
Sergüzeşt-i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok hàrika vâkıalar vardı. Kendimi hiçbir vecihle kerâmete lâyık görmediğim için onları bazen tesâdüfe, bazen de başka esbâba isnâd ediyordum. Şimdi kanâatim geliyor ki, o hàrikalar, Gavs-ı A'zamın bir silsile-i kerâmetini teşkil ederler. Demek onun duâsıyla, himmetiyle, ona kerâmeten ve bize ikram nev'inden, bir nev'i inâyet-i İlâhiyeye mazhar olmuşuz.
Ezcümle, ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit bir zaman Meşîhat-i İslâmiye dâiresinde bulunan Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’deki Hizmet-i Kur'âniyeye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde: Meşîhat dâiresi ne hâldedir? diye sordum. Eyvâh! Öyle bir cevab aldım ki; rûhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzer sene envâr-ı Şerîatın mazharı olmuş olan o dâire şimdi, büyük kızların lisesi ve mel'abegâhıdır.” İşte o vakit öyle bir hâlet-i rûhiyeye giriftâr oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerâmetim yok, kemâl-i me'yûsiyetle “Ah!.. Vah!..” diyerek Dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zâtların harâretli ahları, benim âhıma iltihak ettiler. Hâtırıma gelmiyor ki, acaba Şeyh-i Geylânî’nin duâsını ve himmetini, duâmıza yardım için istedim mi, istemedim mi? Bilmiyorum. Fakat her hâlde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin ahlarını ateşlendiren onun duâsıdır ve himmetidir. İşte o gece meşîhat kısmen yandı; herkes vâ-esefâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar, Elhamdülillâh dedik. Zannederim ki, bu fakir millete ikiyüz milyon zarar veren adliye dâiresindeki yangında böyle bir mânâ var. İnşâallâh bu da bir îkaz ve intibâhı verecektir. Ateş bazen sudan ziyâde temizlik yapar.
Hakikatli Bir Latîfe:
Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: “Hilâf-ı şerîat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki; o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.”
Suâl: Gavs-ı A'zam gibi büyük velîler, bazı evkàtta, mâzi ve müstakbeli hazır gibi müşâhede ederler. Neden mâziye ait cihette sarâhat sûretinde haber veriyorlar da, istikbâlden hafî remizlerle, gizli işâretlerle bahsediyorlar?
Elcevab: لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ âyetiyle,
﴿ عَالِمُ الْغَيْبِ فَلاَ يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِـه۪ اَحَدًا ❀ اِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ... ﴾
âyeti ifâde ettikleri kudsî yasağa karşı ubûdiyetkârâne bir hüsn-ü edeb takınmak için tasrîhten işâret mesleğine girmişler. Tâ ki işâretler ile, remz ile anlaşılsın ki, ihtiyarsız niyetsiz bir sûrette ta'lim-i İlâhî olmuştur. Çünkü istikbâlî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi; niyet ile de müdâhale etmek, o yasağa karşı adem-i itâati işmâm ediyor. ∗∗∗
Hazret-i Gavs'ın Kerâmet-i Gaybiyesini Te'yid Eden Bir Âyetin İşârâtındaki Bir Nükte-i İ'câziyedir
HAZRET-İ GAVS'IN KERÂMET-İ GAYBİYESİNİ TE'YİD
EDEN BİR ÂYETİN İŞÂRÂTINDAKİ BİR NÜKTE-İ
İ'CÂZİYEDİR
Kur'ândan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur'ân-ı Hakîmin bir nev'i, müstakîm tefsiri ve hakàik-ı îmâniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve sözlere gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur'âna ve hakàik-ı îmâna aittir. Mâdem öyledir bilâ-pervâ derim ki:
﴾ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ ﴿ sırrıyla, Kur'ânda elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işâret var. Evet var. Kur'ân o tefsirine hususî bakıyor. Çünkü: Âyât-ı mühimmeden Sûre-i Hûd’daki (Hâşiye) <ft3>[^5]</ft3> ﴾ فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعِيدٌ ﴿ âyeti bulunan sahifenin karşısında ﴾ فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ﴿ âyeti, fâ-yı atf haric olarak اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ makam-ı ebcedîsi bin üçyüzikidir. Demek اِسْتَقِمْ deki emr-i hàs içinde bulunan hitâb-ı âmmın hadsiz müstakîm efrâdları içinde, o bin üçyüz iki tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek ondördüncü asırda Kur'ândan iktibas edip, istikametsiz sakîm yollar içinde Sırat-ı Müstakîmi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrâd içinde dâhil ediyor.
[^5]:(Hâşiye) Hattâ Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) fermân etmiş ki: شَيَّبَتْنِى سُورَةُ هُودٍ yani, Sûre-i Hûd'daki ﴾ فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ﴿ âyeti beni ihtiyarlattırdı. Çünkü, ehemmiyeti azîmdir. İstikamet-i tâmmeyi emrediyor.
Hem o istikametin bir hususiyeti var ki, tarihiyle işâret ediyor. Hâlbuki, o asırda şahsen istikamette mümtâz bir hususiyet kesbetmek çok uzaktır. Demek, şahsî istikamet değil. Öyle ise, o adamın teşebbüsüyle neşredilen esrâr-ı Kur'âniye, o asırda istikamette imtiyaz kesbedecek. O adam şahsen gayr-ı müstakîm olduğu hâlde, müstakîmler içine idhali, o imtiyaza remzeder. Mâdem hakikat budur, ben kat'î bir sûrette itiraf ediyorum ki, hayatım istikametsiz gitmiş, kalbim sakametten kurtulmamış, o kudsî emrin imtisalinden belki yüz derece uzağım. Fakat ﴾ وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿ sırrıyla o ni'mete bir şükür olarak derim ki: O bin üçyüz iki tarihi ise -arabî tarih itibariyle olsa- Kur'ân okumağa başladığım aynı tarihe tevâfuk eder. Ve -rûmî tarihi hesabıyla- ilme başladığım tarihe tevâfuk eder. Öyle ise, o îmâ edilen ferd olabiliriz. Hâlbuki şahsen bütün hayatı sakîm ve istikametsiz olan bir ferde istikametle îmâ edilse ve gayr-ı müstakîm iken müstakîmler içine idhal edilse, elbette o ferdin mazhar olacağı âsârın istikametine îmâdır. Ve o âsârın istikameti, o tarihte başlayıp dalâlet yolları ve zulümât tarîkleri içinde Sırat-ı Müstakîmi gösterecek,اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ emrini imtisal edecek demektir. Evet, Lillâhi'l-Hamd Risale-i Nur eczâları Kur'ânın bu mu'cizâne îmâ-i gaybîsini bilfiil göstermiş, meydândadır.
Şu âyetin gizli îmâsına ﴾ اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ ﴿ âyeti te'yid ediyor. Çünkü اِنَّ deki şeddeli nun bir sayılsa, tam evvelki âyete tevâfuk ile, Hizbü'l-Kur'ân’ın fa'âliyetine vâsıta olan bir hàdiminin Kur'ân okumağa başladığı bin üçyüz iki tarihine, iki fark ile tevâfuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa, bin üçyüz elli eder ki, bu tarihte Kur'ândan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur'ânın hizmetlerine çalışan, Hizbü'l-Kur'ân’ın fa'âliyeti ve dalâlet ve zındıkaya ma'nen galebe ettikleri bir zamana tevâfuku ise, istikbâlde tam galebelerine bir îmâ-i gaybîdir. ∗∗∗
► (04) ◄
Suâl: “Sen bu zamanın hâdisâtına, ‘fitne-i âhirzaman’ diyorsun. Hâlbuki hadîste vârid olmuş ki, Âhirzamanda Allah! Allah! (C.C.) denilmeyecek; sonra kıyâmet kopacak.”
Elcevab:
Evvelâ: Fitne-i âhirzamanın müddeti uzundur; biz bir faslındayız.
Sâniyen: Yerde Allah! Allah! (C.C.) denilmeyecekten murad; Allah’a îmân kalkacak demek değildir, (Hâşiye-1) <ft3>[^6]</ft3> belki Allah’ın nâmını değiştirecekler demektir. Nasıl ki yerde Allah! Allah! (C.C.) denilmezse kıyâmet-i kübrâ kopacak. Bir memlekette de Allah! Allah! (C.C.) denilmezse bir nev'i, kıyâmet kopmasına işârettir (Hâşiye-2) <ft3>[^7]</ft3> .
[^6]:(Hâşiye-1) Çünkü hadîste vardır ki.لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ اِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ Bu hadîs diğer hadîsi takyid ediyor.
[^7]:(Hâşiye-2) Yedi sene evvel yazılan bu işâret-i gaybiye aynen vukû'a geldi. Herkes gördü. Evet bu geçen zelzele, kıyâmetin zelzele-i kübrâsından haber verir gibi sarstı; fakat akılları başlarına gelmedi.
تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ❀ اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى
İlm-i Cifirle mânâsı: “Yâ Said! Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim duâ ve himmetimi kendine vesile ve şefâatçi yap. İnşâallâh, senin herşeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufûliyet zamanından, tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esâretine kadar.. yani, bin ikiyüz doksandörtten, tâ bin üçyüz kırkbeş, belki altmışdörde, daha ziyâde bir zamana kadar Allah’ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdâdına yetişeceğim.”
﴿ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾
Said Nursî ∗∗∗