Karadağ'ın Bir Meyvesi
► (01) ◄
Azîz Kardeşlerim!
Bu defa mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.
Bir âyetin mânâ-yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır...
Teşrîn-i sânî otuzuncu gün 1358’de Karadağ başına çıkıyordum. “İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar...” hâtıra geldi. Birden her müşkülümü halleden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, Sûre-i ﴾ وَالْعَصْرِ ﴿ yi karşıma çıkardı. “Bak” dedi, baktım; her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyâde bakan ﴾ وَالْعَصْرِ ❀ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ ﴿ âyetindeki ﴾ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ ﴿ makam-ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalya harbleri ve Birinci Harb-i Umumî mağlûbiyetleri ve muâhedeleri ve Şeâir-i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb-i Umumînin zemin yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musîbetlerle hasâret-i insaniye ile ﴾ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ ﴿ âyetinin bu asra dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip bir lem'a-i i'câzını gösteriyor.
﴾ اِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ﴿ ise, makam-ı cifrîsi, âhirdeki ت , هـ sayılır, şedde sayılır, bin üçyüz ellisekiz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasâretlerden, bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare-i yegânesi îmân ve a'mâl-i sâliha olduğu gibi ve mefhûm-u muhâlifiyle o hasâretin de sebeb-i yegânesi küfür ve küfran, şükürsüzlük, yani îmânsızlık, fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre-i ﴾ وَالْعَصْرِ ﴿ in azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakàikın hazinesi olduğunu tasdik ederek Cenâb-ı Hakk’a şükrettik.
Evet, Âlem-i İslâm bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb-i Umumîden kurtulmasının sebebi Kur'ândan gelen îmân ve a'mâl-i sâliha olduğu gibi, fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasârât ve zâyiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolunun bir meydân-ı harb olmamasının sebebi ﴾ اِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا ﴿ kelime-i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir sûrette yüz bin insanların kalblerine tahkîkî bir tarzda ders veren Risaletü'n-Nur olduğunu, pek çok emârelerle ve şâkirdlerinden binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanâatleri isbât eder. Ezcümle emârelerden biri, Risale-i Nura sıkıntı veren veyâhut hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi, bu sene bu memleketin etrafında umumî bir tarzda Risale-i Nurun intişarına sıkıntı verip şimdiki bir nev'i tevakkuf devresi vermek hatâsıyla şimdiki umumî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir. ∗∗∗
Sûre-i ﴾ وَالْعَصْرِ ﴿ In “Dağ Meyvesi” Nâmında Nüktesine Bir Hâşiyedir
**SÛRE-İ ﴾ وَالْعَصْرِ ﴿ IN**
“DAĞ MEYVESİ” NÂMINDA NÜKTESINE BİR HÂŞİYEDİR
اَلصَّالِحَاتِ daki ت âhirdeki “tâ”lar, ekseriyetçe vakfa rastgelmesiyle cifirce هـ sayılabilir. Bu noktada اِلَّا beraberdir. Bu, zamanımızı gösterir (1358) ve telaffuzca هـ okunmadığından ت kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa veاِلَّا beraber değil, ikiyüz küsûr sene zamana kadar îmân ve amel-i sâlih ile beraber bir tâife-i azîme, hasâret-i azîmeye karşı mücâhedeye devam edeceğine işâret edip Fâtihanın âhirinde ﴾ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ﴿ gösterdiği zamana..
Hem لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى، ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ، حَتَّى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ
Birinci cümle, bin beşyüz makamıyla âhir zamanda bir tâife-i mücâhedenin son zamanlarına..
Ve ikinci cümle, bin beşyüz altı makamıyla gâlibâne mücâhedenin tarihine..
Ve üçüncü cümle, bin beşyüz kırkbeş makamıyla pek az bir farkla hem Fâtihanın, hem ﴾ وَالْعَصْرِ ﴿ Sûresinin ikinci cümlesinin gaybî işâretlerine işâret edip tevâfuk eder.
Demek bu hadîs-i şerîfin üç cümlesinden herbirisi bin beşyüz tarihine ve mücâhedenin ne kadar devam edeceğine dair işâretlerine aynen bu ﴾ اَلَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ﴿ bin beşyüz altmışbir makamıyla, hem ﴾ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ ﴿ bin beşyüz altmış makamıyla iştirâk edip o tâife-i azîmenin mücâhedâtları ne kadar devam edeceğini mânâ-yı işârî ve cifriyle gösterirler ve Fâtiha ve hadîsin irâe ettikleri tarihe, makam-ı ebcedleriyle takarrüb edip farklı bir derece tevâfuk ederler ve mânâlarıyla da tam tetâbuk ederek parlak bir lem'a-i i'câz-ı gaybiyeyi gösteriyorlar. ∗∗∗
Birdenbire Kalbe Gelen Bir Nükte-i İ'Câziyedir
BİRDENBİRE KALBE GELEN BİR NÜKTE-İ İ'CÂZİYEDİR
Kur'âna ait en cüz'î, en küçük bir nükte de kıymeti büyük olduğundan, İşârât-ı Kur'âniyenin bu zamanımıza tevâfuk eden küçük bir şuâı, bugün Sûre-i ﴾ وَالْعَصْرِ ﴿ nükte-i i'câziyesi münâsebetiyle Sûre-i Fîl’den, mânâ-yı işârî tabakasından tevâfuk düsturuna istinâden bir nüktesini beyân etmem ihtar edildi. Şöyle ki:
Sûre-i ﴾ اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ﴿ meşhûr ve tarihî bir hâdise-i cüz'iyeyi beyân ile gelen ve her asırda efrâdı bulunan o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtar ve tabakàt-ı işâriyeden herbir tabakaya göre bir mânâyı ifâde etmek umum asırlarda umum nev'-i beşerle konuşan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın belâğatının muktezâsı olmasından, bu kudsî sûre bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor, fenâları tokatlıyor. Mânâ-yı işârî tabakasında bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalâlette gitmenin cezası olarak cifir ve hesab-ı ebced ile üç cümlesi aynı hâdisenin zamanına tetâbuk edip işâret ediyor.
Birinci Cümlesi: Kâbe-i Muazzamaya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbil tayyareleriyle semâvî bombalar yağdırmasını ifâde eden ﴾ تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ ﴿ cümle-i kudsiyesi, bin üçyüz ellidokuz edip, dünyayı dine tercih eden ve nev'-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevâfukla işâret ediyor.
İkinci Cümlesi: ﴾ اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِى تَضْلِيلٍ ﴿ kelime-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbe’nin nurunu söndürmek için hileler ile hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümât, dalâlette aksü'l-amel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi, bu asrın aynen hileler ile, desîseler ile edyân-ı semâviye kâbesini, kıblegâhını, dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbâr, mağrûr ehl-i dalâletin tadlîl ve idlâllerine semâvî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihi ﴾ فِى تَضْلِيلٍ ﴿ kelime-i kudsiyesi bin üçyüz altmış makam-ı cifrîsiyle tevâfuk edip işâret ediyor.
Üçüncüsü: ﴾ اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِ ﴿ cümle-i kudsiyesi Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hitâben: “Senin mübârek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerreme’yi ve Kâbe-i Muazzamayı hàrikulâde bir sûrette düşmanlardan kurtarmasını ve o düşmanları nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?” diye mânâ-yı sarîhiyle ifâde ettiği gibi, bu asra dahi hitâb eden o cümle-i kudsiye, mânâ-yı işârîsiyle der ki:
“Senin dinin ve İslâmiyetin ve Kur'ânın ve ehl-i hak ve hakikatin cebbâr düşmanları olan dünya-perest ve dünyanın menfaati için mukaddesâtı çiğneyen o ashâb-ı dünyaya senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!” diye mânâ-yı işârîsiyle, bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üçyüz ellidokuz tarihiyle aynen âfât-ı semâviye nev'inde semâvî tokatlarla İslâmiyete ihanet cezası olarak diye mânâ-yı işârî ifâde ediyor. Yalnız “Ashâbu'l-Fîl” yerinde “Ashâbu'd-Dünya” gelir. “Fîl” kalkar “Dünya” gelir (Hâşiye-1) <ft3>[^1]</ft3> .
[^1]:(Hâşiye-1) Bu “fîl” lafzı kalkmasının sırrı, eski zamanda dehşetli Fîl-i Mahmûdî azametine, heybetine dayanmış, hücum etmişler. Şimdi ise, dünya servetine ve malına ve o servetle havada ve denizde filolar teşkil edip o fîl gibi filolarla nev'-i beşeri esâret altına almış ve Avrupa medeniyetçileri, medeniyetin mehâsiniyle, iyilikleriyle menfaatleriyle değil, belki medeniyetin seyyiâtıyla ve sefâhetiyle ve dinsizliğiyle üç-yüz elli milyon Müslümanların her taraf ta hâkimiyetlerini imha edip istibdâdına serf ürû etmiş ve bu musîbet-i semâviyeye sebebiyet vermiş. Ve dünyaperest gaddâr zâlimlere zulümlerine ceza olarak tokatlar gelmeğe ve fakir ve masûmlar ve mazlumlara, fânî mallarını ve hayatlarını âhiretlerine çevirmek ve kıymetdâr eylemek ve dünyadaki günahlarına keffâretü'z-zünûb etmeğe Kader-i İlâhîye fetvâ verdiler. Şimdi yedi senedir, dünya-perestlerin bu musîbette vaziyetlerini ve sefâhetlerini ve harb-i umumî sahifelerini kat'iyyen bilemiyorum. Fakat iki sene evvelki vaziyetleri, bu sûre-i kudsiyenin mânâ-yı işârî tabakasından gelen tokatlar, tamı tamına onların başlarına iniyorlar ve sûrenin bir mânâ-yı işârîsîni tam tefsir ediyor.
Tahlil: ﴾ تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ ﴿ :iki ت sekizyüz; iki ر dörtyüz; iki م, bir ب , bir ح, bir ى yüz; tenvin –vakf olmadığından nundur– elli; bir هـ bir ج, bir ا dokuz; mecmûu bin üçyüz ellidokuz. ﴾ ض : ﴿ فِى تَضْلِيلٍ sekizyüz,ت dörtyüz,ف seksen, ikiى yirmi, iki ل altmış , tenvin –vakfa rastgelmiş– sayılmaz; yekûnu bin üçyüz altmış. ﴾ اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِ ﴿ : ikiر, bir ت sekizyüz; iki ف, ikiك ikiyüz; iki ل, bir م yüz; bir ع, bir ص yüz altmış; dörtب, üç ا, bir ى, bir ح yirmidokuz; ﴾ اَلْفِيلِ ﴿ yerine gelen اَلدُّنْيَاdaki iki د, bir ا dokuz; bir ن elli; bir ى, bir ا, bu yekûn bin üçyüz ellidokuz; okunmayan elif sayılmazsa, bin üçyüz ellisekiz eder. Hem arabî, hem rûmî tarihiyle bu semâvî tokatların, ayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevâfukla parmak basıyor (Hâşiye-2). <ft3>[^2]</ft3>
[^2]:(Hâşiye-2) Evet, bu tokattan, pür-şer beşer, şirkten şükre girmezse ve Kur'âna tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semâviye başlarına yağacağını, bu sûre bir mânâ-yı işâriyle tehdid ediyor.Kardeşiniz Said Nursî
∗∗∗
Küçük Hüsrev Feyzi’nin Bir İstihrâcıdır
KÜÇÜK HÜSREV FEYZİ’NIN BİR İSTİHRÂCIDIR
Otuzüçüncü âyetten Hâfız Ali’nin istihrâcının bir zeyli ve lâhikasıdır
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Sûre-i Zümer’de: ﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ﴿ âyet-i azîmenin mânâ-yı sarîhinden başka bir mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur ve tercümânı olduğuna kuvvetli bir delil buldum.
﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ ﴿ cümlesi, hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî ile, bin üçyüz yirmidokuz veya sekiz eder. Demek مَنْkülliyetinde ve ﴾ فَهُوَ ﴿ işâretinde dâhil ve medâr-ı nazar bir ferdi, inşirah-ı sadr nuruyla başka bir hâlete girip eski sıkıntıdan kurtulup nurânî bir mesleğe giren bir şahıs, eski ve yeni harb-i umumînin gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli tarihe ve o ferdin vaziyetine remzen bakar.
﴾ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ﴿ deki ﴾ نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ﴿ kelimesi, Risale-i Nur ismine ve mânâsına hem cifri, hem sûreti, hem mânâsı tevâfuk ettiği gibi, ﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ ﴿ cümlesinin de makam-ı cifrîsi gösterdiği tarihte Risale-i Nur tercümânı olan Üstadımın (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> tahkîkatımla aynen vaziyetine tevâfuk ediyor. Çünkü, o zamanda harb-i umumînin mebde’lerinde Üstadım, eski âdetini ve sâir ulûm-u felsefeyi ve ulûm-u âliye آلِيَهve àliye’yi عَالِيَه bırakıp tam bir inşirah-ı sadırla Risale-i Nurun fâtihası ve birinci mertebesi olan “İşârâtü'l-İ'câz Tefsiri”ne başlıyor. Bütün himmetini, efkârını, Kur'âna sarfetmeğe başladığına tevâfuku kavî bir emâredir ki bu asırda o küllî mânâ-yı işârîde medâr-ı nazar bir ferdi, Risale-i Nurun tercümânı ve şâkirdlerinin şahs-ı manevîsini temsîl eden mümessilidir.
[^3]:(Hâşiye) Bu şerh-i sadrla münasebetdar bir tevafuktur. Üstadımdan anladım; yirmibeş senedir daima ve en mühim duası اَللّٰهُمَّ اشْرَحْ صَدْر۪ى لِـْلا۪يمَانِ وَ اْلاِسْلاَمِ münacatı olmuş.
Evet, mâdem Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, her asırda her ferde hitâb eder ve bir ilm-i muhît ve bir irâde-i şâmile ile herşeye bakabilir;
Ve mâdem ulemâ-i İslâmın ittifakıyla âyetlerin mânâ-yı sarîhinden başka işârî ve remzî ve zımnî müteaddid tabakalarda mânâları vardır;
Ve mâdem ﴾ يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ﴿ gibi hitâblarda her asır gibi bu asırdaki ehl-i îmân, Asr-ı Saâdetteki mü'minler gibi dâhildir;
Ve mâdem İslâmiyet noktasında bu asır gayet ehemmiyetli ve dehşetlidir ve Kur'ân ve hadîs, ihbar-ı gaybî ile ehl-i îmânı onun fitnesinden sakınmak için şiddetli haber vermiş;
Ve mâdem hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî, eskiden beri sağlam bir düsturdur ve kuvvetli bir emâre olabilir; ve mâdem Risale-i Nur ve tercümânı ve şâkirdleri, îmân ve Kur'ân hizmetinde parlak ve te'sirli vazifeleri gayet ehemmiyet kesbetmiştir.
Ve mâdem bu büyük âyet, hesab-ı cifirle bu asırda ve iki harb-i umumiye bakar, eski harbin patlamasına ve Risale-i Nurun zuhûruna tevâfuk ettiğini, ma'nen de gösterir.
Elbette mezkûr hakikatlere ve kuvvetli karînelere binâen, bilâ-tereddüd hükmederiz ki: Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi ve tercümânı, bu âyet-i azîmenin mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil ve medâr-ı nazar bir ferdidir ve bu âyet ona işâret eder ve mânâ-yı remziyle ondan haber verir ve ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'câziyeyi gösterir, denilebilir.
Tahlil: Bir ش, iki ر yediyüz; ل , ن , م , ف, ikiyüz; ا , هـ , د , ص yüz; م , س yüz; ism-i Celâl ﴾ اللّٰهُ ﴿ altmışyedi; iki لaltmış; ﴾ فَهُوَ ﴿ doksanbir; ﴾ لِلْاِسْلاَمِ ﴿ deki iki veya üç ا, iki veya üç ح sekiz; ﴾ نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ﴿ “Risale-i Nur” her ikisinde Nur var. Risalede ر, ﴾ رَبِّهِ ﴿ deki “râ”ya mukâbildir.
Eğer ﴾ نُورٍ ﴿ deki tenvin sayılsa, النُورِ deki dahi şeddeli nun sayılır, yine ittihâd ederler ﴾ نُورٍ ﴿ dan başka ﴾ مِنْ رَبِّهِ ﴿ doksanyedi ederek Risale-i Nurda kalan هـ , ل , س, iki ا, dahi doksanyedi ederek tam tevâfuk eder. Türkçe telaffuzda Risalei'n-Nur hemze ile okunması zarar vermez.
Sûre-i Mâide’nin onbeşinci âyeti,
﴿ قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ يَهْدِى بِهِ اللّٰهُ ﴾
Sûre-i Nisâ’nın âhirinde:
﴿ يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا ﴾
âyeti gibi Risale-i Nura mânâ ve cifir cihetiyle mânâ-yı işârî efrâdından olduğuna kuvvetli bir karîne buldum. İkinci âyet olan Sûre-i Nisâ’nın âyeti, Birinci Şuâ olan “İşârât-ı Kur'âniye”de Üstadım işâretini beyân etmiş. Birinci âyet olan Sûre-i Mâide’nin onbeşinci âyeti hem bunun işâretini te'yid ediyor, hem de ﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ ﴿ âyetinin işâretini tasdik ediyor.
Evet, bu asırda mânâ-yı işârî tabakasından tam şu âyetin kudsî mefhûmuna bir ferd Risale-i Nur olduğuna kim insaf ile baksa, tasdik edecek; Risale-i Nur bir ferdi olduğuna manevî münâsebet kavîdir.
Mâdem bu âyetin makam-ı cifrîsi bin üçyüz altmışaltıdır, eğer meddeler, okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir..
Ve mâdem Risale-i Nur, Kur'ân-ı Mübîn nurunu ve hidayetini neşreden bir kitab-ı mübîndir.
Ve mâdem zâhiren ondan daha ileri o vazifeyi ağır şerâit altında yapanları görmüyoruz
Ve mâdem âyetler sâir kelâmlar gibi cüz'î bir mânâya münhasır olamaz.
Ve mâdem delâlet-i zımnî ve işârî ile kaideten mefhûm-u kelâmda dâhil oluyor.
Ve mâdem Necmeddin-i Kübrâ ve Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i velâyet, mânâ-yı zâhirîden başka, bâtınî ve işârî mânâlar ile ekser âyâtı tefsir etmişler, hattâ tefsirlerinde Mûsa (A.S.) ve Fir'avundan murad, kalb ve nefistir dedikleri hâlde, ümmet onlara ilişmemiş, büyük ulemâdan çokları onları tasdik etmişler..
Elbette âyetin delâlet-i zımnî ile Risale-i Nura kuvvetli karînelerle işâreti kat'îdir, şübhe edilmemek gerektir.
Tahlil: ﴾ قَدْ جَاءَكُمْ ﴿ yüz altmışdokuz, ﴾ مِنَ اللّٰهِ ﴿ yüz elliyedi, ﴾ نُورٌ ﴿ tenvin ile beraber üçyüz altı ﴾ وَكِتَابٌ مُبِينٌ ﴿ altıyüz otuzbir, ﴾ يَهْدِى بِهِ اللّٰهُ ﴿ yüz üç; yekûnu bin üçyüz altmışaltı.
Eğer meddeler, okunmayan hemzeler sayılmazsa, bu seneki muharrem tarihine, yani bin üçyüz altmışikiye tamam tevâfuk eder.
Eğer ﴾ مُبِينٌ ﴿ deki tenvinde vakfedilse bin üçyüz onaltıdır ki, hem Risale-i Nurun mukaddemâtına, hem tenvin ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ’da beyân edildiği gibi çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhûr tarihe tevâfuk eder. ∗∗∗
► (02) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ben, senin ictihâdında hatâ var diyenlere ve isbât edenlere teşekkür edip rûh u canla minnetdârım. Fakat, şimdiye kadar o ictihâdımı tamamıyla kanâatle tam tasdik edenler, binler ehl-i îmân ve onlardan çokları ehl-i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir tesellîye muhtaç olduğum bir hengâmda sırf ehl-i îmânın îmânını Risale-i Nur ile muhâfaza niyet-i hàlisasıyla ve Necmeddin-i Kübrâ, Muhyiddin-i Arabî gibi binler ehl-i işârât gibi cifrî ve riyâzî hesabıyla beyân edilen bir müjde-i işâriye-i Kur'âniyeyi kendine gelen bir kanâat-ı tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla beyân ettiğim ve o ictihâdımda en muannid dinsizlere de isbât etmeğe hazırım, dediğim hâlde beni gıybet etmek, dünyada buna hangi mezheble fetvâ verilebilir, hangi fetvâyı buluyorlar?! Ben herşeyden vazgeçerim, fakat adâlet-i İlâhiyenin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem! Titresin!.. Bütün sâdâtın ceddi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesini muhâfaza için hayatını ve herşeyini fedâ eden bir mazlumun şekvâsı, elbette cevabsız kalmayacak!
İllâ bir şart ile helâl edebilirim ki: Bu Ramazan-ı Şerîfte bana ve hàlis kardeşlerime verdiği endişe ve telâşı, hak-perestlik damarıyla büyüklere lâyık ulüvv-ü cenâbla enâniyet-i taassubkârânesini hakikate ve insafa fedâ edip tamire çalışmasıdır; müşfik ve munsıf bir hoca tavrıyla, kusurumuz varsa bize lütûfkârâne ihtar ve îkazdır. Cenâb-ı Hak, Settârü'l-Uyûbdur, hasenât seyyiâta mukâbil gelse, affeder. Îmân hizmetinde yüzbinler insanın îmânını tahkîkî yapmak hasenesine karşı benim gibi bir bîçârenin hüsn-ü niyetle kuvvetli emârelerle inâyet-i İlâhiyeden tasavvur ettiği bir müjde-i Kur'âniyenin tefehhümünde bir yanlış, belki yüz yanlış varsa da o hasenâta karşı gelemez, setr-i uyûb perdesini yırtamaz!.. Her ne ise.
Bu mes'ele yalnız şahsıma taalluk etseydi, ben cidden nefs-i emmâremi tam kırmak için ona minnetdâr olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enâniyetle olabileceğini kat'î kanâatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs-i emmârem ister istemez o mesleğe itâate mecbur olmuş. Risale-i Nur ve mukaddemâtları, buna bir hüccet-i kàtıadır. Fakat garaz ve inâd ve bir nev'i taassub-u meslekiyeyi ihsâs eden ve esrâr-ı mestûreyi işâa sûretinde gelen i'tirâz ve ayıplara karşı Eski Said (R.A.) lisânıyla derim: İşte meydân! En müteassıb ulemâdan ve en büyük velîden tut, tâ en dinsiz feylesoflara ve müdakkik hükemâlara, Risale-i Nurdaki da'vâları isbât etmeğe hazırım ve hem de isbât etmişim ki, benim mahvıma ve i'dâmıma mütemâdiyen çalışan zındık feylesoflar ve mülhidler, o da'vâları cerhedemiyorlar ve edememişler!
Hem bütün hayatımda delilsiz da'vâları, zikretmediğim, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar. Bâhusus, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyândan aldığım bir kuvvetle Avrupa feylesoflarına Risale-i Nur meydân okur. Risale-i Nur bu zamanda medâr-ı nazar bir hâdise-i Kur'âniye olduğundan, bir-iki işâret değil, belki benimle beraber Risale-i Nur şâkirdleri tarafından istihrâc edilen beş risalede yazılan işâretler, bir cihette bine yaklaşıyor. Bin incecik saçlar dahi toplansa kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarâhate yakın bir delâlet oluyor. Vahdet-i mes'ele cihetiyle o işâretler birbirine kuvvet verir. Bazı işârâtı zaîf görmekle onu inkâr etmek, insafa, hak-perestliğe muvâfık olamaz. İnkâr eden mâzûr olamaz. Hususan lüzumsuz ve zararlı ve müfritâne bir gıybet olsa, bu zamanda ehl-i ilim ortasında ehl-i hakikati ağlattıracak bir hâdise-i elîmedir. ∗∗∗
► (03) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Kur'ânın bir tek âyetinin bir tek işâreti, ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini manevî bir ihtarla gördüm.
﴾ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا ﴿ Şu âyet-i kerîmenin makam-ı cifrîsi, şedde ve tenvin sayılmazsa bin üçyüz ellibirdir. ﴾ مَيْتًا ﴿ aslı مَيِّتًاolmasından, bin üçyüz altmışbir ederek bu tarihte umûr-u azîmeden bir dehşetli gıybeti, şu âyetin mânâ-yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Ve umûr-u azîmeden böyle acîb bir gıybet, aynı tarihte, aynı senede vukû'a geldi. Şöyle ki:
Onsekiz sene, (şimdi yirmiden geçti) müddetinde Sünnet-i Seniyeyi muhâfaza için başına şapka koymadığından ve onsekiz senedir haps-i münferid hükmünde ihtilâttan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeğe mecbur edilen ve hususî ibâdetgâhında Ezân-ı Muhammedî (A.S.M.) okuyup “Allâhuekber” dediğinden ve “Lâ ilâhe illallâh” hakikatini güneş gibi gösterdiğinden yüz arkadaşıyla taht-ı tevkìfe alınan bir adam, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet-i İlâhiyeden geldiğinden kat'î bir kanâati ile İşârât-ı Kur'âniyeden bir müjdeyi hem kendine, hem musîbet-zede arkadaşlarına tesellî niyetiyle beyân ettiği için gıybet ve fenâ tâbiratla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran masûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek, güyâ ortalıkta medâr-ı inkâr bir şey yok ve hiçbir münkerâtı ve cinayeti görmüyor gibi yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inâdî nazarına göre bir ictihâdî yanlışını görüyor zannıyla zemmetmek, elbette bu asırda, bu memlekette, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın kasden işâretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir. Bence Kur'ânın nasıl ki her sûre ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu'cize olur; öyle de: Bu âyetin tek bir işâreti, ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'câziyedir. Bu âyetin bu işâreti, bu asırda Risale-i Nur şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var:
Birincisi: Birinci Şuâ olan “İşârât-ı Kur'âniye Risalesi”nde, Risale-i Nura ve tercümânına işâret eden beşinci âyet olan:
﴿ اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِـه۪ فِى النَّاسِ ﴾
gayet kuvvetli karînelerle ﴾ مَيْتًا ﴿ kelime-i kudsiyesi, cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet-i mânâsıyla Said en-Nursî’ye tevâfuk etmesidir.
İkinci Emâre: ﴾ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ ﴿ ilâ âhir âyetinin makam-ı cifrîsi ve riyâzîsi bin üçyüz altmışbir etmesidir. Aynı tarihte o acîb hâdise oldu.
Üçüncü Emâre: O muhterem ihtiyar zâtı unutmak, belki şahsıma karşı tezyifatını ihtiyarlığına ve çok cihetlerle mâbeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeğe karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur'âna havâle edip bıraktığım hengâmda, birden ihtiyarım haricinde beş vecihle zemmi zemmeden mu'cizâne gıybetten altı cihetle zecreden ﴾ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا ﴿ âyeti, karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma'nen bana “bak” dedi. Ben de baktım, birden tesbihât içinde gördüm ki; bin üçyüz ellibirden, tâ bin üçyüz altmışbir tarihini gösterdi. Hâlimize baktım.. Perde altında ellibirden tâ altmışbire kadar, Risale-i Nur medet beklediği İstanbul âfâkında bir nev'i taarruz bulunmuş ve altmış birde birden patlamasıdır.
Tahlil: ت dörtyüz, خ altıyüz = bin; iki ى, iki م yüz; iki ك iki ل yüz; üçüncü م , ن , ى yüz; د ,ب, üç ح otuz; dördüncü ىon, beş ا bir هـ ile beraber on; âhirdeki tenvin vakfen elif olduğu için, yekûnu bin üçyüz ellibir (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> . ﴾ مَيْتًا ﴿ aslı yâ-yı müşeddede olduğundan, bin üçyüz altmışbir eder.
[^4]:(Hâşiye) Bu âyet, bizi şiddetle gıybetten men'ettiğinden, bu hâdiseyi unutmalıyız, medâr-ı gıybet etmemeliyiz. İnşâallâh, daha tekerrür etmeyecek.
Said Nursî ∗∗∗
► (04) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Bu âciz kardeşiniz, hem o i'tirâz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın feyziyle yeni Said (R.A.) hakàik-ı îmâniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatçe bürhânlar zikrediyor ki; değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale-i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam’ın (R.A.) ihbarâtı nev'inden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân dahi bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nura nazar-ı dikkati celbetmesine mânâ-yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir ve o lisân-ı gaybın belâğat-ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
Evet, Eskişehir Hapishânesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: “Risale-i Nurun makbûliyetine eski evliyâlardan şâhid getiriyorsun, hâlbuki ﴾ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ ﴿ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ândır. Acaba Risale-i Nuru, Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum. Ben de, Kur'ândan istimdâd eyledim. Birden otuzüç âyetin mânâ-yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàttan “mânâ-yı işârî” tabakasından ve o mânâ-yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medâr-ı imtiyazına birer kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim ve bir kısmı bir derece izâhlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatime hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı; ve ben de, ehl-i îmânın îmânını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.
Ve o risalede biz demiyoruz ki: “Âyetin mânâ-yı sarîhi budur.” Tâ hocalar “fîhi nazarun” desin. Hem dememişiz ki: “Mânâ-yı işârînin külliyeti budur”, belki diyoruz ki: Mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, mânâ-yı işârî ve remzîdir ve o mânâ-yı işârî de bir küllîdir, her asırda cüz'iyâtları var. Ve Risale-i Nur dahi bu asırda o mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulemâ beyninde bir düstur-u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur'ânın âyetine veya sarâhatine, değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor.
Bu nev'i işârât-ı gaybiyeye i'tirâz edilmez. Ehl-i hakikatin nihâyetsiz İşârât-ı Kur'âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihrâclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip böyle i'tirâz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i İlâhiyeye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta böyle ihtiyac-ı şedîd zamanında böyle bir eser zuhûru, vüs'at-i Rahmet-i İlâhiyeye delildir, demeye mecbur olur. Ben, sizi ve mu'terizleri Risale-i Nurun şeref ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki, bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri, beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte hiçbir dakika nefs-i emmâreme medâr-ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini, size, bu yirmi sene hayatımın gözünüz önünde tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber insan; kusurdan, nisyandan hàlî değil. Benim, bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde bazı hatâlar olmuş. Fakat Kur'ânın hurûfât-ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında noksan hurûflarla, yeni hat altında tahrifkârâne ehl-i dalâletin te'vilât-ı fâsideleri, âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi, bîçâre mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetlendirmek için bir nükte-i i'câziyeyi beyân ettiği için hizmet-i îmâniyesine fütûr verecek derecede i'tirâz elbette, değil ehl-i hakikat zâtlar, belki zerre mikdar insafı bulunan, i'tirâz edemez.
Bunu da ilâveten beyân ediyorum: Bu zamanda, gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlarla fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar; bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde, benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz ve mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nura sâhib değildir; ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki, doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîmin bu zamanda bir nev'i mu'cize-i maneviyesi olarak, Rahmet-i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber, o hediye-i Kur'âniyeye el atmışlar. Her nasılsa, birinci tercümânlık vazifesi, ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nurda öyle parçalar var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben, yemîn ile te'min ediyorum ki; Eski Said’in (R.A.) (Hâşiyecik) <ft3>[^5]</ft3> kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla, o on dakika işi, on saatte fikrim ile yapamıyorum; o bir saatlik risaleyi, iki gün isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan “Otuzuncu Söz”ü ne ben ve ne de en müdakkik, dindar feylesoflar, altı günde o tahkîkatı yapamazlar ve hâkezâ... Demek biz, müflis olduğumuz hâlde, gayet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle şu hizmette hàlisâne, muhlisâne bizi ve umum Risale-i Nur talebelerini dâim ve muvaffak eylesin, âmîn, bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn...
[^5]:(Hâşiyecik) Bazı müstensihler bu bîçâre Said hakkında (R.A.) kelimesini bir duâ niyetiyle yazmışlar. Ben bozmak istedim, hâtıra geldi ki: Allah râzı olsun mânâsında bir duâdır, ilişme; ben de bozmadım.
Said Nursî ∗∗∗
► (05) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Azîz, Çok Sıddık ve Sâdık Kardeşlerim ve Risale-i Nur Cihetinde Emin ve Hàlis Vârislerim!
Çok mânidâr ve kuvvetli bir tevâfuk ve şâkirdlerin sadâkatlerine delil bir zâhir kerâmet-i Nuriyeyi beyân etmeme bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Ben, vasiyetnâmemi yazdığım aynı zamanda gizli münâfıklar benim i'timâd ettiğim hizmetçilerimi zâbıta tarafından yanıma gelmekten men'ettikleri aynı vakitte fırsat bulup tanımadığım birisiyle sâbık dokuz defadan daha te'sirli bir zehiri bana yutturdular. Hem aynı zamanda Tunuslu ve âlim kardeşlerimizden ve buraya kadar geçen sene beni görmek için gelip görüşmeden giden hoca Haşmet, Yozgat’tan buraya yazıyor ki: “Said vefât etmiş. Risale-i Nurun yüzotuz risalesi muhâfaza edilsin, tâ ki ileride tab'edeceğiz.” Hem aynı zamanda Halîl İbrahim’in, vefâtım hakkında bir hazîn mersiye hükmündeki parlak mektûbu, şâkirdleri ağlattırdı. Hem bu zamana pek çok yakın Husrev’in kendi âdetine muhâlif, benim vefâtıma dair bir-iki mektûbunda iki üç gün ömür gibi tâbirlerle ecelime işâretleri, bir parça beni müteessir etti. “Acaba, ben gidiyorum?” diye endişe ettim.
Hem aynı bu hengâmlarda, en ziyâde hayat-ı dünyeviyedeki vazifemi düşünüp vefâtımdan sonra şâkirdler bu dehşetli zamanda benim bedelime de o vazifeyi yapacaklar mı? diye çok merak ederken; birden, Denizli, Milas, Isparta, İnebolu, ümîdimin yüz derece fevkınde öyle sahâbetkârâne ve iltizam-perverâne o vazifeye koşup, başkaları da ve muallim ve âlimleri koşturdular ki; beni hayret hayret içinde bıraktılar.
Elhâsıl: Bu beş cihetteki tevâfuk, zâhir bir kerâmet-i Nuriyedir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Kardeşlerim, merak etmeyiniz! Cevşen ve Evrâd-ı Bahâiye, bu defa dahi o dehşetli zehirin tehlikesine galebe etti, tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor.
Umum kardeşlerime birer birer selâm, selâmetlerine duâ edip, şübhesiz makbûl olan duâlarını isterim ve İnebolu’da ve civarında hem çok hanımların, hem küçücük yavrularının Risale-i Nuru yazmağa başlamalarını ve Kur'ân dersini çok masûmların almasını bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗