Sikke-i Tasdik-i Gaybî

Yedinci Mes'ele (Yirmisekizinci Mektûb’dan)

14. bölüm / 21

Yedinci Mes'ele (Yirmisekizinci Mektûb’dan)

(Yirmisekizinci Mektûb’dan)

Yedinci Mes'ele

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِـه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ﴾

Şu mes'ele Yedi İşâret’tir.

Evvelâ tahdîs-i ni'met sûretinde birkaç sırr-ı inâyeti izhâr eden “Yedi Sebeb”i beyân ederiz:

Birinci Sebeb

BİRİNCİ SEBEB: Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb-ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirâne diyor ki: “İ'câz-ı Kur'ânı beyân et!” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'âna hücum edilecek; i'câzı, Onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.

Mâdem İ'câz-ı Kur'ânı bir derece beyân, Sözlerle oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve Onun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.

İkinci Sebeb

İKİNCİ SEBEB: Mâdem Kur'ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de Onun dersine ittibâen, Onun tefsirini medhedeceğiz.

Hem mâdem yazılan Sözler onun bir nev'i tefsiridir ve o risaleler ki, hakàik-ı Kur'âniyenin malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân-ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴾ الٓرٰ ﴿ larda ﴾ حٰمٓ ﴿ lerde kendi kendini kemâl-i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözlerde in'ikâs etmiş Kur'ân-ı Hakîm’in lemeât-ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât-ı Rabbâniyenin izhârına mükellefiz. Çünkü o Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.

Üçüncü Sebeb

ÜÇÜNCÜ SEBEB: Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki: Sözlerdeki hakàik ve kemâlât, benim değil Kur'ânındır ve Kur'ândan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât-ı Kur'âniyeden süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir. Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı.

Ve mâdem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ-yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.

Hem mâdem örf-i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik-ı àliyeyi ve o cevâhir-i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsıma mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.

Dördüncü Sebeb

DÖRDÜNCÜ SEBEB: Bazen tevâzu', küfran-ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran-ı ni'met olur. Bazen de tahdîs-i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im-i Hakîki’nin eser-i in'âmı olarak göstermektir. Meselâ, nasıl ki murassa' ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: “Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!”

Eğer sen tevâzu'kârâne desen: “Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran-ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur.

Eğer müftehirâne desen: “Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!..” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.

İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”

İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân-ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!..

وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى ❀ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ

düsturuyla derim ki:

وَ مَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِى ❀ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْآنِ

Yani: “Kur'ânın hakàik-ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.” Mâdem böyledir; hakàik-ı Kur'ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedârlığa terettüb eden inâyât-ı İlâhiyeyi izhâr etmek, makbûl bir tahdîs-i ni'mettir.

Beşinci Sebeb

BEŞİNCİ SEBEB: Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; o zât, eski velîlerin gaybî işâretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhûr edecek, bid'alar zulümâtını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhûruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurânî zâtlara zemin ihzar ediyoruz. Mâdem kendimize ait değil, elbette Sözler nâmındaki nurlara ait olan inâyât-ı İlâhiyeyi beyân etmekte medâr-ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr-ı hamd ve şükür ve tahdîs-i ni'met olur.

Altıncı Sebeb

ALTINCI SEBEB: Sözlerin te'lifi vâsıtasıyla Kur'âna hizmetimize bir mükâfât-ı âcile ve bir vâsıta-i teşvik olan inâyât-ı Rabbâniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhâr edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram-ı İlâhî olur. İkram-ı İlâhî ise; izhârı, bir şükr-ü manevîdir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir kerâmet-i Kur'âniye olur. Biz, mazhar olmuşuz. Bu nev'i ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır. Eğer âdi kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'câz-ı manevîsinin şu'leleri olur. Mâdem i'câz izhâr edilir; elbette i'câza yardım edenin dahi izhârı i'câz hesabına geçer, hiç medâr-ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr-ı hamd ve şükrândır.

Yedinci Sebeb

YEDİNCİ SEBEB: Nev'-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkîk değildir ki; hakikate nüfûz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabûl etsin. Belki; sûrete, hüsn-ü zanna binâen, makbûl ve mu'temed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabûl ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir mes'eleyi, kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telâkki eder.

İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki: İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuûrumuz ve ihtiyarımızdan haric bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.

İşte geçmiş Yedi Esbâb’a binâen, küllî birkaç inâyet-i Rabbâniyeye işâret edeceğiz.

Birinci İşaret

BİRİNCİ İŞÂRET: Yirmisekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes'elesinin Birinci Nüktesinde beyân edilmiştir ki, “tevâfukât”tır. Ezcümle: Mu'ci­zât-ı Ahmediye Mektûbatında, Üçüncü İşâretinden tâ Onsekizinci İşâre­tine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesnâ olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde –kemâl-i muvâzenetle– ikiyüzden ziyâde “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Ves­selâm” kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdik edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur, ancak bir-iki sahifede tamamen tevâfuk edebilir”. O hâlde böyle umum sahifelerde “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl-i mîzan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret-i gaybiye, içinde olduğunu gösterir. Nasıl ki ehl-i belâğatın kitaplarında, belâğatın derecâtı bulunduğu hâlde; Kur'ân-ı Hakîm’deki belâğat, derece-i i'câza çıkmış; kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de: Mu'cizât-ı Ahmediye’nin bir âyinesi olan Ondokuzuncu Mektûb ve mu'cizât-ı Kur'âniyenin bir tercümânı olan Yirmibeşinci Söz ve Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Risale-i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece-i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; Mu'cizât-ı Kur'âniye ve Mu'cizât-ı Ahme­diye’nin bir nev'i kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.

İkinci İşaret

İKİNCİ İŞÂRET: Hizmet-i Kur'âniyeye ait inâyât-ı Rabbâniyenin ikincisi şudur ki: Cenâb-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar-ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samîmî gayyûr, fedâkâr.. ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur'âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl-i kereminden, yükümü hafifleştirdi. O mübârek cemâat ise –Hulûsî’nin tâbiriyle– telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve –Sabri’nin tâbiriyle– Nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber –yine Sabri’nin tâbiriyle– bir tevâfukât-ı gaybiye nev'inden olarak, şevk ve sa'y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr-ı Kur'âniyeyi ve envâr-ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda (yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr-ı îmâniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl-i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet-i Kur'âniye ve zâhir bir inâyet-i İlâhiyedir. Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hàlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemâatin şahs-ı manevîsi bir veli-yi kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.

İşte ey kardeşlerim ve ey Hizmet-i Kur'ânda arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs-ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz! Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukât-ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret-i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.

Üçüncü İşaret

ÜÇÜNCÜ İŞÂRET: Risale-i Nur eczâları, bütün mühim hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbâtı, çok kuvvetli bir işâret-i gaybiye ve bir inâyet-i İlâhiyedir. Çünkü hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn-i Sînâ, fehminde aczini itiraf etmiş, “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakàikı; avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.

Hem meselâ; sırr-ı kader ve cüz'-ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd-ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk-elli sahifede, meşhûr “Mukaddemât-ı İsnâ Aşer” nâmıyla telvih nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak hàvâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Sözde, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser-i inâyet olmazsa nedir?

Hem bütün ukùlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-i âlem ve tılsım-ı kâinât denilen ve Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın i'câzıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkül-küşâ ve o muammâ-yı hayret-nümâ, Yirmidördüncü Mektûb ve Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât-ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa'âliyet-i hayret-nümânın tılsımını ve hilkat-i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât-ı zerrâttaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşif ve beyân etmişlerdir, meydândadır, bakılabilir.

Hem sırr-ı ehadiyet ile, şerîksiz vahdet-i Rubûbiyeti; hem nihâyetsiz Kurbiyet-i İlâhiye ile, nihâyetsiz bu'diyetimiz olan hayret-engîz hakikatleri kemâl-i vuzûh ile Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz beyân ettikleri gibi, kudret-i İlâhiyeye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu ve haşr-i a'zamda umum zîrûhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat-i kâinâtta müdâhalesi imtina' derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl-i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ kelimesi beyânında ve üç temsîli hâvî onun zeyli, şu azîm sırr-ı vahdeti keşfetmiştir.

Hem hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyede öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ-i beşerî ihâta edemediği hâlde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perîşan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakàikın ekseriyet-i mutlakası dekàikiyle zuhûru; doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîm’in i'câz-ı manevîsinin eseri ve inâyet-i Rabbâniyenin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir.

Dördüncü İşaret

DÖRDÜNCÜ İŞÂRET: Elli-altmış risaleler –şimdi yüz otuzdur– öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhûrata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakàik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakàikın çoğunu, büyük âlimler “tefhim edilmez” deyip, değil avâma, belki hàvâssa da bildiremiyorlar.

İşte en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve bazen kısaca mücmel yazdığından, zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri kısmen o sû-i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hàrika teshîlât ve sühûlet-i beyân; elbette bilâ-şübhe bir eser-i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân-ı Kerîm’in i'câz-ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât-ı Kur'âniyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.

Beşinci İşaret

BEŞİNCİ İŞÂRET: Risaleler umumiyetle pekçok intişar ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, tâ en âmî adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir velîden tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakàt-ı nâs ve tâifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkid edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet-i Kur'âniye olduğu gibi, çok tedkîkàt ve taharriyâtın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser-i inâyet ve bir ikram-ı Rabbânîdir.

Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektûb’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki-üç saatte ve mecmûu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem-i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz, üç-dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir, nihâyet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyâde beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet-i İlâhiye ve bir ikram-ı Rabbânî ve bir kerâmet-i Kur'âniye olmazsa nedir?

Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakàik-ı İlâhiyeden ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ küll-i hâl bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede –çoklardan sorduğum hâlde– sû-i te'sir ve aksü'l-amel ve tahdiş-i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret-i gaybiye ve bir inâyet-i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.

Altıncı İşaret

ALTINCI İŞÂRET: Şimdi bence kat'iyyet peydâ etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın şuûr ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyan verilmiş; tâ Kur'ân-ı Hakîme hizmet edecek olan bu nev'i risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemât-ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i'câz-ı Kur'ânın izhârı, onun neticesi olacak bir sûrette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif yalnız bir köyde imrâr-ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur'âniyeyi hàlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkat perdesi altında, bir dest-i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ânın esrârına hasr-ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim. Hattâ eskiden mütâlaaya çok müştâk olduğum hâlde; bütün bütün sâir kitapların mütâlaasından bir men', bir mücânebet rûhuma verilmişti. Böyle gurbette medâr-ı tesellî ve ünsiyet olan mütâlaayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya Âyât-ı Kur'âniyenin üstad-ı mutlak olmaları içindir.

Hem yazılan eserler, risaleler –ekseriyet-i mutlakası– hàriçten hiçbir sebeb gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen, ânî ve def'î olarak ihsân edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: “Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.

İşte ihtiyar ve şuûrumun dâiresi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt-i hayatım ve ulûmların envâ'larındaki hilâf-ı âdet ihtiyarsız tetebbuâtım; böyle bir netice-i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet-i İlâhiye ve bir ikram-ı Rabbânî olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.

Yedinci İşaret

YEDİNCİ İŞÂRET: Bu hizmetimiz zamanında, beş-altı sene zarfında, bilâ-mübâlağa yüz eser-i ikram-ı İlâhî ve inâyet-i Rabbâniye ve kerâmet-i Kur'âniyeyi gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektûb’da işâret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektûbun Dördüncü Mebhasının mesâil-i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde beyân ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Dâimî arkadaşım Barlalı Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözlerin ve risalelerin neşrinde ve tashihâtında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvîd ve tebyizinde, fevkalme'mûl kerâmetkârâne bir teshîlâta mazhar oluyoruz. Kerâmet-i Kur'âniye olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misâlleri yüzlerdir.

Hem maîşet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden sâhib-i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsân ediyor ve hâkezâ... İşte bu hâl gayet kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dâiresinde, hem inâyet altında bize Hizmet-i Kur'âniye yaptırılıyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا آمِي

اَللّٰهُمَّ بِسِرِّ اسْمِكَ الْاَعْظَمِ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ مَظْهَرِ عِنَايَتِكَ وَكَرَامَاتِ فُرْقَانِكَ آمِينَ آمِينَ آمِي ∗∗∗

Mahrem Bir Suâle Cevaptır

MAHREM BİR SUÂLE CEVAPTIR

[Şu sırr-ı inâyet; eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münâsib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.]

Benden Suâl Ediyorsun: “Neden senin Kur'ândan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir te'sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar te'sir bulunuyor?..”

Elcevab: –Güzel bir cevaptır.– Şeref, i'câz-ı Kur'âna ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ-pervâ derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünkü:

Yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir; teslîm değil, îmândır; mârifet değil, şehâdettir, şühûddur; taklid değil, tahkîktir; iltizam değil, iz'ândır; tasavvuf değil, hakikattir; da'vâ değil, da'vâ içinde bürhândır. Şu sırrın hikmeti budur ki:

Eski zamanda, esâsât-ı îmâniye mahfûzdu, teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin mârifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet-i fenniye, elini, esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîm’in en parlak mazhar-ı i'câzından olan temsîlâtından bir şu'lesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur'âna ait yazılarıma ihsân etti. Felillâhilhamd, sırr-ı temsîl dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi.

Hem sırr-ı temsîl cihetü'l-vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı.

Hem sırr-ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakàika kolaylıkla yetiştirildi.

Hem sırr-ı temsîl penceresiyle, hakàik-ı gaybiyeye, esâsât-ı İslâmiyeye şühûda yakın bir yakìn-i îmânî hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslîm-i silâha mecbur oldu.

Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsîlât-ı Kur'âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ânındır.

Said Nursî ∗∗∗

► (01) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ geçen mübârek Leyle-i Berâtınızı ve gelecek Ramazan-ı Şerîfinizi tebrik ederiz. Bu sene, Berât Gecesini, Nurcular hakkında çok bereketli ve kerâmetli olduğuna bir emâresini hayretle gördük. Şöyle ki:

Ben, Berât gecesinden az evvel “Asâ-yı Mûsa” tashihiyle meşgul iken, bir güvercin pencereye geldi, bana baktı. Ben dedim: “Müjde mi getirdin?” İçeriye girdi. Güyâ eskiden dost idik gibi hiç ürkmedi, Asâ-yı Mûsa üstüne çıktı, üç saat oturdu. Ekmek, pirinç verdim; yemedi. Tâ akşama kaldı, sonra gitti. Tekrar geldi, tâ sabaha kadar yanımda kaldı. Ben yatarken başıma geldi, Allah’a ısmarladık nev'inden başımı okşadı, sonra uçtu, gitti. İkinci gün ben teessüf ederken yine geldi, bir gece daha kaldı. Demek bu mübârek kuş, hem Asâ-yı Mûsa, hem Berâtımızı tebrik etmek istedi.

Said Nursî ∗∗∗

► (02) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Evvelâ: Şimdi tam tahakkuk etti ki; zelzele, Risalei'n-Nur ile alâkadardır. Husrev’in, müdafaâtımda yazılan dört zelzele mes'elesini tasdik eden bu geceki şiddetli dört defa zelzele, bana ve Nurlara ve bu memlekete kat'î bir sû-i kasd eseri olarak hükûmet içerisinde hizmetçime bağırarak bana tahkîrkârâne ihanet ve şetmedip “Git ona söyle!” diyen ve kaymakamın emr-i cebrî ile “Hasta da olsa buraya getiriniz!” Bekçilere ve jandarmalara emir veren ve Afyon’un perde altındaki büyük memura dayanan Emirdağ zâbıtası, hem Nur şâkirdlerinin şevklerine, hem Nurların burada yazılmasına, hem bana ehemmiyetli sıkıntı vermesi, aynı vakitte böyle burada görülmeyen bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki; Risale-i Nur, bir vesile-i def'-i belâdır.. ta'tile uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.

Said Nursî ∗∗∗

Zekâi’nin Bir Manzûmesi

ZEKÂİ’NİN BİR MANZÛMESİ

<en8>Bu Nur eser, tefsiridir o semâvî kitabın,</en8>

<en8>İlân eder hakikati, emr-i hakkı bildirir.</en8>

<en8>İsyanlara, zulümlere ma'rûz olan cihanın,</en8>

<en8>Bu asırda göz yaşını, nur saçarak dindirir.</en8>

<en8>Bu eserdir muzdarib gönüllere tesellî,</en8>

<en8>Bu kararsız âlemin her buhranında nur saçar.</en8>

<en8>Bu eserdir her zulmette selâmet rehberi,</en8>

<en8>Ehl-i îmân bu sâyede bu eserle hür yaşar.</en8>

<en8>Masûmlara bir öğüttür, gençlerin de rehberi,</en8>

<en8>Her mazluma “Ağlama” der, “güleceksin yarın sen!”</en8>

<en8>Tesellîsi çok yücedir, ibretlidir dersleri,</en8>

<en8>Beli bükük ihtiyara müjde verir derinden.</en8>

<en8>Bu Nur eser, her bilginin, her mü'minin sertâcı,</en8>

<en8>Dertlilerin dermanıdır her münkiri tokatlar.</en8>

<en8>Şirklerin hem hêdimidir, hem her kaygı ilâcı,</en8>

<en8>Zındık zâlim ilişirse başına volkan patlar.</en8>

<en8>Bu eserdir insanları dehşetlerden dûr eden,</en8>

<en8>Kudret eli hâmîsidir, hayret-efzâ hükmü var.</en8>

<en8>Muannidler teslîm olur, hükmüne mağrûr iken,</en8>

<en8>Her serseri feylesofu meftûn eden nuru var.</en8>

<en8>Ey güç yetmez, dehşet veren hâletlerden ağlayan,</en8>

<en8>Fânîlere aldanarak kırıldıkça bağırma.</en8>

<en8>Ey zâilden, âcizlerden medet umup bağlanan,</en8>

<en8>Gir bu Nurun âlemine, fânîleri çağırma.</en8>

<en8>Ayıl artık, gaflet sarhoşluğundan durma uyan,</en8>

<en8>Hevesâtın bir ejderhadır kalbini kemirecek.</en8>

<en8>Yarın mes'ûd olacaktır yoklukta Hakkı bulan,</en8>

<en8>Nura ver nakd-i ömrü, yarın sana verilecek,</en8>

<en8>Huzuruna uhrâda ihtişamlar serilecek...</en8>

Risale-i Nurun kusurlu hàdimi

Zekâi ∗∗∗

► (03) ◄

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

﴿ وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ ﴾

Âyetinin veraset-i Ahmediye (A.S.M.) cihetinde mânâ-yı işârî noktasında bu asırda o Rahmeten li'l-âlemînin bir âyinesi ve hakikat-i Kur'âniyenin bir hakîki tefsiri olan Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir nümûnesi olmasından; Hakikat-i Muhammediyenin (A.S.M.) bir kısım evsâfını, mânâ-yı mecâzî ile cüz'î bir vârisine verilebilir diye bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız hakikat-i Ahmediye (A.S.M.) ile âyinesinin farkına işâreten bazı kelimeler ilâve edildi.

Said Nursî

► (04) ◄

<en8>Huzur bulur bugün seninle âlem,</en8>

<en8>Ey bu asırda Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur.</en8>

<en8>Sürûr bulur bugün seninle âdem,</en8>

<en8>Ey bir Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Bu hasta gönüller çoktan perîşan,</en8>

<en8>Varsa sende eğer Lokman’dan nişan,</en8>

<en8>Bir şifâ sun, gel ey mahbûb-u zîşan</en8>

<en8>Ey cilve-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Gelmez mi sonu bu uzun hecenin,</en8>

<en8>Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin,</en8>

<en8>Zâri arttı, sabrı bitti nicenin</en8>

<en8>Ey cilve-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Fahr-i âlem Arş’dan bu yere indi,</en8>

<en8>Şah-ı velâyet gelip düldüle bindi,</en8>

<en8>Zülfikàr’a bugün artık “Nur” dendi</en8>

<en8>Ey bu zamanda Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Yolumuz, bu Nurun bu Nurlu yolu,</en8>

<en8>Olduk hepimiz o Nurun bir kulu,</en8>

<en8>Nur yolunda yürüyen hem ne mutlu</en8>

<en8>Ey nümûne-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Nursun, nur çıkan Nurlu dağında</en8>

<en8>Bülbül öter bahçesinde bağında,</en8>

<en8>Tozu olsak onun pâk ayağında</en8>

<en8>Ey Rahmet-i âlem cilvesi Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Dertlere dermansın, mahbûb-u cansın,</en8>

<en8>Hem câmiü'l-Esmâ ve'l-Kur'ânsın,</en8>

<en8>Hem de Nur-u Hak’tan bize ihsânsın</en8>

<en8>Ey bir Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Bu âlemde madde değil bir özsün,</en8>

<en8>Her zerreden bakan bütün bir gözsün,</en8>

<en8>Kâinâtı hayran eden bütün bir yüzsün</en8>

<en8>Ey misâl-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Asl-ı evvelisin balın, şekerin,</en8>

<en8>Deryâsısın cümle ilmin, hünerin,</en8>

<en8>Gelmedi cihana böyle eser benzerin</en8>

<en8>Ey mir'ât-ı Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Sen, aylardan, güneşlerden üstünsün,</en8>

<en8>Nihâyetsiz, sonu gelmez bütünsün,</en8>

<en8>Nur cemâlin bütün bütün görünsün</en8>

<en8>Ey mazhar-ı Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Boyun büküp acı acı melerdik,</en8>

<en8>Göz yaşını kanlar ile silerdik,</en8>

<en8>Görsek diye seni Hak’tan dilerdik</en8>

<en8>Ey bir temsîl-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Çünkü sensin bu asırda Rahmeten li'l-âlemîn’in cilvesi,</en8>

<en8>Çünkü sensin şimdi Şefîu'l-müznibîn’in vârisi,</en8>

<en8>“Ağisna ya Gıyâse'l-müstağîsîn” bir duâsı</en8>

<en8>Ey şu'le-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Şifâ bulsun şimdi biraz yaramız,</en8>

<en8>Revâc bulsun, geçmez olan paramız,</en8>

<en8>Saç nurunu, aka dönsün karamız</en8>

<en8>Ey ziyâ-yı Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Cürmümüzle külhan gibi pür-nârız,</en8>

<en8>Dert elinden hem her gün zâr u zârız.</en8>

<en8>Affet bizi mâdem sana hep yârız</en8>

<en8>Ey nur-u Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Meylimiz yok yalancı bir dünyaya,</en8>

<en8>Son verdik biz bid'alara, riyâya,</en8>

<en8>Kapılmayız öyle kuru hülyaya</en8>

<en8>Ey bir hakikat-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Yok bizde cem'iyet kurma hülyası,</en8>

<en8>Yok başka bir yola gitme sevdâsı,</en8>

<en8>Olduk ancak Nurun dertli şeydâsı</en8>

<en8>Ey dertlilere Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Yollarda bıraktık geçtik dervişi,</en8>

<en8>Attık gönüllerden öyle teşvişi,</en8>

<en8>Kâfî bu parlayan Nurun güneşi</en8>

<en8>Ey ma'kes-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Geçmişiz hep medihlerden senâdan,</en8>

<en8>Yüz çevirdik servetlerden gınâdan,</en8>

<en8>Nur isteriz geçmeden bu fenâdan</en8>

<en8>Ey bu asırda Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Nur elinden içeli biz şarabı,</en8>

<en8>Çevirmişiz tatlılığa azâbı,</en8>

<en8>Bir mahbûbun biz de olduk türâbı</en8>

<en8>Ey bize Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Âşıkların arşa çıkan feryâdı,</en8>

<en8>Ağlatıyor o pâk rûhlu ecdâdı,</en8>

<en8>Allah için eyle bize imdâdı</en8>

<en8>Ey muhtaçlara Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Gökler saldı belâ, yer verdi belâ,</en8>

<en8>Sarstı âfâkı bir acı vâveylâ,</en8>

<en8>Rahmet et âleme ey Nur-u Mevlâ!</en8>

<en8>Ey cilve-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Bir yanda sel var, bir yanda kan akar,</en8>

<en8>Bu belâ ateşi âlemi yakar,</en8>

<en8>Ağlayan bu beşer hep sana bakar</en8>

<en8>Ey nümûne-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Çevrildi ateşle bu koca dünya,</en8>

<en8>Bir Cehennem gibi kaynadı deryâ,</en8>

<en8>Yetiş imdâda ey şah-ı evliyâ!</en8>

<en8>Ey bu zamanda Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Her yangını senin nurun söndürür,</en8>

<en8>Herbir yeri bir gülşene senin nurun döndürür,</en8>

<en8>Deccâlı da bir gün gelir elbette öldürür</en8>

<en8>Ey nur-u Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Zındıkaya küfre karşı saldırdın,</en8>

<en8>Gönüllerden kederleri kaldırdın,</en8>

<en8>Bizi Nurun deryâsına daldırdın</en8>

<en8>Ey bîçârelere Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Kaldıramaz sana asla kimse el,</en8>

<en8>Bağlıyoruz bizler sana candan bel,</en8>

<en8>Dünyalara sensin ümîd ve emel</en8>

<en8>Ey ziyâ-yı Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Sen ordu kurmazsın erle uşakla,</en8>

<en8>Savaşmazsın öyle topla bıçakla,</en8>

<en8>Nurunla şu asrı tutup kucakla</en8>

<en8>Ey şimdi Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Bitsin de bu korkunç tûfân-ı şedîd,</en8>

<en8>Açılsın yepyeni bir devr-i mes'ûd,</en8>

<en8>Onsekiz bin âlem eylesin hep îd</en8>

<en8>Ey ehl-i Kur'âna Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Geliyor şu karşıdan gerçi bir zulmet,</en8>

<en8>Fakat sensin bugün atâ-yı rahmet..</en8>

<en8>Boğacaksın onu nurunla elbet</en8>

<en8>Ey bir Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Kızıl ejder yuvamıza girmesin,</en8>

<en8>Zehirli eli yakamıza ermesin</en8>

<en8>Karşı durup nurun fırsat vermesin</en8>

<en8>Ey seyf-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Kara duman üstümüzden dağılsın</en8>

<en8>Kızıl alev sönüp âlem ayılsın.</en8>

<en8>Bu zaferin haşre kadar anılsın</en8>

<en8>Ey zülfikàr-ı Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>O soydandır nice canlar yakanlar,</en8>

<en8>O soydandır evler, barklar yıkanlar,</en8>

<en8>O soydandır sana kinle bakanlar</en8>

<en8>Ey hüccet-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Masûmların kanlarını içerler,</en8>

<en8>Ebû Cehli, Nemrudları geçerler,</en8>

<en8>Ölümlerden ölümleri seçerler</en8>

<en8>Ey şimdi bir Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Bir mikrop ki ciğerleri dişliyor,</en8>

<en8>Kanımızla kendisini besliyor,</en8>

<en8>Temiz yurdu telvîs edip pisliyor..</en8>

<en8>Ey bir eczâhâne-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Gâzilerin, fâtihlerin konağı,</en8>

<en8>Seyyidlerin, serverlerin otağı,</en8>

<en8>Bu vatandır şehîdlerin yatağı</en8>

<en8>Ey cilve-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>O şehîdin ala dönmüş kefeni,</en8>

<en8>Miskler kokar güle benzer bedeni,</en8>

<en8>Öper melekler de nurlu na'şını</en8>

<en8>Ey nümûne-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Kur'ân diyor ölmemiştir diridir,</en8>

<en8>Herbirisi Hakk’ın arslan eridir,</en8>

<en8>Türbeleri yürekleri titretir</en8>

<en8>Ey âyine-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Armağansın çünkü asîl millete</en8>

<en8>Düşmeyelim bir gün bile zillete,</en8>

<en8>Götür bizi şânlı büyük devlete</en8>

<en8>Ey misâl-i Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Eyleyeler nurun ile hep savlet,</en8>

<en8>Zaferlerle şânlar bulur bu millet,</en8>

<en8>Şarka garba ziyâ salsın bu devlet</en8>

<en8>Ey bizlere Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

<en8>Nurdan kanadın, hem sağlam kolun var,</en8>

<en8>Nurdan senin Hakka giden yolun var,</en8>

<en8>Kabûl et bir kemter Feyzi kulun var</en8>

<en8>Ey bu asırda Rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!</en8>

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ