Sikke-i Tasdik-i Gaybî

Na'büdü Nüktesi

18. bölüm / 21

﴾ نَعْبُدُ ﴿ Na'büdü Nüktesi

Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hâli ve hakikatli bir hayâli söylüyorum. Şöyle ki:

Bir vakit ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿ deki nun-u mütekellim-i maa'l-gayrı düşündüm; ve mütekellim-i vahde sîgasından ﴾ نَعْبُدُ ﴿ sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden namazdaki cemâatin fazileti ve sırrı, o “nun”dan inkişaf etti. Gördüm ki: Namaz kıldığım o Bayezid Câmiindeki cemâatle iştirâkimi ve herbiri benim bir nev'i şefâatçim hükmüne ve kırâatimde izhâr ettiğim hükümlere ve da'vâlara birer şâhid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemâatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde Dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesâret geldi. Birden bir perde daha inkişaf etti.. yani, İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, O Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların duâlarına ve tasdiklerine ma'nen bir nev'i mazhariyet hissettim. Onda dahi; rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dâirevî saflar içinde kendimi gördüm ﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿ dedim. “Benim bu kadar şefâatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar.

Mâdem hayâlen bu perde açıldı, Kâbe-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti; ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhâd edip, tahiyyâtta getirdiğim “ اَشْهَدُ اَنْ لاَاِلٰهَاِلَّااللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan îmânın tercümânını mübârek Hacerü'l-Esvede tevdî' edip emânet bırakıyorum” derken birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dâhil olduğum cemâat üç dâireye ayrıldı.

Birinci dâire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemâat-i uzmâ.

İkinci dâire: Baktım, umum mevcûdât, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda her tâife kendine mahsûs salavât ve tesbihâtı ile meşgul bir cemâat içindeyim “Vezâif-i eşya” tâbir edilen hidemât-ı meşhûde, onların ubûdiyetlerinin ünvânlarıdır. O hâlde Allâhuekber deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım.

Üçüncü bir dâire içinde; hayret-engîz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük bir küçük âlemi gördüm ki,

Na'büdü Nüktesi

zerrât-ı vücûdiyemden tâ hàvâs-ı zâhiriyeme kadar tâife tâife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede, kalbimdeki Latîfe-i Rabbâniyem, ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿ o cemâat nâmına diyor. Nasıl, evvelki iki cemâatte de lisânım o iki cemâat-i uzmâyı niyet ederek demişti.

Elhâsıl: ﴾ نَعْبُدُ ﴿ “nun”u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur'ân-ı Hakîmin tercümânı ve mübelliği olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın –Medine-i Münevvere denilen manevî minberinde– şahsiyet-i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek, ﴾ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّـكُمْ ﴿ hitâbını, ma'nen herkes gibi ben de işitip, o üç cemâatte herkes benim ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ ﴿ ile mukàbele ediyor tahayyül ettim اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:

Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihàz edip umum mevcûdâtla konuşur ve şu Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitâb-ı izzeti nev'-i beşere, belki umum zîrûha ve zîşuûra tebliğ ediyor, elbette bütün mâzi ve müstakbel, zaman-ı hazır hükmüne geçti. Bütün nev'-i beşer, bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak o hitâb, o sûretle onlara ediliyor. O vakit herbir Âyât-ı Kur'âniye; gayet haşmetli ve vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim-i Ezelîden ve makam-ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi Tercümân-ı Àlîşânından aldığı bir kuvvet-i ulviyet, cezâlet ve belâğat içinde.. parlak, hem pek parlak bir nur-u i'câzı içinde gördüm. O vakit, değil umum Kur'ân; ya bir sûre veyâhut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti; اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ وَالْقُرْآنِ dedim. O ayn-ı hakikat olan hayâlden ﴾ نَعْبُدُ ﴿ “nun”una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'ân’ın değil âyetleri, kelimeleri.. belki “nun-u ﴾ نَعْبُدُ ﴿ ” gibi bazı harfleri dahi, mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.

Kalb ve hayâl, o “nun-u ﴾ نَعْبُدُ ﴿ ” den çıktıktan sonra akıl karşılarına çıktı, dedi:

“Ben de hisse isterim, sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir, aynı ﴾ نَعْبُدُ ﴿ ve ﴾ نَسْتَعِينُ ﴿ de, Ma'bûd ve Müsteân olan Hàlıka giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizinle gelebileyim.”

O vakit kalbe şöyle geldi ki; de o mütehayyir akla:

Bak kâinâttaki bütün mevcûdâta! Zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl-i itâat ve intizam ile vazife sûretinde ubûdiyetleri var. Bir kısmı şuûrsuz, hissiz oldukları hâlde; gayet şuûrkârâne, intizam-perverâne ve ubûdiyetkârâne vazife görüyorlar. Demek bir Ma'bûd-u bilhak ve bir âmir-i mutlak vardır ki, bunları ibâdete sevkedip istihdam ediyor.

Hem bak bütün mevcûdâta, hususan zîhayat olanlara.. herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacâtı var ve vücûd ve bekàsına lâzım pek kesretli muhtelif matlûbları var; en küçüğüne elleri ulaşamaz, kudretleri yetişmez. Hâlbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden, vakt-i münâsibde, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşâhede görünüyor.

İşte, şu mevcûdâtın bu hadsiz fakr ve ihtiyacâtı ve bu fevkalâde iânât-ı gaybiye ve imdâdât-ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan bir Hâmî ve Râzıkları vardır ki; herşey ve her zîhayat, Ondan istiâne eder.. meded bekliyor. Ma'nen ﴾ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿ der.

O vakit akıl, “Âmennâ ve saddaknâ!” dedi.

Said Nursî ∗∗∗