İşârâtü'l-İ'câz

► 30 ◄

16. bölüm / 19

► 30 ◄

﴿ وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَــةِ اِنّ۪ي جَـاعِـلٌ فِي الْاَرْـضِـ خَـل۪يفَـةًۜ قَالُٓوا اَتَجْـعَـلُ ف۪يـهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يـهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَـبِّحُ بِحَـمْدِكَ وَنُقَـدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّي۪ٓ اَعْلَـمُ مَا لَاتَعْـلَمُوـنَـ ﴾

Yani: “Düşün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitâben: ‘Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!’ dedi. Melâike de: ‘Yerde fesâd yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın! Hâlbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ dediler. Rabbin de: ‘Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!’ diye onlara cevab verdi.”

Arkadaş! Melâikenin vücûdunu tasdik ve kabûl etmek, îmânın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü isbât ve izâh edeceğiz.

Birinci Makam: Arzın, ecrâm-ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu hâlde canlı mahlûkatla dolu olduğunu görüp âlemin de nizâm ve intizamına dikkat eden insan, ecrâm-ı ulviyenin de, o yüksek burçlarında, hayatlı sâkinleri olduğuna kat'î bir şekilde hükmeder.

Evet, o burçlarda melâikenin vücûdunu kabûl etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken, şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesâdüf eder. Bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki, canlı mahlûkatla dolu. Ve gıdâlarına bakar ki, nebâtât, balık vesâire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki; pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydânlar, tenezzühgâhlar bulunur. Fakat, o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından; o yüksek, müzeyyen sarayları, sâkinlerden boş, hàlî olduğunu i'tikàd eder.

Melâikenin vücûdunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hânenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bilâ-tereddüd, o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münâsib sâkinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsûs ve münâsib hayat şartları vardır. Fakat oraların sâkinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri, yok olduklarına delâlet etmez.

Binâenaleyh, arzın zevi'l-hayatla dolu olmasından kat'iyyetle anlaşılıyor ki; bu geniş boşlukta durmakta olan semâlarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil semâvâtta, Şerîat’ın “melâike” ile tesmiye ettiği zîhayatlar mevcûddur.

İkinci Makam: Bundan evvel isbât ve izâh edildiği gibi; hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır; belki mevcûdâtın neticesidir. Binâenaleyh, bu geniş fezânın sâkinlerden ve şu yüksek semâvâtın sâkinlerden hàlî olduklarının imkânı var mıdır? Evet, bütün ukalâ-i âkıl ve nakl, manevî bir icmâ ve ittifakla melâikenin mânâ ve hakikatlerine hükmetmişlerdir; fakat tâbirleri çeşit çeşittir. Meselâ: Meşâiyûn, envâ'-ı mevcûdâtı idare eden rûhâni, mâhiyet-i mücerrede ile; İşrâkìyyûn ise, ukùl ve erbâbü'l-envâ' ile; dinler dahi, melekü'l-cibâl, melekü'l-bihâr, melekü'l-emtâr gibi tâbirlerle tâbir etmişlerdir. Hattâ, akılları kör gözlerinde bulunan maddiyûn tâifesi de, melâikenin mânâsını inkâr etmeye mecâl bulamadıklarından, fıtratın nâmuslarına nüfûz eden kuvâ-yı sâriye ile tâbir etmişlerdir.

S — Kâinâtın irtibatını, hayatını te'min için, hilkatte cereyan eden nâmuslar, kanunlar kâfî gelmez mi?

C — Senin dediğin o sârî kanunlar, nâmuslar; itibarî ve vehmî emirlerdir. Muayyen vücûdları, müşahhas hüviyetleri ancak onları temsîl eden ve onların ma'kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melâike ile sâbit olur.

Ve kezâ, teşekkül-ü ervâha münâsebeti olmayan şu câmid âlem-i şehâdete vücûdun münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binâenaleyh ervâha münâsib ve muvâfık çok âlemlere müştemil olan âlem-i gayb, melâike ile dolu ve âlem-i şehâdetin hayatına mazhardır.

Hülâsa: Melâikenin mânâ-yı hakikati, bu izâh edilen emirlerden tebârüz etti. Binâenaleyh, melâikenin sûretleri, eşkâlleri arasında, ukùl-ü selîmenin kabûl ettiği vechile, Şerîat’ın izâh ve beyân ettiği şekildir ki, melekler mükerrem abddirler; emirlere muhâlefetleri yoktur ve muhtelif kısımlara münkasım ve latîf ve nurânî cisimlerdir.

Üçüncü Makam: Arkadaş! Melâike mes'elesi öyle mes'elelerdendir ki; bir cüz'ün sübûtuyla küll sâbit olur; bir ferdin vücûduyla, nev' tahakkuk eder. Zîra inkâr eden küllünü inkâr eder. Binâenaleyh, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar bütün din adamları her asırda icmâ ve ittifakla melâikenin vücûduna ve aralarında muhâverenin sübûtuna ve müşâhedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivâyetlerin nakline hükmettikleri hâlde melâikenin hiçbirisinin insanlara görünmediği veya vücûdları hissedilmediği elbette muhâldir.

Kezâlik, beşerin akàidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılâbda i'tirâzlara ma'rûz kalmayarak devam eden melâike i'tikàdının bir hakikate, bir asla dayanmaması ve mebâdî-i zarûriyeden tevellüd etmemesi muhâldir. Her hâlde beşerin bu umumî i'tikàdı, mebâdî-i zarûriyeden neş'et eden ve müşâhedât-ı vâkıadan hâsıl olan ve muhtelif emârelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet bu i'tikàd-ı umumînin sebebi; kat'î bir sûrette manevî bir tevâtür kuvvetini veren, pek çok defalar vukû'a gelen melâikenin müşâhedelerinden hâsıl olan zarûrî ve kat'î delil ve emârelerdir. Çünkü melâike mes'elesi, beşerin ma'lûmât-ı yakìniyesindendir. Eğer bunda şübhe olursa, beşerin yakìniyatında emniyet kalmaz.

Hülâsa: Rûhânilerden bir ferdin bir zamanda vücûdu tahakkuk etse, bu nev'in vücûdu tahakkuk eder; nev'in vücûdu tahakkuk etse, her hâlde Şerîat’ın beyân ettiği gibi olacaktır.

Bu âyetin, sâbık âyetle dört vecihle irtibatı vardır.

Birinci Vecih: Bu âyetler, beşere verilen büyük ni'metleri ta'dâd ediyor. Birinci âyetle en büyük ni'mete işâret edilmiştir ki; beşer, hilkatin neticesidir ve arzın müştemilâtı ona teshìr edilmiştir, istediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin arza hâkim ve halife kılınmış olduğuna işâret edilmiştir.

İkinci Vecih: ......................................

Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle, canlı mahlûkatın meskenleri olan arz ve semâvâta işâret edilmiştir. Bu âyet ile de, o meskenlerin sâkinleri olan beşer ve melâikeye işâret edilmiştir. Ve kezâ o âyet, hilkatin silsilesine; bu âyet ise, zevi'l-ervâhın silsilesine işâret etmişlerdir.

Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksad beşer olduğu ve Hàlık’ın yanında beşerin bir mevki sâhibi bulunduğu tasrîh edildiğinde sâmi'in zihnine geldi ki: “Bu kadar fesâd, şürûr ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet neden verildi? Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ve takdis için şu fesâdcı beşerin vücûduna hikmetin iktizası ve rızâsı var mıdır?”

Sâmi'in bu vesvesesini def' için şöyle bir işârette bulundu ki:

Beşerin o şürûr ve fesâdları, onda vedîa bırakılan sırra mukàbele edemez, affolur. Ve Cenâb-ı Hak onun ibâdetine muhtaç değildir. Ancak, Allâmü'l-Guyûb’un ilmindeki bir hikmet içindir.

Cümlelerin arasındaki irtibata geldik.

وَاِذْ Bu kelime, ﴾ وَهُوَ بِكُــلِّ شَيْءٍ عَل۪يـمٌ ﴿ cümlesine atıftır. Hâlbuki aralarında münâsebet olmadığı gibi اِذْ diğer bir اِذْ i iktiza eder. Binâenaleyh, böyle bir takdire lüzum vardır.

اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ.. الخ Bu takdirde, ikinci اِذْ birincisine atf olur ve her iki cümle arasında da münâsebet bulunur.

﴾ اِنّ۪ي جَـاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَـةً ﴿ Cenâb-ı Hak, müşâvere yolunu öğretmek ile beşerin hilâfetindeki hikmetin sırrını melâikeye istifsar ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmi'in zihni, üç noktayı nazara alarak harekete geçti:

1. Melâike, ne dediler?

2. Taaccüble hikmeti sordular.

3. Cinlere halife olmakla beraber, beşerde de kuvve-i gadabiye ve şeheviye halkedilmiştir. Bunlar, cinlerden daha ziyâde fesâd yapacaklardır.

İşte Kur'ân-ı Kerîm ﴾ قَالُٓوا اَتَجْعَـلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يـهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ ﴿ cümlesiyle o üç noktaya işâret etmiştir. Melâikenin suâl-i taaccüb ve istifsarları bittikten sonra, sâmi', Cenâb-ı Hak’tan verilecek cevabı beklerken Kur'ân-ı Kerîm, ﴾ قَالَ اِنّي۪ٓ اَعْلَـمُ مَا لَاتَعْـلَمُوـنَـ ﴿ cümlesiyle cevab vermiştir. Yani: “Eşya ve ahkâm, sizin ma'lûmâtınıza münhasır değildir. Adem-i ilminiz, onların vücûda gelmeyeceklerine sebeb olamaz. Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır; o hikmetin hâtırası için, fesâdlarını nazara almam.” fermân etmiştir.

Cümlelerin hey'et ve nüktelerine geldik:

﴾ وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ.. الخ ﴿ Atfı ifâde eden bu و münâsebet-i atfiyenin iktizasına binâen ﴾ وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ.. الخ ﴿ cümlesine mâtufun-aleyh olmak üzereاِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا cümlesinin takdirine işârettir.

Ve kezâ اِذْ zaman-ı mâziyi ifâde ettiği cihetle, sanki zihinleri, geçmiş zamanların silsilesine götürür veya o silsileyi bu zamana getirir, ihzar eder ki; zihinler, o zamanlarda vukû'a gelmiş olan hâdiseleri görsünler.

رَبُّكَ Bu tâbir, melâikenin aleyhine bir hüccet ve bir delildir. Yani: “Allah seni terbiye etmiştir, hadd-i kemâle eriştirmiştir ve seni beşere mürşid kılmıştır ki, fesâdlarını izâle edesin. Demek nev'-i beşerin en büyük hasenesi sensin ki, onların mefsedetlerini setrediyorsun.”

لِلْمَلٰٓئِـكَــةِ Cenâb-ı Hakk’ın müşâvere şeklinde melâike ile yaptığı muhâvere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münâsebetleri olduğuna işârettir. Çünkü melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor, bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek insanlarla alâkaları ziyâde olduğundan, insanların ahvâline ehemmiyet veriyorlar.

اِنّ۪ي Melâikenin, اَتَجْعَـلُ ile yaptıkları istifhâmdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes'elenin azamet ve ehemmiyetine işârettir.

اِنّ۪ي Burada ي mütekellim-i vahde ile ﴾ وَاِذْ قُلْنَـا ﴿ da, mütekellim-i maa'l-gayr zamîrinin zikirlerinden şöyle bir işâret çıkıyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın halk ve icâd fiilinde vâsıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitâbında vâsıtaların bulunduğuna işârettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır. Ezcümle,

﴿ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُـمَ بَيْنَ النَّـاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ ﴾

âyet-i kerîmesinde azamete delâlet eden نَا zamîr-i cem'î, vahiyde vâsıtanın bulunduğuna işâret olduğu gibi, ﴾ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ ﴿ de müfred hükmünde olan Lafza-i Celâl, mânâları ilhâm etmekte vâsıtanın bulunmadığına işârettir.

جَـاعِلٌ kelimesinin خَالِقٌ kelimesine tercihen zikri: Melâikenin medâr-ı şübhe ve mûcib-i istifsarları, halk ve icâd fiili değildir. Zîra vücûd, hayr-ı mahzdır. Halk, Allah’ın fiilidir; Allah’ın fiili, lâyüs'eldir. Ancak melâikeyi şübheye dâvet eden ve istifsarlarına mûcib olan, جَعْـل dir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın, beşeri, arzın tamirine tahsîs etmesidir.

﴾ فِي الْاَرْضِ ﴿ daki فِي nin عَلٰى ya tercihi, beşerin yer üstünde olduğu; عَلٰى kelimesinin mânâsına muvâfık ve münâsib iken tercihen فِي nin zikredilmesi, beşerin bir rûh gibi arzın cesedine nefh ve nüfûz ettiğine ve beşerin ölüp inkırâz etmesiyle arzın yıkılmasına işârettir.

خَل۪يفَـةً Bu tâbir, arzın, insanların hayatına elverişli şerâiti hâiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna ve o mahlûkun hayatına, o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvâfık ve müsâid bulunduğuna işârettir. خَل۪يفَـةً tâbirinin bu mânâya delâleti, muktezâ-yı hikmettir. Amma meşhûr olan mânâya nazaran, o idrakli mahlûk, cinlerden bir nev'i imiş; yaptıkları fesâddan dolayı insanlar ile mübâdele edilmişlerdir.

﴾ قَالُٓوا اَتَجْعَـلُ ف۪يـهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يـهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ ﴿ Bu cümle, müste'nifedir. Bu isti'nâftan anlaşılıyor ki; Cenâb-ı Hakk’ın melâike ile olan hitâbı, sâmi'i şöyle bir suâle mecbur etmiştir ki: “Acaba, melâikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlar ile beraber olmaya ve komşu olmaya rızâları var mıdır? Hem fikirleri nedir?”

Kur'ân-ı Kerîm, قَالُٓوا اَتَجْعَـلُ cümlesiyle o suâli cevablandırmıştır.

S — ﴾ قَالُٓوا اَتَجْعَـلُ.. الخ ﴿ cümlesi, ﴾ اِذْ قَالَ ﴿ cümlesine ceza olduğuna nazaran, aralarında lüzum lâzımdır. Hâlbuki lüzum görünmüyor?

C — Melâike arzın müekkelleri bulundukları cihetle, arz, onların idaresinde olur. Bu itibarla, insanların arza halife kılınması hakkında melâikenin fikirlerini izhâr etmek lüzumu vardır.

قَالَ - قَالُوا tâbirleri, mukâvele ve muhâvere şeklinde müşâvere üslûbunu insanlara öğretmek içindir. Yoksa Cenâb-ı Hak, müşâvereden münezzehtir.

Melâikenin اَتَجْعَـلُ ile yaptıkları istifhâmdan maksad,جَعْـل e i'tirâz,جَعْـل i inkâr etmek değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın fiillerine i'tirâz etmeye ismetleri mânidir. Ancakجَعْـل in sebebi mahfî olduğundan, taaccüble sebeb ve hikmetini sormuşlardır.جَعْـل tâbirinden anlaşılıyor ki; insanın ahvâli, vaziyetleri ne tabiatın iktizasıdır ve ne de fıtratın icâbıdır, ancak bir câilin ca'li iledir.

S — ف۪يـهَا Mesâfe pek kısa olduğu hâlde, ikinci ف۪يـهَا nin zikrine ne ihtiyaç vardır?

C — Birinci ف۪يـهَا ile beşerin bir rûh gibi arza nüfûz etmesiyle arzı ihyâ etmesine; ikinci ف۪يـهَا ise, beşerin fesâdı dahi Azrâil gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzı imâtesine işârettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifâsı için bir ilâç iken, diğer taraftan ölümünü intac eden bir zehirdir.

مَنْ Beşerden kinâyedir. Kinâyenin tasrîhe sebeb-i tercihi; melâikenin maksadı, beşerin şahsiyeti olmayıp, ancak kendilerine sakîl, ağır gelen, bir mahlûkun Allah’a isyan etmesine işârettir.

يُفْسِـدُ Fesâdın “isyan”a bedel zikri, isyanlarının nizâm-ı âlemin fesâdına sebeb olacağına işârettir. Devam ile teceddüdü ifâde eden muzârî sîgasıyla fesâdın zikredilmesi, melâikenin asıl istemedikleri ve inkâr ettikleri, ancak isyanlarının devam ve istimrar ile vukû'a geleceğine ait olduğuna işârettir. Melâike, beşerin isyanlarının devam ve istimrarını, ya Cenâb-ı Hakk’ın i'lâmıyla bilmişlerdir veya Levh-i Mahfûz’a bakıp ondan almışlardır veyâhut insanlardaki kuvve-i gadabiye ve şeheviyeden anlamışlardır.

ف۪يـهَا Kuvve-i şeheviye ile arzda fesâd hâsıl olur; kuvve-i gadabiyenin tecâvüzüyle katl ve kıtâle mahal olur. Hâlbuki arz, takvâ üzerine te'sis edilmiş bir mescid hükmündedir.

و İse, fesâd ile sefk gibi iki rezîleyi birbirlerine atf ve cem'eder. Çünkü fesâd, sefk-i dimâ’a sebebdir.

يَسْفِكُونَ nin يَقْتُلُونَ ye tercihen zikrinden anlaşılıyor ki; sefk, zulmen yapılan katldir. Bu ise, fesâda daha münâsibdir. Çünkü katlin ifâde ettiği mânâ, katlin mübâh kısmına da şâmildir. Cihatta veya bir cemâati kurtarmak için yapılan katller gibi ki; bu katl, fesâda münâsib olmaz.

اَلدِّمَٓاءَ Sefk kelimesinin delâlet ettiği irâka-i dem’deki dem’i te'kiddir.

﴾ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ﴿ Beşerin ca'lindeki hikmeti soran melâikeye, sanki şöyle bir i'tirâz vârid olmuştur: “Beşerin Allah’a yapacağı ibâdet ve takdis, onun ca'line sebeb-i kâfî gelmez mi ki, ca'linin hikmetini soruyorsunuz?”

İşte “vâv-ı hâliye” ile zikredilen ﴾ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ.. الخ ﴿ cümlesi, güyâ o i'tirâzı ref'etmeye işârettir.

نَحْنُ Maâsîden masûm melâikenin cemâatlerinden kinâyedir.

Cümlenin cümle-i ismiye şeklinde zikredilmesi, tesbihin melâikeye bir seciye olduğuna ve melâikenin tesbihâta mülâzım ve müdâvim olduklarına işârettir.

﴾ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ ﴿ “Bizler, bütün ibâdetlerin sana mahsûs olduğunu kâinâta ilân ve Cenâb-ı Ulûhiyetine lâyık olmayan şeylerden münezzeh olduğuna îmân ve bütün evsâf-ı azamet ve celâl ile muttasıf olduğuna i'tikàd ediyoruz.”

﴾ وَنُقَدِّسُ لَكَ ﴿ Bu ل ya sıladır, bir mânâyı ifâde etmez veya ta'lîl ve sebebiyet içindir.

Birinci ihtimale göre نُقَدِّسُكَ takdirinde olur. Yani, “Seni takdis ve tathîr ediyoruz” demektir.

İkinci ihtimale nazaran, نُقَدِّسُ لِاَجْلِكَ takdirinde olur. Yani: “Biz, nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalblerimizi mâsivândan çeviriyoruz” demektir.

Bu و ise, iki rezîleyi cem' ve birbirine atfeden يَسْفِكُ deki و ın aksine ve inâdına olarak, biri takdis, diğeri tesbih iki fazileti cem' ve birbirine atfediyor.

﴾ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَـمُ مَا لَا تَعْـلَمُوـنَـ ﴿ Bu cümle; melâikenin istifsarından sonra; “Acaba Cenâb-ı Hak, istifsarlarına nasıl cevab verdi ve taaccüblerini ne ile izâle etti ve beşerin onlara tercihindeki hikmet nedir?” diye sâmi'in kalbine gelen suâle icmâlî bir cevaptır; tafsîli sonra gelecektir.

﴾ اِنّ۪ٓي اَعْلَـمُ ﴿ deki اِنَّtahkîki ifâde etmekle tereddüd ve şübheyi def'etmek içindir. Bu ise, müsellem olmayan nazarî hükümlerde olur. Hâlbuki burada Allah’ın, halkın bilmediklerini bilmesi müsellem ve bedîhî bir hükümdür; hâşâ, melâikenin bu hükümde tereddüdleri yoktur. Binâenaleyh, burada bu اِنَّKur'ân-ı Kerîm’in îcâz için ihtisaren icmâl ettiği birkaç cümleye işârettir.

1. Beşerdeki maslahatlar ve beşerin hayr-ı kesîre nisbeten mefsedetleri, şerr-i kalîldir; şerr-i kalîl için hayr-ı kesîri terketmek, hikmete muhâliftir.

2. Beşerin hilâfete olan sırr-ı liyâkati, melâikece mechûl, Hàlıkça ma'lûmdur.

3. Beşerin onlara tercih hakkını veren hikmet, melâikece mechûldür.

4. اِنَّ nin ifâde ettiği tahkîk, bazen sarîh hükme değil, cümlenin bir kaydından istifade edilen zımnî bir hükme râci' olur. Burada اِنَّ nin tahkîki, ﴾ لَاتَعْـلَمُونَ ﴿ kaydından istifade edilen hükm-ü zımnîye râci'dir. Yani: “Sizler, muhakkak bilmiyorsunuz” ve kezâ Allah’ın ilmi lâzım, beşerin vücûdu melzumdur.

Bu cümlede ilm-i İlâhînin vücûduna delâlet eden اَعْلَـمُ den, beşerin vücûda geleceği tebârüz eder. Çünkü اَعْلَـمُ nün delâletine göre, ilm-i İlâhî taalluk ve tahakkuk etmiştir. Öyle ise beşerin vücûdu her hâlde olacaktır.

Melâikeye verilen o icmâlî cevabın tahkîki hakkında

﴾ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيـمٌ حَكِيـمٌ ﴿ âyetinden şöyle bir izâhat alınabilir ki: Cenâb-ı Hakk’ın ef'âli, hikmetlerden, maslahatlardan hàlî değildir. Öyle ise mevcûdât, halkın ma'lûmâtında münhasır değildir. Öyle ise melâikenin adem-i ilimleri, beşerin adem-i vücûduna delil olamaz.

Ve kezâ, Cenâb-ı Hak, hayr-ı mahz olarak melâikeyi yaratmıştır; şerr-i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır; hayr ve şerden mahrum olarak behâim ve hayvanatı halketmiştir. Hikmetin iktizasına göre, hayır ve şerre kàdir ve câmi' olarak dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki; beşerin şeheviye ve gadabiye kuvvetleri kuvve-i akliyesine münkàd ve mağlûb olursa, beşer, mücâhedesinden dolayı melâikeye tefevvuk eder. Aksi hâlde, hayvanattan daha aşağı olur; çünkü özrü yoktur. —O—

► 31-33 ◄

﴿وَعَلَّـمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كــُلَّهَا ثُـمَّ عَرَضَهُـمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَــةِ فَقَالَ اَنْبِـؤُ۫ن۪ي بِاَسْـمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كــُنْتُـمْ صَادِق۪ينَ ❀ قَـالُوا سُـبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓااِلَّامَاعَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يـمُ الْحَك۪يمُ ❀ قَالَ يَٓااٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِـمْۚ فَلَـمَّٓااَنْـبَاَهُـمْ بِاَسْمَٓائِهِـمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُـلْ لَكُمْ اِنّي۪ٓ اَعْلَـمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَـمُ مَا تُبْـدُونَ وَمَا كُنْتُـمْ تَكْتُمُوـنَـ ﴾

Cenâb-ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem’e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melâikeye göstererek dedi ki: “Eğer iddianızda sâdık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz.”

Melâike, dediler ki: “Seni her nekàisten tenzîh ve bütün sıfât-ı kemâliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur; herşeyi bilici ve her kimseye liyâkatine göre ilim ve irfan ihsân edici sensin.”

Cenâb-ı Hak dedi ki: “Ya Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.” Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi, Cenâb-ı Hak dedi ki: “Size demedim mi semâvât ve arzın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisânla izhâr ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim.”

Mukaddime

Bu ta'lim-i esmâ mes'elesi; ya Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın melâikenin inkârlarına karşı mu'cizesi olup, melâikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir; yâhut melâikenin, hilâfetine i'tirâz ettikleri nev'-i beşerin, hilâfete liyâkatini melâikeye kabûl ettirmek için izhâr ettiği bir mu'cizedir.

Ey arkadaş! Herşeyin Kitab-ı Mübînde mevcûd olduğunu tasrîh eden ﴾ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِــتَابٍ مُب۪ينٍ ﴿ âyet-i kerîmesinin hükmüne göre; Kur'ân-ı Kerîm, zâhiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işâreten her zamanda vücûda gelmiş veya gelecek herşeyi ifâde ediyor. Buna binâen, gerek enbiyânın kıssa ve hikâyeleri, gerek mu'cizeleri hakkında Kur'ân-ı Kerîm’in işârâtından fehmettiğime göre, (Hâşiye) <ft3>[^10]</ft3> mu'cizât-ı enbiyâdan iki gaye ve hikmet takib edilmiştir.

[^10]:(Hâşiye) Eğer müellifin, tenzîlin nazmından çıkardığı letâifte şübhen varsa, ben derim ki, İbnü'l-Fârıd kitabından tefe'ül ederken şu beyit çıktı: كَاَنَّ كِرَامَ الْكَاتِبِينَ تَنَزَّلُوا عَلٰى قَلْبِـهِ وَحْيًا بِمَا فِى صَحِيفَـةٍ Habib

Birincisi: Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabûl ettirmektir.

İkincisi: Terakkiyât-ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev'-i beşere göstererek, o mu'cizelerin benzerlerini meydâna getirmek için nev'-i beşeri teşvik ve teşci' etmektir. Sanki Kur'ân-ı Kerîm, enbiyânın kıssa ve hikâyeleriyle terakkiyâtın esâslarına, temellerine parmakla işâret ederek: “Ey beşer! Şu gördüğün mu'cizeler, birtakım örnek ve nümûnelerdir. Telâhuk-u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsâlini yapacaksınız.” diye ihtar etmiştir.

Evet mâzi, istikbâlin âyinesidir; istikbâlde vücûda gelecek icâdlar, mâzide kurulan esâs ve temeller üzerine bina edilir. Evet şu terakkiyât-ı hâzıra, tamamıyla dinlerden alınan işâretlerden, vecîzelerden hâsıl olan ilhâmlar üzerine vücûda gelmişlerdir. Evet:

1. İlk saat ve sefîne, mu'cize eliyle beşere verilmiştir.

2. Kâinâtın ihtiva ettiği bütün nev'ilerin isimlerini, sıfatlarını, hàssalarını beyân zımnında beşerin telâhuk-u efkârıyla meydâna gelen binlerce fünûn sâyesinde, ﴾ وَعَلَّـمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُــلَّهَا ﴿ âyetiyle işâret edilen Hazret-i Âdem’in mu'cizesine mazhar olmuştur.

3. Bütün san'atların medârı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sâyesinde icâd edilen bu kadar terakkiyâtla nev'-i insan, ﴾ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ ﴿ âyetiyle işâret edilen Hazret-i Dâvud’un mu'cizesine mazhardır.

4. Yine telâhuk-u efkâr ile, tayyare gibi, icâd edilen terakkiyât-ı havâiye sâyesinde nev'-i beşer ﴾ غُـدُوُّهَا شَهْـرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْـرٌ ﴿ âyetiyle sür'ati beyân edilen Hazret-i Süleyman’ın mu'cizesine yaklaşıyor.

5. Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrifüj âleti,

﴾ اَنِ اضْرِـبْـ بِعَـصَاكَ الْحَجَـرَ ﴿ âyetiyle işâret edilen Hazret-i Mûsa’nın (A.S.) asâsından ders almıştır.

6. Tecrübeler sâyesinde ve telâhuk-u efkâr ile husûle gelen terakkiyât-ı tıbbiye, Hazret-i İsâ’nın (A.S.) mu'cizesinin ilhâmâtındandır.

Hakikaten şu mu'cizeler ile bu terakkiyât arasında pek büyük münâsebet ve muvâfakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ-tereddüd, o mu'cizeler bu terakkiyâta birer mikyâs ve nümûnelerdir diye hükmeder.

Ve kezâ, ﴾ يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَسَلَامًا ﴿ âyet-i kerîmesinin delâletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harâreti bürûdete inkılâb etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me'hazdir.

7. ﴾ لَوْ لَآ اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّـهِ ﴿ âyet-i kerîmesinin –bir kavle göre– işâret ettiği gibi...

Hazret-i Yûsuf’un (A.S.), Kenan’da bulunan babasının timsâlini görür görmez Zeliha’dan geri çekilmesi ve kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde Hazret-i Yakub’un ﴾ اِنِّى لَاَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ ﴿ Yani: “Ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum.” demesi.

Ve kezâ celb ilmine âgâh bir vezirin, Hazret-i Süleyman’a “gözünü açıp yumuncaya kadar Belkîs’in tahtını getiririm” demesine işâret eden ﴾ اَنَا اٰتِيكَ بِـهِ قَبْـلَ اَنْ يَـرْتَـدَّ اِلَيْـكَ طَرْفُكَ ﴿ âyet-i kerîmesi, pek uzak mesâfelerden celb-i savt, sûret vesâire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icâdâta nümûne ve me'hazdirler.

8. “Hazret-i Süleyman’a, kuş dilini öğrettik ” mânâsında

﴾ عُـلِّمْـنَا مَنْطِقَ الطَّيْـرِ ﴿ olan Âyet-i Kerîme; beşerin keşfiyâtından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me'hazdir.

Ve hâkezâ, beşerin henüz keşfedemediği çok mu'cizeler vardır; istikbâlde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur. Bu âyetin nazmında dahi emsâli gibi “üç vecih” vardır.

Birinci Vecih: Evvelki âyetle irtibatıdır. Şöyle ki:

İnsanın hilkati hakkında melâikenin i'tirâzlarına, evvelki âyette umumî, fehmi kolay, iknâ edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle, avâm ve hàvâssı iknâ eden tafsilâtlı bir cevab verilmiştir.

2. Evvelki âyette, beşerin hilâfet mes'elesi tasrîh edilmiştir; bu âyette ise, nev'-i beşerin melâikeye karşı gösterdiği mu'cize ile, da'vâ-yı hilâfeti isbât edilmiştir.

3. Evvelki âyette, beşerin melâikeye tereccuh etmesine işâret edilmiştir; bu âyette, tereccuhunun illetine işâret edilmiştir.

4. Beşerin arzda hilâfet-i kübrâya mazhar olmasına evvelki âyetle delâlet edilmiştir; burada ise, bütün tecelliyâta mazhar bir nüsha-i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da, ayrı ayrı isti'datlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet beşer, zâhir ve bâtın havâs ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihâyet olmayan vicdânıyla kâinâtı ihâta etmiş bir kàbiliyettedir.

İkinci Vecih: Cümlelerin birbiriyle irtibatlarıdır. Şöyle ki:

﴾ وَعَلَّـمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ ﴿ cümlesi, ﴾ اِنّي۪ٓ اَعْلَـمُ مَا لَاتَعْـلَمُونَ ﴿ cümlesinin mazmununu tahkîk ve icmâlini tafsîl ve ibhamını tefsirdir.

Ve kezâ, Cenâb-ı Hakk’ın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır.

Ve kezâ, birinci âyette, kelâmın sevkiyâtı iktizasınca şöyle bir takdir olacaktır: Âdem’i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i rûh etti, terbiye etti, sonra esmâyı ta'lim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem’i melâikeye tercih etmekle rüchân mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtâz kıldı, makamın iktizası üzerine, eşyayı melâikeye arz ve onlardan muârazayı taleb etti; sonra melâike aczlerini hissetmekle Cenâb-ı Hakk’ın hikmetini ikrar ettiler. Kur'ân-ı Kerîm, buna işâreten, ﴾ ثُـمَّ عَرَضَهُـمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُـمْ صَادِق۪ينَ ﴿ dedikten sonra, قَالُوا evvelce iblisin enâniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak

﴾ سُـبْحَـانَكَ لَاعِلْـمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَـنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَـل۪يـمُ الْحَك۪يـمُ ﴿ dediler.

Sonra vaktâ ki isti'datlarının adem-i câmiiyetinden dolayı, melâikenin aczi zâhir oldu; makamın iktizası üzerine, Âdem’in iktidarının beyânı icâb etti ki, muâraza tamam olsun. Bunun için, ﴾ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُـمْ بِاَسْمَٓائِهِـمْ ﴿ hitâbıyla Âdem’e fermân etti.

Sonra vaktâ ki mes'ele tebeyyün etti ve hikmetin sırrı zâhir oldu, geçen cevab-ı icmâlînin bu tafsilâta netice kılınması makamın iktizasından olduğuna binâen,

﴿ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكــُمْ اِنّي۪ٓ اَعْلَـمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَـمُ مَا تُبْـدُونَ وَمَاكــُنْتُـمْ تَكــْتُمُوـنَـ ﴾

Yani: “Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim.”

Şu mukâvele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki; iblisin enâniyeti, kibri, melâikeye sirâyet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir tâifenin i'tirâzı da karışmıştır.

Üçüncü Vecih: Cümlelerin hey'et ve nükteleri:

﴾ وَعَلَّـمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كــُلَّهَا ﴿ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem’i (A.S.) bütün kemâlâtın mebâdîsini tazammun eden àlî bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir isti'dat ile halketmiştir ve mevcûdâtı ihâta eden ulvî bir vicdân ve ihâtalı on duygu ile techiz etmiştir ve bu üç meziyet sâyesinde, bütün hakàik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmâyı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki وَ şu mukadder olan üç cümleye işârettir.

عَلَّـمَ Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilâfete mihver olduğuna işârettir.

Ve kezâ, esmânın tevkìfine, yani Şâri' tarafından bildirilmiş olduğuna remzdir. Zâten esmâ ile müsemmeyât arasında takib edilen münâsebât-ı vaz'iye, bunu te'yid ediyor.

Ve kezâ, mu'cizenin vâsıtasız Allah’ın fiili olduğuna îmâdır. Fakat felâsifeye göre hàrikalar, ervâh-ı hàrikanın fiilidir.

اٰدَمَ Hilâfeti irâde edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen küre-i arzın sâhibi şahs-ı ma'huddur. İsminin tasrîhi, teşrîf ve teşhîri içindir.

اَلْاَسْمَٓاءَ isim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve ta'yin eden alâmet ve nişanlardır; yâhut insanlar arasında münkasım olan lûgatlardır.

عَرَضَهُـمْ Arzedilen, eşya olduğu hâlde zamîrin esmâya rücûundan ismin ayn-ı müsemmâ olduğuna kàil olan Ehl-i Sünnet’in mezhebine işârettir.

كُــلَّهَا Âdem’in melâikeden cihet-i imtiyazı ve melâikenin muârazadan sebeb ve medâr-ı aczi, esmânın hey'et-i mecmuası olduğuna işârettir. Yoksa esmânın bir kısmını, belki kısm-ı a'zamını melekler de bilirler.

﴿ ثُـمَّ عَرَضَهُـمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُـمْ صَادِق۪ينَ ﴾

ثُـمَّ terâhî ve bu'd-u mesâfeyi ifâde ettiği cihetle, şöyle bir takdire işârettir. هُوَ اَكْرَمُ مِنْكُـمْ وَاَحَقُّ بِالْخِلَافَةِ Yani, “Âdem, sizden daha kerîm ve hilâfete daha müstehak ve lâyıktır.”

عَرَضَهُـمْ Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arzedildiği gibi, eşyanın envâ'ı da bastedilerek enzâr-ı melâikeye gösterilmiştir. Bu tâbirden şöyle bir işâret çıkıyor ki; mevcûdât, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahzeder, sûretlerinin temessülüyle temellük eder.

هُـمْ müzekker ve âkıller cemâatinden kinâyedir. Burada müzekkerin müennese ve âkılın gayr-ı âkıle tağlib ve teşmîliyle, mecâzen envâ'-ı eşyaya ircâ edilmiştir. Bu itibarla, هُـمْ kelimesinde bir mecâz, iki tağlib vardır. Bu mecâz ile o tağlibleri icbar eden esbâb, عَرَضَ kelimesinin işâret ettiği üslûbdur. Çünkü melâikeye envâ'-ı eşyanın arzı, manevî bir resm-i geçit manzarasını andırıyor. Ma'lûm ya, resm-i geçitleri yapan, müzekker ve âkıl insanlardır. Bunun için, burada iki tağlibe ve dolayısıyla bir mecâza mecburiyet hâsıl olmuştur.

عَلَى arzedilenin levh-i a'lâda nakşedilen sûretler olduğuna işârettir.

(∗) <ft3>[^11]</ft3> ﴾ سُـبْحَانَكَ لَاعِلْـمَ لَنَٓـا اِلَّا مَا عَلَّمْتَـنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يـمُ الْحَك۪يـمُ ﴿

[^11]:(∗) İntihâbım olmayarak, ihtiyarsız bir tarzda, âdeta umum Sözler'in ve Mektûbların âhirlerinde şu âyet ﴾ سُـبْحَانَكَ لَاعِلْـمَ لَنَٓـا اِلَّا مَا عَلَّمْتَـنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يـمُ الْحَك۪يـمُ ﴿ bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki; tefsirim de, şu âyet ile hitâm buluyor. Demek İnşâallâh bütün Sözler, hakîki bir tefsir ve şu âyetin bahrinden birer cetveldir. En nihâyet, yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsirin hitâmında, güyâ her Söz, ma'nen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri, yirmi senedir daha şu âyeti tefsir ediyorum; bitiremedim ki tefsirin ikinci cildini yazayım. Said Nursî

﴿ وَاٰخِـرُ دَعْوٰيهُـمْ اَنِ الْحَـمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَـالَم۪ينَ ﴾

Allah’ın avn ü inâyetiyle; ümîdimin, iktidarımın fevkınde şu tercümeyi iyi-kötü yaptım. Noksanları çoktur, müellifçe ıslahları lâzımdır. Zâten onun himmetiyle bu kadarını ancak yapabildim; yoksa, nazm-ı Kur'ândaki îcâzlı olan i'câzı, kısa ve vecîz olarak beyân eden bu tefsiri; sönük, kör bir fikirle tercüme etmek, Abdülmecîd’in işi değildir. Yine onun fart-ı şefkatinden himmeti yetişti, ikmaline muvaffak oldum.

Müellifin küçük kardeşi ve Nur talebesi

Abdülmecîd —O—