► 04 ◄
﴿ وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْـلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُـمْ يُوقِنُوـنَـ ﴾
Kur'ân-ı Kerîm, bu âyet gibi çok âyetlerde terkîblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emâre ile ta'yin etmemekle, nazm-ı kelâmı, mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i'câzı intac eden îcâza menşe' olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki:
Belâğat, muktezâ-yı hâle mutâbakattan ibarettir. Kur'ânın muhâtabları, muhtelif asırlarda mütefâvit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhâvere ve mükâlemeyi o asırlara teşmîl etmek üzere, çok yerlerde ta'mîm için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâğat ve Ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.
Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münâsebet: Kur'ân-ı Kerîm, evvelki âyetle ta'mîm yaptıktan sonra, bu âyetle tahsîs yapmıştır. Evet bu âyet, ehl-i kitaptan îmân edenleri tahsîsle şereflerini ilân ve îmâna gelmeyenleri îmâna teşvik ediyor. Abdullâh İbn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullâh İbn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.
Ve kezâ Kur'ân-ı Kerîmin bütün ümmetlere ve Risalet-i Muhammediyenin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrîh etmek üzere, her iki اَلَّذ۪ينَ ile مُتَّق۪ينَ nin her iki kısmına tansîs edilmiştir.
Ve kezâ ﴾ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ﴿ sadefinde bulunan îmânın rükünlerini beyân etmek için, icmâlden sonra tafsîle geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyâmete sarâhaten; rusül ve melâikeye zımnen delâlet eder.
Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْآنِ gibi îcâzlı ifâdeleri terkedip, ﴾ وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْـكَ ﴿ ile itnâbı ihtiyar etmiştir. Şu itnâb, bu makamı yüksek nükte ve letâifle tezyîn etmek için ihtiyar edilmiştir.
l . Esmâ-i mevsûle ve mübhemeden bulunan اَلَّذ۪ينَ burada hükmün medârı ve maksadın esâsı, îmân sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sâir sıfatları îmân sıfatına tâbi ve altında görünmez bir durumda olduklarına işârettir.
2. Yalnız zamanların birinde sübûtu ifâde eden مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ tâbiri; nüzûl ve zuhûr tekerrür ettikçe îmânın teceddüd ettiğine işârettir.
3. İbhamı ifâde eden مَا îmân-ı icmâlînin kâfî geldiğine ve îmânın, Hadîs gibi bâtınî ve Kur'ân gibi zâhirî vahiylere şâmil olduğuna işârettir.
4. اُنْزِلَ maddesi itibariyle, Kur'âna îmân, Kur'ânın Allah’tan nüzûlüne îmân demek olduğunu gösteriyor. Kezâlik Allah’a îmân, Allah’ın vücûduna îmân; Âhirete îmân, Âhiretin gelmesine îmân demektir.
5. اُنْزِلَ mâziye delâlet eden hey'eti itibariyle; henüz nâzil olmayanın nüzûlü, nâzil olanın nüzûlü kadar muhakkak olduğuna işârettir. Maahazâ يُؤْمِنُونَ deki istikbâl, اُنْزِلَ nin mâziliğinden neş'et eden noksanı telâfi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ nin şümûlü dâhilinde değilse de, يُؤْمِنُونَ nin şümûlü altındadır. Bu tenzîl mes'elesi, Kur'ânın çok yerlerinde vukû' bulmuştur. Bazen mâzi, istikbâle misâfir gider; bazen de muzârî; mâzinin memleketine gelir. Bunda, çok latîf bir belâğat vardır. Şöyle ki:
Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi mâziye delâlet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhâtab yalnız o değildir. Belki, arkasında muhtelif mesâfelerde pek çok ayrı ayrı tâifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcîh edilen hitâbları, nidâları, İlâhî hitâbeleri, arkasında bulunan bütün o tâifeler işitir gibi zihnine gelir.
عَلَيْـكَ ye bedel اِلَيْـكَ nin zikri; Resûl-i Ekrem (A.S.M.) in teklif edilen risalet vazifesini cüz'-i ihtiyarîsiyle haml ve kabûl etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibrîl tarafından görüldüğünden, Resûl-i Ekrem’in (A.S.M.) daha yüksek olduğuna işârettir. Çünkü عَلٰى da ihtiyar olmadığı gibi, vâsıta-i nüzûlün daha yüksek olduğuna delâlet eder.
اِلَيْـكَ deki zamîrin ism-i zâhire tercih sebebi; Kur'ân ve Kur'âna ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (A.S.M.) yalnız muhâtab olup, Kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işârettir. Bu kelâmın îcâz derecesi, şu zikredilen letâiften anlaşıldı.
﴾ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair “dört letâif ” vardır.
l . Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:
“Ey insanlar! Kur'âna îmân ettiğiniz gibi, kütüb-ü sâbıkaya da îmân ediniz. Çünkü Kur'ân, onların sıdkına delil ve şâhiddir.”
2. Yâhut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:
“Ey ehl-i kitab! Geçmiş olan enbiyâ ve kitaplara îmân ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) ile Kur'âna da îmân ediniz! Zîra onlar, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) gelmesini tebşîr ettikleri gibi, onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, rûhuyla Kur'ânda ve Hazret-i Muhammed’de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kur'ân Allah’ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) de resûlü olduğunu tarîk-ı evlâ ile kabûl ediniz ve etmelisiniz!”
3. Zaman-ı Saâdette Kur'ândan neş'et eden İslâmiyet, sanki bir şeceredir. Kökü Zaman-ı Saâdette sâbit olmakla, damarları o zamanın âb-ı hayat menba'larından kuvvet ve hayat alarak her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbâl semâsına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor.
Evet, İslâmiyet, mâzi ile istikbâli kanatları altına almış, gölgelendirerek, istirahat-i umumiyeyi te'min ediyor.
4. Kur'ân-ı Kerîm, o cümlede ehl-i kitabı îmâna teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühûlet gösteriyor. Şöyle ki:
“Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabûl etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zîra, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, i'tikàdatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esâsât-ı diniye üzerine bina ediniz.” diye teklifte bulunuyor. Zîra Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şerîatlarının kavâid-i esâsiyelerini cem'etmiş olduğundan usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani, ta'dil ve tekmîl edicidir.
Yalnız, zaman ve mekânın tağayyür etmesi te'siriyle tahavvül ve tebeddüle ma'rûz olan fürûât kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur.
Evet, mevâsim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sâir ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, ta'lim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder.
Kezâlik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani “vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi” diye hükmetmiştir.
﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ Kur'ânda hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münâsebetdâr olmasın veyâhut mevkiinin başka bir kelimeye münâsebeti daha çok olsun. Evet, Kur'ânın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tâc-ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münâsebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur. Ezcümle ﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ kelimesine bak! Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letâifi gör. Zîra bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet mes'elesinde “Beş Maksad” vardır. Bu maksadlar, beş nükte ve letâiften in'ikâs etmiştir. Bu beş letâif, ﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ nin sadefindedir. Maksadlar ise:
1. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resûldür.
2. Ekmelü'r-Rusüldür.
3. Hâtemü'l-Enbiyâdır.
4. Risaleti, âmmedir.
5. Şerîatı, sâir şerîatların mehâsinini cem' ile onların nâsihidir.
Birinci maksadın ﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ den vech-i in'ikâsı: Meslekleri ve yolları bir olan bir cemâat, ﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ kelimesinden îmâen fehmolunur. Binâenaleyh, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) ﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ deki zamîre merci' olması, o cemâatten ma'dûd olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitaplarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine ve Kur'ânın Allah’tan nâzil olduğuna bir hüccet-i kàtıa olduğu gibi, onların mu'cizeleri de Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) da'vâsına bir mu'cize hükmüne geçer.
İkinci maksadın vech-i in'ikâsı: Üç kaideden tezâhür eder.
1. Sultanlar dâima halkın, cemâatin, ordunun sonunda çıkarlar.
2. Nev'-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbînin ve ikinci mükemmilin, evvelki mürebbîlerden daha ekmel olmasını iktiza eder.
3. Ale'l-ekser, halefin mehâreti, selefinden daha ziyâdedir.
İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) ekmel-i enbiyâ olduğu tezâhür eder.
Üçüncü maksadın vech-i in'ikâsı: Meşhûr bir kaidedir ki; bir vâhid çoğalsa, teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihâd etse, kuvvetlenir, istikrar peydâ eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâtemü'l-Enbiyâdır. Mefhûm-u muhâlifiyle işmâm eder ki, ondan sonra peygamber gelmez; hâtemiyetine hâtem ve imza basar.
Dördüncü maksadın vech-i in'ikâsı: ﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ kelimesinin ifâde ettiği gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.), onların halefidir ve onlar, tamamen O hazretin selefleridir. Binâenaleyh, halefin, selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kàim olması, O hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resûl olduğunu iktiza eder.
Evet, bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zîra, “Zaman-ı Saâdet”ten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve ma'nen, isti'dâden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesâfeler vardı. Bunun içindi ki, terbiye-i vâhide ve dâvet-i münferide kâfî gelmiyordu. Vaktâ ki âlem-i insaniyet “Zaman-ı Saâdet”in şems-i saâdetiyle uyandı ve müdâvele-i efkâr ile, an'anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilâtlarıyla ittihâda meyil gösterdi ve aralarında münâkale ve muhâbere başladı; hattâ küre-i arz bir memleket, belki bir vilâyet, belki bir köy gibi oldu; bir dâvet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfî görüldü.
Beşinci maksadın vech-i in'ikâsı: ﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ deki مِنْ ibtidâ mânâsını ifâde eder. İbtidâ ise, bir intihaya bakar. İntiha, adem-i ihtiyaca delâlet eder. Öyle ise, O hazret, Hâtemü'l-Enbiyâdır ve âlem-i insaniyetin başka bir resûle ihtiyacı yoktur.
﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ kelimesinin bu beş letâife ma'kes ve mazhar olmasına nazar-ı belâğatça delâlet eden emâre şudur ki: Bu beş maksad, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesinde ﴾ مِنْ قَبْـلِكَ ﴿ havuzunda ictimâ' etmiştir.
Evet kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delâlet ve îmâ eder. Maahazâ, bu maksadların beyânına ayrı ayrı âyetler tahsîs edilmiştir.
﴾ وَبِالْاٰخِرَةِ هُـمْ يُوقِنُوـنَـ ﴿ Bu âyet, Haşir mes'elesine işârettir. Haşrin isbâtı hakkında feyz-i Kur'ândan fehmettiğim ve başka bir risalede tafsilâtıyla zikrettiğim on bürhânın hülâsasına burada işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Kasd ve irâdeden doğan bir nizâm-ı ekmel vardır.
Hilkat ve yaratılışta tam bir hikmet hükümfermâdır.
Âlemde abes yok; fıtratta isrâf yok.
Bu şâhidleri tezkiye eden, istikrâ'-i tâmmdır ki; her fen, mevzûu bulunduğu nev'in nizâmına bir şâhid-i âdildir.
Ve kezâ, yevm ve sene vesâire gibi her nev'ide, nev'î bir kıyâmet-i mükerrere vardır.
Ve kezâ, beşerdeki isti'dâd, kıyâmete bir remizdir.
Ve kezâ, beşerin gayr-ı mütenâhî meyil ve emelleri, kıyâmeti ister.
Ve kezâ, Sâni'-i Hakîmin rahmet hazinesinin mahall-i sarfı, ancak kıyâmet ve haşirdir.
Ve kezâ, sıdk ve emânetle mâruf Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sarâhaten ilân ediyor.
Ve kezâ, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ﴾ وَقَـدْ خَـلَقَكُــمْ اَطْوَارًا ﴿
﴾ وَمَا رَبُّـكَ بِظَـلَّامٍ لِلْعَبِيـدِ ﴿ âyetleriyle ve bu âyetlerin emsâliyle haşrin vukû'unu kat'iyyetle isbât ediyor. İşte, tam on’a bâliğ olan şâhidler, saâdet-i ebediyenin anahtarı olup, o Cennetin kapılarını açarlar.
• Birinci Bürhân: Evet, kâinât saâdet-i ebediyeyi intac etmese; akılları hayrette bırakan kâinâtta görünen en bâriz, en mükemmel şu nizâm, aldatıcı zaîf bir sûretten ibaret kalır. Ve bütün maneviyat ve alâkalar, râbıtalar ve nisbetler hep hebâ olur. Öyle ise, o nizâmın nizâm olması, ancak ve ancak saâdet-i ebediyeyi intac etmekle olur. Yani, o nizâmdaki maneviyat ve nükteler, ancak âlem-i âhirette sünbüllenecektir. Yoksa bütün maneviyat söner, râbıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur, nizâm da berhava olur. Hâlbuki o nizâmda bulunan kuvvet, bütün kuvvetiyle o nizâmın berhava edilmeyeceğini ilân ediyor.
• İkinci Bürhân: Herbir nev'ide, herbir ferdde hikmetlere, maslahatlara riâyet eden ve inâyet-i Ezeliyenin timsâli olan hikmet-i tâmme, saâdet-i ebediyenin gelmesini tebşîr ediyor. Çünkü; aksi hâlde, bedâhetle ikrar ve tasdik ettiğimiz şu hikmetleri ve fâideleri inkâr etmemiz lâzım gelir. Çünkü, o fâidelerin, o hikmetlerin, o maslahatların herbirisi zıddına inkılâb ederler. Bu hâl ise, safsatadır.
• Üçüncü Bürhân: İkinci bürhânı tefsir eder. Fennin de şehâdet ettiği gibi Sâni'-i Hakîm, herşeyde en kısa yolu, en yakın ciheti, en güzel ve en hafif sûreti ihtiyar etmiştir. Bu ihtiyar, kâinâtta abesiyetin bulunmadığına delâlet eder. Bu ise ciddiyete delâlet eder. Ciddiyet ise, saâdet-i ebediyenin gelmesiyle olur; yoksa bu varlık adem sayılır ve herşey abesiyete tahavvül eder. Hâlbuki abes ve isrâf gibi bâtıldan pâk ve münezzeh olduğunu şu سُـبْحَانَكَ مَاخَلَقْتَ هٰـذَا عَبَـثًا kelâmıyla i'lâm ve ta'lim eden Zât-ı Zülcelâl, sözüne nasıl muhâlefet eder?
• Dördüncü Bürhân: Üçüncü bürhânı izâh eder. Bütün fenlerin şehâdetiyle, fıtratta isrâf yoktur. Eğer insan-ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem-i asğar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et.
Evet, “Fenn-i Menâfiü'l-A'zâ”nın şerh ve beyân ettiği vechile, insanın cisminde, herbirisi bir menfaat için takriben ikiyüz küsûr kemik vardır. Ve herbirisi bir fâide için altı bin damar vardır. Ve hüceyrâta hizmet eden yüzyirmidört bin mesâme ve pencere vardır. O hüceyrâtta; câzibe, dâfia, mümsike, musavvire, müvellide nâmıyla herbirisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor.
Âlem-i asğar böyle olsa, insan-ı ekber ondan geri kalır mı? Rûha nisbeten ehemmiyetsiz olan ceset bu derece isrâftan uzak bulunsa, ne sûretle cevher-i rûhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında isrâf olur. Çünkü: Saâdet-i ebediye olmasa, bütün maneviyat kurur. O hakikatler, isrâf memleketine kaçarlar. Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla, hem dâima onun zarfını ve gılâfını muhâfaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabûl eder?
Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, a'zâsındaki sıhhat, isti'dâdındaki kàbiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi, kâinâtın rûhuna kadar nüfûz eden hakikat-i sâbite ve devam ile yaşayışını îmâ eden intizamındaki kuvvet-i kâmile ve tekemmülüne giden nizâmındaki kemâl acaba haşr-i cismânî yoluyla saâdet-i ebediyeye delil olmaz mı? Zîra intizamını ihtilâlden ve bozulmaktan kurtaran, saâdet-i ebediyedir. Ve tekemmüle vâsıta odur. Ve o kuvveti inkişaf ettiren odur.
• Beşinci Bürhân: Evet, her nev'i mahlûkatta bir nev'i kıyâmetin ve bir çeşit haşrin tekrar ile vukû'a gelmekte olduğu, büyük kıyâmetin vukû'una ve geleceğine işârettir. Buna bir misâl: Evet, haftalık saate bak. O saatte sâniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibrelerden ve millerden sâniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar ediyor. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini ilân ediyor. Saatleri sayan ibre de, günleri gösteren ibrenin hareketini husûle getiriyor ve i'lâm ediyor. İşte, birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam-ı hareket etmesi, üçüncünün de itmâm-ı hareket edeceğine işârettir.
Kezâlik, Sâni'-i Hakîmin kâinât denilen büyük bir saati vardır. Bu saatin milleri, feleklerin çeşit çeşit deverânından ibarettir. İşte bu deverânlar; günleri, seneleri, ömr-ü beşeri, dünyanın bekà müddetini gösteriyorlar. Binâenaleyh, her geceden sonra sabahın, her kıştan sonra baharın gelmesi gibi, haşrin sabahı, o büyük saatten doğacağına delil ve işârettir.
Suâl: Kâinâtta görünen şu nev'î kıyâmetlerde eşya aynıyla iâde edilmiyor. Hâlbuki büyük kıyâmette neden ecsâm aynıyla iâde edilir.
Elcevab: İnsanın bir ferdi, başka mahlûkatın bir nev'i gibidir. Zîra insandaki o nur-u fikir, emellerine, rûhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki, bütün zamanları yutsa doymaz. Zîra ondaki o yüksek fikir, insanın mâhiyetini ulvî, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemâlini gayr-ı mahsur, lezzet ve elemini dâimî kılmıştır. Başka nev'ilerin ferdleri ise böyle değildir. Onların mâhiyetleri cüz'î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdûd, kemâlleri mahsur, lezzet ve elemleri ânîdir. Bundan anlaşılıyor ki, insanın bir ferdi, sâir mahlûkatın bir nev'i hükmündedir. Binâenaleyh, o nev'ilerde görünen şu kıyâmetlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa, efrâd-ı insaniye de öyledir.
• Altıncı Bürhân: Saâdet-i ebediyeye işâret eden bürhânlardan biri de, insandaki gayr-ı mütenâhî isti'datlardır.
Evet, Cenâb-ı Hak tarafından mükerrem kılınan insanın cevher-i rûhunda ekilen ve rakamlara sığmayan isti'datlar var.
Bu isti'datların altında, hesaba gelmeyen kàbiliyetler var.
Ve bunlardan neş'et eden, hadde gelmeyen meyiller var.
Ve bunlardan husûle gelen gayr-ı mütenâhî efkâr ve tasavvurât var.
İşte bunların herbirisi haşr-i cismânînin arkasındaki saâdet-i ebediyeye, şehâdet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.
• Yedinci Bürhân: Evet, Rahmân ve Rahîm olan Sâni'-i Hakîmin rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saâdet-i ebediyenin geleceğini tebşîr ediyor. Zîra rahmet, ancak saâdet-i ebediye ile rahmet olur. Ve ni'met, ancak o saâdet ile ni'met olur.
Evet, bütün ni'metleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî mâtemlerden yükselen o belâlardan kâinâtı, bilhassa şuûrlu olan mahlûkatı kurtaran şey, saâdet-i ebediyenin gelmesidir. Çünkü bütün ni'metlerin, rahatların, lezzetlerin rûhu olan saâdet-i ebediye gelmezse, umum kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlâhiyenin bedâhetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.
Ey Habîb-i Şefîk ve ey Şefîk-i Habîb! Ey Said-i Mecid ve ey Mecid-i Said! Rahmet-i İlâhiyenin en latîfi, en zarîfi, en lezîzi olan muhabbet ve şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firâk-ı ebedî ve hicran-ı lâyezâlî ile karşıladığınız takdirde; vicdân, hayâl ve rûh ne hâle gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük, en tatlı bir ni'met iken, en azîm bir musîbete, bir belâya inkılâb eder.
Acaba göz önünde bilbedâhe görünen Rahmet-i İlâhiye, firâk-ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsâade eder mi? Vallahi hayır!..لَا وَاللّٰهِ
Ancak o rahmetin şe'nindendir ki, firâk-ı ebedîyi hicran-ı lâyezâlîye, hicran-ı lâyezâlîyi firâk-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firâkların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.
• Sekizinci Bürhân: Bütün âlemce her hususta sıdkı ve doğruluğu ma'lûm ve müsellem olan Hazret-i Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, parmağıyla kameri şakk ettiği gibi, lisânıyla da saâdet-i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve bütün enbiyâ-yı izâmın bu hakikat üzerine icmâları, bir hüccet-i kàtıadır.
• Dokuzuncu Bürhân: Onüç asırdan beri yedi vecihle i'câzı tasdik edilen Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın haşir hakkındaki beyânâtı, saâdet-i ebediyenin geleceğine kâfî bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?
• Onuncu Bürhân: Bu bürhân, binlerce bürhânları müctemîdir. Bu bürhânları, çok âyetler tazammun etmişlerdir.
Evet, Kur'ân-ı Kerîm, çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır.
Ezcümle ﴾ وَقَدْ خَلَقَكُـمْ اَطْوَارًا ﴿ âyetiyle, saâdet-i ebediyeye yol açan bir kıyâs-ı temsîlîye işâret etmiştir.
Kezâlik, ﴾ وَمَا رَبُّكَ بِظَـلَّامٍ لِلْعَبِيـدِ ﴿ âyet-i kerîmesiyle, o saâdeti gösteren bir kıyâs-ı adlîye işâret etmiştir.
Birinci âyetle işâret edilen kıyâs-ı temsîlî: Evvelâ insanın vücûduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani; nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan sûretine bir kasd, bir irâde ve bir ihtiyar altında mahsûs kanunlarla, muayyen nizâmlarla, muntazam hareketlerle intikal ettiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını gör.
Sonra insanın bekàsına dikkat et. İnsan, bu vücûd libâsını her sene değiştirir. Bu vücûd değişmesi, bedendeki hüceyrâtın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün âzânın erzâk mahzeni hükmünde olan Cenâb-ı Hakk’ın bir kanun-u mahsûsla ihzar ettiği o madde-i latîfeden alınan eczâ ile yapılır.
Sonra o madde-i latîfenin ahvâline bak. Nasıl âzânın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksim edilir ve bedenin her tarafına mahsûs bir nizâm ile muntazaman dağıtılır.
Yine şâyân-ı dikkattir ki; o madde-i latîfe, dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir.
Hem yine şâyân-ı dikkattir ki; o madde-i latîfe, yemeklerin rûhu ve hülâsasıdır. O yemekler âlem-i anâsırda dağınık menba'lardan muntazam bir düstur ile, mahsûs bir nizâm ile cem' ve tahsil edilirler.
İşte bütün bu nizâmlar, bu kanunlar, bu intizamlar; hep bir kasd, bir irâde, bir hikmetten çıkıyor. Evet, meselâ Habib’in gözünde yerleşen bir zerrenin, unsur-u havadan veya unsur-u türâbdan o garîb, acîb tavırlarda, inkılâblarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki; o zerre, toprakta iken Habib’in gözüne ta'yin edilmiş ve bir memur gibi mahall-i memuriyetine muntazaman i'zam kılınmıştır (yükseltilmiştir).
Evet, fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki, o zerrenin hareketi, körükörüne, tesâdüf eseri değildir. Çünkü o zerre, hangi mertebeye girerse, o mertebenin nizâmına tâbi olur. Ve hangi bir tavra intikal etmiş ise, onun muayyen kanunuyla amel etmiştir. Ve hangi bir tabakaya misâfir gitmiş ise, muntazam bir hareket ile sevkedilmiştir.
Hülâsa, neş'e-i ûlâya dikkat edenin, neş'e-i uhrâ hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emrettiği gibi: “Neş'e-i ûlâyı gören adam, neş'e-i uhrâyı inkâr edebilir mi?” Çünkü ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış, birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.
Meselâ, bir fırka askerin ilk teşekkülünde, efrâdın birbiriyle ünsiyetleri, muârefeleri olmadığından ve ta'lim ve terbiye görmemeleri yüzünden, yontulmamış taşlar gibi olduklarından, o efrâd, o fırkanın bünyesinde yerleştirilinceye kadar çok zahmetler vardır. Fakat ba'de't-teşekkül terhis edilip de bir daha taht-ı silâha dâvet edildiği zaman, pek kolay ictimâ' eder ve fırkayı teşkil ederler. Bu teşekkül, evvelki teşekkülden daha kolay olur.
Kezâlik, birbiriyle ülfet peydâ eden ve herbirisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb-i letâfet eden bedenin zerrâtı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde, Hàlık’ın izniyle, İsrâfil’in borusuyla o zerrât-ı asliye ve esâsiye ictimâ'a dâvet edildikleri zaman, pek kolay ictimâ' ederler ve beden-i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maahazâ, Kudret-i Ezeliyeye nisbeten en büyük, en küçük gibidir; hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.
Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, eczâ-yı asliye ile eczâ-yı zâide birlikte iâde edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu, ona işârettir. Fakat tahkîke göre, nebâtâtın tohumları gibi “Acbü'z-zeneb” tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşv ü nemâ ile teşekkül eder.
İkinci âyetle işâret edilen delil-i adlî ise: Evet görüyoruz ki; ale'l-ekser; gaddâr, fâcir zâlimler; lezzetler, ni'metler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki; masûm, mütedeyyin, fakir mazlumlar; zahmetler, zilletler, tahkîrler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Hâlbuki kâinâtın şehâdetiyle, adâlet ve Hikmet-i İlâhiye zulümden pâk ve münezzehtirler. Öyle ise, adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsıyla tecellî etmesi için haşre ve mahkeme-i kübrâya lüzum vardır ki; biri cezasını, diğeri mükâfâtını görsün.
﴾ وَبِالْاٰخِرَةِ هُـمْ يُوقِنُوـنَـ ﴿ Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazm ve nizâm:
1. Bu cümlenin mâkabliyle bağlanmasını ifâde eden و bu rükn-ü îmânînin burada sarâhaten zikredilmesi için âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsîs lüzumuna binâen atf yapılmıştır.
2. Takdimiyle hasrı ifâde eden بِالْاٰخِرَةِ kelimesi, bazı ehl-i kitabın îmân ettikleri âhiret, hakîki bir âhiret olmadığına ta'rizdir. Çünkü, onların ﴾ لَنْ تَمَسَّنَا النَّـارُ اِلَّا اَيَّامًا مَعْـدُودَةً ﴿ âyet-i kerîmesinin hikâye ettiği gibi: “Cehennem ateşi, bizi dâima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır.” gibi sözleriyle ve bir cihette lezâiz-i cismâniyeyi nefy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri âhiret, mecâzî bir âhiret imiş.
3. Ma'lûm ve ma'hud olan şeye işâret için vaz'edilen اَلْ edatı, bütün kütüb-ü semâviyenin lisânlarında deverân eden ma'hud Âhirete işârettir. Veyâhut mezkûr delâil-i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve Âhiret ile anılan hakikate işârettir.
4. Mukadder bulunan neş'enin sıfatına âhiret tâbiri, zihinleri neş'e-i ûlâya çevirip, ondan neş'e-i uhrâya bil'intikal, imkân yolunu göstermek için ihtiyar edilmiştir.
5. Yakìn ile beraber tasdiki birlikte ifâde edenيُؤْمِنُونَ kelimesine bedel يُوقِنُونَ tâbiri; haşir mes'elesi şek ve şübhelere bir mahşer ve bir mecma' olduğu için, tasdikten fazla îkan ve yakìn daha ehemmiyetli olduğuna işârettir. Veya ehl-i kitabın iddia ettikleri îmân, yakìnden hàlî olduğundan, onların îmânı, îmân olmadığına işârettir.
► 05 ◄
﴾ اُو۬لٰٓئِـكَ عَلٰى هُـدًى مِنْ رَبِّهِـمْ ﴿ Bu cümledeki nüktelere işâret eden me'hazler şunlardır:
1. Evvelki cümle ile bu cümlenin nazmı.
2. اُو۬لٰٓئِـكَ ile işâret-i hissiye.
3. اُو۬لٰٓئِـكَ deki uzaklık.
4. عَلٰى daki ulviyet.
5. هُـدًى deki tenkîr.
6. مِنْ
7. رَبِّهِـمْ deki terbiyeden ibaret yedi me'hazdir.
• Birincisi: Bu cümleyi mâkabliyle bağlayan münâsebetlerdir.
Birinci münâsebet: Bu cümle mâkablinden neş'et eden üç suâle cevaptır.
Birincisi: Hidayetten neş'et eden o güzel vasıfları lâbis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen sâile cevaptır.
İkincisi: “O adamların hidayete istihkak ve ihtisasları nedendir?” diye suâl eden sâmi'e cevaptır. Yani illet ve sebeb, اُو۬لٰٓئِـكَ ile işâret edilen vasıflardır.
S — Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsîlen zikirlerini اُو۬لٰٓئِـكَ kelimesindeki icmâlden daha vâzıh bir sûrette sebebi gösteriyor?
C — İcmâl, bazen tafsîlden daha vâzıh olur. Bilhassa matlûb, birkaç şeyden mürekkeb olduğu zaman, sâmi'in gabâveti veya nisyanı dolayısıyla, o mürekkebin eczâsını mezcetmekle sebebi çıkarmak müşkül olur.
Üçüncüsü: “Hidayetin neticesi, semeresi ve hidayetteki lezzet ve ni'met nedir?” diye suâl eden sâile cevaptır. Yani hidayette saâdet-i dâreyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs-i hidayettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zîra hidayet; hadd-i zâtında büyük bir ni'mettir ve vicdânî bir lezzettir ve rûhun Cennetidir – nasıl ki dalâlet, rûhun Cehennemidir – (öyle de- çıkacak) ve bilâhare âhiretin felâh ve saâdetini intac eder.
• İkinci Me'haz: اُو۬لٰٓئِـكَ ile yapılan işâret-i hissiye, bir şeyin müteaddid sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayâlde mahsûs olmasına sebeb olduğuna işârettir. Maahazâ, sâbıkan zikirlerinden bir ma'hudiyet çıkar. Bu ma'hudiyet-i zikriye ma'hudiyet-i hariciyelerine kapı açar. Haricî olan ma'hudiyetlerinden, mümtâz ve müstesnâ insanlar oldukları tebârüz eder ki, nev'-i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.
• Üçüncü Me'haz: Uzaklığı ifâde eden اُو۬لٰٓئِـكَ onların filcümle yakın oldukları hâlde uzak gösterilmeleri, ulüvv-ü mertebelerine mecâzî bir işâret olduğuna işârettir. Çünkü, uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maahazâ, zamanî ve mekânî olan bu'd, hakîki kasdedilirse, belâğata daha uygun olur. Çünkü bütün asırlar Asr-ı Saâdet gibi bu âyeti zikrediyorlar. Öyle ise اُو۬لٰٓئِـكَ ile yapılan işâret, safların evvellerine işârettir. Ve bu itibarla bu'd, hakîki olur, mecâzî değildir. Binâenaleyh, onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları hâlde işâret-i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv-ü mertebelerine işârettir.
• Dördüncü Me'haz: Ulviyeti ifâde eden عَلٰى kelimesidir.
Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münâsebetler vardır ki; onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi, ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam, büyük bir sahrâyı gösterdiği gibi, bazen olur ki; bir kelime, uzun ve hayâlî bir mâcerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acîb bir vukûâtı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yâhut bir kelâm, zihnini alır; misâlî, âlem-i misâllere kadar götürür, gezdirir.
Meselâ, بَارَزَ kelimesi, muhârebe meydânını; ثَمَرَةٌkelimesi, büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binâen, buradaki عَلٰى kelimesi, temsîlî bir üslûba pencere açar, gösterir kasdıyla zikredilmiştir. Şöyle ki: Sanki hidayet-i İlâhî, bir burâk olup mü'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarîk-ı müstakîmde ona binerek arş-ı kemâlâta yürürler.
• Beşinci Me'haz: هُـدًى deki tenkîrdir. Bir nekre, mârife olarak mükerreren zikredilirse; o mârife, o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, ale'l-ekser birbirinin aynı olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden هُـدًى evvelki هُـدًى in aynı değildir.
Ancak, evvelki هُـدًى masdardır; ikincisi hâsıl-ı bilmasdardır ve birincisinin semeresi hükmünde mahsûs ve sâbit bir sıfattır.
• Altıncı Me'haz: Hidayetin Allah’tan olduğunu ifâde eden مِنْ kelimesinden burada bir cebr hissedilmekte ise de, hakikatte cebir değildir. Çünkü; onların cüz'-i ihtiyarlarıyla hâsıl-ı bilmasdar olan hidayete yürümeleri üzerine Cenâb-ı Hak, o sıfat-ı sâbite olan hidayeti halk ve ihsân etmiştir. Demek ihtidâ, yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dâhilindedir; fakat sıfat-ı sâbite olan hidayet, Allah’tandır.
• Yedinci Me'haz: Terbiyeyi ifâde eden رَبِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi; onların rızık ile terbiyeleri, Rubûbiyetin şe'ninden olduğu gibi, hidayetle de teğaddîleri Rubûbiyetin şe'ninden olduğuna işârettir.
﴾ وَاُو۬لٰٓئِـكَ هُـمُ الْمُفْلِحُوـنَـ ﴿ Bu cümledeki nüktelerin me'hazleri:
1. و ile atf.
2. اُو۬لٰٓئِـكَ nin tekrarı.
3. Zamîrü'l-fasl olan هُـمْ
4. اَلْ edatı.
5. Felâh yollarının adem-i zikriyle مُفْلِحُونَ nin âmm ve mutlak bırakılması gibi beş me'hazden ibarettir.
Birincisi: وile yapılan atf, her iki cümle arasında bulunan münâsebete binâen yapılmıştır. Zîra birinci اُو۬لٰٓئِـكَ saâdet-i àcile (عَاجِلَه) olan hidayet semeresine işârettir. İkinci اُو۬لٰٓئِـكَ hidayetin semere-i âcilesine (آجِلَه) işârettir.
Evet, herbir اُو۬لٰٓئِـكَ mâkabline bir fezleke, bir icmâldir. Fakat erkân-ı İslâmiye me'haz tutulmakla, birinci اُو۬لٰٓئِـكَ yi birinci اَلَّذ۪ينَ ye rabtı; ikisinin de ümmî mü'minlere tahsîsi ve kezâ erkân-ı îmâniye ile yakìn me'haz tutulmakla ikinci اُو۬لٰٓئِـكَ yi ikinci اَلَّذ۪ينَ ye rabtı ve ikisinin de ehl-i kitab mü'minlere ircâı daha evlâdır.
İkincisi: اُو۬لٰٓئِـكَ nin tekrarı, her iki saâdetin gerek hidayete, gerek onların medih ve senâlarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebebler olduklarına işârettir. Fakat ikinci اُو۬لٰٓئِـكَ nin hükmüyle beraber, birinci اُو۬لٰٓئِـكَ ye işâreti daha evlâdır.
Üçüncüsü: Zamîrü'l-fasl olan هُـمْ ehl-i kitaptan olup Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a îmân etmeyenlere bir ta'riz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı te'kid etmek ile beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki:
Mübtedâ ile haber arasında bulunan هُـمْ zamîri, mübtedâyı, çok haberlere mübtedâ yapar. Ve bu gibi haberlerin ta'yinini de hayâle havâle eder. Yani haberlerin mahdûd ve muayyen olmadığını hayâle arzetmekle; hayâli, münâsib haberleri taharrî etmeye teşvik eder.
Nasıl ki Zeyd’i ele almakla “Zeyd âlimdir, Zeyd fâzıldır, Zeyd güzeldir.” gibi Zeyd’in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin.
Kezâlik اُو۬لٰٓئِـكَ den sonra gelen هُـمْ zamîri hayâli harekete getirmekle “Onlar ateşten kurtulurlar.” “Onlar Cennete girerler.” “Onlar rü'yete mazhar olurlar.” ve daha bu gibi sıfatlarına münâsib çok hükümleri ve cümleleri hayâle yaptırır.
Dördüncüsü: اَلْمُفْلِحُوـنَـ kelimesindeki اَلْ hakikati tasvire işârettir. Sanki lisân-ı hâliyle diyor ki: “Eğer müflihlerin hakikatini görmek istersen, اُو۬لٰٓئِـكَ nin âyinesine bak, sana temessül edecektir.”
Yâhut onların ta'yin ve temyizlerine işârettir. Sanki diyor: “Ehl-i felâh olanları tanımak istersen, اُو۬لٰٓئِـكَ ye bak, içindedirler.”
Veya hükmün zâhir ve bedîhî olduğuna işârettir.
Beşincisi: Felâh ve necât yollarını ta'yin etmeyen اَلْمُفْلِحُونَ kelimesindeki ıtlâk, ta'mîm içindir. Şöyle ki:
Kur'âna muhâtab olan, matlûbları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki; bir kısmı, ateşten necât istiyorlar; bir kısmı, Cennete girmek istiyorlar; bir kısmı, rü'yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur'ân-ı Kerîm, اَلْمُفْلِحُونَ kelimesini âmm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini takib etsin.