► 25 ◄
﴿ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَـمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُـمْ جَـنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِـهَا الْاَنْـهَارُۜ كــُلَّـمَا رُزِقُوا مِنْـهَا مِنْ ثَمَـرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰـذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْـلُ وَاُتُوا بِـه۪ مُتَشَابِـهًاۜ وَلَهُـمْ ف۪يـهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّـرَةٌ وَهُـمْ ف۪يـهَا خَـالِدُوـنَـ ﴾
Yani: “Îmân eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşâret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; ‘Bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir’ derler. Birbirine benzer bir sûrette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde, onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar, o Cennetlerde de dâimî bir şekilde kalacaklardır.”
Arkadaş! Bu âyetin, evvelâ mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Bu âyetin geçen âyetler ile mütefâvit çok irtibatları vardır. Yani mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur'ân-ı Kerîm’in bu âyetle işâret ettiği netice, îmânla amel-i sâlihin semeresi, sûrenin başında mü'minlere yaptığı medh ü senâya bakıyor.
Ve yine sûrenin başında, kâfir ve münâfıklara yaptığı zemm ve tahkîrlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şekàvete sevkedeceğini beyân etmiştir. Bu âyetle, tasrîh ettiği saâdet-i ebediyenin nurunu göstererek onların bu büyük ni'metleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyîd ve arttırmıştır.
Ve yine ﴾ يَٓا اَيُّهَا النَّـاسُ اعْبُـدُوا ﴿ ile emrettiği bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibâdetten neş'et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle Cennetin kapısını açarak, Cennetin lezâizini göstermekle mü'minlerin kalblerini tatmin ve te'min etmiştir.
Ve yine, teklifin esâsı ve îmânın birinci rüknü olan Tevhid’i, evvelce isbât etmiştir. Bu âyette dahi Tevhid’in semeresini ve rahmetin ünvânını Cennet ve saâdet-i ebediye ile göstermiştir.
Ve yine, yukarıda Nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.)
﴾ اِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ.. الخ ﴿ âyetiyle işâret edilen i'câz ile isbât edilmiştir. Burada da, tebşîr ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisân-ı Kur'ân ile işâret edilmiştir.
Ve yine, yukarıda îâd (ايعاد) ve inzar (انذار); yani tahvif ve tehdidler yapılmıştır. Burada da va'dler, rağbetler, beşâretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münâsebet, tezâdî bir münâsebettir.
Ve yine, nefsi ve vicdânı, aklın hükümlerine itâatlerini devam ettiren terğîb ve terhîb; yani ümîd ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücûd bulup devam etmeleri ancak terğîb ve terhîb; yani ümîdlendirmek ve korkutmakla olur. Terğîb ve terhîbin devamı; ancak vicdânda mevcûd tahrîk edici bir âmirin vücûduyla olur. İşte bu âyetle, terğîb hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetler ile de, terhîb hissi tahrîk edilmiştir. Bu itibarla, aralarında tezâdî bir münâsebet vardır.
Ve yine, geçen âyetlerde Âhiret’in bir şıkkına, yani Cehenneme işâret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan Cennetten haber verilmiştir. Bu itibarla, Âhiretin her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor.
Arkadaş! Cennet ve Cehennem; şecere-i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezâhür eden iki semeredir ve kâinâtın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir ve ebede doğru akıp giden kâinât seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur.
Evet, Cenâb-ı Hak, gayr-ı mütenâhî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tağayyürâta, tahavvülâta, inkılâblara mahal olmasını irâde etti ve yine, sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef' ile zararı, hüsün ile kubhu; hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehenneme tohum olmak üzere kâinâtın şu mezraasına serpti.
Evet, mâdem ki bu âlem, nev'-i beşerin imtihan meydânıdır ve müsâbaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemeyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezâhür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar:
﴾ وَامْـتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّـهَا الْمُجْرِمُوـنَـ ﴿ “Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz!” diye olan tüy ürpertici, sâikavâri, şiddetli emr-i İlâhîye ma'rûz kalacakları gibi; iyi insanlar da ﴾ فَادْخُـلُوهَا خَـالِد۪ينَ ﴿ “Dâimî kalmak üzere Cennete giriniz.” diye olan Cenâb-ı Hakk’ın mün'imâne, şefîkàne, lütûfkârâne emirlerine mazhar olacaklardır.
İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinât da tasfiye ameliyâtına uğrayacak. Kötülüğü, şerri, zararı tevlîd eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennemin; iyiliği, hayrı, nef'i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennetin techizâtları ikmal edilecektir.
Mukaddime
Bu âyet, mâkabliyle beraber kıyâmete, haşre işâret eder. Binâenaleyh, bu mes'elede nazara alınacak “dört nokta” vardır.
Birincisi: Âlemin imkân-ı harâbiyetiyle ölümüdür.
İkincisi: Harâbiyetin vukû'a gelmesidir.
Üçüncüsü: Tamir ve ihyâsıdır.
Dördüncüsü: Tamirinin imkânı ve vukû'udur.
Evvelâ: Harâbiyet-i âlem imkân dâiresinde olup olmadığından bahsedeceğiz. Evet, âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tâbi olan, neşv ü nemâ kanununa dâhildir. Bu kanuna dâhil olanın bir ömr-ü tabîisi vardır. Ömr-ü tabîisi olanın, ecel-i fıtrîsi vardır; ecelin pençesinden kurtulamaz.
Evet, kâinâtın ihtiva ettiği envâ'ın ve bu envâ'ın ihâta ettiği efrâdın kısm-ı ekserîsi bu kanunlara tâbidirler. Binâenaleyh, âlem-i sağîr denilen insan, ölümden ve harâbiyetten kurtulamadığı gibi; insan-ı kebîr denilen âlemin de, ölümden necâtı yoktur.
Ve kezâ, kâinâtın bir ağacı ölümden, dağılmaktan halâs olmadığı gibi, şecere-i hilkatten olan kâinât silsilesinin de harâbiyetten kurtuluşu yoktur. Evet, eğer kâinât ömr-ü fıtrîsinden evvel haricî bir tahribâta veya Sâni'i tarafından bir hedm ve kıyâmete ma'rûz kalmasa bile, fennî bir hesab ile kâinâtın öyle bir günü gelecektir ki,
﴿ اِذَا السَّـمَٓاءُ انْشَقَّتْ ﴾ ﴿ اِذَا الشَّمْسُ كُــوِّرَـتْـ ﴾
﴿ اِذَا النُّجُومُ انْكَــدَرَـتْـ ﴾
gibi âyetlere mâsadak olacaktır ve insan-ı kebîr denilen koca kâinât, şu boşluğu sekerâtının bağırtılarıyla dolduracaktır.
İkinci Nokta: Harâbiyet-i âlemin vukû'a geleceğidir. Evet, bütün semâvî dinler, âlemin harâb olacağında müttefiktirler. Hem herbir fıtrat-ı selîme, âlemin öleceğine şehâdet eder. Ve kâinâtta gözle görünen şu kadar nev'î, ferdî, yevmî, şehrî, senevî tağayyürât, tahavvülât, inkılâbların yalnız işâretleriyle değil, sarâhatleriyle, kıyâmetin geleceği sâbittir. Eğer bu icmâl ile kanâat hâsıl edemediysen bir parça izâhat verelim.
Arkadaş! Kâinât dediğimiz şu apartman-ı İlâhî; öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizâmlara tâbi ve öyle acîb, garîb râbıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı, “Yerinden çık!” emrine hedef olsa; derhâl âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerâta başlar; yıldızlar arasında müsâdemeler, ecrâm arasında muhârebeler vukû'a gelir. Şu gayr-ı mütenâhî boşluk, pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli sâikalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar.
Evet, insan-ı kebîrin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerâta başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husûle gelen fırtınanın, ne tasavvuru ve ne ta'rifi ve ne de görülmesi imkân dâiresinde değildir.
İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinât yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır; Cehennem, maddesiyle, aşîretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letâfetiyle, lezâiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecellî ve incilâ eder.
S — Kâinât, ilk yaratılışında ebede elverişli olarak sâbit bir şekilde yaratılsaydı; böyle tağayyürâtlı, inkılâblı, mâil-i inhidam bir sûrette yaratılıp, bilâhare tahribden sonra ebediyete kàbil, metîn bir şekilde yapılmasından daha iyi ve daha kısa olmaz mıydı?
C — Vaktâ ki Cenâb-ı Hak, hikmet-i ezeliye ile inâyet-i ezeliyenin iktizasınca, insanların kàbiliyetlerinin tezâhürünü ve isti'datlarının neşv ü nemâsını irâde etmekle, nev'-i beşeri imtihan ve tecrübeye tâbi tuttu, zararları, menfaatlere kattı, şerleri hayırların içine attı, güzellikleri çirkinliklerle cem'etti; hepsini birbirine karıştırarak kâinâtın hamuru ile beraber yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra, kâinâtı tağayyür, tebeddül, tekâmül kanunlarına tâbi tuttu.
Vaktâ ki imtihan perdesi kapanır ve tecrübe zamanı nihâyet bulur ve kâinât tarlasının vakt-i hasadı hulûl eder; Sâni'-i Hakîm, inâyetiyle, birbiriyle karışık yoğurduğu zıdları tasfiye eder, içlerinden tağayyürü doğuran esbâbı ayırır ve ihtilâf maddelerini tefrik eder. Sonra Cehennem, ebede elverişli olarak metîn ve kavî bir cisimle teşekkül ederek, وَامْتَازُوا hitâbına hedef olur, Cennet ise, esâsâtıyla beraber ebedî ve muhkem bir şekilde tecellî eder ve müncelî olur.
Evet gerek Cehennemi, gerek Cenneti teşkil eden eczâ ve maddeler arasında, münâsebet vardır; zıddiyet yoktur. Münâsebet, intizamın şartıdır; nizâm da, devama sebebdir. Ve kezâ, bu iki menzilin halkı da ebedî oldukları için, vücûdlarını teşkil eden eczâ, tağayyüre ma'rûz değildir. Çünkü, dünyadaki cisimlerinin terkîb ve tahlilleri arasında muvâzene yoktur. Yani cisim bünyelerine girenlerin, çıkanların arasında nisbet yoktur. Onun için inhilâle yüz tutarlar. Fakat Âhiretteki cisimlerin yapılışı öyle değildir. Eczâları arasında tam mânâsıyla muvâzene vardır ki, inhilâle mahal kalmaz.
Üçüncü ve Dördüncü Noktalar: Yani dünyanın ikinci tamiriyle haşrin vukû'udur.
Evet, tevhid ve nübüvvetin isbâtları, yalnız delil-i naklî ile sahîh değildir. Çünkü devir lâzım gelir.
Evet, Kur'ân ve Hadîs’ten ibaret olan naklî delillerin sıhhati, nübüvvetin sıhhat ve sıdkına bağlıdır. Eğer nübüvvet de delil-i naklî ile isbât edilirse, muhâl lâzım gelir. Bunun için, Kur'ân-ı Kerîm, tevhid ile nübüvveti delâil-i akliye ile isbât etmiştir. Amma haşir mes'elesinin hem aklî hem naklî deliller ile isbâtı sahîhtir.
Delil-i aklî ile isbâtı ﴾ وَبِالْاٰخِرَةِ هُـمْ يُوقِنُوـنَـ ﴿ âyet-i kerîmesinin bahsinde beyân edilmiştir. Hülâsası: Vücûdlarında şek ve şübhe olmayan nizâm, rahmet ve ni'met, ancak ve ancak haşrin gelmesiyle ve ikinci bir hayatın tahakkuku ile nizâm, rahmet, ni'met olabilirler. Eğer haşir gelmezse ve ikinci bir hayat tahakkuk etmezse, bunları esmâü'l-ezdâddan addetmek lâzım gelir.
Delil-i naklî ise: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ile bütün enbiyâ, haşrin geleceğine ittifak etmişlerdir.
Aklî ve naklî deliller ise: Fahreddinü'r-Râzî’nin tefsirinde, bu kabîl delilleri bildiren âyetler beyân edilmiştir. Hülâsa; bilhassa hayvanat ve nebâtâtta dâima vukû'a gelen haşirlere dikkat edip teemmül eden adam, elde edeceği müteferrik emârelerle haşrin vukû'una, hads ile, yani bir sür'at-i intikal ile hükmedecektir.
Şimdi bu âyetin cümlelerini birbirine bağlayan münâsebetlere gelelim.
Evet, bu âyetin cevherlerini nazmeden ve cümlelerinin silsilesine medâr-ı bahis olan nokta, “saâdet” tir. Şöyle ki:
Saâdet-i ebediye, iki kısımdır.
Birinci ve en birinci kısmı: Allah’ın rızâsına, lütfuna, tecellîsine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saâdet-i cismâniyedir. Bunun esâsları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esâsın derecelerine göre, saâdet-i cismâniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmâm eden, hulûd ve devamdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılâb eder.
Birinci kısım saâdetin aksâmı, tafsîlden müstağnîdir veya gayr-ı kàbildir.
İkinci kısım saâdetin aksâmı ise: Evet, “mesken” in en latîfi, en câzibedâr şekli; etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhât, altında sular, nehirler akan kasr ve köşklerdir. Evet, câmid kalbleri aşk ve şevkle ihyâ eden; sönmüş olan rûhları şen ve şâd eden; şâirlere sermâye olarak şâirâne teşbihleri, temsîlleri, üslûbları ilhâm eden, sular ile hazravat ve nebâtâttır.
Saâdetin ikinci esâsı olan “ekl” ise; me'külât (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezîzi, me'lûf olan kısımdır. Yani, insana garîb, vahşî olmayan şeylerdir. Çünkü ülfetle, o ni'metin derece-i kıymeti bilinir. Lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir.
Ve kezâ, ekl lezzetini ikmal eden esbâbdan biri de, o rızkın, kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir. İkinci bir sebeb de, o rızkın menba'ının dâima göz önünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızık için telâş etmesin.
Saâdetin esâslarından “nikâh” ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukâbil bir kalbin mevcûd bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübâdele etsinler ve lezâizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muâvin ve yardımcı olsunlar.
Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latîfi, en şefîki, “kısm-ı sânî” ile tâbir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile rûhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmâm eden, sûrî ve zâhirî olan arkadaşlığı samîmîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hàlî olmasıdır.
S — Yiyecek, içecek, şahsî vücûdu ibkà etmek içindir. Çünkü vücûddan eriyip ayrılan şeylerin yerini doldurup tamir etmek, yemek ve gıdâ ile olur. Nikâh da, nev'in bekàsı içindir. Hâlbuki Âhirette eşhâs ebedî olduğundan, vücûdlarında eriyip ayrılan bir şey yoktur ki gıdâya ihtiyaç olsun ve Âhirette tenâsül yoktur ki nikâha lüzum olsun?..
C — Yemek, içmek ve nikâhın fâideleri, yalnız bekàya ve tenâsüle münhasır değildir. Evet; şu elemli, kederli âlemde onlarda pek büyük lezzet ve fâideler olsun da, lezzetler yeri olan âlem-i saâdette ne için daha nezîh lezzet ve fâideleri olmasın?..
S — Bu âlemde lezzet, elemin def'inden hâsıl olur. Hâlbuki Âhirette elem yoktur?
C — Elemin def'i, lezzetin sebeblerinden biridir. Yoksa lezzet, ona münhasır değildir.
Ve kezâ, âlem-i ebedînin bu âleme benzetilmesi, kıyâs-ı maa'l-fârıktır. Yani, aralarında çok farklar bulunduğundan, birbirine benzemez. Cennet ile Horhor bahçesinin (Hâşiye) <ft3>[^6]</ft3> arasında ne nisbet varsa, Cennetin lezzetleriyle dünyanın lezzetleri arasında da aynı o nisbet vardır. Cennetin, Horhor bahçesinden dereceleri ne kadar çok yüksek ise, uhrevî lezzetler de dünya lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük tefâvüte,
[^6]:(Hâşiye) Horhor, Van'da Müellifin medresesinin adıdır.
İbn-i Abbâs, لَيْسَ فِى الْجَنَّةِ اِلَّا اَسْمَائُهَا cümlesiyle işâret etmiştir. Yani: “Cennette, dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır.” Yani isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.
Cennette lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet, lezzetin hakîki lezzet olması, zevâl görmeyip devam etmesindendir. Zîra elemin zevâli lezzet olduğu gibi, lezzetin zevâli de elemdir; hattâ zevâlinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecâzî âşıkların enînleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir ve bütün dîvânlarıyla yaptıkları ağlamalar, vâveylâlar, hep mahbûbların firâk ve zevâllerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir.
Evet, pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri dâimî elemleri intac ettiği gibi; çok elemlerin zevâli de, lezîz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve ni'met ise, devam etmek şartıyla lezzet ve ni'met sayılabilir.
Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakîki lezzetleri, ancak mârifetullâh, muhabbetullâh, ilim gibi umûr-u ebediyededir.
Bu âyetin cümleleri arasındaki râbıtaları gördük.
Şimdi, cümlelerinin işgal ettikleri yerler ile münâsebetlerine bakacağız.
Evet, ﴾ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ﴿ bu cümlenin, bu mevki ile münâsebeti:
Evet, Cenâb-ı Hak, ibâdeti teklif etti ve nübüvveti isbât etti ve Peygamberimizi (A.S.M.) tebliğ-i umûra memur yaptı ve dünyevî bazı lezzetlere cevâz vermeyen ve meşakkatleri tazammun eden ibâdete mü'minlerin imtisallerini te'min etmek için, mü'minlere va'd buyrulan tebşîrleri tebliğ etmeyi Resûl-i Ekrem’e (A.S.M.) emretti. Çünkü o Hazret (A.S.M.) inzar ve tahvife (korkutma) memur olduğu gibi; Allah’ın rızâsını, lütfunu, kurbiyetini ve saâdet-i ebediye gibi tebşîratını da tebliğe memurdur.
﴾ اَنَّ لَهُـمْ جَـنَّاتٍ تَجْر۪ي ﴿ İnsanın ihtiyacât-ı zarûriyesi içinde en evvel lâzım olan, mekân ve meskendir. Mekânın en güzeli, nebâtât ve eşcâra müştemil olan yerlerdir ve en latîfi, nebâtları arasında suların mecrâsı olan bahçelerdir ve en kâmil kısmı, ağaçlarının arasından akan nehirlerinin çoklukla bulunmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm, bu kısma ﴾ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِـهَا الْاَنْـهَارُ ﴿ cümlesiyle işâret etmiştir.
Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu; cismânî lezzetlerden yiyecek, içecektir. Bu kısma da نَهْر، جَنَّة kelimeleriyle işâret edilmiştir.
Sonra rızkın en ekmeli, me'lûf olan kısımdır ki, derece-i kıymeti bilinsin. Meyvelerin lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir; lezzetin en sâfîsi, hazır ve yakın olanıdır ve en lezîzi, amelinin ücreti olduğunu bilmektir. Kur'ân-ı Kerîm, bu kısma da
﴿ كُلَّـمَا رُزِقُوا مِنْـهَا مِنْ ثَمَـرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰـذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْـلُ ﴾
cümlesiyle işâret etmiştir.
﴾ مِنْ قَبْـلُ ﴿ Yani; “Bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünyada yediğimiz meyvelerdir.” Çünkü Cennetin meyveleri; birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zâhiren benzerler.
﴾ وَاُتُـوا بِـه۪ مُتَشَابِـهًا ﴿ Yani; “Rızıkları birbirine müteşâbih olarak getirilir.” Hadîste de vârid olduğuna göre, Cennetin meyveleri renkçe birdir; amma tatları, taamları bir değildir. Bu cümlede mechûl sîgasıyla zikredilen اُتُوا kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve kerâmete delâlet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor.
﴾ وَلَهُـمْ ف۪يـهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّـرَةٌ ﴿ Mesken ve me'kelden sonra insanın en ziyâde muhtaç olduğu, eşidir. Bu ihtiyacının Cennette te'min edilmiş olduğuna, bu cümle ile işâret edilmiştir. Evet insan, bir refîkaya veya bir refîka muhtaçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muâvenet sûretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş'et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı, kederli zamanlarını, ferâh ve sürûra tebdil edebilsinler. Zâten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refîkasıyla olur.
﴾ وَهُـمْ ف۪يـهَا خَـالِدُوـنَـ ﴿ İnsan bir ni'mete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan, vesvese veren; o ni'metin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal kalmamak üzere Kur'ân-ı Kerîm, bu cümle ile onların ezvâcıyla, lezâiziyle beraber Cennette ale'd-devam kalacaklarını tebşîr etmekle, o kederli düşünceden kurtarmıştır.
Bu âyetteki cümlelerin sadeflerinde bulunan cevherleri göstereceğiz:
﴾ وَبَشِّرِالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَـمِلُوا الصَّالِحَـاـتِـ ﴿ cümlesinin başında bulunan و harf-i atıftır. Atfın her iki tarafı arasında münâsebet lâzımdır. Hâlbuki burada tebşîr ile mâkabli arasında münâsebet görünmüyor. Ancak mâkablinde inzar vardır. Öyle ise bu tebşîr, o mâkablinden tereşşuh eden inzara atıftır.
بَشِّرْ “Beşâret” tâbiri; Cennetin, Cenâb-ı Hakk’ın fazl-ı kereminden bir hediye-i İlâhiye olup, amelin ücreti mukâbilinde vâcib bir hak olmadığına işârettir. Çünkü hak ve ücretin verilmesi, beşâretle tâbir edilemez. Buna binâen, yapılan ibâdet, Cennet için olmamalıdır.
Tebşîrin sîga-i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işârettir. Çünkü Resûl-i Ekrem (A.S.M.), tebliğe memurdur; tebşîre mükellef değildir. Takdir-i kelâm; “Müjdeleyerek tebliğ et.” demektir.
S — ﴾ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَـمِلُوا ﴿ Bu sıla ve mevsûle tâbiri, ism-i fâil sîgası olan اَلْمُؤْمِنِينَ den daha uzun olduğu hâlde neye işârettir?
C — Sûrenin başında tafsîlen zikredilen ﴾ اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ ﴿ olan sıla ve mevsûle işârettir ki; orada yapılan tafsîl, burada yapılan icmâle beyân olsun.
S — Sûrenin başında اَلَّذ۪ينَ nin sıla denilen dâhil olduğu cümle, muzârî sîgasıyla zikredildiği hâlde, burada mâzi sîgasıyla zikredilmiştir. Esbâbı nedir?
C — Orada makam, îmân ve amele teşvik ve medih makamıdır. Buna münâsib, muzârî sîgasıdır. Burada makam, mükâfât ve ücreti vermek makamıdır. Buna da münâsib, mâzi sîgasıdır. Çünkü ücret, hizmetten sonra verilir.
وَعَـمِلُوا Bu و harf-i atıftır. Atfın tarafeyni arasında münâsebet lâzım olduğu gibi, mugâyeret de lâzımdır. Burada aralarında bulunan mugâyeret, Mezheb-i İ'tizâl’in hilâfına, amelin îmâna dâhil olmadığına ve amelsiz îmânın da kâfî gelmediğine delâlet ettiği gibi; عَمَلْ tâbiri de, tebşîr edilenin ücret gibi olduğuna işârettir.
اَلصَّالِحَاـتِـ Bu kelime, bir şey ile takyid ve tahsîs edilmeyerek, mutlak ve mübhem bırakılmıştır. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh’un telâkkisine göre: “İyi şeyler mânâsında olan صَالِحَـاتِ kelimesi, beyne'n-nâs meşhûr ve ma'lûm olduğundan, mutlak bırakılmıştır.”
Ben de diyorum ki; sûrenin başına i'timâden burada mübhem bırakılmıştır. Çünkü, sûre başında zikredilen ﴾ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُـمْ يُنْفِقُونَ ﴿ âyeti buradaki صَالِحَاتِ yi beyândır.
﴾ اَنَّ لَهُـمْ جَـنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِـهَا الْاَنْـهَارُ ﴿ Bu âyetten maksad, mükâfâttan neş'et eden neş'eli lezzet ve sürûrdur. Bu maksadın takviyesine işâret eden kayıdlar:
1. اَنَّ nin te'kidi.
2. ل “lâm”ın ihtisası.
3. لَهُـمْ ün takdimi.
4. Cennetin, cem'iyle tenkîri.
5. “Cereyan”ın zikri.
6. تَحْت ile beraber مِنْ in zikri.
7. “Nehir” tâbiriyle ta'rifidir.
Bu kayıtların o maksadın tahakkukuna çalıştıklarına bir parça izâhat vereceğiz. Şöyle ki:
Pek büyük bir şey tebşîr edildiği zaman, akıl tereddüd eder, inanamaz; inandırmak için te'kide ihtiyaç olur.
Ve kezâ, neş'e ve sürûr makamları, evhâmdan hàlî olmalıdır. Çünkü ednâ bir vehimle, sürûr zâil olur. Buna binâen, burada o büyük tebşîrat, اَنَّ ile te'kid edilmiştir ki; hem akıl inansın, hem o sürûru izâle edecek hiçbir evhâm kalmasın.
Ve kezâ, bu tebşîratın yalnız bir va'dden ibaret olmayıp, bir hakikat olduğuna işârettir.
İhtisası ifâde eden لَهُـمْ deki ل tebşîr edilen şeyin onlara mahsûs ve onların mülkü ve onların fazlî istihkakları olduğuna delâlet eder ki; lezzetleri tamam, sürûrları müzdâd olsun. Ve illâ, bir pâdişah, bir fakiri misâfir ederse; mâdem o misâfirlik ve o sohbet ebedî değildir, kıymeti yoktur.
لَهُـمْ ün takdimi hasrı ifâde ettiğinden, beyne'n-nâs, Cennetin onlara tahsîs kılındığına ve dolayısıyla ehl-i nârın da perîşan hâllerini onların gözleri önüne götürmeye sebeb olduğuna delâlet eder. Ve bu itibarla Cennetin lezzeti artar ve kıymeti tezâhür eder.
Cennetin cem'i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennetin mertebelerine işârettir.
Ve kezâ, Cennetin herbir cüz'ü, Cennet gibi bir Cennet olduğuna ve herbir mü'mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir Cennet gibi göründüğüne işârettir.
Cennetin tenkîri ise, güzelliğinin kàbil-i ta'rif ve tavsif olmadığına veya sâmi'lerin iştihâ ve istihsânlarının fevkalâdeliğine işârettir.
تَجْر۪ي Bahçelerin en güzeli, içinde suyu bulunanlardır. Bunların da en güzeli, içlerinden suları akanlardır. Bunların da en iyisi, akıntısı devamlı olanlardır. İşte cereyanın sîga-i muzârî kıyafetinde zikredilmesi, o cereyanları tasvir etmekle, devamlı olduğuna işârettir.
﴾ مِنْ تَحْتِـهَا ﴿ Hadravât (yeşillik) ve nebâtât içinde cereyan eden suların en iyisi; nebeân sûretiyle bahçenin içinden çıkmakla yüksek köşklerin altından kendine mahsûs terennümatıyla geçen, eşcâr ve nebâtâta dağılan sulardır. ﴾ مِنْ تَحْتِـهَا ﴿ kelimesi, bu kısım sulara işârettir.
اَلْاَنْـهَارُ Suların çokluğu, bahçelere daha ziyâde menfaat, revnâk ve güzellik verir.
Kezâlik, küçük küçük arklardan tecemmu' eden nehirler, daha güzel manzaraları teşkil eder. Bilhassa suları berrak, zülâl, tatlı, soğuk olursa; fevkalâde bir kıymet, bir lezzet veriyor. İşte اَلْاَنْـهَارُ kelimesi, cem’iyle, ta'rifiyle, maddesiyle bu çeşit sulara işâret eder.
﴿ كُلَّـمَا رُزِقُوا مِنْـهَا مِنْ ثَمَـرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰـذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْـلُ ﴾
Bu büyük cümle, çok küçük küçük cümleleri tazammun etmiştir. Evet bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir; müste'nifedir; vazifesi mukadder bir suâli cevablandırmaktır. Mukadder suâl ise, sekiz suâlin memzûc ve mâcunudur. Şöyle ki:
Vaktâ ki îmân edenler ve amel-i sâlih işleyenler, Cennet gibi yüksek bir meskenle tebşîr edildiler, birdenbire sâmi'in zihnine geldi:
“Acaba o meskende rızık olacak bir şey var mıdır?
Varsa, o rızık nereden hâsıl olur ve nereden gelir?
O rızıklar o Cennetten hâsıl olduğu takdirde, nesinden neş'et ediyor?
Semerâtından meydâna gelirlerse, dünya semerâtına benzerler mi?
Benzediği takdirde, birbirine de benzerler mi?
Birbirine müşâbih olurlarsa, tatları bir midir, yoksa ayrı ayrı mıdır?
Tatları muhtelif olduğu takdirde, koparıldıkları zaman yerleri boş mu kalır, yoksa derhâl dolar mı?
Tebeddül ettikleri takdirde, devamlı mıdırlar? Devamlı iseler, onları yiyenler sevinirler mi? Sevindikleri zaman ne derler?..”
Arkadaş! Bu suâlleri avucuna koy. Ben de bu cümleleri açar, içlerine bakarım. Sen de dikkat et, bakalım mutâbık olacak mıdır?
كُــلَّمَا kelimesi, devam ve tahkîke delâlet eder.
رُزِقُوا sîga-i mâzisiyle, vukû'unun tahakkukuna delâlet ettiği gibi, maddesiyle de dünyadaki rızıklarını ihtar eder. Ve bina-i mechûl sîgasıyla zikri, o rızkta meşakkatin bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delâlet eder.
﴾ مِنْـهَا مِنْ ثَمَـرَةٍ ﴿ denilmektense مِنْ ثَمَرَاتِهَا denilmiş olsaydı, daha muhtasar ve daha güzel olurdu. Fakat mezkûr suâllerden iki suâle cevab olduğundan, مِنْـهَا ayrı, ﴾ مِنْ ثَمَـرَةٍ ﴿ ayrı söylemek icâb etmiştir.
﴾ مِنْ ثَمَـرَةٍ ﴿ deki tenkîr, ta'mîmi ifâde ettiği cihetle, Cennetin bütün semereleri rızık olmaya şâyân olduğuna işârettir.
رِزْقًا kelimesinin tenkîri ise, açlığı gidermek için yediğiniz, gördüğünüz rızık olmadığına işârettir.
قَالُوا tefâul bâbının mânâsı olan şirketi andırıyor. Yani: “O rızkın acîb keyfiyetinden ettikleri taaccüb ve istiğrabı birbirine söylemeye başladılar.”
﴾ هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ ﴿ Bu cümlede mübhem bırakılıp, beyân edilmeyen “rızık” kelimesinin dört mânâya ihtimali vardır.
Birincisi: Rızıktan maksad, amel-i sâlihtir. Yani: “Bu dâr-ı dünyada rızık olarak bize nasîb kılınan, amel-i sâlih, yani, şimdi yediğimiz rızıklar dünyada yaptığımız amel-i sâlihin neticesidir.” Yani amel ile ceza arasında o kadar ittisal (bağlılık) vardır ki; sanki dünyadaki amel, Âhirette tecessüm edip sevâb kesilmiştir. Onların sevinçleri, bu noktadan hâsıl olmuştur.
İkincisi: Rızıktan maksad, dünyanın taam ve yemekleridir. Yani: “Dünyada rızık olarak bize verilen taamlar, bunlardır. Amma zevkleri, tatları arasında dağlar kadar fark vardır.” İşte onların istiğrabları bu noktadandır.
Üçüncüsü: Bu semereler, biraz evvel yediğimiz semereler gibidir; amma sûretleri bir, mânâları, tatları ayrıdır. Demek sûreten, şeklen bir olduklarından, ülfet lezzetini veriyor; tatlarının ayrı olmasıyla da teceddüd lezzeti hâsıl oluyor. İşte sevinçleri bu noktadandır.
Dördüncüsü: Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Demek bir meyve koparıldığı zaman, yeri boş kalmıyor, derhâl yerine bir meyve peydâ olur. İşte bundandır ki, Cennetin meyvelerinde noksaniyet olmuyor.
﴾ وَاُتُوا بِـه۪ مُتَشَابِـهًا ﴿ Bu cümle, i'tirâziyedir. Yani, yeni bir hükmü ifâde etmek için zikrine lüzum olmadığı hâlde ﴾ هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ ﴿ cümlesindeki hükmü tasdik ve illetini beyân etmek üzere, evvelki cümleye bir zeyl ve bir fezleke olarak zikredilmiştir.
Bina-i mechûl sîgasıyla اُتُوا nün zikredilmesi, ehl-i Cennetin işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işârettir.
مُتَشَابِـهًا Yani zâhiren ve şeklen bir olduğundan, ülfet lezzetini veriyor; bâtınen ve taamen de ayrı olduğu cihetle, teceddüd lezzetini veriyor. Bu itibarla مُتَشَابِـهًا kelimesi, her iki lezzeti îmâ ediyor.
﴾ وَلَهُـمْ ف۪يـهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّـرَةٌ ﴿ Bu cümle ﴾ لَهُـمْ جَـنَّاتٍ تَجْر۪ي... الخ ﴿ cümlesine atıftır. Atfın tarafeyni arasında lâzım olan münâsebetin iktizasınca takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: “Onlar, kendi cisimleri için bir meskene muhtaç oldukları gibi, kadınları için de bir meskene muhtaçtırlar.”
لَهُـمْ kelimesi ihtisası ifâde ettiği cihetle, o ezvâcın, onların mülkü ve onlara mahsûs olduklarına delâlet ettiği gibi; dünya kadınlarından başka حُورٌ عِينٌ ile tâbir edilen bir kısım kadınlar da onlar için yaratılmış olduğunu îmâen gösteriyor.
ف۪يـهَا Cennet, o kadınlara zarf ve mesken olduğundan anlaşılır ki, o kadınlar, o yüksek Cennete lâyıktırlar ve aynı zamanda Cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların hüsünleri de yükseliyor.
Ve kezâ, Cennetin de onlar ile müzeyyen olduğuna gizli bir îmâ vardır.
مُطَهَّـرَةٌ tef'îl bâbından ism-i mef'ûl olduğundan, her hâlde tathîr edici bir fâil vardır. O fâil de, ancak yed-i Kudrettir. Binâenaleyh, yed-i Kudretin tathîr ve tenzîh ettiği kadınların tavsifleri, kàbil değildir.
Ve kezâ, مُطَهَّـرَةٌ kelimesi müteaddî olduğuna nazaran, o kadınların taharetleri kendilerinden olmayıp, başkasından onlara sirâyet etmiş olduğu anlaşılır. Binâenaleyh, dünya kadınları da Cennete girdikten sonra, bir tetahhur ve tasfiye ve tasaykul ameliyâtıyla güzellikte hûrilerin derecelerine çıkacaklarına delâlet eder.
﴾ وَهُـمْ ف۪يـهَا خَـالِدُوـنَـ ﴿ Yani: “Onlar da, ezvâcları da, Cennet de, Cennetin lezâizi de hep ebedîdirler.” —O—