İşârâtü'l-İ'câz

► 17-20 ◄

10. bölüm / 19

► 17-20 ◄

﴿ مَثَـلُهُـمْ كــَمَثَـلِ الَّذِى اسْـتَوْقَدَ نَاراً فَلَـمَّا اَضَٓاءَـتْـ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِـمْ وَتَـرَكــَهُـمْ فِى ظُـلُمَاتٍ لَايُبْصِروُـنَـ ❀ صُـمٌّ بُكْـمٌ عُـمْىٌ فَهُـمْ لَايَرْجِـعُوـنَـ ❀ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّـمَٓاءِ فِيـهِ ظُـلُمَاتٌ وَرَعْـدٌ وَبَرْقٌ يَجْـعَلُونَ اَصَابِعَهُـمْ فِى اٰذَانِهِـمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَـذَرَالْمَوْـتِـ وَاللّٰهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ ❀ يَكَادُ الْبَـرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُـمْ كــُلَّـمَٓا اَضَٓاءَ لَهُـمْ مَشَوْا فِيـهِ وَاِذَٓا اَظْلَـمَ عَلَيْـهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓـاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْـعِهِـمْ وَاَبْصَارِهِـمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كــُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ﴾

Bu uzun âyetle hem mâkabli arasında, hem cümleleri arasında, hem cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat ve intizam ise:

Kur'ân-ı Kerîm, evvelâ münâfıkların hâllerini, sâniyen cinayetlerini sarâhaten kaydettiği gibi, muâmelelerinin kötülüğünü akla kabûl ettirdikten sonra, hayâle, vehme, hisse de gösterip onlara da kabûl ettirilmesini bu temsîlle te'min etmiştir. Evet aklî şeylerden fazla, temsîllerle hayâlî şeyleri kabûle, hayâl daha yakındır. Ve kezâ, akla muhâlif olan ve hem gayr-ı me'lûf bulunan birşeyin me'nûs bir şekilde gösterilmesiyle hayâl çabuk kabûl eder. Ve kezâ, gaib birşeyi hazır göstermekle, akıl ile his arasında mutâbakat hâsıl olur, his de kabûl eder.

Hülâsa: Münâfıkların kötülüğü şu temsîlle akla tasdik ettirildiği gibi, hayâle, vehme, hisse de kabûl ettirilmesi te'min edilmiştir. Ve eyzan, münâfıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakîki bir irtibatın bulunması şu temsîlle gösterilmiştir. Ve eyzan, münâfıkların muâmelelerini hayâlin gözü önüne şu temsîlle getirmekten maksad, lisânın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayâl bakıp, görsün ve alsın ki, bir i'tirâz kalmasın.

Sonra bu temsîlin cümlelerinin meâli, hey'et-i mecmuasıyla münâfıkların hikâyelerinin meâline muvâfık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir.

Evet, münâfıkların hikâyesi böyledir: Zâhiren îmâna gelmişlerdir. Sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüd içinde kalmışlardır. Sonra hakkı taleb etmemişlerdir. Sonra o dalâletten rücûa kàdir olmamışlardır ki, hakkı arasınlar.

Temsîlin meâli ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhâfaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra herşey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından, sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden, âmâ gibi olmuşlardır. Bir muhâtab veya bir yardımcıları bulunmadığından, sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücûa kàdir olmadıklarından, sanki rûhsuz, heykel kesilmişlerdir. İşte temsîldeki cümlelerle hikâyedeki cümleler arasında muvâfakat tamamen tebârüz etmekle, aralarında bir muhâlefet kalmadığı tebeyyün etti.

İhtar: Temsîldeki zulmet, hayret, ateş, hikâyedeki küfür, adem-i sebat ve fitnelerine işârettir.

Sual: Temsîlde nurdan bahsedilmiştir. Münâfıkların nuru nerede?

Elcevab: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhitinde bulunan nurdan istifade eder. Muhitinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nev’inde, nev’inde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisânında vardır. Bu da olmasa, evvelce îmân edip sonra irtidat edenlerin evvelki nurlarına işârettir. Bu da olmasa dünyaya ait gördükleri istifadelerine işârettir. Ateşin, fitnelerine işâret olduğu gibi. Bu da olmadığı takdirde dâire-i imkânda olan nurları, vücûd dâiresine indirilmiştir. ﴾ اِشْـتَرَوُا الضَّـلَالَةَ بِالْهُـدٰى ﴿ ’daki hidayet gibi.

Sonra cümlelerin arasındaki cihet-i irtibata gelince:

﴾ مَثَـلُهُـمْ كَمَثَـلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً ﴿ Yani, “Onların meseli, ateş yakan adamın meseli gibidir.” Bu cümlenin mevki ve makama olan münâsebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:

Âyette beyân edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hâli, Cezîretü'l-Arab’da sâkin Kur'ân’ın muhâtablarından birinci tabakadaki adamların hâllerine tetâbuk ediyor. Zîra o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın hâlini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o halin ne derece müessir ve fecî olduğunu hissetmişlerdir. Zîra onlar çok defa güneşin zulmünden gecenin zulmetine kaçarak gecenin serinliğinde yollarına devam ettikleri sırada, şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve kezâ çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlarla dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp onlarla ferâhlanmak ve eşyalarını görüp, muhâfaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ateşin ziyâsından istifade ederlerken, semâvî bir âfetle ateşleri söner ve recâ ve ümîdleri tamamen ye'se ve hüsrana inkılâb eder. İşte, Kur'ân-ı Kerîm onların bu durumuna ﴾ فَلَـمَّا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِـمْ ﴿ cümlesiyle işâret etmiştir. Yani, “Vaktâ ki o ateş etrafı ışıklandırdı; birden bire Cenâb-ı Hak, nurlarını söndürerek ziyâlarını zulmete çevirdi.”

فَلَـمَّا ’da ف kelâmın siyâkı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işârettir ki, ziyâsından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyâlandırdı. Onlar da mutmain ve müferrah oldular. Sonra bir hüsrana uğrayıp yere düştüler.

Sonra bu cümle-i şartiyenin, şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücûdu lâzımken, izâe ile nurun zehâbı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binâenaleyh, bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:

Vaktâ ki ateş onları ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip muhâfaza etmediler ve o ni'metin kadrini bilip devam ettirmediler, o da söndü gitti. Evet, ziyâyı muhâfaza etmekten gaflet, adem-i devamını istilzam eder. Adem-i devam ise intifasını, yani sönmesini istilzam eder.

Nurların sönmesiyle uğradıkları hüsrandan sonra

﴾ وَتَرَكَهُـمْ فِى ظُـلُمَاتٍ ﴿ cümlesiyle, zulümâta düşmek gibi ikinci bir hüsrana ma'rûz kaldıklarına işâret edilmiştir.

﴾ لَا يُبْصِروُـنَـ ﴿ cümlesi ise üçüncü bir hüsranlarına işârettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece mütesellî olur. Fakat bunları da görmediği gibi, onun o karanlıkta durması ve yürümesi bir musîbet ve bir vahşettir.

﴾ صُـمٌّ بُكْـمٌ عُـمْىٌ فَهُـمْ لَا يَرْجِعُوـنَـ ﴿ Yani, “Sağır, lâl, kör olup dönemezler.”

Bir insan, böyle bir belâya düştüğü zaman, dört cihetle ümîdvâr ve mütesellî olabilir.

Birincisi: Köylü halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de, o ses vâsıtasıyla yolunu bulup görmek ümîdinde olur. Hâlbuki gecesi sâkit ve sâkin, sessiz ve sadâsız bir gece olduğundan, o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümîdinin kesik olduğuna işâret eden Kur'ân-ı Kerîm صُـمٌّ kelimesini demiştir.

İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse, belki bir işiten olur da onun kurtulmasına gelir diye bir ümîd besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için, dilli, dilsiz birdir. Bu recâsını da kesmek için بُكـْـمٌ denilmiştir.

Üçüncüsü ise: Gideceği cihetin yolunu tahminen ta'yin etmek ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldız arar, mütesellî olur. Hâlbuki gecesi öyle zulmetlidir ki, gözlü gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için عُـمْىٌ denilmiştir.

Dördüncüsü: O belâdan kurtulup rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan mâadâ bir çare kalmadığını görür görmez, kuvvetine güvenir, ümîdvâr olur. Hâlbuki zulmet her taraftan o adamı öyle ihâta etmiştir ki, o adam bütün kuvvetiyle çalıştığı hâlde kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû-i ihtiyarıyla bataklığa giren ve bir daha çıkması mümkün olmayan bir hayvan gibi, o zulmet içinde kalır. Evet, çok şeyler var ki, insan ihtiyarıyla girer, fakat çıkması mümteni' olur. İnsan onu bırakır, fakat o insanı bırakmaz.

İşte onların şu vaziyetlerine karşı ﴾ فَهُـمْ لَا يَرْجِعُونَ ﴿ denilmiştir ki, o musîbetten kurtulup rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümîdlerinin de kesildiğine binâen, vahşet, ye's ve korkular içinde kaldıklarına işârettir.

Cümlelerin hey'etlerine gelince:

﴾ مَثَـلُهُـمْ كَمَثَـلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً ﴿ cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki:

Lisânlarda deverân eden ve beyne'n-nâs garîb ve acîb şeylerde kullanılan ve “hikmetü'l-avâm” ve “felsefetü'l-umum” ile anılan مَثَـلُ kelimesi, münâfıkların vaziyetleri bir uğrûbe ve kıssaları bir u'cûbe olduğuna işârettir. Bu işâretten, onların sıfatları üstünde nefretin, lisânları üstünde lânetin ilelebed darb-ı mesel gibi deverân etmek şânında olduğuna bir remiz vardır.

Sual: Teşbihi ifâde eden her iki mesel arasındaki ك ’in hazfı belâğatça daha makbûl olduğu hâlde, niçin burada hazfedilmemiştir?

Elcevab: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha belîğdir. Zîra sâmi', teşbih edatını görür görmez, teşbihle alâkadar olur.

Müşebbehün-bihte olan her noktayı, müşebbehteki nazîrine tatbik eder. Fakat edat-ı teşbihin mahzufu takdirde, teşbihten gaflet ederek her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmemesi ihtimali vardır. İkinci mesel kelimesi ise, ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr-ı âmmece bir darb-ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işârettir.

Sual: Ateşi yakanlar bir cemâat iken müfred işâreti olan اَلَّذِى ile işâret edilmesi neye binâendir?

Elcevab: Ferdin yapacağı bir işe cemâatin iştirâk etmesiyle ziyâdelik veya noksanlık hâsıl olmadığı takdirde, ferd veya nev'i, cüz' veya küll bir olur.

Maahazâ اَلَّذِى ’nin müfred işâreti olması, onlardan herbir ferdin, dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işârettir.

Maahazâ اَلَّذِى ’nin اَلَّذِينَ ’den ihtisar edildiği ihtimali vardır.

اِسْتَوْقَدَ ’deki س ateş yakmalarının külfetle ve araştırmakla husûle geldiğine işârettir.

Hem اِسْتَوْقَدَ ’nin ifrad sîgasıyla olması نُورِهِـمْ ’deki cem' zamîri, bir cemâat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işârettir.

Hem lamba vesâire gibi âlât-ı tenviriye arasında نَارٌ ’ın intihâb edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhâr ettikleri zâhirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işârettir.

İhtar: Nekre olarak نَارٌ kelimesinin zikri, onların şiddet-i lüzumundan dolayı herhangi bir ateş olursa olsun, hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işârettir.

﴾ فَلَـمَّا اَضَٓاءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِـمْ ﴿: Takibi ifâde eden فَلَـمَّا ’deki ف onların ye'sten sonra ümîd ve recâ zamanlarının geldiğine işârettir.

لَمَّا ise, kıyâs-ı istisnaî ile anılan, dahil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücûda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücûda geldiğini intac ettiğine ve onların tesellî ve ümîdlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işârettir.

اَضَٓاءَتْ kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işârettir ki, etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.

﴾ مَا حَوْلَهُ ﴿ dehşetin her dört taraftan ihâta eylediğine ve ziyâ ile cihât-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işârettir.

ذَهَبَ Bu kelime ile اَضَٓاءَتْ kelimesi arasındaki lüzum mes'elesi geçmiştir; oraya bakılsın.

﴾ ذَهَبَ اللّٰهُ ﴿ Zehâbın Allah’a isnâdı, iki cihetten recâ ve ümîdlerinin kesik olduğuna işârettir.

Birincisi: Âfet, semâvî olduğundan, def'i mümkün değildir.

İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenâb-ı Hak’tan merhamet de recâ edilemez. Çünkü iptal-i hak için çalışan adam Haktan yardım ve merhamet taleb edemez.

بِنُورِهِـمْ ’deki harf-i cerr olan ب nur ve ziyânın bir daha avdet etmemesine işârettir. Çünkü ﴾ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِـمْ ﴿ ’in mânâsı, “Allah onların nurlarını götürmüştür.” Ma'lûmdur ki, Allah’ın aldığı birşeyi kimse reddedemez. نُورٌ ünvânı ise, sırat üstündeki hâllerini andırır. İhtisası ve hasrı ifâde eden نُورٌ ’un هُـمْ zamîrine olan izafesi, onların şiddet-i teessürlerine işârettir. Zîra halkın ateşleri yanarken bir insanın ateşi sönse, o insan çok müteessir olur.

﴾ وَتَرَكَهُـمْ فِى ظُـلُمَاتٍ لَا يُبْصِروُنَ ﴿ Harf-i atıf olan و onların iki zararı cem etmiş olduklarını ifâde ediyor.

Birisi, ziyâlarının selb edilip söndürülmesidir.

İkincisi ise, zulmetin onlara ilbas edilip giydirilmesidir.

تَرَكَ ünvânı ise, onlar rûhsuz bir ceset, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından, bu gibilerin hâli, onlardan alâkayı kesip bütün bütün terk edilmelerine delâlet eder.

فِى edatının ifâde ettiği zarfiyetten anlaşılır ki, zulmetin şiddetinden, onların nazarında herşey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da, dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapmışlar ve içine girip gizlenmişlerdir.

ظُـلُمَاتٍ Bu kelimenin cem sîgasıyla zikri ise, gecenin karanlığıyla beraber bulutların zulmetinden, onların rûhlarında ye's ve havfın yerlerinde vahşet ve dehşet ve zamanlarında sükûn ve sükûnetiyle hâsıl olan zulmetler gibi, türlü türlü zulmetler vücûda gelmişlerdir. ظُـلُمَاتٍ kelimesindeki tenkîr ise, o gibi zulmetlerin emsâlini görmediklerinden, kendilerince mechûl ve ülfet edilmemiş birtakım zulmetler olduğuna işârettir.

لَا يُبْصِروُنَ cümlesi, musîbetlerin en büyüğünü gösterir. Zîra gözü görmeyen adam pek çok belâlar çeker. Gözlerini kaybedenler, pek gizli musîbetlerin elemlerini dâima çekiyorlar.

لَا يُبْصِروُنَ ’nin sîga-i muzârî ile zikri, onların vaziyetlerini tasvirle hayâlin gözü önüne getirip ihzar eder ki, sâmi' hayâliyle dehşetlerini görsün, vicdânıyla ibret alsın.

لَا يُبْصِروُنَ ’nin mef'ûlsuz bırakılması, ta'mîm içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki, celb ve muhâfaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki, ictinâb etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki, bir parça ferâhlasınlar. Sanki herbirisi tek başıyla o zulmet içinde kalmışlardır.

﴾ صُـمٌّ بُكْـمٌ عُـمْىٌ فَهُـمْ لَا يَرْجِعُونَ ﴿ Yani, “Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.” Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münâfıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hâllerini gösterir.

İşte, ateş yakanlara karşı işârâtı şöyledir: Böyle bir zulmete düşen bir adam, evvelen kendisini kurtaracak bir sese kulak verir, etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz ve lâl olması, o adamın sağırlığını intac etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâl olmasına sebeb olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümîdiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyâsızlığı ve körlüğü, onun körlüğünü mûcib olmuştur. Sonra bu zulmetten kurtulmak için, evvelki yerine avdet etmek ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân kalmamıştır. Bataklığa düşen adam gibi titredikçe batar. Battıkça zulmette kalır.

Münâfıklara nâzır ciheti ise:

Evet, münâfıklar küfür ve nifâk zulmetine düştükleri zaman, onların dört cihetle kurtulmaları mümkündü:

Zîra, o nifâktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'ân’ın irşadına kulak vermek ile necâtları mümkündü. Fakat nefislerinin şeytânî olan hevâsı –Kur'ân’ın sadâsını kulaklarına işittirecek hevâyı karıştırdığı için–

Kur'ân’ın kendilerini irşad etmesine mâni olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm, bu cihetten onların ümîdleri inkıta etmiş olduğuna işâreten صُـمٌّ demiştir. Ve bu işâretten, sanki onların kulakları kesilmiş olup, kulakları kesik hayvanların kulaklarını andıran bir remiz vardır.

Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip vicdânlarıyla müşâvere ederek doğru yolu ve hakkı sual etmekle necât cevabını almak imkânı varken, kalblerindeki inâd, zebhedilen tavuk gibi, dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedâmetle tevbe etmelerine mâni olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm bu kapının da kapalı olduğuna işâreten بُكْـمٌ demiştir. Ve bu işâretten, dilleri çekilip atılmış bedbaht kimseler olduklarına bir remiz vardır.

Sâlisen: İbret nazarıyla bakıp, dahilî ve haricî delilleri görüp hakka rücûları mümkünken, gafletleri gözlerini perdelemiş, körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla yine necâttan mahrum kalmışlardır. Kur'ân-ı Kerîm buna işâreten عُـمْىٌ demiştir. Yani, şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri örtülmüş. Âteşî mahlûklar gibi, şeytanların başlarını andıran bir vaziyeti hayâle arz ediyorlar.

Rabian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp nâdim olarak tevbe etmeleri mümkün olduğu hâlde, nefislerinin hevâsına tâbi olarak, hem bozuk fıtratlarının iktizasını destekleyerek, şeytanlarının iğvâsıyla yaptıkları o çirkin hâlleri, gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur'ân-ı Kerîm buna da ﴾ فَهُـمْ لَا يَرْجِعُونَ ﴿ demekle, onların son ümîdlerinin de suya düştüğüne ve kum deryâsına ihtiyarlarıyla giren ve bir daha çıkamayan bedbaht insanlar olduklarına işâret etmiştir. —oOo—

► 19-20 ◄

﴿ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّـمَٓاءِ فِيـهِ ظُـلُمَاتٌـ وَرَعْـدٌ وَبَرْقٌ يَجْـعَلُونَ اَصَابِعَهُـمْ فِىٓ اٰذَانِهِـمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَالْمَوْتِ وَاللّٰهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ ❀ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُـمْ كُلَّـمَٓا اَضَٓاءَ لَهُـمْ مَشَوْا فِيـهِ وَاِذَٓا اَظْلَـمَ عَلَيْـهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓـاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْـعِهِـمْ وَاَبْصَارِهِـمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كــُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ﴾

“Yâhut münâfıkların meseli; semâdan yağan şiddetli, fırtınalı yağmura tutulan yolcuların meseli gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler, şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb-ı Hak, kudretiyle kâfirleri ihâta etmiştir. Kâfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur. Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler, karanlık çöktüğü vakit dururlar. Eğer Cenâb-ı Hak murad etseydi, onların kulaklarının ve gözlerinin nurlarını götürürdü. Cenâb-ı Hak herşeye kàdirdir.”

Bu âyette beyân edilecek “üç nokta” vardır.

Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı.

İkincisi: Cümleleri arasındaki cihet-i intizam.

Üçüncüsü: Cümlelerin hey'etlerinde, eczâlarında, kelimelerindeki nizâmdır.

Evet, bu âyetin cümleleri arasındaki nizâm ve irtibat, aynen sâniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.

Evvelâ, bu âyeti evvelki âyetle rabteden cihet:

Kur'ân-ı Kerîm münâfıkların vaziyetlerini tasvir için itnâb ve tatvîl ile, yani uzun ibareleri hâvî misâl ve temsîlleri tekrar etmiştir. Bu da münâfıkların vaziyetine terettüb eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zîra, birinci temsîlin hülâsasına göre, münâfık olan kimse, kendisini vücûd sahrâsında arkadaşlarından ayrılmış, tek başına kaldığını ve kâinât cemiyetinden tard edilmiş sâhibsiz kaldığını bildiği gibi, herşeyi de ma'dûm bilir. Ve vahşetle ihâta edilmiş, sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlûkata ecnebî nazarıyla bakar. Münâfıkın şu bakışıyla mü'minin bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. Zîra, mü'min olan zât, nur-u îmân ile bütün mevcûdâtı kendisine dost ve âşinâ bilir. Ve kâinâtla, tevahhuş etmek değil, tam bir ünsiyeti ve muârefesi vardır.

İkinci temsîlin hülâsasına göre:

Münâfık olan adam, âlemi musîbetleriyle öldürücü, belâlarıyla boğucu, dehşetli hâdisâtıyla tehdid edici, şedâidiyle sıkıcı bir şekilde görür. Bütün dünyayı, envâıyla beraber kendisine adâvet etmekte ittifak ettiklerini zanneder. İşte o münâfıkın bu zannına göre, âlemde ona menfaat verecek hiçbir şey yoktur. Bütün eşya ve mevcûdât onun aleyhindedirler. Hâlbuki mü'min olan zât nur-u îmânın iktizasıyla, kâinâtın yaptığı tesbihleri ve tebşîrleri ma'nen işitir, ferâhnâk olur.

Ve kezâ, Kur'ân-ı Kerîmin temsîl hususunda yaptığı tekrar, münâfıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işârettir.

Birisi, süflî ve âmi olan tabakadır. Bu tabakanın hâline uygun birinci temsîldir.

İkincisi, kibirli, gururlu, güyâ yüksek tabakadır. Buna münâsib ikinci temsîldir. Demek temsîllerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işârettir.

Sonra şu ikinci temsîlin münâfıkların nazarına göre, bu makamla münâsebeti nedir?

Evet Kur'ân-ı Kerîmin muhâtablarından tabaka-i ûlâda veya saff-ı evvelde olanlar, dâima sahrâlarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar, bil'umum bu hâdiseyi ya görmüşler veya ebnâ-yı cinslerinden işitmişlerdir. Hem böyle ateş yakmak mes'elesi efkâr-ı âmme ile alâkadardır. Ve bu hâdise onlara bir darb-ı mesel kadar te'sir eder.

Sonra ikinci temsîlin birinci temsîlle münâsebeti pek aşikârdır. Zîra, o ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihâdları vardır.

Sonra, bu ikinci temsîlin, münâfıkların hâline beş cihetten münâsebeti vardır.

Birincisi: Her iki taraf da öyle hayrete düşmüşlerdir ki, kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necât vesileleri kaybolmuştur.

İkincisi: Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcûdâtın kendilerine düşman olduklarını zannederler. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.

Üçüncüsü: Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılınçların parıltısını görüp gözlerini yummakla veya tüfeklerin seslerini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurûbunu istemediğinden saatin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir vaziyet gösterirler. Hâlbuki kulaklarını tıkamakla veya gözlerini yummakla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.

Dördüncüsü: Güneş, yağmur, su, ziyâ, çiçeklere isabet ederse hayat verirler. Nebâtâta olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kabîh kokuları ihdâs ederler. Emvât ve ölülere bakarlarsa ufûnet tevlîd ederler. Kezâlik, rahmet ve ni'met dahi kendilerine lâyık olan mevkilere isabet etmezler de, onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmetlere ve nikmetlere inkılâb ederler.

Beşincisi: İkinci temsîlin meâliyle münâfıkların kıssasının meâli arasında, eczâlarına bakılmaksızın münâsebet olduğu gibi, her iki tarafın eczâları arasında da münâsebetler vardır. Ezcümle, صَيِّبٍ nebâtâta hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervâha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü, va'd, vaîd, yani hayırlı ve zararlı, Allah’ın emirlerine; zulümât da küfrün şübhelerine, nifâkın şeklerine işârettir.

Sonra, bu temsîlin cümleleri arasındaki münâsebetler:

Kur'ân-ı Kerîm ﴾ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّـمَٓاءِ ﴿ cümlesiyle, “Münâfıklar ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrâda, karanlıklı bir gecede herbir katresi bir mermi gibi şiddetli bir yağmura tutulan yolcular gibidir” dediği zaman, sâmi' derhâl ayıldı, suale geldi ve dedi: Yağmurlar merğub ve matlûb bir rahmet iken, niçin onlara korkunç bir musîbete dönmüştür?

Kur'ân-ı Kerîm, bu suale karşı o yağmurun dehşetini tasvir etmekle,

﴾ فِيـهِ ظُـلُمَاتٌ ﴿ demiştir. Ve ظُـلُمَاتٌ ’ın cem’iyle, bulutların zulmetine ve yağmurun kesâfetinden hâsıl olan zulmete ve o zulmet ihâtalı ve kesretli olduğundan, sanki gecedeki bulut gibi, bulutun yağdırdığı siyah siyah katrelerin zulmetine zarf olduğunu bildirmiştir.

Sonra, zulmetli, yağmurlu geceler alelekser gürültülü olurlar. Sâmi' yine suale geldi ve dedi: Acaba onların da bu gecelerinde gürültü var mıdır?

Kur'ân-ı Kerîm buna da cevaben ﴾ وَرَعْـدٌ ﴿ diye, vaziyetin dehşet ve korkulu olduğuna işâret etmiştir. Sanki mevcûdâtın bir zâhirî padişahı olan semâ, onları felâketlere ve helâketlere sevk etmek için, zemini sarsan gürültüsüyle, her tarafı dehşetlere veren şimşeklerinin sesleriyle çağırıp bağırıyor. İşte böyle bir vaziyet karşısında, böyle dehşetli bir musîbete uğrayan bir adam, kendi sükûtu içinde kâinâtın her tarafından zararlı hareketlerin, korkunç sayhaların kendisine gelmekte olduğunu tahayyül eder. Maahazâ, ra'd sesini işittiği vakit, onun sayhalarını kendisine karşı pek şiddetli na'ralar olduğunu zanneder. Zîra korkak ve hâin bir adam, her sayhayı aleyhine zanneder.

Sonra, ra'd ve berk arasında bir refâkat-i zikriye bulunduğundan, birisinden bahsedildiği zaman, ötekisi de velev tufeylî bir sûrette olsun, yani dâvetsiz olarak zihne gelir, ondan da bahsedilir. İşte bu münâsebetle, Kur'ân-ı Kerîm رَعْـدٌ dan sonra ﴾ وَبَرْقٌ ﴿ demiştir. Ve tenkîriyle, berkin pek garîb ve acîb olduğuna işâret etmiştir. Evet, berkin çakmasıyla zulümât âlemi ölür. Her tarafı dolduran o zulümât birden bire ortadan kaldırılır, adem deryâsına atılır. Ve âni olarak berkin ölümüyle de zulümât âlemi tekrar dirilir, o vâsi' meydânı tekrar kaplar. Sanki berk söndüğü zaman, âlemi tamamen dumanıyla dolduran hakîki, mechûl bir zulmet ateşi vücûda gelir ki, gören adam sathî bir nazarla değil, nazar-ı im’an ile dikkat edip baksın ve kudretin âsâr-ı azametini görsün.

Sonra sâmi', “Münâfıklar şu musîbetin çıkmaz sokağına girdiklerinde ne gibi bir tedbirde bulundular?” diye kendi kendine düşünmeye başlarken, Kur'ân-ı Kerîm düşünmeye ihtiyaç bırakmadan

﴿ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُـمْ فِٓى اٰذَانِهِـمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَـذَرَ الْمَوْـتِـ﴾

diye onlara bir melce', bir kurtuluş çaresi kalmadığına işâret etmiştir. Hattâ boğulan adam denizin ortasında bir ot parçasına ilticâ ettiği gibi, bunlar da şaşkınlıklarından parmaklarının ucunu değil, parmaklarının tamamını kulaklarına sokuyorlar. Sanki onların musîbetleri dehşet kırbacıyla kendi ellerine vuruyor, onlar da acısından parmaklarını ceblerine değil, şaşkınlıklarından kulaklarına sokuyorlar.

Hülâsa: Sâikanın isabetinden kurtulmak zannıyla yaptıkları şu eblehâne hareketlerden, onların ne oldukları anlaşılır.

Sonra sâmi'in zihnine gelir ki: Acaba bu musîbet umumî midir, yoksa onlara mı mahsûstur?

Buna karşı Kur'ân-ı Kerîm ﴾ وَاللّٰهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ ﴿ demiştir. Yani bu musîbet, onların ni'metlere karşı yaptıkları küfranın cezasıdır. Allah onları bu musîbetle tecziye eder. Çünkü onlar cumhûr için vaz' edilen kanun-u İlâhîden hurûc etmişlerdir.

Sonra sâmi', “Ra'dın şiddetine mukâbil berkin onlara bir fâidesi olmadı mı?” diye nefsiyle konuşurken Kur'ân-ı Kerîm

﴾ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُـمْ ﴿ cümlesiyle, berkin onlara bir fâidesi değil, bil'akis ışığıyla onların gözlerini hemen kör edecek kadar bir şiddet göstermektedir, diye sâmi'e cevab vermiştir. Âdeta ra'd kulaklarına, berk de gözlerine ilân-ı husûmet etmişlerdir.

Sâmi' baktı ki, ra'd ve berk vesâire gibi kâinâtın eczâsı müttefikan onların aleyhinde olup onları itlâf etmek için birbirine yardım ediyorlar; bunlara karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur'ân-ı Kerîm, ﴾ كُلَّـمَا اَضَٓاءَ لَهُـمْ مَشَوْا فِيـهِ وَاِذَا اَظْلَـمَ عَلَيْـهِمْ قَامُوا ﴿ cümlesiyle, onların hayret dâiresinde tereddüd içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz'î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyâsıyla yol göründüğü zaman devamından ümîdsiz, mezbuhâne bir harekete geçerek bir-iki adım attıklarına, fakat zulmet birden bire istilâ ettiğinde yerlerinde incimâd etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işâretle cevab vermiştir.

Sâmi' bu vaziyeti görünce, suale geldi ve dedi: “Bu kadar tâzibler altında ezilmektense, birden bire ölüp gitmeleri veyâhut bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?” diye sordu.

Kur'ân-ı Kerîm ﴾ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِـمْ وَاَبْصَارِهِـمْ ﴿ cümlesiyle, “Onların ölümle azaptan ve ızdırâbdan kurtulmaya istihkakları yoktur, bunun için meşîet-i İlâhiye onların ölümüne taalluk etmemiştir. Taalluk etseydi, gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taalluk ederdi. Buna da taalluk etmiyor. Çünkü kanun-u İlâhîden haric kalan bu gibi bedbahtların gözleri, kulakları dâima sağ kalsın ki, azabları işitmekten ve ikàbları görmekten zevk alsınlar, yani titresinler” diye sâmi'e cevab vermiştir.

Sonra bu kıssanın ihtiva ettiği azamet ve kudret-i İlâhiye ile Cenâb-ı Hakk’ın umum kâinâtta tasarruf sâhibi olduğu (ve bilhassa âsâr-ı kudretinden ra'd, berk, sehâb mu'cizelerinin görünmesi ile) sâmi'ce tahakkuk edince “Kâinât, heybetinin bir tecellîsi ve bu musîbetlerde gazabının bir kahrı olan Zâtın kudreti ne kadar büyüktür, Sübhânallâh!” diye tesbihâta başlamıştır.

Kur'ân-ı Kerîm de onu tasdiken ﴾ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ﴿ demiştir.

Mezkûr âyetin ihtiva ettiği cümlelerin hey'etlerindeki münâsebetlere gelince:

﴾ اَوْ كَصَيِّبٍ ﴿’deki اَوْ süflî ve gayr-ı süflî münâfıkların iki kısma münkasım olduklarına işârettir. Ve her iki temsîlin birbirine münâsib olduğuna ve münâfıkların hâline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşâbehetin bulunması, ma'lûm ve müsellem olduğuna îmâdır.

Ve kezâ, اَوْ kelimesi, hurûf-u atıftan terakkîyi ifâde eden بَلْ kelimesinin mânâsını mutazammındır. Çünkü ikinci temsîl, birinci temsîlden daha şedîddir.

كَصَيِّبٍ ’deki ك münâfıkları yağmura teşbih etmek içindir. Hâlbuki birbirine müşâbih değildir. Aralarında mutâbakat yoktur. Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey, mukadderdir. Zikredilmemesi, lafzın îcâz ve ihtisarı içindir. Lafzındaki îcâz da mânânın itnâbı, yani uzatılması içindir. Mânânın bu uzatılması da sâmi'in vüs'at-i hayâline havâle edilir ki, makama münâsib cümleleri ta'yin etsin. Meselâ,

﴿ اَوْ كَالَّذِينَ سَافَرُوا فِى صَحْرآءَ خَالِيَـةٍ وَلَيْـلَةٍ مُظْلِمَـةٍ فَاَصَابتْهُـمْ مُصِيبَةٌ يُصِيبُ ﴾

gibi, münâfıklara müşebbehün-bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, “Münâfıklar hâli bir sahrâda, zulmetli bir gecede sefer ederlerken, yağmur musîbetine tutulan yolcular gibidir.”

İhtar: Herkesin bildiğiمَطَرٌ kelimesine, me'lûf olmayan صَيِّبٌ kelimesinin tercihen zikredilmesi; o yağmurun katreleri güyâ birer musîbet olup, onların rûh ve canlarına mermi gibi kasden atıldığına işârettir.

Sonra, yağmur, çıplak olan semâ cihetinden yağdığı herkesçe ma'lûm olduğu hâlde ﴾ مِنَ السَّـمَٓاءِ ﴿ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlâk içindir. Yani, semâ kaydıyla yapılan tahsîs, ta'mîm içindir. Evet semânın kaydından anlaşılır ki, o yağmur bütün semânın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer o yağmurdan hâli kalmıyor. Evet

﴾ مَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ ﴿ cümlelerinde dahi دَابَّةٍ ’nin فِى الْاَرْضِ ile, طَائِرٍ ’in يَطِيرُ ilâahir ile takyidleri, ıtlâk ve ta'mîm içindir.

Müfessir ünvânı taşıyan bazı adamlar, yağmur vesâire gibi yağan şeylerin semânın cirminden yağdığına zâhib olmuşlar ve kocaman bir denizin de semâda bulunduğunu ilâve etmişler. Onları bu zehâba sevk eden,

Kur'ân-ı Kerîmin birkaç yerinde مِنَ السَّـمَٓاءِ kelimesinin bulunmasıdır. Hâlbuki, ashâb-ı tahkîk ve erbâb-ı belâğatça en uygun mânâ مِنْ ile سَمَٓاءِ arasında جِهَةِ lafzının takdiriyle, yağmurların semâ cirminden değil, semâ cihetinden nâzil olduğuna hükmetmektir. Maahazâ, semâ kelimesinin yukarıda bulunan herşeye ıtlâk edilebildiğine binâen, buluta da semâ denilebilir. Ve bulut da semâ kelimesinin şümûlüne dahildir.

Bu makamın tahkîki şöyle izâh edilebilir:

Eğer kudret-i İlâhiyenin azametine bakılırsa, cihetler hep birdir. Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun, yağmurun yağması mümkündür. Eğer Hikmet-i İlâhiyeye bakılırsa, yağmurun nüzûlü, ancak küre-i havâiyede münteşir ve küre-i havâiyenin onda bir cüz'ünü teşkil eden buhar-ı mâinin tekâsüfünden husûle geliyor. Zîra, Hikmet-i İlâhiye, bütün eşyada en güzel bir nizâm teşkil etmiştir. Bu nizâm eşyadaki muvâzene-i umumiyenin muhâfazasına hizmet eder. Bu muvâzenenin muhâfazası da en yakın ve en kolay ve en kısa yolları tercih etmekle olur.

Yağmur yağması hakkında en kısa yol şöyle ta'rif edilebilir:

Tabaka-i havâiyede münteşir buhar-ı mâinin zerrelerine irâde-i İlâhiye emrettiği vakit, o zerreler her taraftan “Lebbeyk!” diyerek toplanmaya başlarlar ve bulut şeklini alıp, irâde-i İlâhiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine irâde-i İlâhiyenin emriyle bir kısım zerreler şiddet-i tazyîk ve tekâsüfle beraber tebarüd ederek katrelere inkılâb ederler. Sonra kanunların mümessilleri ve nizâmâtın mâkesleri denilen melâikelerden, o katrelere münâsib yaratılan melâikeler vâsıtasıyla o katreler müzâhemetsiz, müsâdemesiz nüzûl ederler ve yere düşerler. Lâkin cevv-i havada muvâzenenin muhâfazası için, yağan katrelerden boş kalan yerler, denizlerden ve yerlerden kalkan buharlarla doldurulur.

İhtar: Semâda büyük bir denizin bulunduğuna edilen zehâb, mecâzın hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet, cevv-i hava, denizin rengini andırır ve küre-i havâiyede münteşir bahr-i muhitten fazla su vardır. Binâenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baîd değildir. Fakat mânâ-yı hakîki ile bakılırsa hatâdır.

Sual: ﴾ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّـمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيـهَا مِنْ بَرَدٍ ﴿ âyet-i kerîmesinin zâhirine göre yağmurun nüzûlü, doludan müteşekkil semâda bulunan dağlardandır. Bunun izâhı nasıldır?

Elcevab: Bir kelâmın belâğata uygun, akla muvâfık, mantığa mutâbık olmadığı hâlde mânâ-yı zâhirîsine yapışıp, zâhirinden ayrılmaması, o kelâm için bir cümûdiyet ve bir sönüklüktür. Zîra, Cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında ﴾ قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّـةٍ ﴿ cümlesi, bir istiâre-i bediiyeyi tazammun ettiği gibi

﴾ مِنْ جِبَالٍ فِيـهَا مِنْ بَرَدٍ﴿ cümlesi dahi bir istiâre-i bediiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Cennetin kapları ne şişeden ve ne de gümüşten olmadıklarından, bu cümlenin mânâ-yı zâhirîsine hamli câiz değildir. Çünkü o kaplara “gümüşten yapılmış şişeler” denilemez. Zîra, her iki unsur arasında mutâbakat yoktur. Ancak ﴾ قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّـةٍ ﴿ cümlesinden, mânâ-yı mecâzî ile hem şişenin şeffâfiyeti, hem gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani “O kaplar, şişe gibi şeffâf, gümüş gibi beyazdırlar.”

Kezâlik, ﴾ مِنْ جِبَالٍ فِيـهَا مِنْ بَرَدٍ﴿ cümlesi de, iki istiâreyi tazammun etmiş. Bu istiâreler sâmi'in şâirâne bir hayâline müessestir; bu hayâlde âlem-i süflî ile âlem-i ulvî arasında bir nev'i müşâbehet ve mümâseleti mülâhaza etmeye mebnîdir. Yani, âlem-i süflî denilen arz, mevâsim-i erbaada, bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envâen ziynetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir; âlem-i ulvî olan semâvât dahi, bilhassa bulutlarıyla pek garîb ve acîb keyfiyetlere, sûretlere, renklere girer çıkar, âdeta her iki âlem birbirine rekabet ederler. Bu iki âlem arasında şöylece bir müşâbehet ve mümâseletin düşünülmesi de, aralarında bir müsâbaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:

Arz ve semâ, güzellik müsâbakasına girmek için lâzım gelen ziynetlerini takınıp hazırlandıkları zaman, arz, kış mevsiminde kardan ma'mûl beyaz elbiselerini giyer, oturur. Bahar mevsimi gelince o beyaz elbiseyi üzerinden çıkarır, zümrüd gibi yeşil halılarını sahrâlarına serer. Yem yeşil gömleklerini dağlarına giydirir. O dağların şâhikalarının başlarına beyaz sarıklarını sarar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret-i İlâhiyenin mu'cizelerini Hikmet-i İlâhiyenin nazarına arz eder. Buna karşı cevv-i semâ dahi azamet-i İlâhiyeyi izhâr etmek için koca koca dağları, tepeleri, dereleri ve pek çok garîb ve acîb şeylerin şekillerini ve sanki beyaz, siyah, kırmızı boyalarla boyanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileri sürer, nazar-ı hikmete takdim eder.

İşte bu iki âlem arasındaki hayâlî müşâbehetten dolayı, bilhassa yaz mevsimindeki bulutlar, Arablar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara, derelere, deve kafilelerine yapılan teşbihler, üslûblar, nazar-ı belâğatta pek güzel görünür. Binâenaleyh, âlem-i ulvî ile âlem-i süflî arasındaki ve dolayısıyla bulutlarla dağlar arasındaki müşâbehet ve münâsebete binâen ﴾ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّـمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيـهَا مِنْ بَرَدٍ﴿ âyet-i kerîmesinin mânâ-yı belîğânesi, “Dağların büyüklüğünde, dolunun renginde bulunan semâdaki bulutlardan yağmurları inzâl ediyoruz” demektir.

Bu güzel ve belâğatça makbûl, akıl ve mantığa mutâbık mânâ dururken, âyetin zâhirine yapışıp, “beş yüz senelik mesâfeden iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm-i semâdan yeryüzüne indirmek” gibi sakat bir mânâya zâhib olmak, kâr-ı akıl değildir. Hem hikmet ve iktisad ve adem-i abesiyet, bu yanlış zehâbı reddeder.

Yolcuların gecesinin korkunç olduğunu göstermek için zikredilen

﴾ فِيـهِ ظُـلُمَاتٌ ﴿’deki فِيـهِ ’nin takdimi, o musîbetli gecenin şiddet-i zulmetinden dehşet alanlarca, güyâ çok gecelerin zulmetleri toplanıp, o gecenin zulmetine inzimam etmiş olduklarına işârettir.

Sual: فِيـهِ ’deki zamîrin صَيِّبٍ ’e râci' olmasından, yağmurun zarf, zulmetin mazruf olduğu anlaşılır. Hâlbuki kaziye mâkûsedir; yağmur zulmetin içindedir.

Elcevab: Yağmurun kesretinden dehşet alan yolcuların zannıyla güyâ şu boşluk yağmurla dolu bir havuzdur. Ve o zulmetin zerreleri de o yağmurun katreleri arasına dağılmıştır. İşte böyle bir zanna binâen, yağmur zarf, zulmet mazruf olabilir.

﴾ ظُـلُمَاتٌ ﴿ kelimesinin cem sîgasıyla zikri ise, bulutların hem karanlıklarından, hem kesâfetlerinden, hem karanlık ve kesâfet, âmm olduğundan, hem yağmurun katrelerinin kesâfetlerinden hâsıl olan müteaddid zulmetlere işârettir.

Tenkîri ve mechûliyeti ifâde eden ظُـلُمَاتٌ ’deki tenvin, yolcularca hakikatleri mechûl birtakım zulmetler olduğuna işârettir. Demek o tenvin, yolcuların ilmine perde olarak bir zulmeti daha ilâve etmiştir. O hâlde bu tenvin, yolcuların gözlerine perde olan zulümâta bir te'kiddir.

﴾ وَرَعْـدٌ وَبَرْقٌ ﴿ Yani, gök gürültüsüyle şimşek, Cenâb-ı Hakk’ın azametine ve kudretine delâlet eden pek âşikâr iki âyettir ki, âlem-i gaybdan, bulutların idare ve tedvîrlerine müekkel ve nizâm ve intizam kanunlarının mümessilleri ve memurları olan meleklerin yed-i salâhiyetlerine verilmiştir.

Sonra müsebbebâtın esbâbla zâhirde bağlı olduğuna binâen, bulutlar, havada münteşir olan buhar-ı mâîden İzn-i İlâhî ile teşekkül ederler. Bu bulutların Hikmet-i Rabbâniye ile bir kısmı menfî elektriği hâmildir, bir kısmı da müsbet elektriği hâmildir. Bu kısımlar birbirine yaklaşıp, aralarında müsâdeme hâsıl olduğunda, irâde-i Hàlık ile berk tevellüd eder. Bulutların bir kısmı hücum, bir kısmı da firar ettikleri zaman, aralarında havasız kalan yerleri doldurmak için emr-i Rabbânî ile tabakat-ı havâiye hareket ve heyecana geldiğinde ra'd sadâsı, yani gök gürültüsü meydâna gelir. Fakat bu hâllerin cereyanı bir nizâm ve bir kanun altında olur ki, o nizâmı ve o kanunu temsîl eden, ra'd ve berk melekleridirler.

Sual: Ra'd ve berkin zulümât kelimesine atıflarından anlaşılır ki, bunların zarfı yağmurdur. Hâlbuki zarfları buluttur, yağmur değildir.

Elcevab: Dehşetinden bayılmış olan sâmi'ce, o yağmurun herşeyi ihâta etmiş olduğu zannedildiğine göre, ra'd ve berk de yağmurun içine aldığı şeylere dahildir.

Sual: Zulümâtın aksine, ra'd ve berkin müfred sîgasıyla zikirleri neye işârettir?

Elcevab: Yolcuların en çok nazar-ı hayretlerini celb eden, semâvâtın bağırmasıyla mevcûdâtı âni olarak ışıklandırmasıdır. Bunlar ise mânâ-yı masdarîdir. Mânâ-yı masdarî müfred olur, ferd ile ifâde edilir. Ve kezâ ra'd olsun, berk olsun, semâvî âyetlerden efrâdı pekçok birer nev'idirler. Burada onlardan maksad nev'ileridir, efrâdları değildir. Onun için müfred olarak zikredilmişlerdir.

Sual: Ra'd ve berkteki tenvin neye işârettir?

Elcevab: Ya mahzuf bir sıfata ıvazdırlar; takdir-i kelâm رَعْدٌ قَاصِفٌ pek gürleyenبَرْقٌ خَاطِفٌ göz kamaştıran demektir. Yâhut ra'd ve berkin nekre ve mechûliyetlerini ifâde içindir. Çünkü yolcular gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış olduklarından, ra'd ve berki olduğu gibi görmüş ve tamamıyla işitmiş değillerdir ki, onları hakkıyla bilsinler.

﴿ يَجْـعَلُونَ اَصَابِعَهُـمْ فِٓى اٰذَانِهِـمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَـذَرَ الْمَوْـتِـ ﴾

Bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. Ancak mukadder bir suale cevaptır. Şöyle ki:

Vaktâ ki sâmi' şu ikinci kıssa-i temsîliyeyi işitti; şübhesiz, musîbetin keyfiyetini anlamak için şiddetli bir meyli uyandı. Vaktâ ki Kur'ân-ı Kerîmin tasvirinden ma'lûmat aldı; musîbet-zede olan yolcuların da hâllerini ve o musîbete karşı ne yaptıklarını anlamak istedi. Kur'ân-ı Kerîm

﴾ يَجْـعَلُونَ اَصَابِعَهُـمْ فِٓى اٰذَانِهِـمْ ﴿ demekle, onları kurtaracak bir melce' kalmadığına ve (necât bulmak hülyasıyla denizde ellerini otlara uzatan boğulanlar gibi) semâvî top ve mancınıklardan kurtulmak için kulaklarını tıkamaktan mâadâ çareleri kalmadığına işâret etmiştir.

Sual: Makamın iktizası hilâfına يُدْخِلُونَ ’nin yerine يَجْـعَلُونَ kullanılması neye binâendir?

Elcevab: Yolcular necâtlarını intac edecek hakîki sebebleri arayıp bulmaktan meyus olduktan sonra kulaklarını tıkamak gibi ca’lî ve zannî şeylere müracaat etmek mecburiyetinde kaldıklarına işârettir.

Sual: Geçen vak'aları zaman-ı hale ihzar için kullanılan muzârî sîgasıyla يَجْـعَلُونَ ’nin zikri neye işârettir?

Elcevab: Hayretleri arttıran şu makamın, sâmi'e verdiği dehşetten dolayı yolcuların hâdisesini –velev hayâlî olsun – görmek arzusunda bulunan sâmi'in arzusunu tatmin için sîga-yı muzârî ile geçen o vak'a, zaman-ı hale getirilerek sâmi'in hayâline tasvir edilmiştir.

Ve kezâ, muzârî sîgası, ikide bir kesilip tazelenmekle beraber istimrarı ve devamı iktiza eder. Ve bunun istimrarından bulutun gürültüsünün de devamına îmâ vardır.

﴾ اَصَابِعَهُـمْ ﴿ Kulaklara sokulabilen ancak parmak uçları iken, burada parmak mânâsında olan اَصَابِـعَ ’in kullanılması, onların hayret ve dehşetlerinden dolayı son derece şaşkınlıklarına işârettir.

﴾ فِٓى اٰذَانِهِـمْ ﴿ Bu kelâm ra'dın sadâsından onların uğradıkları öyle bir şiddet-i havfe işârettir ki, eğer ra'd onların kulaklarının penceresinden içeri girecek olursa derhâl rûhları ağızlarının kapısından dışarı kaçacaktır. Ve kezâ, bu kayıtta çok güzel ve latîf bir îmâ vardır ki:

Vaktâ ki onlar kendilerine edilen nasihatleri ve nidâ-yı hakkı, kulaklarını açıp içerisine almadılar; semâvât cihetinden kulaklarının cebhesi ra'd ve berkin top ve mancınıklarına tutuldu. Onlar o zaman hayır için tıkadıkları kulaklarını şimdi de şer ve azab için tıkamaya mecbur oldular.

اَلْجَـزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَـمَلِ Evet, sirkat elle yapıldığından, el kesilir. Fenâ sözler ağızla söylendiğinden, ağıza vurulur. Öyleler de nedâmet için sağ elini ağzına ve hacâlet için sol elini gözlerine korlar.

﴾ مِنَ الصَّوَاعِقِ ﴿ Bu makamda ra'd ve berkin yolculara zarar vermekte müttehid olduklarına işâreten, yalnız berkin sıfatı olan sâikanın zikriyle iktifâ edilerek ra'dın sıfatı terk edilmiştir. Fakat sâika şiddetli bir savtla yakıcı bir ateşten ibaret olduğu cihetle, ra'dın gürültüsünü de tazammun etmiş bulunuyor. Bu itibarla ra'dın sıfatı da zikredilmiş demektir.

﴾ حَـذَرَ الْمَوـتِـ ﴿ Yani, yolcuların sâikalara karşı parmaklarıyla yaptıkları o gülünç müdafaaları mal, evlâd, eşya vesâire gibi şeylerin korkusundan değildir. Ancak canlarını Cehenneme teslîm edecek olan ölümün korkusundandır. Çünkü musîbetin bıçağı kemiğe dayanmıştır. Onlar sevdikleri şeylerden hiçbirisine kederlenmezler, merak etmezler. Ancak ölümü ve hıfz-ı hayatı düşünürler.

﴾ وَاللّٰهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ ﴿ Bu cümlede bulunan kelimelerin birbiriyle münâsebetlerine ve ifâde ettikleri nüktelere gelince:

و aralarında münâsebet bulunan iki şeyi birbirine atfeden bir âlettir. Burada ise mâkabliyle mâba'di arasında bir münâsebet görünmüyor. Fakat birinci temsîlle ikinci temsîlin arasındaki münâsebete bakarak şöyle silsileli birkaç cümleyi ihtar ediyor: Onlar şenlikli olan yerlerden firar ettiler. Şehirlilikten nefret ettiler. Gecenin istirahat zamanı olduğuna dair kanuna muhâlefet ettiler. Hem nasihatlere itâat etmeyerek sanki necâtları çöllerdeymiş gibi sahrâlara düştüler. En nihâyet haybet ve hüsrana uğrayarak her taraftan Allah’ın belâsına ma'rûz kaldılar.

اَللّٰهُ Bu kelime-i mübâreke ise, onların son ümîd ve recâlarının kesildiğine işârettir. Çünkü musîbet-zede olan bir adam, evvel ve âhir Allah’ın merhametine ilticâ etmekle mütesellî olur. Hâlbuki Allah’ın kahır ve gadabına müstehak olanın elbette ve elbette necâtından ümîdi ve recâsı kesilir.

مُحِيطٌ kelimesi, onları ihâta eden musîbetlerin, Allah’ın âsâr-ı azameti olduğuna işârettir. Yani, gökler, bulutlar, yağmurlar, geceler, onlara cihât-ı sitteden hücum ettikleri gibi, Allah’ın da gazab ve beliyyâtı onları her taraftan ihâta etmiştir. Ve kezâ, Allah’ın bütün kâinâtı ihâta eden ilim ve kudreti ve bütün zerrata şâmil olan emirleri göz önüne getirilirse مُحِيطٌ kelimesinden şöyle bir ihtar fışkırmaya başlar: Ey kâfirler! Semâvât ve arzın dışarısına çıkamazsınız. Dahilde ise her nereye kaçacak olursanız olunuz, Allah, ilim ve kudretiyle her yerde hâzır ve nâzırdır.

بِالْكَافِرِينَ Bu kelimeyi مُحِيطٌ lafzına bağlayan ب harf-i cerri, Allah’ın gadabından kaçan kâfirler, yine Allah’ın gadabına rast gelip musîbet oklarına hedef olduklarına işârettir.

كَافِرِينَ ünvânı ise üç işâreti taşıyor.

Birincisi: Temsîl içerisinde mümesselleri, yani münâfıkları göstermekle, sâmi'in temsîl ile meşgul olup mümesselden ve maksaddan gâfil olmamasını te'min etmek içindir.

İkincisi: Temsîl ile mümessellerin, yani yolcuların durumuyla münâfıkların durumu arasında son sistemde bulunan müşâbehetin kuvvetinden dolayı, birbirinin sıfatını ve yekdiğerinin lakabını ve soyadını taşıdıklarına işârettir.

Üçüncüsü: Kâfirlerin kalbleri gibi, münâfıkların da kalbleri zulmet ve azab içinde bulunduğuna işârettir. Zîra yaptıkları cinayet ve kusurlarından dolayı, vicdânları dahi onları tâzib etmekten geri kalmıyor. Evet, bizzat yaptığı cinayetin cezasını gören bir adamın vicdânı müsterih olmaz.

﴾ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُـمْ ﴿ Bu cümledeki kelimelerin işgal ettikleri yerlerle münâsebetleri ve herbirinin taşıdığı işâretleri ise, evvelâ bu cümle müste'nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. İsti'nâfı ise mukadder bir suale cevaptır.

Sual: Berk, zulmetleri dağıtan ziyâdâr bir ateştir. Onlar onun ziyâsından istifade etmediler mi?

Elcevab: Bir fâide ve bir menfaat görmeleri şöyle dursun, berkin zararından ve belâsından korktular diye Kur'ân-ı Kerîm bu cümle ile o mukadder suale cevab vermiştir.

Kurbiyeti ve yakınlığı ifâde eden يَكَادُ kelimesinin bu cümlede delâlet ettiği mânâ şöyledir: Gözlerini hatfedecek, yani kaptıracak ve kör edecek esbâb mevcûd olduğuna rağmen, her nasılsa bir mâniden dolayı henüz kör olmamışlardır. Kaptırmak mânâsını ifâde eden يَخْطَفُ kelimesinde pek güzel ve latîf bir belâğat vardır. Şöyle ki:

Eşyanın sûretlerini alıp getirmek için gözün gönderdiği ziyâ, esnâ-yı rahta eşyaya yetişmezden evvel, birden bire şimşek çakar; o şimşek kapıcı bir kuş gibi gözdeki o ziyâyı alır, götürür. Veya gözün şuâı, eşyanın şekillerini alıp getirirken, gecenin gözü hükmünde olan şimşek kemâl-i sür'atle hücum ederek gözün elinden o şekilleri alır, götürür. Sanki, zulmeti kaldırmakla eşyayı gösteren şimşek, o bedbahtların eşyayı görmelerine râzı olmadığından, onların gözlerinin şuâından o şekilleri alıp götürüyor.

عُيُونٌ kelimesine tercihen zikredilen اَبْصَارَهُـمْ ünvânı, Kur'ân’ın beyân ettiği kat’î bürhanlara karşı körlük gösteren münâfıkların basîret ve kalblerindeki kötü niyetlerini ve amellerini yâd ettirmekle teşhîr etmek içindir. Zîra, göz kalbin âyinesidir. Kalbin muzmeratı gözde görünür.

﴾ كُلَّـمَٓا اَضَٓاءَ لَهُـمْ مَشَوْا فِيـهِ وَاِذَٓا اَظْلَـمَ عَلَيْـهِمْ قَامُوا ﴿ Bu âyeti teşkil eden kelimelerin işâretleri:

Evvelâ, bu cümle yine müste'nife olup, mâkabliyle alâkadar değildir. Ancak, sâmi'in hâtırına gelen şu suali cevablandırıyor.

Sual: Onların musîbeti tebeddül ve taaddüd ettikçe, acaba her iki hâlette hâlleri nasıl oluyor?

Elcevab: “Şimşeğin ziyâsıyla yolları göründüğü zaman yürürler, zulmet çöktüğü zaman dururlar” diye Kur'ân-ı Kerîm şu cümle ile sâmi'in o şübhesini izâle etmiştir.

Sual: كُلَّـمَا istiğrak ve istimrarı, yani umumiyet ve devamı ifâde eden bir edattır. اِذَا ise ne umumiyeti ve ne devamı ifâde etmez. Bu itibarla şimşeğin ziyâlandırmasında كُلَّـمَا ’nın, zulmetin çöktüğünde اِذَا ’nın kullanılması neye binâendir?

Elcevab: Onların ziyâya fazlaca hırs ve ihtiyaçları olduğu için en az bir ziyâyı bile fırsat bilip kaçırmak istemediklerine işâreten ziyâ üzerinde كُلَّـمَا istimâl edilmiştir.

Sebebiyet ve menfaate delâlet eden اَضَٓاءَ لَهُـمْ deki ل harfinden anlaşılır ki, bayılmak üzere olan bir musîbet-zede nefsine ait şeylerden mâadâ hiçbir şeyi düşünmez. Hattâ kudret-i İlâhiyenin binlerle hikmetleri için kâinâtta neşrettiği ziyânın menfaati, tamamen kendisine ait olduğunu ve kendisi için gönderildiğini zanneder.

Ziyânın adem-i devamı yüzünden sür'atli bir yürüyüşle yollarına devam etmeleri muktezâ-yı hal ve makam iken, sür'atsiz, âdi bir yürüyüş ifâde eden مَشَوْا tâbiri, musîbetin şiddetinden neş'et eden za'fiyet yüzünden, sür'at-i seyre kàdir olamadıklarına işârettir.

Sual: İnsanlar yerde yürüdükleri gibi, onların da yürümeleri yerde olmalıdır. Hâlbuki فِيـهِ ’deki zamîrin ziyâya râci' olması cihetiyle, onların yürümeleri ziyâda olduğu anlaşılır.

Elcevab: Onların ziyâ haricinde yürümeleri mümkün olmadığı için, sanki mesâfeleri ve medâr-ı hareketleri yalnız ziyâya münhasırdır.

وَاِذَا ’deki و yolcuların evvelce gördükleri zulmet musîbetini tazelemek için ikinci bir zulmet daha atıf ve ilâve edildiğine işârettir.

اِذَا ’nın ifâde ettiği cüz'iyet ve kıllet ise, yolcuların zulmete karşı besledikleri nefret ve gösterdikleri körlük şiddetinden, fikren zulmeti düşünmediklerine, ancak aleddevam ziyâ için bir fırsat beklerlerken, birden bire zulmetin hücumuna ma'rûz kaldıklarına işârettir.

اَظْلَـمَ ’nin berke olan isnâdı, berkin ziyâsından sonra hücum eden zulmetin, başka zulmetlerden şedîd olduğuna işârettir.

Ve kezâ, musîbet-zede olan yolcuların tahayyüllerine göre, güyâ berkin ziyâsından sonra şu boşluğu dolduran zulmetler hep berk ateşinin sönmesinden meydâna gelen dumanlar olduğuna da hayâlî bir îmâdır.

Zarar için kullanılan عَلَيْـهِمْ ’deki عَلٰى kelimesi, zulmet musîbetinin tesâdüfî olmayıp, ancak onların ceza-yı amelleri olduğuna işârettir. Ve musîbet-zede olan yolcuların, şu boşluğu dolduran zulmetler ve bütün insanlar içerisinden onları kasd ve onlara zarar vermek için gönderilmiş olduklarını tahayyül ettiklerine bir remizdir.

Zulmet çöktüğü vakit sükûnetle durup depreşmemeleri icâb ederken, “ayağa kalktılar” mânâsını ifâde eden قَامُوا tâbiri, musîbetin şiddetinden ve musîbetle çok uğraştıklarından, rükû vaziyetini andıran bellerinde bir tekavvüs peydâ olduğuna ve zulmetin âni hücumundan tiksinerek ayağa kalkıp kaçanlar gibi, bellerini doğrulttuklarına işârettir.

﴾ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِـمْ وَاَبْصَارِهِـمْ ﴿ Bu cümledeki kelimelerin işâretlerine gelince:

Evvelki cümlelerde gözlerini kör, kulaklarını sağır etmek şânında olan esbâb zikredildikten sonra, bu cümlede müsebbebâtı, meşîet-i İlâhiye ile bağlar.

Sonra, evvelki cümlelere atfeden و harfi, esbâbın perdesi altında tasarruf eden ancak yed-i kudret ve bütün esbâb ve illetler üzerinde murâkabe eden nazar-ı hikmet olduğuna işârettir.

لَوْ Bu kelimenin tazammun ettiği (kıyâs-ı istisnaî) şöyle tasvir edilebilir: Meşîet-i İlâhiyenin olmaması; zehâb-ı sem' ve basarın olmamasına illettir. Zehâb-ı sem' ve basarın olmaması da meşîetinin olmadığını bildirmeye bir delil ve bir illettir.

Ve kezâ meşîet-i İlâhiyeden mâadâ bütün esbâb tekemmül etmiş de olsa, ancak meşîet-i İlâhiyenin taallukuyla göz ve kulaklarının işi bitmiş olacağına işârettir.

شَٓاءَ tâbiri, müsebbebâtı esbâbla bağlayan, meşîet ve irâde-i İlâhiye olduğuna delâlet eder. Öyleyse te'sir kudretindir. Esbâb ise, kudretin, nazar-ı zâhirîde umûr-u hasîse ile mübâşereti görünmemesi için vaz' edilmiş perdelerdir.

اَللّٰهُ Lafza-i Celâlin sarâhatle zikri, halkı fazlaca esbâba ehemmiyet vermekten zecir ve men' etmekle, esbâbın perdesi altında tasarruf eden yed-i Kudreti görmeye fikirleri dâvet eder.

شَٓـاءَ fiilinin bir mef'ûl ile takyid edilmeyerek mutlak bırakılması, meşîet ve irâde-i İlâhiyenin kâinâtın ahvâlinden müteessir olmadığına ve mevcûdâtın sıfât-ı İlâhiyeye te'sirleri bulunmadığına işârettir. Yani, beşerin irâdesi ve sâir sıfatları, mevcûdâtın hüsün ve kubuh, büyüklük ve küçüklük gibi ahvâlinden müteessir olduğu gibi, sıfât-ı İlâhiye müteessir olmaz. Sıfât-ı İlâhiyeye göre hepsi müsâvîdir.

Götürmek mânâsını ifâde eden لَذَهَبَ ’den anlaşılıyor ki, esbâb müsebbebât üzere musallat ve müstevlî değildir. Yani, esbâbın irtifaı zamanında, esbâbla bağlı ve kàim olan müsebbebâtın adem deryâsına düşmesi ihtimali yoktur. Ancak, esbâbın arkasında hazır bulunan yed-i kudret o müsebbebâtı hıfz eder. Ve Hikmet-i İlâhiye muvâzene ve nizâm kanunu mûcibince başka mevkilere gönderir, ihmal etmez. Evet, harâret suyu kaynatmakla suyun bünyesini tahrib ettiği zaman, o tahrib neticesi vücûda gelen buhar ademe gitmez, belki nizâmât-ı havâiye mûcibince muayyen bir mecrâya sevkedilir ve muayyen bir mevkie çıkar, emr-i İlâhiyeye intizaren orada durur.

Ve kezâ, ذَهَبَ tâbirinden anlaşılır ki, havass-ı hamse denilen duygular, sağır, kör, câmid tabiattan neş'et etmiş değildirler. Ancak o duygular, Cenâb-ı Hak’tan ihsân edilen hediyelerdir. Yalnız göz, kulak tâbirleri adi birer isimdirler.

Ve kezâ, ذَهَبَ ’nin harf-i cerr olan ب ile beraber gelmesinden anlaşılıyor ki, müsebbebât esbâbdan ayrıldığı zaman başıboş bırakılmaz, yine bir nizâm altına alınır. Çünkü ذَهَبَ بِهِ “beraberce götürmek” mânâsını ifâde eder. Beraber götürülen birşey sâhibsiz, başıboş bırakılmaz.

İhtar: Sem'in müfred olarak, basarın cem olarak zikirleri işitilen bir, görünen çok olduğuna işârettir. Evet, söylenilen sözler birer birer kulağa girer, öyle işitilir. Fakat çok şeyler bir defa bakmakla göze görünür.

﴾ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ﴿ Bu cümledeki nükteler ve işâretler:

Evvelâ, bu cümle münâfıkları ve yolcuları istilâ eden dehşetin hakikat olduğuna bir fezleke ve bir hülâsadır. Ve bu hülâsadan anlaşılır ki, yolcuların ahvâli, münâfıkların ahvâlini tamamıyla temsîl ettiği ve herbir hâlleri yolcuların hâllerinde göründüğü gibi, herbir zerrede ve herbir hâlde kudret-i İlâhiyenin de tasarrufu görünür.

Tahkîki ifâde eden اِنَّ dahil olduğu hükmün sâbit ve sarsılmaz hakikatlerden olduğuna delâlet ettiği gibi, mes'elenin azametini ve vüs'atini ve dikkatini ve nev'-i beşerin bu gibi mes'elelerde aciz, zayıf ve kàsır olduğunu remzen gösteriyor. Çünkü bu gibi yakìnî mes'elelerde tereddüdü intac eden, ancak vehimlerdir. Vehimleri tevlîd eden za'fiyet, acz, kusurdur; bunlar ise insanın tıynetiyle yoğrulmuş sıfatlardır.

اَللّٰهُ Lafza-i Celâlin burada sarâhaten zikredilmesi, bu cümledeki hükmü isbât eden delile işârettir. Çünkü bütün mevcûdât, taht-ı tasarrufunda ve dâire-i şümûlünde bulunan kudret, sâir sıfatlar gibi Ulûhiyetin lâzimesidir.

عَلٰى kelimesinden anlaşılır ki, ademden eşyayı çıkaran kudret, o eşyayı mühmel ve başıboş bırakmaz. Ancak hikmetin murâkabesi ve nezâreti altında terbiye eder ve ettirir.

كُلِّ edatından anlaşılır ki, esbâbın bütün eserleri ve hâsıl-ı bilmasdar denilen ef'âl-i ihtiyariyeye terettüb eden eserler, tamamen kudrete bağlıdır. Mevcûda ve mevcûdâta, şey ve eşya denilmesi meşîet-i ilâhiyenin taallukundan neş'et ettiğine nazaran شَىْءٍ tâbirinden anlaşılır ki, eşya vücûda geldikten sonra da Sâni'den alâkası kesilmez. Vücûdun tekerrüründen ibaret olan bekàları için dâima Sâni'e muhtaçtırlar.

قَادِرٌ kelimesine bedel, sübût ve devamı ifâde eden قَدِيرٌ sîgasından anlaşılır ki, kudret, makdûrat nisbetinde olmayıp, kudretin dâire-i tasarrufu pek geniştir. Hem kudret zâtiyedir, tağayyürü kabûl etmez. Hem aynı zamanda kudret lâzimedir, ziyâde ve noksan olmaz. Hem kudret, Rezzâk, Gaffâr, Muhyî, Mümît gibi sıfât-ı fiiliyenin merci'i ve mîzanıdır. —oOo—