► 13 ◄
﴿ وَاِذَا قِيـلَ لَهُـمْ اٰمِنُوا كَــمَٓا اٰمَنَ النَّـاسُ قَالُوٓا أَنُؤْمِنُ كَــمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓـاءُ أَلٰٓا اِنَّـهُـمْ هُـمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْـلَمُوـنَـ ﴾
Yani, “Halkın îmâna geldikleri gibi siz de îmâna geliniz, diye îmâna dâvet edildikleri zaman, ‘Süfehâ takımının îmâna geldiği gibi biz de mi îmâna geleceğiz?’ diye cevapta bulunurlar. Fakat süfehâ takımı ancak ve ancak onlardır; lâkin bilmiyorlar.”
Bu âyeti mâkabliyle rabt ve nazm eden cihetlere gelince:
Bu iki âyet münâfıkların cinayetlerini hikâye ettiği gibi, onlara hem nasihat, hem irşad vazifesini de görüyor. Binâenaleyh, bu iki âyetin arasındaki atıf, ya onların mü'minlere isnâd ettikleri sefâhet cinayetini kendilerinin arzda yaptıkları ifsad cinayetine atıftır, veyâhut emr-i bilmârufu tazammun eden ikinci âyet, nehy-i anilmünkeri ifâde eden birinci âyete atıftır. Demek bu iki âyet arasındaki cihetü'l-vahdet, ya cinayettir veyâhut irşaddır.
Bu âyetteki cümlelerin arasındaki cihet-i irtibat ise:
Vaktâ ki ﴾ وَاِذَا قِيـلَ لَهُـمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّـاسُ ﴿ cümlesiyle farz-ı kifâye olan nasihat vazifesi îfâ edilmek üzere kâmil insanlardan ibaret olan cumhûr-u nâsa ittibâen, hàlis bir îmâna dâvet edildikleri zaman, onların enâniyet-i câhiliyeleri heyecana gelerek ﴾ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُ ﴿ deyip gurur ve inâdlarında ısrar ettiler ve “Da'vâmız haktır ve bizler hak üzereyiz” diye bâtıl ve inatçıların âdeti gibi bâtıl da'vâlarını hak ve cehâletlerini ilim iddia ettiler. Çünkü onların nifâkla kalbleri fesâda uğramıştır. Şübhesiz fâsit olan bir kalb, gururlu olur ve ifsadâta meyleder. Binâenaleyh, onlar kalblerinin fâsid olmasından temerrüd ve inâd ediyorlar. Ve hedef ittihàz ettikleri ifsad iktizasıyla yekdiğerlerine halkı idlâl etmeyi tavsiye ediyorlar. Ve gururlarının hükmüyle, diyânet ve îmânı sefâhet ve sefâlet telâkki ediyorlar. Ve nifâklarının icâbıyla, bu sözlerinde de münâfıklık yapıyorlar. Zîra bu sözlerinin zâhirinden “Biz divâneler değiliz, nasıl sefîhler gibi olacağız?” diye bir mânâ çıkar. Bâtınından ise “Nasıl ekserîsi fukara ve nazarımızda sefîh olan mü'minler gibi olacağız?” diye diğer bir mânâ çıkıyor.
Sonra, Kur'ân-ı Kerîm, onların mü'minlere attıkları sefâhet taşını
﴾ أَلٰٓا اِنَّـهُـمْ هُـمُ السُّفَـهَٓاءُ ﴿ cümlesiyle onlara iâde etmekle kendilerine yutturmuştur. Çünkü inâd ve cehâletleri bu dereceye vâsıl olanın hak ve müstehakkı, beyne'n-nâs teşhîr edilmekle sefâhetin kendisine münhasır olduğunu ilân etmektir.
Sonra ﴾ وَلٰكِنْ لَا يَعْـلَمُونَ ﴿ cümlesiyle onların cehl-i mürekkeble câhil olduklarına işâret etmiştir ki, bu gibi câhillere nasihat te'sir etmediğinden, onlardan tamamıyla i'râz etmek lâzımdır. Çünkü, nasihati dinleyen ancak cehlini bilenlerdir. Bunlar cehillerini de bilmezler.
Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin eczâsı arasında bulunan irtibata gelelim:
﴾ وَاِذَا قِيـلَ لَهُـمْ امِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّـاسُ ﴿ cümlesindeki اِذَا kat’iyeti ifâde ettiğinden emr-i mâruf ile halkı irşad etmek lüzumuna işârettir.
Sîga-yı mechûl ile zikredilen قِيـلَ nasihatin, alâ sebîli’l-kifâye vâcib olduğuna işârettir.
Ve اَخْلِصُوا فِى اِيمَانِكُـمْ gibi, ihlâs lafzını ihtiva 5eden bir cümleye bedel اٰمِنُوا lafzının zikredilmesi, ihlâsı olmayan îmânın, îmândan addedilmemesine işârettir.
Ve ﴾ كَمَٓا اٰمَنَ النَّـاسُ ﴿ lafzıyla güzel bir misâl, bir nümûne, bir örnek gösterilmiştir ki, onlara ittibâ' ederek ihlâslı bir îmâna gelsinler.
نَاسْ lafzında iki nükte vardır ve o iki nükte, vicdânları emr-i mârufa icbar eden âmillerdendir.
Birincisi: نَاسْ ünvânı, herkesi cumhûr-u nâsa tâbi olmaya dâvet eder. Çünkü cumhûra muhâlefet öyle bir hatâdır ki, o hatâyı irtikâb etmek, kalbin, vicdânın şânından değildir.
İkincisi: ﴾ كَمَٓا اٰمَنَ النَّـاسُ ﴿ tâbirinden anlaşılıyor ki, îmânı olmayanın nâstan addedilmemesi lâzımdır. Ancak nâs tâbiri mü'minlere mahsûstur. Bu da, ya îmânın hâsiyetiyle insaniyetin hakikati mü'minlere münhasırdır; veya îmânsız olanlar, insaniyetin mertebesinden sukùt etmişlerdir.
﴾ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُ ﴿ Yani, “Bizler nasihatleri kabûl etmiyoruz. Şu miskinlerin cemâatine nasıl gireceğiz? Bizim gibi ashâb-ı câh ve mertebe, onlara kıyâs edilemez.”
قَالُوا nefislerini tezkiye, mesleklerini tervîc, nasihatten istiğnâ, mağrûrâne da'vâ şeklinde müdafaa etmelerine işârettir.
İnkârî bir istifhâmı ifâde eden أَنُؤْمِنُ kelimesi, onların cehâlette gösterdikleri temerrüd ve inâda işârettir. Sanki onlar istifhâm ile nasihat edene soruyorlar ki: “Mesleğimizi terk etmemize senin vicdânın râzı olup insafın kabûl eder mi?”
S - Onlar o sözlerinde kimleri muhâtab etmişlerdir?
C - Evvelâ nefislerine, sâniyen ebnâ-yı cinslerine, sâlisen nasihat edenlere tevcîh-i hitâb etmişlerdir.
Evet, birisine nasihat yapan adam evvelâ nefsine müracaat eder, sonra arkadaşlarıyla konuşur. Sonra nasihat ettiğine döner, yaptığı müracaatların neticesini ona söyler. Buna binâen, vaktâ ki münâfıklar îmâna dâvet edildiler; onlar fesâda uğramış kalblerine, tefessüh etmiş vicdânlarına müracaatta bulundular. İnkâr cevabını aldıkları için, kalblerindeki şeyi dışarıya verdiler. Sonra ifsad arkadaşlarına müracaat ettiler. Yine inkâr cevabını alarak, gizli gizli konuşmalara başladılar. Sonra, i'tizar şeklinde nasihat edene dönerek şöyle bir safsatada bulunurlar: “Yâhû, aramızda çok fark vardır. Biz onlara kıyâs edilemeyiz. Çünkü biz zenginiz, onlar fakirdirler. Onlar mecburiyet sâikasıyla îmâna gelmişlerdir. Onların diyâneti ıztırarîdir. Biz ise ashâb-ı izzet ve servet insanlarız.”
Hülâsa, onlar gururlarının hükmüyle mürşidi insafa dâvet ettiler. Hud’a ve hileleriyle ikiyüzlü bir konuşmada bulundular. Şöyle ki: “Ey mürşid! Bizleri süfehâ zannetme. Bizler süfehâ gibi olamayız. Ancak hàlis mü'minlerin yaptıkları gibi yapıyoruz” diye mürşidi kandırmak istediler. Hâlbuki, kalblerinde, “Bu fakir ve kıymetten sukùt eden mü'minler gibi değiliz” gibi başka bir mânâyı izhâr etmişlerdir.
Hülâsa أَنُؤْمِنُ lafzında onların fesâdlarına, ifsadlarına, gururlarına ve nifâklarına gizli birer remiz vardır.
﴾ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُ ﴿: Yani, “Kâmil zannettiğiniz mü'minler, nazarımızda zelîl ve fakir bir cemâattır. Onların herbirisi bir kavmin sefîhidirler.”
O kâmil mü'minlerin tecviz ettiği kıyâsta birkaç işâret vardır:
Birincisi: Mecmaü'l-mesâkin, melce'ü'l-fukara, hakkı himâye, hakikati muhâfaza, gururu men', tekebbürü def eden, yegâne İslâmiyettir. Evet, kemâl ve şerefin mikyâsı İslâmiyettir.
İkincisi: Nifâkı intac eden, garaz, gurur, tekebbürdür.
Üçüncüsü: İslâmiyet, ehl-i dünya ve ashâb-ı merâtib ellerinde tahakküm ve teğallübe vesile olamaz. Ancak sâir dinlerin hilâfına olarak, ehl-i fakr ve hâcet elinde ihkàk-ı hak için kırılmaz elmas bir kılınçtır. Bu hakikate tarih güzel bir şâhiddir.
﴾ أَلٰٓا اِنَّـهُـمْ هُـمُ السُّفَـهَٓاءُ ﴿: Bilinmesi lâzımdır ki, Kur'ân-ı Kerîmin, nifâkın aleyhine kesretle yaptığı şiddetli tehdidler ve takbihlerin sebebi, ancak ve ancak Âlem-i İslâmın nifâk şûbelerinden gördüğü darbelerdir.
أَلَا îkaz âleti olup, sefâhetlerini teşhîr ve efkâr-ı âmmeyi sefâhetlerine istişhâd etmek için zikredilmiştir. Hakikati göstermek için bir âyine ve hakikate delâlet için bir delil vazifesini gören اِنَّ lisân-ı hâliyle, “Hakikate bakınız, onların zâhirî safsatalarının aslı yoktur, aldanmayınız” diyor.
Hasrı ifâde eden هُـمْ kelimesi, nefislerine iddia ettikleri tezkiyeyi red ve mü'minlere isnâd ettikleri sefâheti def eder. Yani, bir lezzet-i fâniye için âhiretini terk eden sefîhtir. Bâki bir mülkü hevesât-ı fâniyesinin terkiyle satın alan sefîh değildir.
اَلسُّفَـهَٓاءُ deki elif ve lâm, hükmün ma'lûmiyetine ve kemâline işârettir. Yani, onların sefâheti ma'lûmdur. Ve sefâhetin son sistemi onlardadır.
﴾ وَلٰكِنْ لَا يَعْـلَمُونَ ﴿ cümlesinde üç işâret vardır:
Birincisi: Hakkı bâtıldan, îmân mesleğini nifâk mesleğinden temyiz etmek, ancak ilim ve nazar ile olur. Fakat yaptıkları fitne ve fesâdları zâhir olduğu için, ednâ bir şuûru olan farkında olur. Buna binâen, Kur'ân-ı Kerîm birinci âyeti ﴾ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿ ile zeyillendirmiştir.
İkincisi: ﴾ لَا يَعْـلَمُونَ ﴿ gibi, âyetlerin sonunda zikredilen
﴾ اَفَلَا يَعْـقِلُوـنَـ ﴾ ﴿ اَفَلَا يَتَـدَبَّرُوـنَـ ﴾ ﴿ اَفَلَا تَتَـذَكَّـرُوـنَـ ﴿ gibi cümleleriyle, İslâmiyetin akıl, hikmet ve mantık üzerine müesses olduğuna işâret etmiştir ki, İslâmiyeti herbir akl-ı selîmin kabûl etmesi, İslâmiyetin şânındandır.
Üçüncüsü: Onlardan i'râz etmek ve onlara i'timâd etmemek lâzımdır. Çünkü cehillerini bilmediklerinden, nasihatin onlara te'siri olmuyor. —oOo—
► 14-15 ◄
﴿ وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوٓا اٰمَـنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطِينِهِـمْ قَالُوٓا اِنَّا مَعَكُـمْ اِنَّـمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ❀ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِـمْ وَيَمُـدُّهُـمْ فِى طُغْيَانِهِـمْ يَعْمَهُونَ ﴾
İstihzâ ve istihfaf gibi münâfıkların dördüncü cinayetlerini beyân eden şu âyetin fesâd, ifsad, tesfih gibi sebkat eden cinayetlerine atfını iktiza eden ayn-ı münâsebetle bu âyetin meâliyle mâkablinin meâli arasında irtibat ve intizam hâsıl olmuştur.
Bu âyetin cümleleri arasındaki vech-i irtibata gelince:
İnsanın musîbet ve elemlere karşı nokta-i istinâdı ve ihtiyaç ve emellerini tesviye için nokta-i istimdadı olan îmânın üç hàssası vardır.
Birincisi: Nokta-i istinâdından neş'et eden izzet-i nefistir. İzzet-i nefsi olan, başkalarına kendisini zelîl göstermeye tenezzül etmez.
İkincisi: Şefkattir. Şefkati olan, kimseyi tahkîr ve tezlil etmez.
Üçüncüsü: Hakikatlere ihtiram etmek ve yüksek şeylerin kıymetini bilmekle istihfaf etmemektir.
Kezâlik, îmânın zıddı olan nifâkın da üç hàssası vardır.
Birincisi: Zillettir.
İkincisi: İfsadâta meyletmektir.
Üçüncüsü: Başkalarını tahkîr etmekle gururlanıp zevk almaktır.
Binâenaleyh, îmân, izzet-i nefsi intac ettiği gibi, nifâk da onun aksine zilleti intac eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelîl gösterir. Bu ise riyâdır. Riyâ ise müdahenedir. Müdahene dahi kizbdir. Kur'ân-ı Kerîm, şu silsileli kizbe
﴾ وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوٓ اٰمَـنَّا ﴿ ile işâret etmiştir. Yani, “Mü'minlere rast geldikleri zaman, biz de îmâna geldik’ diyorlar.”
Sonra nifâk, îmânın hilâfına, kalbleri ifsad eder. Kalbin fesâdı ise, yetîmliği intac eder. Yani, bozuk olan bir kalb kendisini sâhibsiz, mâliksiz, yetîm bilir. Bu hâletten korku neş'et eder. O korku onu kaçıp gizlenmeye icbar eder. Kur'ân şu hâllerine ﴾ وَاِذَا خَـلَوْا ﴿ ile işâret etmiştir. Yani, “Kaçıp halvetlere gittikleri zaman...”
Sonra nifâk, îmânın aksine, akraba ve sâireler arasında sıla-i rahmi kat’ eder, keser. Bu ise şefkati izâle eder. Şefkatin zevâli ise ifsadâta sebeb olur. İfsaddan fitne çıkar. Fitneden hıyânet doğar. Hıyânet dahi za'fiyeti mûcibdir. Za'fiyet de himâye edecek bir zahîre, bir arkaya ilticâ etmeye icbar eder. Kur'ân-ı Kerîm buna ﴾ اِلٰى شَيَاطِينِهِـمْ ﴿ ile işâret etmiştir. Yani, “Şeytanlarına kaçıp, şeytanlarının himâyelerine giriyorlar.”
Sonra, îmânın hilâfına, nifâkta tereddüd vardır. Yani münâfık olan kimse, kat’î bir hüküm sâhibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intac eder. Bu da mesleksizliği. Bu dahi emniyetsizliği tevlîd eder. Bu ise –kanunen maznunların hergün isbât-ı vücûd etmeleri lüzumu gibi– dâima şeytanlarına gidip küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini icâb ettirir. Kur'ân-ı Kerîm bu silsileye ﴾ قَالُوٓا اِنَّا مَعَكُـمْ ﴿ ile işâret etmiştir. Yani, “Bizler sizinle beraberiz” diye ahidlerini tecdîd ediyorlar.
Sonra mü'minlere gidip geldiklerinden hâsıl olan şübheyi izâle etmek için, and dilemeye mecbur oldular. Ve îmânın hilâfına, hakikatlere adem-i hürmet ve istihfafta bulunarak kıymetli şeylere ihanet ettiler ki, kendilerine atfedilen ithamları defetsinler. İşte, Kur'ân-ı Kerîm buna ﴾ قَالُوٓا اِنَّـمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ﴿ ile işâret etmiştir. Yani, “Bizim mü'minlerle olan ihtilâtımız, onlarla istihzâ içindir. Aramızda samîmiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz.”
Sonra, münâfıkların şu gidiş ve söyleyişlerini dinleyen sâmiîn mü'minlerin de mukàbelede bulunmalarını intizar etmekte bulunduğu, siyâk-ı kelâmdan anlaşıldı. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm de mü'minlere bedel ﴾ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِـمْ ﴿ diye mukàbelede bulunmuştur. Yani, “Cenâb-ı Hak, onların istihzâları üzerine eşedd-i ceza ile dünya ve âhirette tecziye eder ve edecektir.” Cenâb-ı Hakk’ın şu mukàbelesi, mü'minlerin şerefine ve münâfıkların yaptıkları istihzânın, Cenâb-ı Hakk’ın tecziyesine karşı adem hükmünde kaldığına ve onların hamâkatlerine işârettir.
Sonra Kur'ân-ı Kerîm ﴾ وَيَمُـدُّهُـمْ فِى طُغْيَانِهِـمْ يَعْمَهُونَ ﴿ cümlesiyle cezalarını istihzâ sûretiyle tasvir etmiştir. Yani, “Onlar dalâlet ve tuğyanı intac eden esbâba sû-i ihtiyarlarıyla ve arzularıyla tevessül ettikleri için, sanki lisân-ı hâlleriyle dalâletin talebinde bulunmuşlardır; Cenâb-ı Hak da onların talebleri üzerine, istediklerine yardım etmiştir.”
Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin hey'etleri arasında intizam ciheti ise:
Dahil olduğu hükmün kat’iyetini ifâde eden
﴾ وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا ﴿’deki اِذَا onların mü'minlere olan mülâkatlarını amden ve kasden cezmettiklerine işârettir.
Alelekser yollarda rast gelmek mânâsını ifâde eden لَقُوا onların, yollarda halk içinde mü'minlere mülâkatlarını taammüd ettiklerine işârettir.
اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine tercihen اَلَّذِينَ اٰمَنُوا kelimesinin zikri, onların mü'minlerle cihet-i irtibatları, yalnız îmân sıfatı hasebiyle olduğuna ve bütün sıfatlar içinde de en mümtâz ve medâr-ı nazar yalnız îmân sıfatı olduğuna îmâdır.
﴾ قَالُوا ﴿ Bu ünvân, onların sözleriyle kalbleri bir olmadığına ve söyledikleri sözler mahzâ riyâ ve müdahene perdesi altında kendilerine yapılan ithamları def etmek ve mü'minlerden celb-i menâfi' ile sırlarına vâkıf olmak azminde bulunduklarına işârettir.
﴾ اٰمَـنَّا ﴿ Makamın iktizasıyla bu kelimenin te'kidlerle müekked olarak zikredilmesi lâzım iken, te'kidsiz zikri, kalblerinde tahrîk edici bir şevkin ve bir aşkın bulunmamasıyla, sözlerini şiddetsiz ve te'kidsiz, serseriyâne söylemiş olduklarına işârettir. Ve kezâ onların te'kidleri adem hükmünde olup, mü'minleri inandıramadıklarına işârettir.
Ve kezâ اٰمَـنَّا kelimesi ile nifâklarına örttükleri perde pek zayıf olduğundan te'kid ve teşdid edildiği takdirde yırtılması ihtimali olduğuna işârettir. Çünkü te'kid ve teşdid şübheyi dâîdir. Şübhe ise tahkîkata bâistir. Tahkîkat yapıldığı takdirde boyaları meydâna çıkar.اٰمَـنَّا ’nın cümle-yi fiiliye ile zikri ise îmânlarının sâbit ve devamlı olduğuna mü'minlere inandırmak imkânını bulamadıklarına ve yalnız menfaatleri celb ve esrâra muttali' olmak maksadıyla mü'minlere müdahene ve tasannu' yapmakla ihdâs-ı îmân ettiklerine işârettir.
﴾ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطِينِهِـمْ قَالُوٓا اِنَّا مَعَكُـمْ ﴿ Evvelki âyetle bu âyetin birbirine olan atıfları, onların mesleksiz ve sebatsız olduklarına işârettir.
اِذَا ’nın ifâde ettiği cezmiyet, i'tiyâd ettikleri fesâd ve ifsad iktizasıyla şeytanlarına gitmelerini zarûrî bir vazife bildiklerine işârettir.
خَـلَوْا tâbiri, cinayetlerinden korktuklarından tesettür ve gizlenmek istediklerine işârettir. اِلٰى kelimesinin خَـلَوْا kelimesiyle daha uygun olanمَعَ kelimesine tercihen zikredilmesi, iki şey içindir: Birisi, acz ve zaafları yüzünden ilticâ etmeye mecbur olmalarıdır. İkincisi, fitne ve ifsad iktizasıyla mü'minlerin sırlarını kâfirlere îsâl etmektir. Bu iki mânâyıمَعَ ifâde edemez.
شَيَاطِينِهِـمْ Bu ünvân, reislerinin şeytanlar gibi gizlenip vesveseleri ilkà ettiklerine ve şeytanlar kadar muzır olduklarına ve şeytanlar gibi şerden mâadâ birşey tasavvur etmediklerine işârettir.
﴾ قَالُو اِنَّا مَعَكُـمْ ﴿ Yani, “Sizinle beraberiz.” Bu cümle ile nefislerinin tezkiyesine, ahidlerinin tecdîdine, mesleklerinde sâbit kaldıklarına işâret etmişlerdir. Yalnız bu cümlenin muhâtablarında münâfıkların münkirleri bulunmadığı hâlde cümle te'kidleştirilmiştir.
﴾ وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَـنَّا ﴿ cümlesinin muhâtabları hep münkir oldukları hâlde, cümle te'kidsiz bırakılmıştır. Bunun sebebi, birinci cümleyi şevksiz, aşksız, ikinci cümleyi ise aşk ve şevkle söylediklerine işârettir. Şeytanlarına söyledikleri cümleyi, ismiye şeklinde, mü'minlere karşı söylediklerini cümle-i fiiliye sûretinde zikretmeleri, maksadlarının burada ahidlerine sâbit ve devamlı kaldıklarını isbât ettiklerine, orada ise yalnız îmâna geldiklerini ihdâs ettiklerine işârettir.
﴾ اِنَّـمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ﴿ Yani, “Bizler mü'minlere karşı, ancak istihzâ edici insanlarız.” Bu cümlenin evvelki cümleye atfedilmediğinin esbâbı:
İki kelime veya iki cümle arasında ya kemâl-i ittisal ve ittihâd vardır veya kemâl-i inkıta ve infisâl vardır. Bu iki sûrette, birbirine atıfları câiz değildir. Ancak aralarında orta derecede bir inkıta ve bir ittisal olan yerlerde atıfları câizdir. Bu cümle ise اِنَّا مَعَكُـمْ cümlesine bir cihetten te'kiddir, bir cihetten de bedeldir. Bu iki sûrette, her iki cümlenin arasında kemâl-i ittisal vardır. Diğer bir cihetten dahi mukadder bir suale cevaptır. Bu sûrette de aralarında kemâl-i inkıta vardır. Çünkü alelekser sual inşa, cevab ihbar olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.
Sual: Bu cümlenin اِنَّا مَعَكُـمْ cümlesine te'kid veya bedel olduğunun tevcîhi?
Elcevab: ﴾ اِنَّـمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ﴿ cümlesi gerek hak ve hakikate ve gerek ehl-i hak ve ehl-i hidayete ihanete dairdir. Çünkü bundan dalâlet ve ehl-i dalâlete ta'zîm çıkıyor. Bu ise اِنَّا مَعَكُـمْ cümlesinin meâlidir. Demek her iki cümlenin meâlleri birdir veya birbirini te'kid eder.
Mukadder bir suale cevab olduğunun tevcîhi ise, sanki onların şeytanları tarafından şöyle bir sual vârid olmuştur ki, “Yâhû, eğer siz bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsaydınız, mü'minlere muvâfakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheblerine geçtiniz veyâhut sizin için muayyen bir mezheb yoktur.” Bu suale karşı ﴾ اِنَّـمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ﴿ diye, Müslümanlardan olmadıklarını sarâhaten söyledikleri gibi, hasrı ifâde eden اِنَّـمَا ile, muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işâret etmişlerdir. Ve kezâ, devamı ifâde eden ism-i fâil sîgasıyla مُسْتَهْزِؤُنَ demeleri, mü'minlere karşı yaptıkları istihzânın dâimî bir sıfatları olup, bilâhare ârız olmuş sıfatları olmadığına işârettir.
﴾ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِـمْ ﴿ Yani, “Allah onları istihzâ ediyor.” Bu cümlenin evvelki cümlelere atfedilmeyerek atıfsız zikredilmesinin esbâbı:
Eğer atfedilmiş olsaydı, ya ﴾ اِنَّـمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ﴿ cümlesine atfolurdu; bu ise bu cümlenin de اِنَّا مَعَكُـمْ cümlesine te'kid olmasını icâb eder. Veya اِنَّا مَعَكُـمْ cümlesine atfolurdu; bu dahi bu cümlenin onların sözlerinden biri olduğunu iktiza eder. Veya قَالُوا ya atfolacaktı; o vakit Allah’ın onlara olan istihzâsı halvet zamanıyla mukayyed olacaktı. Hâlbuki Allah’ın istihzâsı dâimîdir. Veyâhut وَاِذَا لَقُوا cümlesine atıf yapılacaktı; bu ise her iki taraftan, yani mâtuf ve mâtufun-aleyhten maksadın, bir olduğunu istilzam eder. Hâlbuki birinci cümle amellerini beyân eder; ikinci cümle cezaları hakkındadır. Demek mahzursuz, münâsib bir mâtufun-aleyh bulunmadığından müste'nife olarak, yani mâkabliyle bağlı olmayarak mukadder bir suale cevab kılınmıştır.
Evet, münâfıkların fenâlığı ve kötülüğü öyle bir dereceye bâliğ olmuştur ki, hâllerine vâkıf olan her rûh, “Acaba böyle fenâ olanların cezası nedir ve cezaları verilmeyecek mi?” diye sormaya mecbur olur. İşte, Kur'ân-ı Kerîm ﴾ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِـمْ ﴿ cümlesiyle şu mukadder suale cevab vermiştir. Demek bu cümlenin isti'nâfı, atfından daha mühimdir.
Sonra, makamın iktizasıyla onların istihzâlarına karşı mü'minlerin mukàbelede bulunmaları icâb ederken Cenâb-ı Hakk’ın mukàbelede bulunması, mü'minlerin teşvikine ve terahhumlarına işâret olduğu gibi, münâfıkları da istihzâ etmekten zecir ve men' etmek içindir. Zîra, istinâdları Allâmü'l-Guyûba olanlar, istihzâ edilemezler.
Sonra, Cenâb-ı Hakk’ın tenkil ve tâzibini istihzâ ile tâbir etmek şe'n-i ulûhiyete yakışmadığından, istihzânın lâzımı olan tahkîr irâde edilmiştir.
Sual: Münâfıkların istihzâsı, devamı ifâde eden ism-i fâil sîgasıyla olduğu hâlde Cenâb-ı Hakk’ın mukâbil istihzâsı, teceddüdü ifâde eden fiil-i muzârî sîgasıyla yapıldığında hikmet nedir?
Elcevab: Tâzib ve tahkîrler tebeddül ve teceddüd ettikçe te'sirleri çoğalır. Zîra bir tarzda devam eden bir elemin te'siri gittikçe azalır; tazelendikçe te'siri çok olur. Bu mânâyı ifâde eden, ancak fiil-i muzârîdir. İsm-i fâil ise yalnız devamı ifâde eder.
﴾ وَيَمُـدُّهُـمْ فِى طُغْـيَانِهِـمْ يَعْـمَهُونَ ﴿ Yani, “Dalâletin esbâbına tevessül etmeleriyle, dalâletin talebinde bulunmuşlardır. Allah da onlara dalâlet vermiştir.”
Allah tarafından yardımın yapılmasını ifâde eden يَمُـدُّ kelimesi, abdin hàlık-ı ef'âl olduğunu iddia eden İ'tizâl mezhebinin reddine işârettir. Ve onların lisân-ı hal ile istekleri üzerine, Allah’ın onlara yardım ettiğine delâlet eden يَمُـدُّ ’nün tazammun ettiği يَسْتَمِدُّ cümlesi, abdin elinde birşey yok, hep Allah’tan olduğunu iddia eden mezheb-i Cebrin reddine işârettir. Zîra, onlar sû-i ihtiyarlarıyla ve arzularıyla dalâleti istemişlerdir. Allah da onların isteklerini vermiştir.
طُغْيَانٌ kelimesinin هُـمْ zamîrine izafesi, tuğyan cinayeti, onların ihtiyarlarıyla husûle gelip, cebr ile alâkadar olmadığından “Bizler Allah’ın cebriyle bu tuğyanı yapıyoruz” diye mazeretlerinin reddine işârettir.
طُغْيَانٌ ünvânı ise onların zararı, tûfân gibi, bütün mehâsin ve kemâlâtı tahrib ettiğine îmâdır.
يَعْمَهُونَ Yani, “Tuğyan ve dalâletlerinde mütehayyir ve mütereddid şahıslardır. Onların ne meslekleri var ve ne de muayyen bir maksadları vardır.” —oOo—
► 16 ◄
﴿ اُولٰٓئِـكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُـمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ ﴾
Yani: “Onlar, hidayeti verip dalâleti satın alan birtakım kafasızlardır ki, ticâretlerinden bir fâide göremedikleri gibi o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar.”
Bu âyetin mâkabliyle cihet-i irtibatına gelince:
Bu âyet geçen tafsîllere bir fezleke, bir hülâsadır. Ve o tafsîlleri yüksek ve müessir bir üslûbla tasvir etmiştir. Lâkin muhâtablarının saff-ı evvelinde ve tabaka-i ûlâsındakiler kışın Yemen cihetine, yazın da Şam cihetlerine giderek yaptıkları ticâretin kâr ve zararını, lezzet ve elemini gördüklerinden, tasvir için ticâret üslûbu intihâb edilmiştir. Şöyle ki:
Nev'-i beşerin dünyaya gönderilmesi, dâimî bir tavattun için değildir. Ancak sermâyeleri olan isti'dâd ve kàbiliyetlerini tenmiye ve inkişaf ettirmek üzere ticâret için gelmişlerdir. Fakat münâfıklar bu ticâretlerinde sermâyelerini batırıp âleme rezîl oldular.
Sonra bu âyetin cümleleri arasında cihet-i nazım ve intizam ise:
Bu âyetin cümleleri arasında ticâret üslûblarındaki tertibler gibi gayet fıtrî, selîs ve muntazam bir tertib vardır. Şöyle ki:
Bir tüccara yüksek bir sermâye verilir. O da o sermâye ile zararlı ve zehirli şeyleri alır, satarsa, o tüccar alışverişinin sonunda ne bir fâide görür ve ne de bir kâr görür. Bil'akis, hasâret içinde boğulmakla beraber, kaçmak için yolu da kaybeder. İşte, münâfıkların yaptıkları muâmele de aynen buna benziyor.
Sonra, mezkûr âyetteki cümlelerin hey'etleri ise:
﴾ اُولٰٓئِـكَ ﴿ kelimesi, uzaklarda bulunan şeyleri ihzar ederek mahsûs ve meşhûd olarak göstermek için kullanılan bir işâret âletidir.
Sual: Münâfıkların اُولٰٓئِـكَ ile ihzarlarında ne fâide vardır?
Elcevab: Onların mezkûr cinayetlerini işiten sâmi'in kalbinde hâsıl olan nefret ve adavet öyle bir dereceye bâliğ olmuş ki, onları gözüyle göreceği ve yüzlerine tüküreceği gelir ki, yüzlerine tükürmekle kalbi rahat olsun. İşte bunun için onlar اُولٰٓئِـكَ dürbünüyle ihzar edilmiştir ki, sâmi' yüzlerine tükürsün.
Sual: Münâfıkların mahsûs ve meşhûd olmadıkları hâlde اُولٰٓئِـكَ ile mahsûs olarak gösterilmeleri ne sûretle olur? Ve ne gibi bir fâidesi vardır?
Elcevab: Münâfıkların mezkûr cinayetlerle ve acîb sıfatlarla ittisafları, onları öyle tecessüm ettirmiştir ki, hayâlce mahsûs ve meşhûd ve hazır görünmektedirler. Ve şu mahsûsiyetlerinden, onlara isnâd edilen hükmün illeti de anlaşılır. Evet, hidayeti verip dalâleti almak gibi bir hükme elbette bir illet ve bir sebeb lâzımdır. O illet ise, onların sebkat eden cinayetleri ve sıfatlarıdır. İşte, Kur'ân-ı Kerîm, onları o sıfatlarla muttasıf olarak اُولٰٓئِـكَ ile ihzar etmiştir ki, bu âyette onlara yükletilen hükmün illet ve sebebi sâmi'ce ma'lûm olsun.
Sual: Uzaklık cihetini de ifâde eden اُولٰٓئِـكَ ile münâfıkları uzak göstermekten maksad nedir?
Elcevab: Onların tarîk-ı haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücûları mümkün olmadığına işârettir. Çünkü gitmek onların elinde ise, gelmek onların elinde değildir. Yeni, in'ikad ve teşekkül etmeye başlayan hakikatler hakkında kullanılan اَلَّذِينَ ünvânı, hidayeti satıp dalâleti almak gibi şu pis muâmelenin –bir nev'i ticâret olmakla – zamanın insanları için esâslı bir meslek olmaya başlamış olduğuna işârettir.
اِشْتَرَوْا Ünvânı ise, münâfıkların “Hidayeti terk edip dalâleti aldığımız, fıtratımızın iktizasıdır, ihtiyarımızla değildir” diye yapacakları mazeretin reddine işârettir. Evet, sanki Kur'ân-ı Kerîm onlara diyor ki: “Cenâb-ı Hak re'sülmal olarak size uzun bir ömür vermiştir. Ve rûhlarınızda da kemâlât isti'dâdını bırakmıştır. Ve hidayet-i fıtriyenin çekirdeğini de vicdânınıza dikmiştir ki, saâdeti alasınız. Hâlbuki sizler saâdete bedel, lezâiz-i fâniye ve menâfi'-i dünyeviyeyi alıyorsunuz. Demek, sû-i ihtiyarınızla, dalâlet mesleğini hidayet mesleğine ihtiyar ve tercih etmekle, hidayet-i fıtriyenizi ifsad, re'sülmalınızı da zâyi' ettiniz.”
﴾ اَلضَّـلَالَةَ بِالْهُـدٰى ﴿ münâfıkların iki hüsrana ma'rûz kaldıklarına işârettir. Birisi, dalâlet hüsranıdır. İkincisi, hidayet gibi büyük bir ni'meti kaybetmektir.
﴾ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُـمْ ﴿ Yani, “Ticâretlerinin kârı olmadı.”
Sual: Münâfıkların bu ticâretlerinde re'sülmalları da zâyi' olduğu hâlde, yalnız kârlarının olmamasından bahsedilmesi neye işârettir?
Elcevab: Akıllı bir tüccarın, kârı olmayan bir alışverişe girişmemesi lâzım olduğuna ve kârı olmamasıyla beraber, re'sülmalın da zâyi' olması ihtimali olan ticâretlere girişmemesi elzem ve evlâ olduğuna işârettir.
Sual: Ribh fiili, hakikaten münâfıkların fiili olduğu hâlde, bu cümlede ticârete isnâd edilmiş olduğu neye işârettir?
Elcevab: Onların ne bu ticâretlerinde, ne eczâsında, ne ahvâlinde ve ne vesâitinde, ne cüz'î ve ne de küllî bir fâide bulunmadığına işârettir. Evet, bazı ticâretlerde matlûb kâr olmasa da, ahvâlinde veya vesâitinde az çok bir fâide olabilir. Fakat bu ticâret ise şerr-i mahzdır, fâidelerden tamamen mahrum bir zarardır.
﴾ وَمَا كَــانُوا مُهْتَدِينَ ﴿ Yani, “Re'sülmallarını zâyi' etmekle hüsrana ma'rûz kaldıkları gibi, yollarını da kaybetmişlerdir.” Bu cümlede, sûrenin başındaki
﴾ هُـدًى لِلْمُتَّقِينَ ﴿ cümlesine gizli bir remiz vardır ki: Kur'ân-ı Kerîm hidayeti vermemiş değildir; hidayeti vermiş de bunlar kabûl etmemişlerdir. ∗∗∗