► 23-24 ◄
Mukaddime
﴿ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ مِـمَّا نَـزَّلْنَـا عَلٰى عَبْـدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِـه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُـمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُـمْ صَادِق۪ينَ ❀ فَاِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا وَلَنْ تَفْـعَلُوا فَاتَّـقُوا النَّـارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّـاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكــَافِر۪ينَ ﴾
Gayet kısa bir meâli; yani: “Abdimiz üzerine inzâl ettiğimiz Kur'ânda bir şübheniz varsa, Kur'ânın mislinden bir sûre yapınız; hem de, Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şühedâ ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sâdık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'ânın mislinden bir sûre getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde –zâten getiremezsiniz ya– öyle bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır.”
Mukaddime
Kitabın evvelinde beyân edildiği gibi Kur'ân-ı Kerîmin takib ettiği esâs maksad dörttür. Birinci maksadı olan “Tevhid”, evvelki âyetle beyân edilmiştir. Bu âyetle de, ikinci maksad olan “Nübüvvet” beyân ve izâh edilmiştir. Yalnız bir şey var ki, bu âyet, Nübüvvet-i Muhammediyenin (A.S.M.) isbâtı hakkındadır; nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Hâlbuki maksad, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz'îde dâhildir. Cüz'înin isbâtıyla küllî de isbât edilmiş olur. Bu âyet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetini, en büyük mu'cizesi olan i'câz-ı Kur'ândan bahisle isbât ediyor.
O Zâtın (A.S.M.) nübüvvetine dair delâil başka risalelerimizde beyân edilmiştir. Burada, yalnız bir kısmını hülâsaten “Yedi Mes'ele” zımnında beyân edeceğiz.
■ BİRİNCİ MES'ELE:
Enbiyâ-i sâlifînde nübüvvete medâr ve esâs tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında –yalnız zaman ve mekânın te'siriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartıyla– yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde; Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’da daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binâenaleyh, nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et-i mecmuası, mu'cizeleriyle vesâir ahvâlleriyle, lisân-ı hâl ve kal ile, nev'-i beşerin sinni, kemâle geldiğinde “Üstadü'l-Beşer” ünvânını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehâdet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.), bütün mu'cizeleriyle Sâni'in vücûd ve vahdetini, nurlu bir bürhân olarak âleme ilân etmiştir.
■ İKİNCİ MES'ELE:
O Zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir bütün ahvâl ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse, herbir hareketi, herbir hâli hàrikulâde değilse de onun sıdkına delâlet eder. Ezcümle: “Gâr” mes'elesinde, Ebû Bekiri's-Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümîdi tamamıyla kesildiği bir ânda لَا تَخَفْ اِنَّ اللهَ مَعَنَا“Korkma, Allah bizimle beraberdir.” diye Ebû Bekiri's-Sıddık’a verdiği tesellî ve tavk-ı beşerin fevkınde bir ciddiyetle, bir metânetle, bir şecâatle, havfsız, tereddüdsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta-i istinâdı olan Hàlık’ına i'timâd ettiğine güneş gibi bir bürhândır.
Kezâlik, saâdet-i dâreyn için te'sis ettiği esâslarda, isabet etmiş olduğu ve izhâr ettiği kavâidin, hakikatle muttasıl ve hakkâniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabûl ve tasdik olmuş ve olmaktadır.
İhtar: O Zâtın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkâniyetini gösterirse; hey'et-i mecmuası, onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbur eder.
■ ÜÇÜNCÜ MES'ELE:
O Zâtın (A.S.M.) sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız.
Birinci sahife: O Hazretin zâtıdır. Fakat bu sahifeyi mütâlaadan evvel, “dört nükte”ye dikkat lâzımdır.
Birinci Nükte:لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ Yani, fıtrî karagözlülük, sun'î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani; yapma ve sun'î olan bir şey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabîi olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kàim olamaz. Herhalde sun'îliğin yanlışlıkları, onun ahvâlinden, etvârından belli olacaktır.
İkinci Nükte: Ahlâk-ı àliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı dâima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
Üçüncü Nükte: Mütenâsib olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani, birbirine temâyül ederler ve yekdiğerini celbederler; aralarında, ittihâd olur. Fakat birbirine zıd olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.
Dördüncü Nükte: Cemâatte olan kuvvet ferdde yoktur. Meselâ, çok iplerin hey'et-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o Hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet, o zâtın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe-i hayatı vesâir ahvâli, onun pek büyük, azîm ahlâk sâhibi olduğuna şehâdet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini “Muhammedü'l-Emîn” ile lakablandırmışlardır.
Ma'lûmdur ki, bir zâtta ictimâ' eden ahlâk-ı àliyenin imtizacından; izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi, hasîs, alçak şeylere tenezzül etmeye müsâade etmeyen yüksek hâller husûle gelir. Evet, melâike, ulüvv-ü şânlarından, şeytanları reddeder, kabûl etmezler.
Kezâlik, bir zâtta ictimâ' eden ahlâk-ı àliye; kizb, hile gibi alçak hâlleri reddeder. Evet, yalnız şecâatle iştihâr eden bir zât, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk-ı àliyeyi cem'eden bir zât, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?
Hülâsa: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhândır.
Ve kezâ, O Zâtın (A.S.M.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyâneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zâtın yaratılışında, tabiatında bir fenâlık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik sâikasıyla dışarıya verecekti. Hâlbuki bütün yaşını, ömrünü kemâl-i istikametle, metânetle, iffetle, bir ıttırâd ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işâret eden bir hâlini görmemişlerdir.
Ve kezâ, yaş kırka bâliğ olduğunda iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peydâ eder, meleke hâline gelir; daha terki mümkün olmaz. Bu zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılâb-ı azîmi âleme kabûl ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, O Zâtın (A.S.M.) evvel ve âhir herkesçe ma'lûm olan sıdk ve emâneti idi. Demek o Zâtın (A.S.M.) sıdk ve emâneti, da'vâ-yı nübüvvetine en büyük bir bürhân olmuştur.
■ DÖRDÜNCÜ MES'ELE:
İkinci sahife yi okuyacağız. Bu sahife, mâzi yani Zaman-ı Saâdetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvî olduğu enbiyâ-i sâlifînin ahvâl ve kıssaları, O zâtın sıdk-ı nübüvvetine birer bürhândır. Yalnız “dört nükte”ye dikkat lâzımdır.
Birinci Nükte: İnsan, bir fennin esâslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra da'vâsını o esâslara bina etmesi, o fende mâhir ve mütehassıs olduğuna delildir.
İkinci Nükte: Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki; âdi bir insan da olsa, hattâ çocuk da olsa, hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir da'vâ hususunda cumhûra muhâlefet edip yalan söylemeye cesâret edemez. Acaba, pek büyük bir haysiyet sâhibi, âlem-şümûl bir da'vâda, pek inâdlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmî, yani okur-yazar sınıfından olmadığı hâlde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemâl-i ciddiyetle âleme neşr ve ilân etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi, o mes'elenin Allah’tan olduğuna da bir bürhân olmaz mı?
Üçüncü Nükte: Ma'lûmdur ki, medenî insanlarca ma'lûm ve me'lûf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki, bedevîlerce mechûl olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binâenaleyh, bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevîlerin ahvâlinden bahsetmek isteyen bir adam, hayâlen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zîra onların ahvâlini ezberden, onları görmeden muhâkeme etmekle istediği ma'lûmâtı elde edemez.
Dördüncü Nükte: Ümmî bir adam, bir fennin ulemâsıyla münâkaşaya girişerek, beyne'l-ulemâ ittifaklı olan mes'eleleri tasdik ve ihtilâflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hàrika olan hâli, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi?
Bu “dört nükte”ye göz önüne getir, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak ki; o Zât, herkesçe müsellem ümmîliğiyle beraber, geçmiş enbiyâ ile kavimlerinin ahvâllerini görmüş ve müşâhede etmiş gibi Kur'ânın lisânıyla söylemiştir. Ve onların ahvâlini, sırlarını beyân ederek âleme neşr ve ilân etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekîlerin nazar-ı dikkatini celbeden da'vâ-yı nübüvvetini isbât içindir. Ve naklettiği esâsları, beyne'l-enbiyâ ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilâflı olanı da tashih edip da'vâsına mukaddime yapmıştır. Sanki o Zât, vahy-i İlâhînin ma'kesi olan masûm rûhuyla zaman ve mekânı tayyederek o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir. Binâenaleyh, o Zâtın bu hâli, onun bir mu'cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyânın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup, o Zâtın nübüvvetini isbât eder.
■ BEŞİNCİ MES'ELE:
Asr-ı saâdete ve bilhassa Cezîretü'l-Arab mes'elesine dairdir. Bunda da “dört nükte” vardır.
Birinci Nükte: Âlemce ma'lûmdur ki, az bir kavmin âdetlerinden, hakîr, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelîl, miskin bir tâifenin cüz'î zaîf huylarını ref'etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır. Acaba, hâkim olmamakla beraber, az bir zamanda nihâyet derecede âdetlerine müteassıb, inatçı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peydâ etmiş olan âdetleri ref' ve kalblerde istikrar peydâ eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terkettiren; hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları te'sis eden bir zât hàrikulâde olmaz mı?
İkinci Nükte: Yine âlemce ma'lûmdur ki, devlet, bir şahs-ı manevîdir. Çocuk gibi, teşekkülü, büyümesi tedrîcîdir.
Ve kezâ, yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin rûhuna kadar nüfûz eden eski bir devlete galebe etmesi, yine tedrîcîdir; zamana mütevakkıftır. Acaba, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün esâsât-ı àliyeyi hâvî olan ve maddî manevî bütün terakkiyât ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def'aten teşkil ettiği bir devletle dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhâfaza ve ibkà ettiren, hàrikulâdeliği değil midir?
Üçüncü Nükte: Evet, kahr ve cebr ile zâhirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibkà edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, rûhlara icra-yı te'sir ederek, zâhiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdânlar üzerine hâkimiyetini muhâfaza ve ibkà etmek –en büyük hàrika olmakla– ancak nübüvvetin hàssalarından olabilir.
Dördüncü Nükte: Evet, tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat, te'siri cüz'îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhâkeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.
Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfûz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, isti'datların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı àliyeyi te'sis ve alçak huyları imha ve izâle etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhîr etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek; ancak şuâ-ı hakikatten muktebes hàrikulâde bir mu'cizedir.
Evet, Asr-ı Saâdetten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde bâliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi! Asr-ı Saâdette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sâyesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dâiresine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle rûhî, kalbî, vicdânî bir inkılâb hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi? Bu nükteleri ceyb-i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:
1. Tarih-i âlemin şehâdetiyle sâbittir ki; parmakla gösterilen en büyük bir dâhî, ancak umumî bir isti'dâdı ihyâ ve umumî bir hasleti îkaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de îkaz edememiş ise sa'yi hep hebâ olur.
2. Tarih bize gösteriyor ki; en büyük bir insan, hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyat-ı umumiyeden bir veya iki veyâhut üç hissi îkaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehâlet, şekàvet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı àliyeyi, Cezîretü'l-Arab memleketinde, bedevî ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hàrikulâde değil midir? Evet, şems-i hakikatin ziyâsındandır.
Bu noktaları aklına sokamayanın, Cezîretü'l-Arab’ı biz gözüne sokarız. Ey muannid! Cezîretü'l-Arab’a git; en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihâb et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabî’nin o vahşetler zamanında o vahşî bedevîlere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyât devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünkü o Zâtın yaptığı o cilâ; İlâhî, sâbit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu'cizelerinden biridir.
Ve kezâ, bir işte muvaffakıyet isteyen adam; Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvâfakatini muhâfaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muârefe etsin ve hey'et-i ictimâiye râbıtalarına münâsebet peydâ etsin. Aksi takdirde, fıtrat, adem-i muvâfakatle cevab verecektir.
Ve kezâ, hey'et-i ictimâiyede, umumî cereyana muhâlefet etmemek lâzımdır. Muhâlefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binâenaleyh, o cereyanlarda, tevfik-i İlâhînin müsâadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak ile mütemessik olduğu sâbit olur.
Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği şerîatın hakàikı, fıtratın kanunlarındaki muvâzeneyi muhâfaza etmiştir. İctimâiyatın râbıtalarına lâzım gelen münâsebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal peydâ olmuştur.
Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet, nev'-i beşer için fıtrî bir dindir ve ictimâiyatı tezelzülden vikàye eden yegâne bir âmildir.
Bu “Nükteler” ile şu “Noktalar”ı nazara al, Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak. O zât, ümmîliğiyle beraber, bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdâdının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken; mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemâl-i vüsûk ve itmi'nân ile büyük bir işe teşebbüs etti; bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün rûhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı; kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı te'sis etti; vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasâveti ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhâr etti; onları, o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları, o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki, sâhirlerin sihirlerini yutan Asâ-yı Mûsa gibi, başka zâlim devletleri yuttu ve nev'-i beşeri istilâ eden zulüm, fesâd, ihtilâl, şekàvet râbıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsî' ettirdi. Acaba o Zâtın şu mâcerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?
■ ALTINCI MES'ELE:
Bu mes'ele, istikbâl sahifesine bakar. Bu sahifede dahi “Dört Nükte” vardır.
Birinci Nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört-beş fende mütehassıs ve meleke sâhibi olabilir.
İkinci Nükte: Bazen olur ki, iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm, mütefâvit olur; birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, mehâretine delâlet eder. Şöyle ki:
Bir adam, düşünmeden, gayr-ı muntazam bir sûrette söyler; ötekisi, o sözün evvel ve âhirine bakar, siyâk ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münâsebetlerini tasavvur eder ve münâsib bir mevkide, münbit bir yerde zer' eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve mârifeti anlaşılır. Kur'ân-ı Kerîm’in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.
Üçüncü Nükte: Bu zamanda –vesâit, âlât ve edevât– sanâyiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki; eğer onlar bundan iki-üç asır evvel vücûda gelmiş olsaydılar; hàrikalardan addedilecekti.
Kezâlik, kelâmlarda, sözlerde de zamanın te'siri vardır. Meselâ bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binâenaleyh, şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garâbetini muhâfaza eden Kur'ân, elbette ve elbette hàrikadır.
Dördüncü Nükte: İrşadın tam ve nâfi' olmasının birinci şartı, cemâatin isti'dâdına göre olması lâzımdır. Cemâat, avâmdır. Avâm ise; hakàikı çıplak olarak göremez, ancak onlarca ma'lûm ve me'lûf üslûb ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur'ân-ı Kerîm, yüksek hakàikı, müteşâbihât denilen teşbihler, misâller, istiâreler ile tasvir edip, cumhûra yani avâm-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.
Ve kezâ, tekemmül etmeyen avâm-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için, hiss-i zâhirî ile gördükleri ve i'tikàd ettikleri güneş, arz gibi mes'elelerde icmâl ve ibham etmiş ise de, yine hakikatlere işâreten, bazı emâreler, karîneler vaz'etmiştir.
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et.
Şerîat-ı İslâmiye, aklî bürhânlar üzerine müessestir. Bu şerîat, ulûm-u esâsiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünûndan mülahhastır. Evet; tehzîbü'r-rûh, riyâzetü'l-kalb, terbiyetü'l-vicdân, tedbirü'l-cesed, tedvîrü'l-menzil, siyasetü'l-medeniye, nizâmâtü'l-âlem, hukuk, muâmelât, âdâb-ı ictimâiye vesâire vesâire gibi ulûm ve fünûnun ihtiva ettikleri esâsâtın fihristesi, Şerîat-ı İslâmiyedir.
Ve aynı zamanda, lüzum görülen mes'elelerde, ihtiyaca göre izâhatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin isti'dâdı olmayan mes'elelerde veyâhut zamanın kàbiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmâl etmiştir. Yani, esâsları vaz'etmiş, fakat o esâslardan alınacak hükümleri veya esâsâta bina edilecek fürûâtı, akılların meşveretine havâle etmiştir. Böyle bir şerîatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile; şu zaman-ı terakkîde, en medenî yerlerde, en zekî bir insanda bulunamaz. Binâenaleyh, vicdânı insaf ile müzeyyen olan zât, bu şerîatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden haric bir hakikat olduğunu tasdik eder.
Evet, zâhiren İslâmiyet dâiresine girmeyen düşman feylesofları bile, bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle –Alman edîb-i şehîri Goethe’den naklen– Kur'ânın hakàikına dikkat ettikten sonra, “Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suâle cevaben demiştir ki:
“Evet. Muhakkìkler, şimdi o dâireden istifade ediyorlar.”
Yine Carlyle demiştir ki:
“Hakàik-ı Kur'âniye, tulû' ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zâten, bu onun hakkı idi. Çünkü, Nasâra ve Yahudîlerin hurâfelerinden bir şey çıkmadı.” İşte bu feylesof,
﴿ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِـه۪ۖ... فَاِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا وَلَنْ تَفْـعَلُوا فَاتَّقُوا النَّـارَ... الخ ﴾
olan âyet-i kerîmenin meâlini tasdik etmiştir. (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3>
[^2]:(Hâşiye) Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nurda, Carlyle, Goethe ve Bismark gibi, kırk meşhûr feylesofların tasdikleri beyân edilmiş. İnşâallâh bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.
S — Gerek Kur'ân-ı Kerîm olsun, gerek tefsiri olan Hadîs-i Şerîf olsun; her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihâta etmekle hàrika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihâta edebilir?
C — Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak, hüsn-ü isabetle münâsib bir mevkide ve münbit bir yerde işitilmemiş çok işâretleri tazammun etmekle istimâl ve zer'edilen fezlekelerdir. Kur'ân veya Hadîs’in aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttılâ'dan sonra hâsıl olabilir ki, herbir fezleke, me'hazi olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısta olamaz.
Azîz arkadaş! Bu mes'elelerde yazılan muhâkemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.
1. Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sâhibi olamaz.
2. İki şahıstan sudûr eden bir söz, isti'datlarına göre tefâvüt eder. Yani birisine göre altın, ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.
3. Fünûn, fikirlerin birleşmesinden hâsıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.
4. Eski zamanda nazarî olup, bu zamanda bedîhî olmuş olan çok mes'eleler vardır.
5. Zaman-ı mâzi, bu zamana kıyâs edilemez; aralarında çok fark vardır.
6. Sahrâ ve çöl adamları, basit ve sâf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desîseleri bilmezler ve gizleyemezler; her işleri merdânedir, kalbleri ve lisânları birdir.
7. Çok ilim ve fenler vardır ki; âdetlerin telkiniyle, vukûâtın ta'limiyle ve zamanla, muhîtin yardımıyla husûle gelirler.
8. Beşerin nazarı, istikbâle nüfûz edemez; hususî keyfiyât ve ahvâli göremez.
9. Beşer için bir ömr-ü tabîi olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabîi vardır; onun nihâyeti olduğu gibi, bunun da nihâyeti vardır.
10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvâlinde zaman ve mekânın çok te'siri vardır.
11. Eski zamanlarda hàrika addedilen çok şeyler vardır ki, mebâdî ve vesâitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12. Def'aten bir fennin icâdına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i hàrika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedrîcen kemâle erer.
Azîz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra; zamanın hayâl ve hülyalarından, muhîtin evhâm ve hurâfelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sâhilinden dal, Cezîretü'l-Arab yarımadasına çık. O yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahrâya bak. Göreceksin ki:
Bir insan... Tek başına... Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi... Meydâna çıkmış, bütün dünyaya karşı mübâreze ediyor... Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır... Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de, insanların saâdetini te'min eden bir şerîat tutmuştur ki, libâsa benzemiyor; cild ve deri gibi yapışık olup, isti'dâd-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü' ve inkişaf etmekle saâdet-i dâreyni intac ve nev'-i beşerin ahvâlini tanzim eder.
O şerîatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider diye sorulduğu zaman, yine o şerîat, lisân-ı i'câzıyla cevaben diyecektir ki: Biz, Kelâm-ı Ezelî’den ayrıldık; nev'-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev'-i beşer dünyadan kat'-ı alâka ettikten sonra, biz de sûreten, teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız. Fakat maneviyatımız ve esrârımızla nev'-i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların rûhlarını gıdâlandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız...
Ey arkadaş! Bu gördüğün garîb, acîb sahifenin baştan nihâyete kadar ihtiva ettiği hâller, inkılâblar, vaziyetler; ﴾ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِـه۪ ﴿ deki emr-i tâcizîyi, nev'-i beşere tekrar tekrar ilân ediyorlar.
Azîz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.
﴾ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَـا... الخ ﴿ olan âyet-i kerîmenin işâret ettiği gibi, cemâatin isti'dâdına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri'in, cumhûru irşad etmekte takib ettiği maksaddan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur'ân hakkında çok şek ve şübhelere ma'rûz kalmışlardır. O şek ve şübhelerin menşe'i üç emirdir.
1. Diyorlar ki: Kur'ânda “müteşâbihât ve müşkülât” denilen, hakîki mânâları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i'câzına münâfîdir. Zîra Kur'ânın i'câzı, belâğat üzerine müessestir; belâğat da, ancak ifâdenin zuhûr ve vuzûhuna mebnîdir?..
2. Diyorlar ki: Yaratılışa ait mes'eleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve kezâ, kâinâta dair fünûndan pek az bahsedilmiştir. Bu ise, ta'lim ve irşad mesleğine münâfîdir?..
3. Diyorlar ki: Kur'ânın bazı âyetleri zâhiren aklî delillere muhâliftir. Bundan, o âyetlerin hilâf-ı vâki oldukları zihne geliyor. Bu ise, Kur'ânın sıdkına muhâliftir?..
O heriflerin zu'mlarınca, Kur'âna bir nâkìsa ve şek ve şübhelere sebeb addettikleri şu üç emir, Kur'ân-ı Kerîm’e bir nâkìsa teşkil etmez. Ancak, Kur'ânın i'câzını bir kat daha isbât etmeye ve irşad hususunda Kur'ânın en belîğ bir ifâde ile en yüksek bir üslûbu ihtiyar etmesine sâdık, şâhid ve kat'î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir –hâşâ!– Kur'ân-ı Kerîm’de değildir.
Evet, وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا ❀ وَآفَتُـهُ مِنَ الْفَهْـمِ السَّقِيـمِ Şâirin dediği gibi, fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta'yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur'ânın o yüksek i'câzına yetişemediğinden, ta'yib ediyorlar.
Kur'ân-ı Kerîm’de müteşâbihât vardır dedikleri birinci şübhelerine cevab:
Evet, Kur'ân-ı Kerîm, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserîsi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsîs edemez. Maahazâ, avâma yapılan konuşmalardan havâs hisselerini alırlar; aksi hâlde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır.
Ve kezâ, avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslûblardan ve ifâdelerin çeşitlerinden ve dâima hayâllerinde bulunan elfâz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyâtı fehmedemezler. Ancak, o yüksek hakàikın, onların ülfet ettikleri ifâdelerle anlatılması lâzımdır.Fakat Kur'ânın böyle ifâdelerinin hakikat olduğuna i'tikàd etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhâl şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifâdelere, hakàika geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır.
Meselâ, Cenâb-ı Hakk’ın kâinâtta olan tasarrufunun keyfiyeti; ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binâendir ki; ﴾ اِنَّ اللّٰه عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى ﴿ da kinâye tarîki ihtiyar edilmiştir. Hissiyatı bu merkezde olan avâm-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâğat ve irşadın iktizasınca, avâmın fehimlerine mürâat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin... Avâm-ı nâsın fehimlerine göre ifâde edilen Kur'ân-ı Kerîm’in ince hakikatleri, اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّـةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır.
Yani, insanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakk’ın hitâbâtında yaptığı bu tenezzülât-ı İlâhiye, insanların zihinlerini hakàiktan tenfîr edip kaçırtmamak için İlâhî bir okşamadır. Bunun için, müteşâbihât denilen Kur'ân-ı Kerîm’in üslûbları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm-ı nâsın gözüne bir dûrbîn veya numaralı birer gözlüktür.
Bu sırra binâendir ki; büleğâ, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık mânâları tasvir ve ifâde için istiâre ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşâbihât dahi ince ve müşkül istiârelerin bir kısmıdır. Zîra müteşâbihât, ince hakikatlere sûretlerdir.
Kur'ânda müşkülât vardır dedikleri birinci şübhenin ikinci kısmına cevab:
İşkâl dedikleri şey ya üslûbun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mânânın çok derin ve inceliğinden ileri gelir; Kur'ânın müşkülâtı bu kabîldendir veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş'et eder; Kur'ân-ı Kerîm, bu kısım müşkülâttan müberrâ ve münezzehtir. Acaba cumhûrun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir sûretle avâm-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâğat değil midir? Belâğat, muktezâ-yı hâli mürâattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!
Yaratılışta ve maddiyâta dair mes'elelerde Kur'ân mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şübhelerine cevab, şöyle ki:
Şecere-i âlemde, meylü'l-istikmâl vardır. Yani kâinâtın, bir ağaç gibi, bütün zerrâtı ve eczâsı kemâle meyleder ve kemâle doğru yürümektedirler. O umumî meylü'l-istikmâlden ayrı olarak, insanda da meylü't-terakkî vardır. Bu meylü't-terakkî çekirdek gibidir; neşv ü nemâsı pek çok tecrübeler vâsıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin ictimâiyle teşekkül ve tevessü' etmekle fünûnu intac eder. Bu fünûn da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddime ve ulûm-u müteârife hükmünde olması şarttır.
Buna binâen, bundan on asır evvel gelen insanlara fünûn-u hâzırayı ders vermek veya garîb mes'elelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fâide vermezdi. Meselâ, Kur'ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine (Hâşiye-1) <ft3>[^3]</ft3> ve bir katre su içinde bin hayvanın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlâhiyeyi anlayasınız” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzîbe sevketmiş olurdu. Çünkü, hiss-i zâhirîye muhâliftir. Maahazâ, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak; yalnız fünûn-u cedîdenin zuhûrundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhâlif olduğu gibi, rûh-u belâğatla da kàbil-i te'lif değildir.
[^3]:(Hâşiye-1) Hasta hâlimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir. Şemsin, yerinde, mevlevîvâri yaptığı semâvî hareketi, kuvve-i câzibeyi tevlîd etmek içindir. Kuvve-i câzibe de manzûme-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek şemsin mihverinde dâirevâri cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler. Said Nursî Muhterem Müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor: Evet güneş bir meyvedârdır, silkinir tâ düşmesin seyyâr olan yemişleri, Eğer sükûnuyla sükûnet eylese cezbe.. kaçar ağlar fezâda muntazam meczûbları Mütercim
S — “Keşfiyât-ı fenniye ve fünûn-u hâzıra eski insanlara mechûl ve gayr-ı me'lûf olduğundan, onları onlara ders vermek hatâdır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahvâl gibi müstakbeldeki nazariyât da böyle değil midir? Onlar da bize mechûl ve gayr-ı me'lûfturlar. Onlardan bahsetmek ne için hatâ olmuyor?
C — Müstakbeldeki nazariyât, bilhassa âhirete ait ahvâle hiçbir cihetle hiss-i zâhirî taalluk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binâenaleyh, o gibi şeyler, dâire-i imkândadırlar. Öyle ise, onlara i'tikàd ve onlar ile itmi'nân peydâ etmek mümkündür. Öyle ise, o gibi şeylerin hakk-ı sarîhi, onları tasrîh etmektir. Lâkin keşfiyât-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dâiresinden çıkıp, muhâl ve imtina' derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedâhet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhâldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes'elelerde belâğatın iktizası, ibham ve ıtlâktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın.
Fakat Kur'ân-ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karîne ve emârelerin vaz'ıyla, hakikatlere işâretler yapmıştır (Hâşiye-2) <ft3>[^4]</ft3> .
[^4]:(Hâşiye-2) Mu'cizât-ı Kur'âniye Risale-i Nuriyesi tamamıyla bu hakikati isbât etmiş. Mütercim
Ey insafsız! Seni insafa dâvet ediyorum. Bir kere كَلِّمِ النَّـاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِـمْ olan meşhûr düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhîtlerinin müsâadesizliğini düşünerek, telâhuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyât-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur'ân-ı Kerîm’in o gibi mes'elelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlâk yolu, ayn-ı belâğat olduğu gibi, yüksek i'câzını da isbâta âşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin!
Kur'ânda, delâil-i akliyeye ve fennin keşfiyâtına muhâlif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şübhelerine cevab:
Kur'ân-ı Kerîm’de takib edilen maksad-ı aslî; isbât-ı Sâni', nübüvvet, haşir, adâlet ile ibâdet esâslarına cumhûr-u nâsı irşad ve îsâl etmektir. Binâenaleyh, Kur'ân-ı Kerîm’in kâinâttan yaptığı bahis tebeîdir; kasdî değildir. Yani “ligayrihî” dir, “lizâtihî” değildir.
Yani Kur'ân-ı Kerîm, Cenâb-ı Hakk’ın vücûd, vahdet ve azametine istidlâl sûretiyle kâinâttan bahsetmiştir. Yoksa, kâinâtın bizzat keyfiyetini izâh etmek için değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm; coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinâtın keyfiyetinden mânâ-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitab değildir. Ancak, kâinât sahifesinde yazılan San'at-ı İlâhiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu'cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizâm ve intizamla; mânâ-yı harfiyle Sâni' ve Nazzâm-ı Hakîkîye istidlâl keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binâenaleyh; san'at, kasd, nizâm; kâinâtın her zerresinde bulunur, matlûb hâsıl olur; teşekkülü nasıl olursa olsun bizim matlûbumuza taalluku yoktur.
Febinâen alâ zâlik, mâdemki Kur'ânın kâinâttan bahsi istidlâl içindir ve delilin de müddeâdan evvel ma'lûm olması şarttır ve delilin muhâtablarca vuzûhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî ma'lûmâtlarına imâle etmesi ve benzetmesi, muktezâ-yı belâğat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imâle etmesi mes'elesi o hissiyata kasden delâlet etmek için değildir. Ancak, kinâye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahazâ, hakikate ehl-i tahkîki îsâl için, karîne ve emâreler vaz'edilmiştir.
Meselâ; eğer Kur'ân-ı Kerîm, makam-ı istidlâlde şöylece demiş olsa idi ki: “Ey insanlar! Güneşin zâhirî hareketiyle hakîki sükûnuna ve arzın zâhirî sükûnuyla hakîki hareketine ve yıldızlar arasında câzibe-i umumiyenin garîbelerine ve elektriğin acîbelerine ve yetmiş unsur arasında hâsıl olan imtizacâta ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi hàrika şeylerden Cenâb-ı Hakk’ın herşeye kàdir olduğunu anlayasınız.” deseydi, delil, müddeâdan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Hâlbuki, delilin müddeâdan daha hafî olması, makam-ı istidlâle uymaz. Maahazâ, onların hissiyatına imâle edilen âyetler kinâye kabîlinden olup, ifâde ettikleri zâhirî mânâları sıdk veya kizbe medâr olamaz.
Evet, görmüyor musun قَالَdeki ا hìffeti ifâde ediyor. Aslı و olsun ى olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.
Hülâsa: Mâdem ki Kur'ân, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şübhe addettikleri umûr-u selâse, Kur'âna nâkìsa değil, Kur'ânın yüksek i'câzına delillerdir.
Evet, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı ta'lim eden Cenâb-ı Hakk’a kasem ederim ki; o Beşîr ve Nezîr’in (A.S.M.) basar ve basîreti, hakikati hayâlden tefrik edememekten münezzehtir, celîldir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten, meslek-i àlîleri ganîdir, àlîdir, temizdir, tâhirdir!
■ YEDİNCİ MES'ELE:
Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın izhâr ettiği mahsûs ve zâhirî ve insanlarca meşhûr ve ma'lûm olan hàrika ve mu'cizelerinin ekserîsi, Tarih ve Siyer kitaplarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkìkîn-i ulemâ tarafından izâh ve beyân edilmişlerdir. Binâenaleyh, tafsilâtını o kitaplara havâle ile yalnız o hàrikaların nev'ilerini icmâlen izâh edeceğiz.
Evet, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zâhirî hàrikalarının herbirisi âhâdî olup mütevâtir değilse de, o âhâdîlerin hey'et-i mecmuası ve çok nev'ileri, mütevâtir-i bilma'nâdır. Yani, lafız ve ibareleri mütevâtir değilse de, mânâları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hàrikaların nev'ileri üçtür.
Birincisi: “İrhâsat” ile anılmaktadır ki; Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetinden evvel zuhûr eden hàrikalardır. Mecûsî milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sava denizinin sularının çekilmesi, Kisrâ sarayının yıkılması ve gâibden yapılan tebşîrler gibi şeylerdir. Sanki o Hazretin (A.S.M.) zaman-ı velâdeti, hassas ve kerâmet sâhibi imiş gibi, o Zâtın kudûm ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşîratta bulunmuştur.
İkinci Nev': İhbarât-ı gaybiyedir ki; bilâhare vukû'a gelecek pek çok garîb şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle; Kisrâ ve Kayser’in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rûmların galebe etmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniyye’nin alınması gibi hâdisâttan haber vermiştir. Sanki o Zâtın cesedinden tecerrüd eden rûhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbâlin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukûâtı söylemiştir ve söylediği gibi de vukû'a gelmiştir.
Üçüncü Nev': Hissî hàrikalardır ki; muâraza zamanlarında kendisinden taleb edilen mu'cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi... Tefsir-i Keşşâf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, o Hazretin bu nev'i hàrikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevâtir-i bilma'nâdır. Hattâ Kur'ânı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı kamer mânâsında tasarruf etmemişlerdir.
S — İnşikak-ı Kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu'cize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbâbı nedir?
C — Matla'ların ihtilâfı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasathânelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın ânî olması gibi esbâbdan dolayı, herkesçe o vak'anın görünmesi ve ma'lûm olması lâzım gelmez. Maahazâ, Hicaz matla'ıyla matla'ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukû'a geldiği hakkında çok rivâyetler vardır.
Üçüncü nev'i mu'cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’dır ki, yedi vecihle mu'cize olduğuna mezkûr âyetle işâret edilmiştir.
Arkadaş! Şu mes'eleleri az çok fehmettin. Şimdi, bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım.
Evet, İbn-i Abbâs’ın (R.A.) ﴾ يَٓا اَيُّـهَا النَّـاسُ اعْبُـدُوا ﴿ âyetindeki “ibâdet”i, tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet isbât-ı tevhid
| | | | :---: | :---: | | Diyarbakır’da Van Vâlisi Cevdet Beyin evinde 19 Şubat 1331 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken, şu şekl-i garîb, tevâfukan vâki olmuştur. Ve o gece vukû'a gelen Bitlis’in sukùtuyla müellif Bediüzzaman’ın esâretine rastgelir. Sanki şu şekl-i garîbin, şu mu'cizeler ve hàrikalar bahsinde o gece husûle gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehîd olarak kanlarının dökülmesine hàrika bir işârettir. (∗) <ft3>[^5]</ft3> Said’in küçük kardeşi, yirmi senelik talebesiAbdülmecîd Ve kezâ bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın, kuyruğunu müellif Bediüzzaman’a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor. Eski Said’in ehemmiyetli talebesi Hamza| <img src = "/assets/images/SekliGarib.png" /> ..................................................................................... | ## {#1609 .min}
[^5]: (∗) Bu şekil, ilk asıl nüshadan aynen alınmıştır. (M. Sungur, 1993)
hakkındadır, bu âyet de isbât-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.) ise, tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür.
Nübüvvetin isbâtı, ancak mu'cizeler ile olur. En büyük mu'cizesi ise, Kur'ân-ı Kerîm’dir. Evet, Kur'ânın mu'cize olduğu, Âlem-i İslâm’ca kabûl ve tasdik edilmiş bir hakikattir.
Amma muhakkìkîn-i ulemâ tarafından, Kur'ânın vücûh-u i'câzı hakkında ihtilâf vâki olmuştur. Yani, i'câzını intac eden cihetler çoktur. Herbir muhakkìk, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhâlefet, müsâdeme yoktur.
İ'câzın vecihleri:
1. Gâibden, istikbâlden haber vermesi.
2. Âyetlerinde tenâkuz, tehâlüf, hatâ bulunmaması.
3. Nazm ile nesir arasında, edîblerce gayr-ı ma'lûm bir üslûbu ihtiyar etmesi.
4. Okur-yazar olmayan bir Zâttan sudûr etmesi.
5. Tâkat-i beşeriye fevkınde ulûm ve hakàikı ihâta etmesi gibi pek çok şeylerdir.
Lâkin i'câzının en yüksek vechi, nazmındaki belâğattan doğmuştur. Evet, Kur'ânın bu nev'i i'câzı, beşerin tâkatinden haric bir derecededir. Bu hakikati tafsîlen anlayıp kanâat hâsıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsâli eserleri ve “Yirmibeşinci Söz”ü zeyilleriyle beraber mütâlaa etsin.
Fakat icmâlî bir ma'lûmâtı elde etmek isteyenler de, belâğatın imâmları bulunan Abdülkahir-i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî, Câhız’ın bu kısım i'câz hakkında –üç tarîk ile– beyân ettikleri ma'lûmâttan, mikdar-ı kâfî ma'lûmât elde edebilir.
Birinci Tarîk: Arab kavmi; maârifsiz, bedevî bir millet idi. Muhîtleri de, onlar gibi bedevî bir muhît idi. Dîvânları, şiir idi. Yani, medâr-ı iftihar olan hâllerini, şiir ile kayd ve muhâfaza ederlerdi. İlimleri, belâğat idi. Medâr-ı iftiharları, fesâhat idi. Sâir kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevvâl fikirleri vardı.
İşte Arab kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân, yüksek belâğatıyla, hàrika fesâhatiyle mele-i a'lâdan yeryüzüne indi. Arabların medâr-ı iftiharları ve timsâl-i belâğatları olan ve bilhassa Kâbe duvarında teşhîr edilmek üzere altın suyu ile yazılmış “Muallakàt-ı Seb'a”
ünvânıyla anılan en meşhûr edîblerin en belîğ ve en fasîh eserlerini iftihar listesinden sildirtti. Maahazâ, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) Kur'ânla muârazaya ve Kur'âna bir nazîre yapılmasına onları şiddetle dâvet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O Hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümerâ-i belâğat ve hükkâm-ı fesâhat ünvânıyla anılan Arab edîbleri, bir kelime ile dahi mukàbelede bulunamadılar. Hâlbuki kibir ve azametleri, enâniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece-gündüz çalışıp Kur'âna bir nazîre yapmalı idiler ki, âleme karşı rezîl ü rüsvâ olmasınlar.
Demek bu mes'elenin uhdesinden gelemediklerinden, yani Kur'ânın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydâna çıkardı ve bunların aczlerinden de, i'câz-ı Kur'ânın güneşi tulû' etmiştir.
İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkîkten, tedkikten, tenkidden, dost ve düşmanlar tarafından Kur'ân-ı Kerîm; sûre sûre, âyet âyet, kelime kelime mehenk taşına vurularak, altından mâadâ bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın ihtiva ettiği mezâyâ, letâif, hakàikın hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehâdet etmişlerdir.
Onların sıdk-ı şehâdetleri şöylece isbât edilebilir: Kur'ânın insan âleminde yaptığı büyük inkılâb ve tebeddül ve şark ve garbı içine alan te'sis ettiği din, diyânet ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebâbiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhâfaza etmesi gibi hàrika hâlleri, ﴾ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحَى ﴿ âyetini okuyup ilân ediyorlar.
Üçüncü Tarîk: Belâğat imâmlarından meşhûr Câhız’ın tahkîkatına göre; Arab edîb ve belîğlerinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın da'vâsını kalem ile ibtal etmeye ta'rife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o Hazrete karşı olan kin, adâvet ve inâdlarıyla beraber; en kolay, en yakın, en selîm olan kalem ve yazı ile muârazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şübheli seyf ve harb ile mukàbeleye mecburen ilticâ ettiler. Sûret-i kat'iyyede bundan anlaşıldı ki, Kur'ânın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zîra, her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.
Binâenaleyh, birinci yol ibtal-i da'vâ için daha müsâid iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden; ya sefîhtir –hâlbuki müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefîh denilemez– veya birinci yola sülûkten kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.
S — Kur'âna bir nazîre yapmak mümkinâttan imiş, fakat nasılsa yapılmamıştır?
C — Mümkinâttan olmuş olsaydı, damarlarına dokundurulanlar, behemahal muârazayı arzu ederlerdi. Ve muâraza arzusunda bulunmuş olsaydılar, muâraza yapacaklardı. Çünkü, ibtal-i da'vâ için muârazaya ihtiyaçları pek şedîd idi. Muâraza etmiş olsaydılar, gizli kalmazdı, tezâhür ederdi. Çünkü tezâhürüne rağbet çok olduğu gibi, esbâb dahi çok idi. Tezâhür etseydi, âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı, Müseylime’nin hezeyanları gibi behemahal tarihte bulunacaktı. Mâdem ki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Mâdem yapılmamıştır, demek Kur'ân mu'cizedir.
S — Müseylime, fusehâ-i Arab’dan olduğu hâlde sözleri ne için âleme maskara olmuştur?
C — Çünkü onun sözleri, bin derece fevkınde bulunan sözlere karşı mukàbeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet, güzel bir adam, Hazret-i Yûsuf (A.S.) ile beraber güzellik imtihanına girerse, elbette çirkin ve gülünç olur.
S — Kur'ân-ı Kerîm hakkında şek ve şübheleri olanlar, Kur'ânın bazı terkîb ve kelimeleri güyâ Nahiv İlmi’nin kaidelerine muhâlefet etmiş gibi şübhe îka' etmişlerdir?
C — Bu gibi heriflerin, İlm-i Nahv’in kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkâkî’nin dediği gibi; efsah-ı fusehâ olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân-ı Kerîm’i uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu hâlde o hatâların farkında olmamış da bu câhil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkâkî, “Miftâh”ının sonunda, bu gibi câhilleri iyi taşlamıştır.
Evet, bir şâirin dediği gibi,
لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوَى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا لَمْ يَبْقَ فِى هٰذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ
“Her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.”
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise:
Evvelki âyet vaktâ ki ibâdeti emretti, sanki “İbâdetin keyfiyeti nasıldır” diye sâmi'in zihnine bir suâl geldi, “Kur'ânın ta'lim ettiği gibi.” diye cevab verildi.
Tekrar, “Kur'ânın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?” diye ikinci bir suâle daha kapı açıldı.
Bu suâle cevaben ﴾ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَـا... الخ ﴿ âyetiyle ce vab verildi. Demek her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir suâl-cevab ve bir alışveriştir.
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım aralarında ne gibi münâsebetler vardır?
Evet, ﴾ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَـا ﴿ cümlesi, mukadder bir suâle cevaptır. Çünkü; Kur'ân, evvelki âyette ibâdeti emrettiği vakit, “Acaba ibâdete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim.” diye bir suâl sâmi'in hâtırına geldi. Bu suâle cevaben denildi ki: “Eğer Kur'ânın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şübheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şübhenizi izâle ediniz.”
Ve eyzan, vaktâ ki Kur'ân, sûrenin evvelinde ﴾ لَا رَيْبَ ف۪يـهِ هُـدًى لِلْمُتَّق۪ينَ ﴿ cümlesiyle kendisini senâ etti, sonra mü'minlerin medhine, sonra kâfir ve münâfıkların zemmine intikal etti, sonra ibâdet ve tevhidi emrettikten sonra sûrenin başına dönerek ﴾ لَا رَيْبَ ف۪يـهِ ﴿ cümlesini te'kiden ﴾ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ... الخ ﴿ cümlesini zikretti. Yani: “Kur'ân, şek ve şübhelere mahal değildir. Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sakametinden neş'et ediyor.” Evet, gözleri hasta olan, güneşin ziyâsını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.
﴾ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِـه۪ ﴿ Yani: “Kur'ânın mislinden bir sûre getiriniz.”
Arkadaş! Bu cümleyi ﴾ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ ﴿ cümlesiyle bağlayan اِنْ edat-ı şarttır. Şart edatları, dâima -harâretle ateş gibi- biri sebeb, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i Nahiv'ce, birisine fi'lü'ş-şart, ikincisine cezaü'ş-şart denir. Bu iki cümle arasında, harâretle ateş arasında olduğu gibi "lüzum" lâzımdır. Hâlbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binâenaleyh, âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise, تَشَبَّثُوا، وَجَبَ التَّشَبُّثُ، تَعَلَّمُوا، جَرِّبُوا emirleridir. Bunlar, sıra ile, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityân (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücûb-u teşebbüse, vücûb-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, "Kur'ânın bir mislini getiriniz" ile "Kur'ânda şübheniz varsa" arasında lüzum tezâhür edebilsin.
﴾ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُـمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ ﴿ Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.
Birinci Vecih: “Kur'âna muâraza etmekten zâhir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık, amma başkaları yapabilirler” diye zihinlerine gelen vesveseyi def'etmek için, Kur'ân-ı Kerîm, bu âyetin lisânıyla; “Büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız size yardım etsinler” diye onları ilzam etmiştir.
İkinci Vecih: “Eğer biz muâraza teşebbüsünde bulunsak, bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur” diye ileri sürdükleri zu'mlarını da reddetmiştir ki, “Herhangi bir meslek olursa olsun, müteassıbları çoktur. Muâraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur” diye onları iskât etmiştir.
Üçüncü Vecih: Kur'ân-ı Kerîm, sanki onlara istihzâen diyor ki: “Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah’ından yardım istedi. Allah’ı da, Kur'ânına sikke-i i'câzı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir fâideniz varsa, siz de onları çağırınız; size yardım etsinler.”
﴾ فَاِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا ﴿ Yani: “Tecrübeden sonra bakınız; muârazaya kàdir olmadığınız takdirde, acziniz zâhir olur ve muârazayı da yapmış olmazsınız.”
﴾ وَلَنْ تَفْـعَلُوا ﴿ Yani: “Mâzide yapamadığınız gibi, bundan sonra da kat'iyyetle yapamayacaksınız.” Binâenaleyh, “Bizim mâzide yapamamamız, istikbâlde beşerin yapamamasını istilzam etmez.” diye izhâr ettikleri o bahâneyi de, ﴾ لَنْ تَفْـعَلُوا ﴿ ile def'etmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i'câza işâret yapmıştır.
Birinci Vecih: Gâibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muâraza vâki olmamıştır. Bakınız, milyonlarca Arabî kitab vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur'ânın üslûbunu taklid etmeye fevkalâde müştâk oldukları hâlde, hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur'ân-ı Kerîm’in üslûbunu taklid etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ yani, bir şahısta inhisar etmiş bir nev'idir. Binâenaleyh, Kur'ân-ı Kerîm; ya bütün kitapların altındadır –bu, gülünç bir sözdür– veya bütün kitapların fevkınde, fevkalküll bir nâdiredir.
İkinci Vecih: Böyle büyük bir da'vâda ve müşkül bir makamda, onların a'sâblarını tahrîk, izzet-i nefislerini kırmak sûretiyle “yapamayacaksınız” diye kat'iyyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, i'timâdlı olduğuna bir delildir.
Üçüncü Vecih: Sanki Kur'ân-ı Kerîm diyor ki: “Sizler, fesâhatin ümerâsı ve herkesten ziyâde fesâhate muhtaç olduğunuz hâlde, muârazaya kàdir olamadınız. Beşer de Kur'ânın muârazasına kàdir olamaz.”
Ve kezâ, Kur'ânın neticesi olan İslâmiyet’e bir nazîrenin yapılmasına zaman-ı mâzi kàdir olmadığı gibi, istikbâl zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işârettir.
﴿ فَاتَّقُوا النَّـارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّـاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِـدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ ﴾
Yani: “Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır. ”
فَاتَّقُوا cümlesi ﴾ اِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا ﴿ cümlesine cezaü'ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Hâlbuki muârazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binâenaleyh, ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:
1. Muârazanın yapılmamasından, Kur'ânın i'câzı lâzımgelir.
2. Kur'ânın i'câzından, Allah’ın kelâmı olduğu lâzımgelir.
3. Allah’ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisal lâzımgelir.
4. Emirlerine imtisalden, ibâdetin yapılması lâzımgelir.
5. İbâdetin yapılması, ateşe girmemeğe vesiledir.
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden, فَاتَّقُوا ile ﴾ اِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا ﴿ arasındaki o gizli lüzum tezâhür eder. Ve bu yapılan îcâz ve ihtisardan, i'câzın bir şuâı meydâna gelir.
﴾ اَلَّت۪ي وَقُودُهَا النَّـاسُ وَالْحِجَارَةُ ﴿ Kur'ân-ı Kerîm, onları ﴾ فَاتَّقُوا النَّـارَ ﴿ cümlesi ile tehdid ettikten sonra, نَارْ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi te'kid ve teşdid etmiştir. Zîra, odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şedîddir.
Ve kezâ, bu cümle ile sanemlere ibâdet yapanları zecr ve men'etmeye işâret yapılmıştır. Şöyle ki: “Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhassa taşlara ve câmid şeylere ibâdet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz!”
﴾ اُعِـدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ ﴿ bu cümle, فَاتَّقُوا ile ﴾ اِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا ﴿ cümleleri arasındaki lüzumu izâh eder ve kararlaştırır. Yani, şu ateş azâbı,
Kur'âna imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tûfân vesâir musîbetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şâmil musîbetlerden değildir. Ancak bu musîbeti celbeden, küfürdür. Bu belâdan kurtuluş çaresi, ancak Kur'ân-ı Kerîm’e imtisaldir.
Mâzi sîgasıyla zikredilen اُعِـدَّتْ kelimesi, Cehennemin el'ân mahlûk ve mevcûd olup, Ehl-i İ'tizâl’in bilâhare vücûda geleceğine zehâbları gibi olmadığına işârettir.
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinâtın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinâtın yaratılışından başlayarak her tarafa dal-budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında, yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır.
Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir.
S — Cehennem şimdi mevcûd olduğu takdirde, yeri nerededir?
C — Biz Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâat, el'ân Cehennemin vücûduna i'tikàd ediyoruz, amma yerini ta'yin edemiyoruz.
S — Bazı hadîslerin zâhirine göre, Cehennem tahte'l-arzdır; yani yerin altındadır.
Ve kezâ, bir hadîse nazaran, Cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harâreti vardır. Bu noktaların izâhı?..
C — Kürenin tahtı, merkezinden ibarettir. Buna binâen, arzın tahtı, merkezidir. Nazariyât-ı hikemiyece sâbit olduğu vechile, arzın merkezinde, harâreti iki yüz bin dereceye bâliğ bir ateş vardır. Çünkü; her otuzüç zirâ' derinliğinde, tahminen bir derece harâret artar. Buna binâen, merkeze kadar iki yüz bin dereceli bir harâret meydâna gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meâli mutâbık gelir. Buna binâen, küre-i arzın merkezinde bulunan ikiyüz bin derece harâretli bir ateş, Cehenneme bir çekirdek hükmünde olup, kıyâmette, kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türâbiyeyi çatlatıp, bütün dehşetiyle çıkar, tevessü' etmeye başlar ve tam techizâtıyla Cehennem meydâna gelir, denilebilir.
Ve kezâ, bir hadîse nazaran, “Zemherir” nâmında, bürûdet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de, o nazariyeye mutâbıktır. Zîra, merkez-i arzdan sathına kadar derece derece artan veya tenâkus eden ateş, Zemherir de dâhil olmak üzere, ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabîiyede takarrür ettiği gibi, ateş, bazen öyle bir dereceye gelir ki, yakınında bulunan şeylerden harâretleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürûdet ile yakar ve suyu incimâd ettirir.
S — Mezkûr hadîse göre; Cehennem, arzın merkezindedir. Hâlbuki arz, Cehenneme nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman Cehennem, arzın karnında nasıl yerleşir?
C — Evet, âlem-i mülk, yani âlem-i şehâdet, yani bu görmekte olduğumuz âleme göre, Cehennem, arzın içindedir diye, Cehennemi küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, Cehennem, öyle azamet peydâ eder ki, binlerce arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehâdet, bir perde gibi, onun tevessü'üne mâni olmuştur. Binâenaleyh, arzın içindeki Cehennemden maksad, Cehennemin kalbi ve Cehennemin çekirdeğidir.
Ve kezâ Cehennemin arzın altında bulunması, arzın karnında veya arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zîra Şems, Kamer, Yıldız, Arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Ma'lûmdur ki, meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümûlü vardır. Binâenaleyh, Allah’ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da, her tarafa uzanıp gitmiştir; Cehennem nereye giderse, yeri vardır.
Ve kezâ, bir hadîse göre, Cehennem matvîdir; yani bükülmüştür; yani tam açık değildir. Demek Cehennemin, bir yumurta gibi, arzın merkezinde mevcûd ve bilâhare tezâhür edeceği, mümkinâttandır.
İhtar: Cehennemin şimdi mevcûd olmadığına Mu'tezileleri sevkeden, bu hadîs olsa gerektir.
Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır.
Evet, ﴾ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَـا عَلٰى عَبْـدِنَا ﴿ cümlesinin başındaki و harf-i atıftır. Ma'lûm ya, bir şeyin diğer bir şeye atfı, aralarında bir münâsebetin bulunmasına mütevakkıftır. Hâlbuki ﴾ اِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ ﴿ ile ﴾ يَٓا اَيُّـهَا النَّـاسُ اعْبُـدُوا ﴿ cümleleri arasında münâsebet görünmüyor... Bunların aralarındaki münâsebet, ancak iki suâl ve cevabın takdiriyle tezâhür eder. Şöyle ki:
Evvelki âyette ibâdete emredildiğinde, “İbâdet nasıldır?” diye vârid olan suâle cevaben: “Kur'ânın ta'lim ettiği gibi.” denildi. “Kur'ân Allah’ın kelâmı mıdır?” diye edilen ikinci suâle cevaben ﴾ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ.. الخ ﴿ denildi. İşte, her iki cümle arasında bu sûretle münâsebet tezâhür eder ve harf-i atfın da muktezâsı yerine gelir.
S — اِنْ şek ve tereddüdü ifâde eder اِذَا ise, cezm ve kat'iyyete delâlet eder. Onların şek ve raybları, Kur'ân hakkında kat'îdir. Binâenaleyh, makamın iktizası hilâfına اِنْ kelimesinin اِذَا kelimesine tercihen zikrinde ne gibi bir işâret vardır?
C — Evet, onların şek ve rayblarını izâle edecek esbâbın zuhûrundan dolayı, o gibi şübhelerin vücûduna kat'iyyetle hükmedilemeyeceğine, ancak o şeklerin vücûduna yine şek ve şübhe ile hükmedilebileceğine işârettir.
İhtar: اِنْ kelimesinin ifâde ettiği şek ve tereddüd, üslûbun iktizasına göredir; hâşâ, Mütekellim’e ait değildir.
﴾ اِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ ﴿ ile اِنِ ارْتَبْتُمْ cümleleri bir mânâyı ifâde ettikleri; ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üslûba daha uygun olduğu hâlde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihen zikri, onların rayblarının menşe'i; hasta tabiatlarıyla, kötü vücûdları olduğuna işârettir.
S — Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları hâlde, onları mazruf; raybı onlara zarf göstermek neye binâendir?
C — Evet, kalblerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıplarına intişar ve istilâ etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işârettir.
Nekre olarak رَيْبٍ kelimesinin zikri, ta'mîm içindir. Yani, hangi raybınız varsa, cevab birdir; herbir raybınıza karşı mahsûs bir cevab lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevab, Kur'ânın i'câzıdır. Evet, bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşâub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zîra menba'ı birdir. Kezâlik, bir sûrenin muârazasından âciz kalan adamın, bütün Kur'ânı tecrübeye hakkı yoktur. Çünkü Kâtib birdir.
مِمَّا daki مِنْ beyânı ifâde ettiğinden, فِى شَيْءٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm, وَاِنْ كُنْتُـمْ فِى رَيْبٍ (فِى شَيْءٍ) مِمَّا نَزَّلْنَـا olsa gerektir.
نَزَّلْنَـا tâbirinden anlaşılır ki; onların şübhelerinin menşe'i nüzûl sıfatı olup, kat'î cevabları da, isbât-ı nüzûldür.
Tedrîcen, yani âyet âyet, sûre sûre, hâdiselere göre nüzûlü ifâde eden tef'îl bâbından نَزَّلْنَـا kelimesinin, def'aten nüzûle delâlet eden if'al bâbından اَنْزَلْنَـا kelimesine tercihen zikredilmesi; onların, da'vâlarında “Niçin Kur'ân def'aten nâzil olmamıştır?” diye delil getirdiklerine işârettir.
عَبْـدِنَا Abd lafzının nebî veya Muhammed (A.S.M.) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tâbiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işâret olduğu gibi, اُعْبُـدُوا emrini te'kiddir ve Resûl-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def'etmektir ki, o Zât bütün insanlardan ziyâde ibâdet yapmış ve Kur'ânı okumuştur.
فَأْتُوا Bu emir, tâciz içindir. Yani emirden maksad, muhâtabdan birşey taleb değildir. Ancak, başlarına vurmakla muârazaya, tecrübeye dâvet etmektir ki, aczleri meydâna çıksın.
﴾ بِسُورَةٍ.. الخ ﴿ Bu tâbirden anlaşılır ki; onların ilzamları, aczleri son hadde bâliğ olmuştur. Zîra; dokuz dereceye bâliğ olan tahaddînin, yani muârazaya dâvet etmenin; tâbirleri, tabakaları vardır.
1. Yüksek nazmıyla, ihbarât-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve àlî hakàikıyla beraber tam bir Kur'ânın mislini, ümmî bir şahıstan getiriniz.
2. Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkınde ise, belîğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.
3. Eğer buna da kudretiniz olmazsa, on sûre kadar bir mislini yapınız.
4. Bu da mümkün olmadı ise, uzun bir sûrenin mislini yapınız.
5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûrenin misli olsun.
6. Eğer ümmî bir şahıstan imkân bulamadı iseniz âlim ve kâtib bir adamdan olsun.
7. Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek sûretiyle yapınız.
8. Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdâd ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcûddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur'ân arasında bir mukayese yapılırsa, Kur'ân, mukayeseye gelmez. Çünkü hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur'ân, ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal, bâtıl ve muhâldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevkalküll bir kitaptır. Onüç asırdan beri misli vücûda gelmemiştir, bundan sonra da vücûda gelemeyecektir vesselâm.
9. “Bizim şâhidlerimiz yoktur. Eğer muârazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur.” diye gösterdikleri o bahâneyi de def'etmek için, “Şühedânıza da müsâade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler.”
İşte bu tabakalara dikkat edilirse, muârazanın şu mertebelerine işâreten, Kur'ân-ı Kerîm’in yaptığı îcâz ile gösterdiği i'câza bir şuâ görünür.
Arkadaş! Kur'ân-ı Kerîmden en kısa bir sûreye muâraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izâhat ile sâbit oldu. Amma i'câzın limmiyet ciheti kaldı. Yani, beşerin aczini intac eden illet ve sebeb nedir?
Evet, Kur'ân ile muâraza ve mübârezeye çıkan insanların kuvveti Cenâb-ı Hak tarafından körleştirilerek, muârazayı yapabilecek kàbiliyetten sukùt ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî gibi belâğat imâmlarınca; beşerin kuvveti Kur'ânın yüksek üslûb ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezâhür etmiştir. Bir de, Sekkâkî demiştir ki: “İ'câz, zevkîdir; ta'rif ve tâbir edilemez.” مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ Yani; fikri ile i'câzı zevketmeyen, ta'rif ile vâkıf olamaz; bal gibidir.
Lâkin Abdülkahir’in iltizam ettiği veche göre, i'câzı ta'rif ve tâbir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabûl ediyoruz.
S — “Tâife”, “necm”, “nevbet” kelimeleri “sûre” kelimesinin vazifesini îfâ edebilirler. Sûre kelimesinin onlara tercihen zikrinde ne vardır?
C — Onları, şübhelerinin menşe'i ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:
Onları şübheye düşürten, güyâ Kur'ânın def'aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur'ân def'aten nâzil olmuş olsaydı, Allah’ın kelâmı olduğunda şübheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şübhelerine bâis olmuştur ki; “Bu, beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz.” diye şübheye düştüler. Kur'ân-ı Kerîm de, onların kolay zannettikleri yolu, بِسُورَةٍ tâbiriyle ihtar ve “Haydi mislini getiriniz de, sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun.” diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur.
Ve kezâ, Zemahşerî’nin beyânı vechiyle, Kur'ân-ı Kerîm’in sûrelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok fâideler vardır. Evet, çok garîb letâifi hâvî olduğu için, şu üslûb-u garîb ihtiyar edilmiştir.
﴾ مِنْ مِثْلِـه۪ ﴿ deki zamîr; ya Kur'âna râci'dir, yani “Kur'ânın mislini getiriniz.” veya Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) aittir. Yani “Bir sûreyi o Zâtın (A.S.M.) misli olan ümmî bir şahıstan getiriniz.” Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı مِثْـلِ سُورَةٍ مِنْهُ iken, iktizanın hilâfına ﴾ بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِـه۪ ﴿ denilmiştir.
Bunun esbâbı: Çünkü birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülâhazası ve riâyeti lâzımdır. Zîra, yalnız Kur'ânın mislini getirmekle mes'ele bitmiş olmuyor. Ancak ümmî bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muârazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için, hem ﴾ مِنْ مِثْلِـه۪ ﴿ deki zamîrin Kur'âna râci' olması lâzımdır, hem ibarenin tebdili lâzımdır ki, her iki ihtimal mer'î olsun.
Ve kezâ, muârazanın tamamiyeti, yalnız bir sûrenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur'ânın tamamına misil olacak bir mecmûdan, bir kitaptan alınan bir sûrenin mislini getirmek şart olduğuna işârettir.
Ve kezâ, nüzûlde Kur'ânın emsâli olan kütüb-ü semâviyeye zihinleri çevirir ki, aralarında yapılacak muvâzene ile Kur'ânın ulviyeti anlaşılsın.
وَادْعُوا Bu tâbirin “istiâne” veya “istimdâd” kelimelerine cihet-i tercihi, “dâvet” kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belâlardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup, yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işârettir. “İstiâne” ve “istimdâd” kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delâlet etmezler.
شُهَدَٓاءَ Bu tâbir, üç mânâya tatbik edilebilir.
Birincisi: Büyük edîblerdir. Bu mânâya göre, onların muâraza mânâsında “Bizim kuvvetimiz muârazaya kâfî değilse de, büyük edîb ve hocalarımızın muârazaya kudretleri vardır.” diye söyledikleri yalanı da, Kur'ân-ı Kerîm, وَادْعُوا emriyle kesip atmıştır.
İkincisi: Muârazayı destekleyip şehâdet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların, “Biz muârazaya girişsek; bizi destekleyen, şehâdet eden yoktur.” diye gösterdikleri bahâneyi de Kur'ân-ı Kerîm, müsâade vermek sûretiyle “Haydi şâhidlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler.” diye o bahâneyi de yalana çıkartmıştır.
Üçüncüsü: Âlihe mânâsınadır. Bu mânâya nazaran, sanki Kur'ân-ı Kerîm onlara karşı “Yâhû, bu kadar taptığınız ilâhlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde niçin onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki, bu muâraza belâsından sizi kurtarsınlar!” diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür.
شُهَدَٓاءَكُـمْ İhtisası ifâde eden şu izafe, شُهَدَٓاءَ kelimesinin her üç mânâsına da bakar. Şöyle ki:
1. Mâdem ki büyük edîb ve hocalarınız vardır, tabîi aranızda, irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup, gâib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muârazaya kudretleri olsaydı, her hâlde yardım edeceklerdi. Demek, onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız!
2. Muârazada sizleri destekleyecek, şehâdet edecek her kim olursa olsun kabûl ederiz, çağırınız. Amma onlar, böyle bedîhü'l-butlân bir da'vâda yalan şehâdete cesâret edemezler.
3. Ma'bûd ittihàz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuûrları da olmadığı gibi, hiçbir şeye de kàdir değillerdir. Onları da mâzûr görünüz!
﴾ مِنْ دُونِ اللّٰهِ ﴿ Yani, “Allah’tan mâadâ.” Bu kayıd, şühedânın birinci mânâsına göre ta'mîmi ifâde eder. Yani: “Allah’tan mâadâ, dünyada ne kadar erbâb-ı fesâhat varsa çağırınız.”
Şühedânın ikinci mânâsına nazaran, aczlerine işârettir. Çünkü bir mes'elede âciz ve mağlûb olan, yemîn eder, şâhidleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür.
Şühedânın üçüncü mânâsına göre, onların Resûl-i Ekrem ile muâraza-ları, âdeta, şirk ile Tevhid veya cemâdât ile Hàlık-ı arz ve semâvât arasında bir muâraza olduğuna işârettir.
﴾ اِنْ كُنْتُـمْ صَادِق۪ينَ ﴿ Bu cümle, “Biz istersek, Kur'ânın mislini yaparız.” diye evvelce sarfettikleri sözlerine işârettir.
Ve kezâ, onların yalancı olduklarına bir ta'rizdir. Yani: “Sıdk erbâbı değilsiniz, ancak safsatacı adamlarsınız. Evet, siz hakkı taleb ederken rayb, şübhe kuyusuna düşmediniz; ancak rayb, şek ve şübhelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.”
İhtar: ﴾ اِنْ كُنْتُـمْ صَادِق۪ينَ ﴿ cümlesinin cezaü'ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm; اِنْ كُنْتُـمْ صَادِقِينَ تَفْـعَلُوا Yani: “Sözünüzde sâdık olsaydınız, yapacaktınız.”
﴿ فَاِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا وَلَنْ تَفْـعَلُوا فَاتَّقُوا النَّـارَ ﴾
Arkadaş! اِنْ كُنْتُـمْ صَادِقِينَ تَفْـعَلُوا cümlesi, onların aleyhine bir kıyâs-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyâsın sûret-i teşekkülü: “Eğer sâdık olsaydınız, yapacaktınız; lâkin yapamadınız, öyle ise sâdık değilsiniz.” Fakat Kur'ân-ı Kerîm, mukaddime-i istisnaiye yerinde, yani “Lâkin yapamadığınız”a bedel, ﴾ فَاِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا ﴿ ilâ âhir cümlesini, şekki ifâde eden اِنْ ile söylemiştir. Bunun esbâbı ise, onların, “yapacağız” diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir.
Ve kezâ, o kıyâsın neticesi olan “sâdık değilsiniz” yerine de, o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan ﴾ فَاتَّقُوا النَّـارَ ﴿ söylemiştir.
Takdir-i kelâm: “Eğer sâdık olsaydınız, yapacaktınız; lâkin yapamadınız. Öyle ise sâdık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resûl-i Ekrem sâdıktır. Öyle ise Kur'ân, mu'cizdir. Öyle ise îmân ve tasdikiniz lâzımdır ki, ateşe düşmeyesiniz.”
﴾ فَاتَّقُوا النَّـارَ ﴿ Bu emr-i İlâhî, onlara yapılan tehdidleri dehşetlendiriyor.
﴾ اِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا ﴿ cümlesindeki تَفْـعَلُوا kelimesi, fiil-i muzârîdir. Bu fiil, zaman-ı hâl ile istikbâl arasında müşterektir. Hurûf-u şartiyeden olan اِنْ zaman-ı hâlden istikbâl dağlarına atıyor. Hurûf-u câzimeden olan لَمْ istikbâlden mâzi derelerine fırlatıyor. Zavallı تَفْـعَلُوا her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem mâziye, hem istikbâle gönderiyor ki; mâziyi süslendiren belîğ hitâbeleri altın ile yazılan muallakàtları, Kur'ânın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbâl sahifesini de ona kıyâs etsinler.
تَفْـعَلُوا nun تَاْتُوا kelimesine tercihinde, iki nükte vardır.
Birisi: Kur'ânın i'câzı, onların aczindendir. Aczleri ise, eserden olmayıp fiilden olduğuna işârettir. Yani aczlerinin menşe'i, Kur'ânın misli değildir, o misli yapmaktandır.
İkincisi ise: İlm-i Sarf’ta ف . ع . ل bütün fiillerin terâzisi olduğu gibi; üslûblarda da uzun hikâyeleri, işleri, vâkıaları, kıssaları bir lafız ile ifâde eden bir fezlekedir. Sanki kinâye kabîlinden cümleleri tâbir eden bir zamîrdir.
﴾ وَلَنْ تَفْـعَلُوا ﴿ daki لَنْ hurûf-u nâsıbeden olup, dâhil olduğu fiili istikbâle nakleder; müekked veya müebbed olarak istikbâlde nefyeder. Demek bu cümlenin kàili, pek büyük bir itmi'nân ve ciddiyet ile, şek ve şübhe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki, o zâtın işlerinde hile yoktur.
S — فَاتَّقُوا ittika ile tecennüb, ikisi de bir mânâyı ifâde ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir?
C — Evet ittika, îmâna tâbidir. Yani ittika, îmân olduktan sonra husûle gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binâenaleyh, ittika kelimesi îmânı andırır ve ittika lafzıyla, îmâna îmâ ve işâret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki, ﴾ اِنْ لَمْ تَفْـعَلُوا ﴿ nun hakîki cezası olan آمَنُوا nun yerinde تَجَنَّبُوا ya tercihen فَاتَّقُوا ihtiyar ve ikame edilmiştir.
اَلنَّـارَ Nâr’ın اَلْ ile ta'rifi, nâr’ın ma'hudiyet ve ma'lûmiyetine işârettir. Çünkü, enbiyâ-i izâmdan işitilmek sûretiyle, zihinlerde ma'lûmiyeti takarrür etmiştir.
S — اَلَّت۪ي esmâ-i mevsûledendir. “Sıla”, dâhil olduğu cümlenin evvelce ma'lûm olduğunu iktiza eder. Hâlbuki sılası olan
﴾ وَقُودُهَا النَّـاسُ وَالْحِجَارَةُ ﴿ evvelce muhâtablara ma'lûm değilmiş?..
C — ﴾ نَارًا وَقُودُهَا النَّـاسُ وَالْحِجَارَةُ ﴿ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhâtablar ondan kesb-i ma'lûmât ettiklerine binâen, burada اَلنَّـارَ ile اَلَّت۪ي arasında tavsif muâmelesi yapılmıştır.
﴾ وَقُودُهَا النَّـاسُ وَالْحِجَارَةُ ﴿ Bu kayıdlardan maksad, tehdiddir. Tehdidlerin te'kid ve teşdid edildiğine binâen, burada اَلنَّـاسُ kelimesiyle te'kid edilmiştir; حِجَارَةُ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki:
“Menfaat, necât ümîdiyle taştan ma'mûl ma'bûd ittihàz ettiğiniz sanemler, size tâzib âleti, yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Niçin bunu düşünmüyorsunuz?”
S — ﴾ اُعِـدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ ﴿ cümlede, makamın iktizası hilâfına لَكُـمْ yerine لِلْكَافِر۪ينَ denilmesi neye binâendir?
C — Evet, Kur'ân-ı Kerîm’in takib ettiği usûl, ale'l-ekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre, Kur'ân-ı Kerîm, onların Cehennemlik olduklarını isbât eden delilin ikinci mukaddimesine işâret etmek üzere, ism-i zâhiri, zamîr yerine, yani لِلْكَافِر۪ينَ cümlesini, لَكُـمْ yerine ikame ile ta'mîm yapmıştır.
Takdir-i kelâm: اُعِدَّتْ لَكُـمْ لِاَنَّكُـمْ مِنَ الْكَافِرِينَ وَالنَّـارُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ Yani: “Siz Cehennemliksiniz. Zîra kâfirlerdensiniz. Cehennem de, kâfirler içindir.” —oOo—