İşârâtü'l-İ'câz

► 08 ◄

8. bölüm / 19

► 08 ◄

﴿ وَمِنَ النَّـاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَـنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَاهُـمْ بِمُؤْمِنِينَ ﴾

Bu âyetin mâkabliyle vech-i nazmı:

Nasıl ki, bir hükümde iki müfredin iştirâki veya bir maksadda iki cümlenin ittihâdı atfı icâb ettirir. Kezâlik, bir hedefi, bir garazı takib eden iki kıssanın da atıfları belâğatın iktizasındandır. Binâenaleyh, on iki âyetin hülâsasını tazammun eden münâfıkların kıssası, kâfirler hakkında geçen iki âyetin meâline atfedilmiştir.

Evet vaktâ ki, en evvel Kur'ân’ın senâsıyla başlandı. Sonra mü'minlerin medhine intikal etti. Sonra kâfirlerin zemmine incirâr etti. Sonra, insanların kısımlarını ikmal etmek için, münâfıkların kıssası zikredildi.

S — Kâfirlerin zemmi hakkında yalnız iki âyetle iktifâ edilmiştir. On iki âyetin hülâsasıyla münâfıklar hakkında yapılan itnâb neye binâendir?

C — Münâfıklar hakkında itnâbı, yani tatvîli icâb ettiren birkaç nükte vardır:

Birincisi: Düşman mechûl olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs olur. Aldatıcı olursa, fesâdı daha şedîd olur. Dahilî olursa, zararı daha azîm olur. Çünkü; dahilî düşman kuvveti dağıtır, cesâreti azaltır. Haricî düşman ise, bil'akis, asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti arttırır. Nifâkın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâmı zelzeleye ma'rûz bırakan nifâktır. Bunun içindir ki, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân, ehl-i nifâka fazlaca teşniât ve takbihatta bulunmuştur.

İkincisi: Münâfık olan, mü'minlerle ihtilât ede ede, yavaş yavaş ünsiyet kesb eder, îmânla ülfet peydâ eder. Gerek Kur'ân’dan, gerek mü'minlerden nifâkın kötülüğü hakkındaki sözleri işite işite pis hâletten nefret eder. En nihâyet, lisânından kelime-i tevhidin kalbine damlamasına zemin hazırlamak için itnâb yapılmıştır.

Üçüncüsü: İstihzâ, hud’a, ikiyüzlülük, hile, kizb, riyâ gibi kötü ahlâklar münâfıkta var. Kâfirde o derecede yoktur. Bu cihetten münâfıklar hakkında itnâb yapılmıştır.

Dördüncüsü: Alelekser münâfıklar, ehl-i kitaptan oldukları için, şeytânî bir zekâ sâhibleri olup, daha hilekâr, daha desîseci olurlar. İşte bu durumdaki münâfıklar hakkında itnâb, yani tatvîl-i kelâm, ayn-ı belâgattır.

Bu âyetin kelimeleri arasındaki münâsebetlere gelelim:

﴾ مِنَ النَّـاسِ ﴿ car ve mecrûru مَنْ kelimesine haber olduğu takdirde, şöyle bir sual vârid olur ki: Münâfıkların nâstan oldukları bedîhîdir. Bu hüküm, ma'lûmu i'lâm etmekten ibaret kalır.

Elcevab: Ma'lûmdur ki, bir hüküm bedîhî olduğu zaman, o hükmün lâzımı kasdedilir. Burada kasdedilen, o hükmün lâzımı olan taaccübdür. Sanki Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân, zımnen “Münâfıkların nâstan oldukları acîb birşeydir” diyerek, halkı taaccüb etmeye dâvet etmiştir. Zîra insan mükerremdir. Mükerrem olan insan, nifâka tenezzül etmez.

S — Madem ki ﴾ مِنَ النَّـاسِ ﴿ haberdir, niçin مَنْ üzerine tekaddüm etmiştir?

C — Madem ki o hükümden taaccüb kasdedilmiştir; taaccüb-ü inşaînin şe'ni, kelâmın evvelinde bulunmaktır.

Sonra nâs tâbirinden birkaç letâif çıkıyor.

Birincisi: Kur'ân’ın, münâfıkların şahıslarını ta'yin etmeyerek umumî bir sıfatla onlara işâret etmesi, Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) siyasetine daha münâsibdir. Zîra münâfıkların şahıslarının ta'yiniyle kabahatleri yüzlerine vurulsaydı, mü'minler nefsin desîsesiyle vesveseye düşerlerdi. Hâlbuki vesvese havfe, havf riyâya, riyâ nifâka müncer olur.

Ve kezâ, eğer Kur'ân onları ta'yinle takbih etseydi, “Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) mütereddiddir, etbâ'ına emniyeti yoktur” denilecekti.

Ve kezâ, bazan kötülük ifşa edilmezse tedrîcen zâil olması ihtimali vardır. Fakat teşhîr edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrîk eder, fenâlığı daha fazla yapmasına bâis olur.

Ve kezâ, nâs gibi umumî bir sıfatın nifâka münâfî olması, hususî sıfatların daha ziyâde münâfî olmasına delâlet eder. Zîra, insan mükerremdir. Bu gibi rezâleti işlemek insaniyetin şânından değildir.

Ve kezâ, nâs tâbiri, nifâkın bir tâife veya bir tabakaya mahsûs olmayıp, hangi tâife olursa olsun, insan nev’inde bulunmasıdır.

Ve kezâ, nâs tâbiri, nifâk bütün insanların haysiyet ve şereflerini ihlâl eden bir rezâlet olduğundan, enzâr-ı âmmeyi nifâkın aleyhine çevirtmekle izâle ve adem-i intişarına çalışmaları lüzumuna işârettir.

S — يَقُولُ ile اٰمَـنَّا nın merci'leri bir iken, birisinin müfred, diğerinin cem’ sîgasıyla zikirlerinde ne hikmet vardır?

C — Zarîf bir letâfete işârettir ki, îmânın mevsufu cem’ ise de telaffuz eden müfreddir.

﴾ يَقُولُ اٰمَـنَّا ﴿ cümlesi, onların îmân da'vâlarını hikâyedir. Bu cümlede da'vâlarının reddine iki cihetle işâret edildiği gibi, da'vâlarının takviyesine de iki vecihle îmâ edilmiştir. Şöyle ki:

يَقُولُ kelimesi, madde cihetiyle onların îmân da'vâsının an-i'tikàd olmayıp ancak kuru bir sözden ibaret olduğuna işârettir.

Kezâlik, muzârî sîgasıyla zikrinde, onları aleddevam yaptıkları müdafaaya sevk eden, vicdânî bir sebeb değildir, ancak halka karşı bir riyâkârlık olduğuna işârettir.

Da'vâlarının takviyesine yapılan işâretler ise, اٰمَـنَّا fiil-i mazînin hey'etinden “Biz ehl-i kitab cemâatleri, eskiden beri mü'miniz. Şimdi îmândan geri kalmamıza imkân yoktur” gibi takviye edici bir delil tereşşuh ettiği gibi, cem’e râci' olan نَا zamîrinden de “Bizler bir ferd gibi değiliz, ancak muhteşem bir cemâatiz. Yalana tenezzül etmeyiz” gibi ikinci bir takviye daha çıkıyor.

﴾ بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ﴿ Kur'ân-ı Kerîm, hikâye ettiği şeyleri ya aynıyla alır veya meâlinin ahzıyla veyâhut ibaresinin telhisiyle bir tasarruf yapar.

Birinci ihtimale göre, onların erkân-ı îmâniyeden yalnız bu iki rüknü izhâr etmeleri, rükünlerin en mühimlerini izhâr etmekle sadâkatlerini göstermeye işârettir. Ve aynı zamanda, onlardan en ziyâde kabûle şâyân, zu'mlarınca bu iki rükündür.

İkinci ihtimale nazaran, Cenâb-ı Hakk’ın, îmânın rükünleri içinde kutub sayılan bu iki rüknü tahsîs etmesi, onların kuvvetle iddia ettikleri îmân, dine îmân olmadığına işârettir. Çünkü bu iki rüknün de muktezâsına amel ve i'tikàd etmemişlerdir.

ب ’nin tekrarı, her iki rükne olan îmânın bir cihetten olmadığına işârettir. Çünkü, Allah’a îmân, Allah’ın vücûd ve vahdetine îmândır. Yevm-i âhirete îmân ise, o günün hak olduğuna ve muhakkak geleceğine îmândır.

﴾ وَمَاهُـمْ بِمُؤْمِنِينَ ﴿ :

S — اٰمَـنَّا ’ya müşâbih olan وَمَا اٰمَنُوا ’ya tercihen ﴾ وَمَاهُـمْ بِمُؤْمِنِينَ ﴿ olarak cümle-i ismiye ile denilmesinde ne hikmet var?

C — Birincisi: Her iki اٰمَـنَّا arasında görülen zâhirî tenâkuzdan ictinâb etmek içindir.

İkincisi: اٰمَـنَّا ihbar değildir, inşâdır. İnşa, nefiy ile tekzîb edilemediğinden وَمَا اٰمَنُوا denilmemiştir.

Üçüncüsü: اٰمَـنَّا cümlesinden zımnen istifade edilen نَحْنُ مُؤْمِنُونَ cümlesine nefiy ve tekzîbi ircâ için ﴾ وَمَاهُـمْ بِمُؤْمِنِينَ ﴿ denilmiştir.

Dördüncüsü: Onların adem-i îmânlarının devamına delâlet etmek için cümle-i ismiye ihtiyar edilmiştir.

S — Nefyi ifâde eden مَا cümlenin evvelinde bulunduğu hâlde, cümleden istifade edilen devamı nefyetmeye delâlet etmediğinden hikmet nedir?

C — Nefiy, kesif bir harfin medlûlüdür. Devam ise, cümle-i ismiyenin hey'et-i hafifesinden istifade edilen bir mânâdır. Binâenaleyh, kesif kesife, yani nefiy, îmâna daha karibdir.

S — ﴾ وَمَاهُـمْ بِمُؤْمِنِينَ ﴿ ’deki haber üzerine harf-i cerr olan ب’nin duhûlü neye işârettir?

C — Onların zâhiren îmânları varsa da, hakikatte îmâna ehil ve lâyık insanlar olup, mü'minîn sınıfından addedilmediklerine delâlet için مَا ’nın haberi üzerine ب dahil olmuştur.

► 09-10 ◄

﴿ يُخَادِعُوـنَـ اللّٰهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْـدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُـمْ وَمَا يَشْعُرُوـنَـ ❀ فِى قُلُوبِهِـمْ مَرَضٌ فَزَادَهُـمُ اللّٰهُ مَرَضًا وَلَهُـمْ عَـذَابٌ اَلِيـمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ﴾

Bu âyet, bütün cümleleriyle nifâka hücum ederek, münâfıkları tevbih, takbih, tehdid, ta'yib etmekle, evvelce اٰمَـنَّا dedikleri kavli, ne maksada ve ne illete binâen söylediklerini ve nifâkın en birinci cinayeti olan hud’a ve hilelerini beyân etmektedir.

Evvelen, nifâkın birinci cinayeti olan hud’aya ait يُخَادِعُونَ’den يَكْذِبُونَ ’ye kadar yedi cümleye terettüb eden müteselsil neticeleri nazara almak lâzımdır.

Birincisi: Allah’ı kandırmak gibi muhâl bir şeyin talebinde bulundukları için tahmik edilmişlerdir.

İkincisi: Menfaat niyetiyle kendilerine zarar dokundurdukları için tesfih edilmiştir.

Üçüncüsü: Menfaati mazarattan tefrik edemedikleri için techil edilmişlerdir.

Dördüncüsü: Tıynetleri pis, sıhhatlerinin mâdeni hasta, hayat menba'ları ölmüş, vesâire gibi rezâletleriyle terzil edilmişlerdir.

Beşincisi: Şifânın talebiyle marazlarını ziyâde ettikleri için tezlil edilmişlerdir.

Altıncısı: Elemden mâadâ birşeyi intac etmeyen kavî bir azabla tehdid edilmişlerdir.

Yedincisi: İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhîr edilmişlerdir.

Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam ve irtibatın, şöyle bir tasvirle dinlenmesi lâzımdır:

Bir şahıs bir şahsı, nasîhatle fenâ bir şeyden men' etmek üzere şöyle tevcîh-i kelâmda bulunur: “Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhâldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikati hurâfe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şübhesiz o hastalıktan kurtulup şifâyab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izâle değil, tezyîd ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedîd bir elemi intac eden bir azab eline geçer. En nihâyet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesâdın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhîr ve ilân etmek lâzımdır.”

Kezâlik, Cenâb-ı Hak, münâfıkları nifâktan zecr ve men' için kötü hâllerini şöylece nakletmekle yüzlerine vuruyor:

﴾ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ ﴿: Yani, hile ile Allah’ı kandırmak istiyorlar. Zîra Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) Allah’ın elçisidir. Ona yapılan hile Allah’a râci'dir. Allah’a yapılan hile ise muhâldir. Muhâli taleb etmek hamâkattir. Böyle hayvancasına hamâkat, taaccübü mûcibdir.

﴾ وَمَا يَخْـدَعُونَ اِلَّا اَنْفُسَهُـمْ ﴿: Yani, onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar; zîra fiillerinde nef' değil, zarar vardır. Bu zarar da nefislerine râci'dir. Nefislerine zarar veren, ancak süfehâ kısmıdır.

﴾ وَمَا يَشْعُرُونَ ﴿: Yani, nef' ve zararı tefrik edecek bir hisse malik değillerdir. Bu ise cehâletin en ednâ ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işârettir.

﴾ فِى قُلُوبِهِـمْ مَرَضٌ ﴿: Yani, nifâk ve hasedden kalblerinde, rûhlarında öyle bir maraz vardır ki, o maraz, hakkı bâtıl, hakikati hurâfe telâkki etmeye sebeptir. Zâten fâsid bir kalbden, bozuk bir rûhtan böyle rezâletlerin çıkması bedîhîdir.

﴾ فَزَادَهُـمُ اللّٰهُ مَرَضًا ﴿: Yani, eğer onlar yaptıkları fenâlıkla gayz ve hasedlerini izâle için bir devâ, bir ilâç talebinde iseler, o zannettikleri ilâç, kalblerini, rûhlarını bozan bir zehirdir. Zehirle kendi tedâvisine çalışan, elbette zelîldir. Evet, kırık ve yaralı bir el ile intikamını almak isteyen, yarasının artmasına hizmet eden bir miskindir.

﴾ وَلَهُـمْ عَـذَابٌ اَلِيـمٌ ﴿: Yani, eğer onlar bir zevk, bir lezzet talebinde iseler, şu nifâklarında pek çok maâsî olduğu gibi, muvakkat bir lezzet bile yoktur. O nifâk, ancak dünyada şedîd bir elemi, âhirette de en şedîd bir azâbı intac edecek bir dalâlettir.

﴾ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُوـنَـ ﴿: Yani, yaptıkları kizbden pişman olup, nedâmet etmedikleri takdirde, beyne'n-nâs yalancılıkla teşhîr ve bir alâmetle tevsimleri lâzımdır ki, başkalar onlara i'timâd edip marazlarına ma'rûz kalmasınlar.

Mezkûr cümlelerin eczâları arasında bulunan irtibat ve intizamın beyânına gelelim:

Münâfıkların yaptıkları hileden takib edilen gayenin muhâl olduğuna ve o muhâliyeti göz önüne getirip çirkin bir şekilde gösterilmesine tasrîh edilmek üzere ﴾ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا ﴿ cümlesinde münâfıkların amelinden (müşareket babından) muzârî sîgasıyla hud’a ünvânıyla tâbir edilmiştir.

Ve kezâ, makamın iktizası hilâfına اَلنَّبِىُّ ’ye bedel اَللّٰهَ ve اَلْمُؤْمِنُونَ ’ye bedel ﴾ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا ﴿ zikredilmiştir. Çünkü يُخَادِعُونَ’nin maddesinden nefret çıkar. Sîgasından devam ve istimrar çıkar. Babından müşareket çıkar. Müşareket ise müşâkeleti, yani mukàbele-i bilmisli icâb eder. Müşâkelet ise onların seyyielerine karşı seyyie ile mukàbele edileceğini istilzam eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intac ettiği gibi, takib ettikleri garazın da akim kaldığına delâlet eder.

اَللّٰهُ kelimesinin tasrîhinden de garazlarının muhâl olduğuna delâlet vardır. Çünkü Resûl-ü Ekreme (a.s.m.) yapılan hud’a Allah’a râci'dir. Allah ile pençeleşmek isteyen düşer.

﴾ اَلَّذِينَ : ﴿ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا’nin ibhâmını izâle etmek için sıla olarak îmân sıfatının ihtiyar edilmesi, onların îmân cihetiyle kendilerini sevdirerek mü'minlerden addetmek istemiş olduklarına işârettir. Ve kezâ nur-u îmânla akılları münevver olan mü'minlerin dirayetinden hilelerinin gizli kalmamasına bir îmâdır.

﴾ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلّٰا اَنْفُسَهُـمْ ﴿: Bu cümledeki hasr, kemâl-i sefâhetlerine işârettir. Zîra mü'minlere zarar verdirmek için yaptıkları muâmele mâkûse olup, onlar baltayı nefislerine vurmakla, sanki o hud’ayı bizzat nefislerine yapmakla sefâhetlerini ilân etmişlerdir. يَخْدَعُونَ ’nin يَضُرُّونَ ’ye tercihi, yine onların sefâhetlerine işârettir. Çünkü ashâb-ı ukùl arasında kasden nefsine zarar veren vardır. Fakat amden kendisiyle hud’a eden yoktur, meğer ki insan sûretinden çıkmış ola...

اَنْفُسَهُـمْ Bu ünvân, onların pek aziz ve sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere bir hazz-ı nefsânî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifâk, aksu'l-amel kabîlinden bir zakkum-u esmâr olduğuna işârettir.

S — Bu cümledeki hasırdan anlaşılır ki, onların hud’a ve nifâkları İslâmiyete ve Âlem-i İslâma zarar vermemiştir. Hâlbuki Âlem-i İslâmın unsurları, onların öldürücü zehir gibi intişar eden nifâk şûbelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir.

C — Âlem-i İslâmda görünen zararlar ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffün etmiş vicdânlarından neş'et ve intişar etmiştir. Yoksa onların arzu ve ihtiyarlarıyla yaptıkları hud’a ve hilelerin neticesi değildir. Çünkü onların hileleri Cenâb-ı Hakk’a, Peygamber-i Zîşana (a.s.m.), cemâat-i müslimîne yapılan bir muâmeledir. Allah, o muâmeleye âlimdir. Peygamber-i Zîşan da (a.s.m.) vahiyle vâkıftır. Cemâat-i müslimînce de îmânî bir şiddet-i zekâ sâyesinde, o gibi hileler tesettür edip, gizli kalamaz. Demek onların Âlem-i İslâma vurdukları balta, dönüp kendi başlarını parçalamıştır. Çünkü aldanan, cemâat-i müslimîn değildir. Ancak aldanan, aldatandır.

﴾ وَمَا يَشْعُرُوـنَـ ﴿: Yani, onlar yaptıkları hilenin nefislerine râci' olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehâletini ilân ediyor. Çünkü ukalâdan değildirler. Çünkü onların bu işi ukalâ işi değildir. Ve kezâ, hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünkü hayvanlar zararlı olan şeyleri hissettikleri zaman çekinirler. Demek bunlar, hiss-i hayvanîden de mahrumdurlar. Öyleyse bunlar, ihtiyarları ve şuûrları olmayan cemâdât nev’ine dahildirler.

﴾ فِى قُلُوبِهِـمْ مَرَضٌ ﴿: Bu cümlenin, mâkabliyle vech-i irtibatı:

Vaktâ ki onlar, şuûr hissini istihdam ederek muhakeme-i akliye ile amel etmediler; anlaşıldı ki, rûhlarında bir maraz vardır. Ve lâakal onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki, o marazdan sâdır olan hükümlere i'timâd etmesinler. Çünkü o maraz, hakikatleri tağyîr etmekle acıyı tatlı, çirkini güzel göstermek şânındandır.

Zarfiyeti ifâde eden فِى lafzından anlaşılır ki, onların marazları kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtunda, yani içyüzünde kâin bir marazdır. “Kalb” ünvânından anlaşılır ki, kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a’mâl-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi, kalbin içyüzü de nifâkla hastalandığı zaman, ef'âl-i rûhiye tamamen istikamet üzerine hareket edemez. Çünkü hayatın mihveri ve makinesi ancak kalbdir.

﴾ فِى قُلُوبِهِـمْ ﴿ kelâmının مَرَضٌ kelimesi üzerine takdimi iki cihetle hasrı ifâde eder. Biri: Maraz başka uzuvlarda değil, ancak kalblerdedir. Diğeri: O kalbler de ancak münâfıkların kalbleri olup, başkaların kalbleri değildir. Bu iki hasırdan ta'riz sûretiyle anlaşılır ki, nur-u îmânın, insanın bütün ef'âl ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek, şânındandır. Ve yine anlaşılır ki, fesâd kalbdedir. Birşeyin esâsı, kalbi bozuk olursa teferruâtını tamir etmek bir fâideyi teşkil etmez. Ve yine anlaşılır ki, fıtrattan hakikat çıkar. Fıtrat, hakikatlere merci' bir masdardır. Fesâd ve harâb ise ârızî bir marazdır. Çünkü eşyada asıl sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binâenaleyh, onlar, “Nifâk ve fesâdımız fıtrîdir. İhtiyarî olmadığından mûcib-i ceza değildir” diye i'tizarda bulunamazlar. Tenkîri, mechûliyeti ifâde eden tenvin ise, o maraz pek gizli olduğundan ne görünmesi ve ne de tedâvisi mümkün olmadığına işârettir.

Beşinci cümleyi teşkil eden ﴾ فَزَادَهُـمُ اللّٰهُ مَرَضًا ﴿ ’nin, mâkabliyle vech-i irtibatı ile eczâsı arasındaki cihet-i intizama gelince:

Evet, vaktâ ki münâfıklar yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanaatiyle ictinâb etmediler, bil'akis o amellerini istihsân ederek o marazın fazlaca talebinde bulundular; Cenâb-ı Hak da talebleri üzerine onların marazlarını arttırdı.

S — فَزَادَ’deki ف mâkablinin mâba'dine sebeb olduğunu ifâde eder. Hâlbuki buradaki marazın vücûdu, marazın ziyâdesine sebeb değildir.

C — Vaktâ ki, onlar marazlarını teşhîs edip tedâvisi talebinde bulunmadılar; sanki, ihmallik yüzünden ziyâdesini taleb etmişlerdir. Cenâb-ı Hak da mü'minlerin zaferiyle onların ümîdlerini ye'se çevirmiştir ve Müslümanların galebesiyle onların husûmetlerini hased ve kine kalb etmiştir. Sonra da onların ma'rûz kaldıkları o ye's ve kinden doğan korku, za’fiyet ve zillet emrâzlarını onların kalblerine istilâ ettirmekle marazlarını ziyâdeleştirdi.

S — Kur'ân-ı Kerîmin bu cümlede maraz kelimesini mef'ûl değil, temyiz şeklinde kullanması neye işârettir?

C — Münâfıkların bâtınî ve kalbî olan marazları, sanki zâhire çıkmış ve bütün amellerine ve fiillerine sirâyet etmekle, onların vücûdları tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifâde etmek için, مَرَضًا kelimesi, temyiz olarak kullanılmıştır. Evet, مَرَضًا kelimesi mef'ûl olduğu takdirde bu mânâyı ifâde etmez. Çünkü o vakit ziyâdelik, yalnız maraza taalluk eder.

Altıncı cümleyi teşkil eden ﴾ وَلَهُـمْ عَـذَابٌ اَلِيـمٌ ﴿ ’in vech-i irtibatı ise:

Menfaati ifâde eden ل ’dan anlaşılır ki, münâfıkların menfaati ya dünyada elîm bir azaptır, veyâhut âhirette şedîd bir elemdir. Bunlar ise menfaat değildir. Öyleyse menfaatleri muhâldir.

S — Elîm, “müteellim” mânâsınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binâenaleyh azâbın, elîm ile vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?

C — Azab onların vücûdlarını öyle kaplar ve cesetlerini öyle ihâta eder ve batınlarına öyle nüfûz eder ki, sanki onların vücûdları bir azab külçesi kesilir. Onların cesetlerinden, azaptan mâadâ birşey görünmez olur. Hattâ o azab külçesinden fışkıran ah’lar, fizarlar, teellümler, sanki nefs-i azaptan neş'et ederler. Yani çağıran, bağıran, müteellim olan, ayn-ı azab olduğu sanılır.

Yedinci cümleyi teşkil eden ﴾ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴿ ’nin vech-i irtibatı:

Münâfıkların azablarının, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işârettir. Bu işâret dahi, kizbin ne kadar te'sirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sâdıktır.

Zîra kizb, küfrün esâsıdır.

Kizb, nifâkın birinci alâmetidir.

Kizb, kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır.

Kizb, Hikmet-i Rabbâniyeye zıttır.

Ahlâk-ı àliyeyi tahrib eden, kizbdir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvâlini fesâda veren, kizbdir. Nev'-i beşeri kemâlâttan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzâb ile emsâlini âlemde rezîl ve rüsvâ eden, kizbdir.

İşte bu sebeblerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsîs edilen, kizbdir.

Bu âyet, insanları, bilhassa Müslümanları dikkate dâvet eder.

Sual: Bir maslahata binâen kizbin câiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir?

Cevab: Evet, kat’î ve zarûrî bir maslahat için bir mesağ-ı şer'î vardır. Fakat hakikate bakılırsa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zîra usûl-i şerîatta takarrür ettiği vecihle, mazbut ve mikdarı muayyen olmayan birşey, hükümlere illet ve medâr olamaz; çünkü, mikdarı bir had altına alınmadığından sû-i istimâle uğrar. Maahazâ, birşeyin zararı menfaatine galebe ederse, o şey mensûh ve gayr-ı mu'teber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.

Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın, özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir.

Fakat kinâye veya ta'riz sûretiyle, yani gayr-ı sarih bir kelimeyle söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.

Hülâsa, yol ikidir:

Ya sükût etmektir; çünkü söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır. Veya sıdktır; çünkü İslâmiyetin esâsı, sıdktır.

Îmânın hàssası, sıdktır.

Bütün kemâlâta îsâl edici, sıdktır.

Ahlâk-ı àliyenin hayatı, sıdktır.

Terakkiyâtın mihveri sıdktır.

Âlem-i İslâmın nizâmı, sıdktır.

Nev'-i beşeri kâbe-i kemâlâta îsâl eden sıdktır.

Ashâb-ı Kirâmı bütün insanlara tefevvuk ettiren, sıdktır.

Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı merâtib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır. —oOo—

► 11-12 ◄

﴿ وَاِذَا قِيـلَ لَهُـمْ لَا تُفْسِدُوا فِى الْاَرْضِ قَالُوا اِنَّـمَا نَحْنُ مُصْلِحُوـنَـ ❀ أَلَٓا اِنَّـهُـمْ هُـمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُوـنَـ ﴾

Bu âyetin evvelki âyetle vech-i irtibatı:

Vaktâ ki, münâfıkların nifâkından neş'et eden cinayetlerinin birincisini teşkil eden, nefislerine zulmetmekle hukukullâha tecâvüzleri olan cinayet zikredildikten sonra mezkûr cinayetlerinin ikincisini teşkil eden hukuk-u ibâda tecâvüz etmekle aralarına fesâd ilkà etmek cinayetleri dahi mevki-i münâsibde zikredilmiştir.

Sonra ﴾ وَاِذَا قِيـلَ ﴿ cümlesi münâfıkların kıssasına ve hikâyesine dahil olduğu cihetle ﴾ وَمِنَ النَّـاسِ مَنْ يَقُولُ ﴿ ’deki يَقُولُ ’ye bağlıdır, mânâ ve meâlce يُخَادِعُونَ ’ye nâzırdır. Hadd-i zâtında dahi يَكْذِبُونَ ’ye merbûttur. Üslûbun tağyîri ise, yani kaziye-i hamliye yerine kaziye-i şartiyenin îrâdı, يَكْذِبُونَ ile وَاِذَا قِيـلَ arasında birkaç cümlenin mukadder olduğuna bir emâredir. Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: “Yalan söyledikleri zaman fitneyi îka' ediyorlar. Fitneyi îka' ettikleri zaman ifsad ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit kabûl etmiyorlar. Fesâd yapmayın denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslaha çalışıyoruz’ diyorlar.”

Bu âyetin ihtiva ettiği mezkûr ve gayr-ı mezkûr cümleler arasındaki vech-i irtibat bir misâlle izâh edilecektir. Şöyle ki:

Bir insan tehlikeli bir yola sülûk ettiği zaman, en evvel “Senin bu yolun seni felâkete götürüyor, bu yoldan vazgeç” diye nasihat edilir. O insan vazgeçmediği takdirde şiddetle zecir ve nehyedilir ve aynı zamanda “Umum halkın nefret ve kahrına uğrarsın” diye tehdid edildiği gibi, “Ebnâ-yı cinsine zulmetmiş olursun” diye şefkat-i cinsiyeye de dâvet edilir.

Eğer o insan, sarhoşlar gibi inatçı ve kafasız ise, kendisine yapılan nasihat ve zecr ve nehiyleri müdafaa etmekle mukàbele eder ve “Benim mesleğim haktır; ne senin hakk-ı i'tirâzın var ve ne de benim senin nasihatlerine ihtiyacım var” diye serkeşliğe başlar.

Eğer o insan iki yüzlü ise, bir cihetten nasihat edenleri kandırır ve ilzama çalışır. Diğer cihetten de “Ben ıslah edici bir insanım” diye mesleğini hak göstermeye devam eder. Ve aynı zamanda “Islah benim hakîki bir sıfatım olup, bilâhare hâsıl olmuş bir sıfat değildir” diye da'vâsını te'kid ve te'yid eder.

Bundan sonra eğer o insan mesleğinde ısrarla nasihatleri kabûl etmezse anlaşılır ki, onun ıslahına hiçbir çare ve hiçbir devâ yoktur. Yalnız onun fesâdı halka sirâyet etmemek için, mesleğinin muzır ve fenâ olduğunu ilân etmek lâzımdır ki, herkes ondan tahaffuz etsin. Zîra o insan aklını çalıştırmıyor, şuûrunu istihdam etmiyor ki, böyle zâhir olan birşeyi hissedebilsin.

İşte bu misâldeki cümlelerin arasındaki münâsebetlere dikkat edilirse, mezkûr âyetin cümleleri arasında bulunan münâsebet halkaları güzelce görünecektir. Evet, aralarında öyle fıtrî bir nizâm vardır ki, îcâz ve ihtisarından, i’câzın yüksek sesleri işitilir.

Mezkûr âyetin herbir cümlesinin hey'etindeki vech-i intizam:

Evet, kat’iyeti ifâde eden ﴾ وَاِذَا قِيـلَ لَهُـمْ ﴿ ’deki اِذَا kötü ve fenâ şeyleri men' ve nehyetmek lâzım ve vâcib olduğuna işârettir. Fâilin terkiyle, sîga-yı mechûl ile zikredilen قِيـلَ kötü birşeyi nehyetmek farz-ı kifâye olduğuna işârettir. Menfaat ve lütfu ifâde eden لَهُـمْ ’deki ل yapılacak nehiylerin, tahkîr ve tahakküm sûretiyle değil, ancak nasihat tarzıyla lâzım olduğuna işârettir.

﴾ لَا تُفْسِدُوا ﴿ şöyle bir kıyâs-ı istisnaîye işârettir ki: “Böyle yapmayın, aksi takdirde karışıklıklar meydâna gelir. İnsanlar arasında itâat râbıtası kesilir. Adâlet, ihtilâle inkılâb eder. İttifak ve ittihâdın ipleri kopar. Fesâd doğmaya başlar. Öyleyse, böyle yapmayın ki fesâd olmasın.”

﴾ فِى الْاَرْضِ ﴿ nehyi te'kid, zecri idâme ettiriyor. Çünkü nasihat muvakkat olduğu için inzicarın devamı lâzımdır. Bu da vicdânın heyecana getirilmesiyle olur. Bu dahi ya şefkat-i cinsiyenin uyandırılmasıyla veya nefret-i umumiyeye ma'rûz kalmak korkusuyla olur. Evet فِى الْاَرْضِ kelimesi her iki ciheti de te'min eder. Zîra اَلْاَرْضِ kelimesi, lisân-ı hâliyle, “Sizin bu fesâdınız nev'-i beşere sirâyet eder. Nev'-i beşerin, bilhassa fakirlerin ve masumların sizlere kötülüğü nedir ki, onlara karşı böyle fenâlıkta bulunuyorsunuz? Şefkat-i cinsiyeniz yok mudur? Niçin merhamet etmiyorsunuz? Evet, teslîm ettik ki, sizin şefkat-i cinsiyeniz yoktur. Hiç olmazsa nefret-i umumiyeden korkunuz” diye onları îkaz ediyor.

S - Onların maksadları umum insanlar değildir. Niçin onların fesâdı bütün insanlara sirâyet etsin?

C - Evet, siyah bir gözlüğü takan adam herşeyi siyah ve çirkin görür. Kezâlik, basîret gözü de nifâkla perdelenirse ve kalb küfürle peçelenirse, bütün eşya çirkin ve kötü görünür. Ve bütün insanlara, belki kâinâta karşı bir buğz ve bir adâvete sebeb olur. Hem de küçük bir dişin kırılmasıyla büyük bir makine müteessir olduğu gibi, bir şahsın nifâkıyla hey'et-i beşeriyenin intizamı müteessir olur. Zîra adâlet, intizam, İslâmiyet ve itâatle olur. Maalesef onların serptikleri zehirler tabakadan tabakaya intikal ede ede bu zillet ve sefâleti ismâr etmiştir.

﴾ قَالُوا اِنَّـمَا نَحْنُ مُصْلِحُوـنَـ ﴿: Yani, “Halkı ifsad etmeyin denildiği zaman ‘Bizler ancak ıslah edici insanlarız’ iddiasında bulundular.”

اِنَّـمَا ’da iki hâsiyet var:

Birincisi: Dahil olduğu hükmün hakikaten veya iddiaen ma'lûm olması lâzımdır. Bu hâsiyetten, nasihat edenleri tezyif etmeye ve cehâletlerine olan sebatlarını izhâr etmeye bir remiz vardır. Yani, “Bizim ıslah edici olduğumuz ma'lûmdur; binâenaleyh mesleğimizde sebat ederiz, nasihatlere kulak vermeyiz.”

İkinci hâsiyet, hasrdır. Bu hasrdan dahi, onların salâhlarına hiçbir fesâdın karışmamış olduğuna bir remiz vardır ki, bu remizden onların salâhlarına fesâd karışıyor diye mü'minlere bir ta'riz vardır.

Sebat ve devamı ifâde eden ism-i fâil sîgasıyla مُصْلِحُونَ ’nin نُصْلِحُ ’ye tercihen zikredilmesi, salâhlarının sâbit ve dâimî bir sıfat olduğundan şimdiki hâlleri de ayn-ı salâh olduğuna işârettir. Sonra onlar, bu kelâmlarında da münâfıklık ediyorlar. Zîra, bâtınen fesâdlarını salâh addettikleri gibi, zâhiren “Bu amelimiz mü'minlerin salâh ve menfaatleri içindir” diye mürâîlik yapıyorlar.

﴾ أَلٰٓا اِنَّـهُـمْ هُـمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿: Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı:

Evvelki âyette münâfıklardan hikâye edilen bazı mânâlar ve iddialar vardır. Meselâ münâfıklar mesleklerini tervîc ve teşvik etmişlerdir. Salâhı kendilerine isbât ve salâhın dâimî bir sıfatları olduğunu iddia etmişlerdir. Ve amellerinin salâha münhasır olduğu ve salâhlarına hiçbir fesâdın karışmamış olduğu ve bu hükmün ma'lûm hükümlerden bulunduğu iddiasında bulunmuşlardır. Ve mü'minlere ta'rizde bulunarak mü'minlerden kendilerine nasihat edenleri techil etmişlerdir.

Kur'ân-ı Kerîm dahi münâfıkların şu mezkûr iddialarını cerh ve akslerini isbât etmek üzere şu cümlede bazı hükümler serdetmiştir. Ezcümle:

Fesâd, münâfıklara isnâd ve isbât edilmiştir. Ve onların, müfsidlerin hakikatiyle ittihâd ettiklerine işâret edilmiştir. Ve fesâdın münâfıklara münhasır olduğuna ve bu hükmün sâbit bir hakikat bulunduğuna işâretler yapılmıştır. Ve onların muzır olmalarıyla halk îkaz edilmiştir. Ve onların hisleri nefyedilmekle techil edilmişlerdir.

Evet, fenâ birşeye düşmemek için kullanılmakta olan îkaz âleti denilen أَلَا ile onların da'vâları halkın nazarında tezyif ve iptal edilmiştir. Tahkîki ifâde eden اِنَّ ile, da'vâlarında iddia ettikleri hakkâniyet ve ma'lûmiyet reddedilmiştir. Hasrı ifâde eden هُـمْ onların اِنَّـمَا ve نَحْنُ ile mü'minlere karşı yaptıkları ta'rizi cerh edici bir mukàbeledir. Cins ve hakikati ifâde eden اَلْمُفْسِدُونَ deki harf-i ta'riften anlaşılır ki, onlar müfsidlerin hakikatiyle ittihâd etmişlerdir.

Şuûrdan mahrum olduklarını ifâde eden ﴾ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿ cümlesi, onların zu'mlarınca da'vâlarının ma'lûmiyeti dolayısıyla nasihate ihtiyaçları olmadığına ve nasihat edenleri tezyif ettiklerine karşı bir müdafaadır. —oOo—