Kastamonu Lâhikası

► (117) ◄

12. bölüm / 15

► (117) ◄

Azîz sıddık kardeşlerim!

Nur fabrikasının sâhibi, Birinci Şuâ’nın Dördüncü Âyeti bahsinde, Hakikat-i İslâmiyetin yedi esâsını parlak bir sûrette isbât edildiği cümlesine dair soruyor ki: “Erkân-ı İslâmiyeyi beş biliyoruz. Hem vücûb-u zekât rüknü, risalelerde ne sûretle izâh edildiğini” soruyor.

Elcevab: İslâmın rükünleri başkadır; Hakikat-i İslâmiyetin esâsları yine başkadır. Hakikat-i İslâmiyetin esâsları; altı erkân-ı îmâniye ile (Hâşiye) <ft3>[^18]</ft3> ve esâs-ı ubûdiyet ki, İslâmın beş rüknü olan Savm, Salât, Hac, Zekât, Kelime-i Şehâdet, mecmûunun hülâsasıdır. Risale-i Nur; altı rükn-ü îmâniye ile bu esâs-ı ubûdiyeti isbât edip سَبْعَ الْمَثَانِى cilvesine mazhariyeti muraddır. Vücûb-u zekâtın izâhından murad ise, zekâtın teferruât tafsilâtı değil; belki zekâtın, hayat-ı ictimâiyede derece-i lüzumu ve ehemmiyetli kıymeti isbât edilmiş demektir. Evet Risale-i Nurdan evvel yazdığımız risalelerde, hem de Risale-i Nurun müteaddid yerlerinde, vücûb-u zekâtın hayat-ı ictimâiyede ne derece ehemmiyetli olduğu kat'iyyen ve vâzıhan isbât edilmiş demektir.

[^18]:(Hâşiye) "Beraber" kelimesi Şuâ'da noksan olduğu için şübhe edilmiş.

Isparta’da, Risale-i Nurun ders ve neşrine iki köşkünü bir zaman tahsîs eden kardeşimiz Şükrü Efendi’nin iki genç evlâdının vefâtı beni müteessir etti. Çünkü, beş-altı yaşında iken, masûme kerîmesi yanıma geldikçe, her defa “Adın nedir?” soruyordum. Masûmâne, kemâl-i fahirle, “Hayrünnisa” derdi; beni şefkatle güldürüyordu. Cenâb-ı Hak, o mübârek masûmeyi birden Cennetine aldı; şu dünya Cehenneminden kurtardı. Ve merhum mahdumu Hayati ise, hastalık, inşâallâh onu da Hayrünnisa gibi günahsız masûm yaptı. Beraber Cennet tarafına gittiler. Bu nokta-i nazardan ben, o iki çocuğu tebrik ediyorum. Ve peder ve vâlidelerini de hem tâziye, hem ma'nen tebrik ediyorum ki; o iki evlâdları ﴾ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ﴿ sırrına mazhar oldular. Ben, o ikisini, Risale-i Nurun vefât eden şâkirdleri içinde duâlarımıza dâhil ettik.

Rüştü Efendi benim tarafımdan, Şükrü Efendiye, çocuk tâziyenâmesi olan Onyedinci Mektûbu, benim yerimde okusun.

Risale-i Nurun kaptanı Sabri, Nis adasındaki bir kardeşimiz ve Onuncu Söz’ün tab’ından sonra tehlikeden muhâfaza için kaç ay hânesinde saklayan ve peder ve vâlidesiyle, bizimle ciddi alâkadar bulunan Velî Efendi’nin peder ve vâlidesinin vefât haberlerini yazıyor. Cenâb-ı Hak, onlara rahmet eylesin. Ben, inşâallâh çok zaman onları manevî kazançlarıma şerîk edeceğim. ∗∗∗

► (118) ◄

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale-i Nurun şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye muhtaçtırlar. Lillâhi'l-Hamd, Isparta ve havâlisi kahramanları demir gibi bir metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn-ü misâl oldu.

Ey Husrev! Te'sirli ve güzel mektûbunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin. Sen, bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine ve kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu'cizât-ı Ahmediye’nin biri Vilâyât-ı Şarkıyede fa'âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da, senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu'cizeli iki Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın bu havâlide hususan Ramazan-ı Şerîfte sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallâh yakında tab’a girmesiyle, Âlem-i İslâmdan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükret.

Hâfız Ali’nin mektûbunda, İslâmköy’ündeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi bizi memnun eyledi. Evet, İslâmköyü, nasıl ki Risale-i Nura pek ziyâde alâkadarlıkta imtiyaz ve sebkat kazanmış; öyle de, ben orada iken, sâir hocalara nisbeten İslâmköyü hocaları dahi daha ziyâde insaflı ve Risale-i Nuru takdir ettiklerini gördüğümden, bu havâlideki hocaların lâkaydlıklarına karşı onları hüsn-ü misâl gösteriyorum. İnşâallâh, onlardan zarar gelmez. Ben İslâmköyü’nü, Nurs köyü gibi biliyorum; o hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum; onlara da selâm ediyorum. Evet, onların insafı ve Risale-i Nura karşı dostluklarıyla, Nur fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti, tahmin ediyorum.

Ey Sabri kardeş! Başın sağ olsun. Cenâb-ı Hak, o vâlidemizi mağfiret eylesin, âmîn. Benim, karâbet-i nesebiyeyi ihsâs eden parmaklarındaki nişan ve bu yedi-sekiz sene Abdülmecîd’den daha harâretli fa'âlâne kardeşlik vazifesini yaptığınızdan, elbette senin merhume vâliden benim de vâlidemdir. Onu da, vâlidem yanına manevî kazançlarıma ve duâlarıma hissedar ediyorum. Cenâb-ı Hak sana, sabr-ı cemîl ihsân ve o merhumeyi de garîk-ı rahmet eylesin, âmîn.

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (119) ◄

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Ben, pek kat'î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat'î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale-i Nurun hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişaf, inbisat, ferâhlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları itiraf ediyor ki, “Biz de hissediyoruz” derler. Hattâ, size geçen sene yazdığım gibi, benim, pek az gıdâ ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.

Hem, İmâm-ı Şâfiî’den (R.A.) rivâyet var ki: “Hàlis talebe-i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim” demiş. “Çünkü rızıklarında vüs'at ve bereket olur.”

Mâdem hakikat budur ve mâdem hàlis talebe-i ulûm ünvânına Risale-i Nur şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler; elbette şimdiki açlık ve kahta mukâbil Risale-i Nur hizmetini bırakmak ve zarûret-i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanâat ve Risale-i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.

Evet, her tarafta, bu derd-i maîşet herkesi sarsıyor. Ehl-i dalâlet, bundan istifade eder. Ehl-i diyânet de kendini mâzûr bilir, “Zarûrettir, ne yapalım” der.

Demek ki, Risale-i Nur şâkirdleri, bu açlık ve zarûret musîbetine karşı yine Nurla mukàbele etmeli. Her şâkirdin vazifesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil; belki başkasının îmânlarını da muhâfaza etmeye mükelleftir. O da, hizmete ciddi devam ile olur.

Size yazmıştık ki, muârızlara adâvetle mukàbele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takvâ, ehl-i ilme karşı dostane vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risale-i Nurun zararına ve şâkirdlerinin salâbet ve metânetlerine ilişecek bir tarzda dâireniz içine sokmayınız. Öyleler, niyet-i hàlise ile girmezse, belki fütûr verirler. Eğer enâniyetli ve hodfürûş ise, Risale-i Nur şâkirdlerinin metânetlerini kırarlar; nazarlarını, Risale-i Nurun haricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metânet ve ihtiyat lâzımdır.

Bu havâlide, hakikaten ümîdimin fevkınde, Risale-i Nur talebelerinden iki kahraman yetiştiler. Baba-oğul Ahmed Nazîf, Salâhaddin. Bu iki zât Risale-i Nurun neşrinde ikiyüz adam kadar çalıştıklarını görüyoruz. Ezcümle birisi, yani oğlu Kars’ta durup; hem Van’a, hem Erzurum’a, hem Konya’ya, hem buralara –size leffen gönderdiğim mektûb gibi– muhâbereler ile te'sirli bir sûrette çalışıyor; tam bir Abdurrahman’dır.

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (120) ◄

Risale-i Nur, tarîkat değil hakikattir. Âyât-ı Kur'âniyeden tereşşuh eden bir nurdur. Ne Şarkın ulûmundan ve ne de Garbın fünûnundan alınmış değil. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın, bu zamana mahsûs bir i'câz-ı manevîsidir. Menfaat-i şahsiye yoktur. Risale-i Nurun –hiç olmazsa– Söz ve Mektûblarını tamamıyla okuyunca bir çok hakikatler tezâhür edeceğinden, bugünkü düşüncenizden, yani Risale-i Nuru yazmaktan çekinmek ve çekilmekten derhâl teberrî edeceksiniz.

Muhterem değerli kardeşim! Derhâl yazmaya başlayınız, korkmayınız. Hizmet-i Kur'ân, inşâallâh muhâfaza edecektir. Diğer Efendiyi ziyarete gidenlere ve Risale-i Nuru yazan o havâlideki kardeşlerimize geçmiş olsun (Hâşiye) <ft3>[^19]</ft3>. Hafîz-i Hakîki inşâallâh muhâfaza edecektir. İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ٭ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ emrine inkıyad etmek icâb ettiğinden, Risale-i Nuru gizli okumak, gizli yazmak, gizli neşretmek lâzımdı. O kardeşlerimizin bu emre riâyet etmemesinden ileri geldiğinden, hafif şefkat tokadı yediklerinden, tekrar geçmiş olsun.

[^19]:(Hâşiye) Kardeşimiz Salâhaddin, burada Isparta'da olduğu gibi, bunlara da Risale-i Nuru aramak için evlerini taharrî edip sıkıştırdıkları zaman, hıfz-ı İlâhî ile bir şey bulamadıkları zamanki hâdiseye işâret ediyor. Feyzi

Hiç merak etmesinler, hiçbir şey yapılmaz ve yapamaz ve göremezler. Bu hâdiseden müteessir olup çekinmeyiniz; bil'akis çalışmanızı ziyâdeleştirin ki, tecrübe-i meydân-ı imtihanda muvaffak olasınız.

Risale-i Nura sık sık ilişirler, fakat bir halt edemezler. Çünkü, Gavs-ı A'zam (K.S.) ve İmâm-ı Ali (R.A.) gibi zâtların himâyeleri ve duâları berekâtına Hafîz-i Hakîki hıfz eder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Rûhâni inkıbaz inşâallâh geçecektir.

Risale-i Nur ﴾ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ ﴿ sırrına mazhardır. Ondan istimdâd et. Risale-i Nur talebeleri birbirinin ibâdetinden hissedar olduklarından, dâimî virdleri olan bu âyet-i azîme size de şifâ verir. Risale-i Nuru yazınız! İhtiyata riâyet ediniz!

Bütün kardeşlerime selâm ve hürmetler. Risale-i Nura çalışmanızı tekrar tavsiye ederim, kardeşlerim.

Salâhaddin ∗∗∗

► (121) ◄ Bu defa mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz. Karadağ’ın Bir Meyvesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Azîz kardeşlerim!

Bu defa mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.

KARADAĞ’IN BİR MEYVESİ

Bir âyetin mânâ-yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi Hürriyetten bu âna kadar, Teşrîn-i sânî otuzuncu gün, bin üçyüz ellisekizde, Karadağ başına yalnız çıkıyordum. “İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder” hâtıra geldi. Birden, her müşkülümü halleden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân Sûre-i ﴾وَالْعَصْرِ﴿ yi karşıma çıkardı. Dedi: “Bak!” baktım. Her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza daha ziyâde bakan ﴾وَ الْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ ﴿ âyetindeki ﴾ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ ﴿ (şedde ve tenvin sayılır) makam-ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip (1324), hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harbleri ve Birinci Harb-i Umumî mağlûbiyetleri ve dehşetli muâhedeleri ve Şeâir-i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb-i Umumînin zemin yüzünde fırtınaları gibi, semâvî ve arzî musîbetlerle hasâret-i insaniye ile ﴾ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ ﴿ âyetinin bu asra dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip, bir lem'a-i i'câzını gösteriyor. ﴾ اِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ﴿ âhirdeki (هـ) ,(ت) sayılır.

Şedde sayılır ise, makam-ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz ve dokuz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasâretlerden bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare-i yegânesi îmân ve a'mâl-i sâliha olduğu gibi ve mefhûm-u muhâlifiyle, o hasâretin de sebeb-i yegânesi küfür ve küfran, şükürsüzlük; yani îmânsızlık, fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre-i ﴾ وَالْعَصْرِ ﴿ nin azametini ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakàikın hazinesi olduğunu tasdik ederek, Cenâb-ı Hakk’a şükrettik.

Evet, Âlem-i İslâmın bu asrın en büyük hasâreti olan, bu dehşetli İkinci Harb-i Umumîden kurtulmasının sebebi Kur'ândan gelen îmân ve a'mâl-i sâliha olduğu gibi; fakirlere gelen acı, açlık ve kahtın sebebi dahi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiâtın sebebi de, “Zekât” yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân-ı harb olmamasının sebebi ﴾ اِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا ﴿ kelime-i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir sûrette yüzbin insanın kalblerine tahkîkî bir tarzda ders veren Risale-i Nur olduğunu, pek çok emâreler ve şâkirdlerinden binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanâatleri isbât eder.

Ezcümle: Emârelerden biri, Risale-i Nura sıkıntı veren veyâhut hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi; bu sene, bu memleketin etrafında umumî bir tarzda Risale-i Nurun intişarına sıkıntı verip şimdiki bir nev'i tevakkuf devresi vermek hatâsıyla, şimdiki umumî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir. ∗∗∗

► (122) ◄ “Sûre-i Ve'l-Asr’ın Dağ Meyvesi Nâmındaki Nüktesine Bir Hâşiyedir”

“SÛRE-İ VE'L-ASR’IN

DAĞ MEYVESİ NÂMINDAKİ NÜKTESİNE BİR HÂŞİYEDİR”

﴾ اَلصَّالِحَاتِ ﴿ daki ت âhirdeki “tâ”lar, ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle, cifirce هـ sayılabilir. Bu noktada ﴾ اِلَّا ﴿ beraberdir. (1358) Bu zamanımızı gösterir ve telaffuzca هـ okunmadığından ت kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa ve ﴾ اِلَّا ﴿ beraber değil ikiyüz küsûr sene zamana kadar îmân ve amel-i sâlih ile beraber bir tâife-i azîme, hasârât-ı azîmeye karşı mücâhedeye devam edeceğine işâret edip, Fâtiha’nın âhirinde ﴾ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ﴿ bin beşyüz kırkyedi veya bin beşyüz yetmişyedi gösterdiği zamana;

Hem [لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى] : [ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ] : [حَتَّى يَاْتِىَ اللهُ بِاَمْرِهِ ] birinci cümle, bin beşyüz makamıyla âhirzamanda bir tâife-i mücâhidînin son zamanlarına; ve ikinci cümle, bin beşyüz altı makamıyla, gâlibâne mücâhedenin tarihine ve üçüncü cümle; bin beşyüz kırkbeş makamıyla, pek az bir farkla hem Fâtiha’nın, hem ve'l-Asri sûresinin iki cümlesinin gaybî işâretlerine işâret edip, tevâfuk eder. Demek, bu hadîs-i şerîfin üç cümlesinden herbirisi, bin beşyüz tarihine ve mücâhedenin ne kadar devam edeceğine dair işâretlerine, aynen bu ﴾ اِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ﴿ –şedde sayılmazsa– bin beşyüz altmışbir makamıyla...

Hem ﴾ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ ﴿ – şedde sayılır fakat ﴾ بِالصَّبْرِ ﴿ de lâm’dır– bin beşyüz altmış makamıyla iştirâk edip, o tâife-i azîmenin mücâhedâtları ne kadar devam edeceğini mânâ-yı işârî ve cifrî ile gösterirler. Ve Fâtiha ve hadîsin irâe ettikleri tarihe, makam-ı ebcedleriyle takarrüb edip, farklı bir derece tevâfuk ederler ve mânâlarıyla da, tam tetâbuk ederek, parlak bir lem'a-i i'câziye-i gaybiyeyi gösteriyorlar. ∗∗∗

► (123) ◄

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Eski Said çok zaman Medresetü'z-Zehrâ’yı, gaye-i hayâl ederek çalışmış. Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Isparta’yı o Medresetü'z-Zehrâ hükmüne getirdi. Ve nahiyemiz olan küçücük Isparta’nın mahdûd akraba ve ahbab yerine, mübârek Isparta vilâyetini verip binler kardeşi ihsân eyledi. Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta’nın aslı, bu büyük Isparta’dan gitmiş. Benim vatan-ı aslîm, bu Isparta olmak câizdir. Hattâ Ispartalı kim olursa olsun, başkalara nisbeten benimle ve Risale-i Nurla fazla alâkadar görüyorum. Hattâ buradaki bütün zâbitân içinde biri müstesnâ, en ziyâde bize ve Risale-i Nura ciddi alâkadar, bu hâmil-i mektûb Ispartalı Hilmi beyi gördüm. Onu Risale-i Nurun hàs şâkirdleri içinde kabûl eyledik.

Isparta’da ve Sava’daki taarruz bir derece umumîdir. Risale-i Nurun intişar ettiği her tarafta bu sıralarda, şimdiye kadar bir plân dâhilinde

Risale-i Nurun fütûhâtına karşı tecâvüz var. Bir derece, şevk ve neş'eye zarar verdi; bir devre-i tevakkuf açtı. Şimdiki kahtlığa, o tevakkuf sebebiyet veriyor. Fakat Cenâb-ı Hakk’a şükür, Isparta ve havâlisi kahramanları, çelik gibi bir metânet göstermeleri, sâir yerlerin de kuvve-i maneviyelerini takviye ediyorlar. Bazı ihtiyatsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz'î zararlar olduğundan, ihtiyat ve dikkat her vakit lâzımdır.

Barla’da, Risale-i Nurun muvakkat ta'tili sebebiyle yağmursuzluk başladığı gibi ve Risale-i Nurun müdâhalesiyle yağmurun, Barla etrafındaki dâireye mahsûs olarak gelmesi ve Isparta’nın, Risale-i Nura karşı iştiyaklarıyla, Husrev’in dediği gibi, yağmur fevkalâde bir sûrette imdâda gelmesi gibi, pek çok emârelerle ve burada Risale-i Nur münâsebetiyle vücûda gelen yüzer hâdiselerin delâletiyle deriz ki: Bu Anadolu’ya ayn-ı rahmet olan Risale-i Nura karşı, bu acîb zamanda böyle umumî ve geniş bir taarruzla ve bazı yerlerde ta'tile mecbur olması, bu kaht u galâyı ve bu acîb ihtikârı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanâat verdi. Şimdi yanımdaki Emin ve Feyzi gibi, sâir arkadaşlarım da aynı kanâattedirler.

Said Nursî ∗∗∗

► (124) ◄ Risale-i Nur Şâkirdleri Tarafından Sorulan Suâle Cevaptır

RİSALE-İ NUR ŞÂKİRDLERİ TARAFINDAN SORULAN

SUÂLE CEVAPTIR

Suâl: Geçen sene sizden sormuştuk ki; elli gündür merak edip dünya cereyanlarına bakmadınız ve sormadınız, o zaman bize bir cevab verdiniz. Gerçi o cevab hakikattir ve kâfîdir; fakat Risale-i Nurun intişarı ve hizmeti ve Âlem-i İslâmiyetin menfaati noktasında bir derece bakmanız lâzım iken, şimdi, onüç ay oluyor aynı hâl devam ediyor. Merak edip hiç sormuyorsunuz.

Elcevab: ﴾ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ ﴿ âyetine en a'zam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil tarafdâr olmak veya merakla o cereyanları takib etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirâne mücâdelelerini seyretmek, belki o acîb zulümlere bakmak da câiz değil. Çünkü, zulme rızâ zulümdür; tarafdâr olsa, zâlim olur. Meyletse ﴾ وَلاَ تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ ﴿ âyetine mazhar olur.

Evet, hak ve hakikat ve din ve adâlet hesabına olmadığına ve belki inâd ve asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enâniyetine dayanan dünyada emsâli vukû' bulmayan gaddârâne bir zulüm hesabına olduğuna kat'î bir delil şudur ki: Bin masûm çoluk-çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde, bir-iki düşman askeri bulunmak bahânesiyle bombalarla onları mahvetmek ve tabakàt-ı beşer cereyanları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebidleri ve sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifak etmek ve binler, milyonlar masûmların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddetmektir.

İşte böyle hiçbir kanun-u adâlete ve insaniyete ve hiçbir düstur-u hakikate ve hukuka muvâfık gelmeyen boğuşmalardan, elbette Âlem-i İslâm ve Kur'ân teberrî eder. Yardımcılıklarına, tenezzül edip tezellül etmez. Çünkü onlarda öyle dehşetli bir fir'avunluk, bir hodgâmlık hükmediyor, değil Kur'âna, İslâma yardım; belki kendine tâbi ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zâlimlerin kılınçlarına dayanmak, hakkâniyet-i Kur'âniye elbette tenezzül etmez.

Ve milyonlarla masûmların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hàlık-ı Kâinâtın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur'âna farz ve vâcibdir. Gerçi zındıka ve dinsizlik o boğuşanların birisine dayanıp ehl-i diyâneti ezer. O zındıkanın tazyîkinden kurtulmak, onun aksi cereyanına tarafdâr olmak bir çaredir. Fakat şimdiye kadar o tarafdârlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş.

Hem zındıka, nifâk hâsiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip, sana düşman eder. Senin tarafdârlık cihetiyle kazandığın günahlar, fâidesiz boynunda kalır. Risale-i Nur şâkirdlerinin vazifeleri îmân olduğundan, hayat mes'eleleri onları çok alâkadar etmez ve merakla baktırmaz. İşte bu hakikate binâen, değil onüç ay, belki onüç sene (Hâşiye) <ft3>[^20]</ft3> dahi bakmasam hakkım var. Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?

[^20]:(Hâşiye) Hem tam yedi senedir aynı hâl devam etti. Ne merak etti ve ne de sordu ve ne de bildi.

İkinci Suâl: İşârât-ı Kur'âniye risalesinde Fâtiha’nın âhirinde Sırat-ı Müstakîm ashâbı ki, ﴾ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ﴿ âyetiyle ta'rif edilen tâife içinde, hem لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ilâ âhir hadîsinin âhirzamanda gösterdikleri mücâhidler içinde ve hem ﴾ وَالْعَصْرِ ﴿ sûresinin ﴾ اِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا ﴿ dan başlayan üç cümlenin mânâ-yı işârîsinde hususî bir sûrette bir ferdi,

Risale-i Nurun hàs şâkirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech-i tahsîsi nedir?

Elcevab: Sebebi ise, Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakàik-ı Kur'âniyenin muammâlarını hâl ve keşfetmiştir ki; herbir tılsımın bilinmemesinden, çok insanlar şübehâta ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazen îmânını kaybederdi. Şimdi, bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmisekizinci Mektûb’daki İnâyât-ı Seb'ada bir kısmına işâret edilmiş. İnşâallâh bir zaman o tılsımlar, müstakil bir risalede cem'edilecek. ∗∗∗

► (125) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Kahraman Tahiri ve Hâfız Mustafa’nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. Onların tedbirleri isabetlidir, haktır. Nur fabrikasının dîvânında verdiğiniz kararlar, ne olursa kabûlümüzdür. İşârât-ı Kur'âniye tevâbi'leriyle beraber çok güzel. Yalnız, Seyyid Şefîk’e giden mektûb, şahsına ait kısmı girmeyecekti. Lâhikadan aldığınız parçalar da çok güzel. Büyük Ali sisteminde, küçük; ve İkinci Ali’nin mânidâr fıkrası iyidir; fakat muhtasardır. En evvel gençlere ait üç-dört ders ki, Hâfız Mustafa’ya vermiştik. El makinesiyle mümkünse eski hurûfla; değilse, yeni hurûfla (Hâşiye) <ft3>[^21]</ft3> Nur fabrikasının dîvânındaki hey'et münâsib görse ve hâl müsâade etse, yazılsın. Bize de bazı nüshalar gönderilsin. Mübâreklerin İşârâtü'l-İ'câz’larına bedel bir nüshamı posta ile gönderdik. Cuma gününe rast gelen bu bayram, çok kıymetdâr olan haccü'l-ekber olduğundan; hacca bu sene gidenler çok kazanmışlar. Cenâb-ı Hak bizi de onların hayırlı duâlarına hissedar eylesin, âmîn.

[^21]:(Hâşiye) Risale-i Nurun bir vazifesi; hurûf-u Kur'âniyeyi muhâfaza olduğundan yeni hurûfa zarûret derecesinde inşâallâh müsâade olur.

Tekrar be tekrar o bayramınızı ve umum Risale-i Nur şâkirdlerinin bayramlarını ve Nur ve Gül fabrikalarının hey'etlerini ve Medrese-i Nuriye şâkirdlerinin ve üstadlarının ve Barla sıddıklarının ve masûmların ve ümmî ihtiyarların, ricâlen ve nisâen umumunun birer birer bayramlarını tebrik ediyoruz.

Said Nursî ∗∗∗

► (126) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَاكَتَبْتُمْ وَطَبَعْتُمْ

Azîz, sıddık, muktedir, müteyakkız kardeşlerim!

Sizin mübârek leyâli-i aşerenizi ve Kurban Bayramınızı tebrik ederiz. Nur fabrikası sâhibi Hâfız Ali’nin haşr-i cismânî hakkındaki hâtırına gelen mes'ele ehemmiyetlidir ve mektûbun âhirindeki temsîli, gayet güzel ve mânidârdır. O hâtıra ile, Dokuzuncu Şuâ’nın mukaddime-i haşriyeden sonraki dokuz bürhân-ı haşriyeyi istiyor, diye anladım. Fakat maatteessüf, bir-iki senedir te'lif vazifesi tevakkuf etmiş. Resâili'n-Nurun mesâili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünûhât, zuhûrat, ihtarât ile oluyor. Bu dokuz berâhine şimdi ihtiyac-ı hakîki kalmamış ki, te'life sevk olunmuyoruz.

Evet, erkân-ı îmâniye içinde Îmân-ı Billâh ve Îmân-ı Bilyevmi'l-âhir, Âlem-i İslâmiyetin iki kutbu ve iki güneşidir.

Birincisini: Risale-i Nur, tamamıyla bürhânlarını izâh etmiş.

İkinci kutub ise: Kısmen müstakil olarak Onuncu Söz, Yirmidokuzuncu Söz, Yirmisekizinci Söz, hususan cismânî lezzetlerin isbâtında ve mukaddime-i haşriye gibi risalelerde gayet kuvvetli haşr-i cismânîyi isbât etmiş; muannidleri de susturmuş. Ve îmân-ı Billâh gibi, bu dünyadaki mevcûdât, zâhir bir sûrette onu göstermediğinden; kısm-ı ekserîsi ise, sâir erkân-ı îmâniye içinde haşri, kuvvetli bir sûrette isbât eder.

Ezcümle: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hakkâniyetini isbât eden bütün hüccetleri, ikinci derecede haşr-i cismânîyi, binler Âyât-ı Kur'âniyenin tasvir ve izâhatlarıyla isbât ediyor. Acaba, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın mu'cizâne Cennetin lezâiz-i cismâniyesinden bahisleri ve izâhları derecesinden, daha başka bir izâha lüzum kalır mı? Hem, Resûl-i Ekrem

Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ikinci derecede haşr-i cismânîyi ve Cennet ve Cehennemin lezâiz ve âlâm-ı cismânîsini hàrika belâğatıyla tasvir ve izâh ediyor. Ve o izâhtan sonra, daha izâha ihtiyaç kalır mı? Hem, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûdunu ve rahîmiyet ve hakîmiyetini ve ilim ve kudretini ve âdiliyet ve hafîziyetini ve sıfât-ı kudsiyesini isbât eden bütün bürhânlar, hüccetler, bir cihette haşri isbât ettiği gibi; Rubûbiyetin muktezâsı olan irsâl-i rusül ve inzâl-i kütüb cihetiyle, hem Risalet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) istilzam; hem Kur'ân, onun konuşması ve kelâmı olmadığını ve Kelâmullâh olduğunu isbât etmekle, haşr-i cismânîyi tafsilâtıyla bu iki noktadan yine isbât ediyor.

Elhâsıl: Risale-i Nurda îmân-ı billâh ve îmân-ı bilyevmi'l-âhire olan iki kutb-u îmânî, tam birbirine müsâvî gelecek bir derecede isbât edilmiş. Yalnız bu kadar var ki, haşr-i cismânî kısmen sarîhan ve kısmen zımnî ve tebeî isbât edilmiş. Çünkü bu âlem-i şehâdet; Sâni'ini, gayet sarîh ve zâhir gösteriyor ve haşri, zımnî ve perdeli haber verir. İnşâallâh bir zaman, Risale-i Nurun şâkirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berâhini te'lif edecek ve mukaddime-i haşriyenin başındaki âyât-ı a'zamın dokuz fıkrasının hazinelerini, Risale-i Nurda münteşir haşr-i cismânî berâhiniyle ve kalblerine gelen sünûhât ve ilhâmât ile açıp; Dokuzuncu Şuâ’yı Onuncu Söz’den daha parlak, daha kuvvetli bir tarzda tekmîl edecek.

Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve bayramlarınızı tebrik ediyoruz.

Said Nursî ∗∗∗

► (127) ◄

Azîz sıddık kardeşlerim!

﴾ عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ ﴿ sırrıyla çok tecrübelerin neticesinde, çok defa zâhirî muvaffakıyetsizlik, hakkımızda birer inâyet perdesi olduğuna bir emâresi, belki bir delili de; bu sene biz, her tarafta bir nev'i taarruz, o taarruzdan bir nev'i cüz'î tevakkuf, hem matbaaların kapıları şimdilik Risale-i Nura, –hattâ yeni hurûfla dahi– kapanması hayırdır. Birkaç cihette inâyettir ve himâyettir.

Evvelâ: Bu sene –perde altında– insanlar, eşedd-i zulüm ile rızık hakkında bir dehşetli ameliyât ve kader-i İlâhî, hakîmâne bir adâletle, çoktan beri terâküm eden zekâtları ve cizyeleri almak ve hadden çok ziyâde tecâvüz eden hırsı ve ihtikârı tokatlamak için, umumî bir ameliyât-ı cerrâhiye hengâmında, elbette yalnız, îmâna ve âhirete hasr-ı nazar eden ve vazife noktasından hayat-ı ictimâiyeye çok bakmayan ve ihlâs-ı tâmmı kazanmak için hiçbir maksada âlet ve hiçbir dünyevî cereyana tâbi olmayan Risale-i Nurun parlak ve kuvvetli hizmeti, tesettür perdesi altından çıkıp âşikâr bir tarzda olsaydı, her hâlde birinci ameliyât-ı insaniye ona ilişecekti. Ve ikinci ameliyât-ı kaderiye rızık ve mide üzerine olması cihetiyle; ya insanların nazarlarını o hizmetten çevirecekti, mideleriyle meşgul edecekti, veyâhut o hizmetin ihlâsını bir derece kırıp maîşet derdinin bir hissesi onda bulunacaktı.

Sâniyen: Yazılmasına şimdilik lüzum yok...

Sâlisen: İzhârına bu zamanda izin yok... Fakat, mâdem şâkirdlerin gayret ve şevk ve himmetleri şimdiye kadar matbaalara ihtiyaç bırakmamışlar, inşâallâh o kudsî hizmette devam edip, o elmas kalemler ile neşr-i envâr edecekler. Mâdem, bütün bütün mesleğimize muhâlif olan yeni hurûfu bir-iki risale için kabûl ettiğimiz hâlde matbaacılar çekindiler, o hayr-ı azîmi kaybettiler. Siz, o iki risaleyi, bizim hesabımıza, kahraman kardeşlerimizden yirmi-otuz zâta tevzî' ederek, yirmi-otuz nüshayı eski hurûfla yazdırınız. Yazan kalem sâhiblerine dâimî hasenât kazandıran o pek büyük hayrı, siz kazanınız. Eğer yeni hurûfla, el makinesiyle o iki risaleden yazılmış nüshalar varsa, bize bazı nüshalar gönderiniz. ∗∗∗

► (128) ◄ İşârât-ı Kur'âniye ve Üç Kerâmet-i Aleviye ve Kerâmet-i Gavsiye Hakkındaki Sikke-i Gaybiye Risalesine Bir Tenbih ve İhtardır

İŞÂRÂT-I KUR'ÂNİYE VE ÜÇ KERÂMET-İ ALEVİYE VE

KERÂMET-İ GAVSİYE HAKKINDAKİ SİKKE-İ GAYBİYE

RİSALESİNE BİR TENBİH VE İHTARDIR

Bu gayet mahrem risaleler – nasılsa – muannid bir nâmahremin eline bu risalelerden birisi geçmiş. Gayet sathî ve inâd nazarıyla bir-iki yerine haksız bir i'tirâz ile ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden, bu mecmua, Risale-i Nurun hàs talebelerine belki ehass-ı hàvâssa mahsûs olduğu hâlde ve benim vefâtımdan sonra intişarına müsâade olmasıyla beraber; şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl-i insaf ve Risale-i Nurla alâkadar ve talebelerinden bulunanlara hàslardan birkaç şâkirdin tensibiyle gösterilebilir fikriyle yazdık.

İkinci Nokta: Bu risale “Sikke-i Gaybiye” baştan aşağıya kadar bir tek neticeye bakar. Bine yakın emârelerle, Risale-i Nurun makbûliyetine gaybî bir imza basıldığını isbât ediyor. Böyle bir tek da'vâya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emâreler ve îmâlar onu göstermesi ilmelyakìn değil, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde o da'vâyı isbât eder.

Üçüncü Nokta: Bu risaleyi mütâlaa eden zâtlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabatına meşgul olmaya lüzum yok. Hem, bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem, umumunu okumak da lâzım değil. Hem, kerâmet-i Gavsiyenin âhirinde, ikiyüz yirmidördüncü sahifede, Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütâlaadan sonra ve baştaki mukaddimeyi de okuduktan sonra istediği parçayı okusun. ∗∗∗

► (129) ◄

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Hem Kâtib Osman’ın, hem mübâreklerden İbrahim’in, hem Nur fabrika sâhibinin, hem Hulûsî-i Sânînin mektûbları bir-iki günde geldiler. Merak ile mahzûn kalbimizi müferrah eylediler. Kâtib Osman’ın mektûbunda, hususî selâmlarını gönderdiği zâtların; hususan kahraman Rüştü, Zühtü, Bedevî ve Nuri kardeşlerimize hàssaten ve umuma selâm ve selâmetlerine duâ ve Husrev’in yakında gelmesinin tebşîri, onun hakkındaki merakımızı izâle etti.

Mâşâallâh! Kâtib Osman da, Husrev gibi mûcib-i merak noktaları yazıyor. Onun mektûbunu getiren Halıcı İbrahim demiş ki: “Sıddık Süleyman, Rüştü buraya gelmek ihtimali var.” O kahraman kardeşim yakìnen bilsin ki ben, ondan ziyâde ona müştâkım. Fakat o her gün, hàs dâiresinin birinci safında ma'nen yanımızda bulunuyor, manevî kazançlarımıza da hissedar oluyor. Bizim mesleğimizde sohbet-i suriye ehemmiyeti azdır.

Hem, bu dehşetli ameliyât-ı dâhiliye hengâmında ve yol masrafı çok ziyâde olduğundan, gelmek münâsib olmuyor. Ve vehham ehl-i dünya, burada, ziyâde bize dikkat ediyorlar. Hattâ bu bayramda, kapımı ziyaretçilere kapadık.

Hâfız Ali’nin mektûbunda, Rüştü’nün bir teşebbüsü var ki; gençlere ait dört-beş parça ders ki, Hâfız Mustafa’ya vermiştim ki tab'etsin. Cenâb-ı Hakk’a şükür, sizin kesretli kalemleriniz matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Eğer kolayca, ucuzca mümkün olsa, eski veya yeni hurûfla yaparsınız.

Hâfız Ali’nin mektûbunda, Risale-i Nura karşı kemâl-i mahviyetle kemâl-i ihlâsı ve irtibatı, onun eskiden beri takdir ettiğim bir hâsiyet-i mümtâziyesini göstermekle beraber; benim gibi bir bîçâreyi de şefâatçi yapıp, ben de onun kemâl-i samîmiyetini şefâatçi yapıp duâsına âmîn derim.

Mübârek köyünden, mübârekler cemâatinden, mübârek İbrahim’in bereketli mektûbunu okudum. Beni memnun eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rüyada içmesi ve biraderzâdesi Osman’ın ileride Risale-i Nura talebe olması için, kendini okutması bizi mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hak, öyle mübârekleri o köyde çoğaltsın. Âmîn ∗∗∗

► (130) ◄

Azîz sıddık kardeşlerim!

Risale-i Nurun hakkâniyetine ve ehemmiyetine dair bir imza-yı gaybî hükmünde olan yazdığınız mecmua-i işârâta, Lâhikadan intihâb ettiğinizden iki misli daha ilâve ettik. Eğer siz de kendinize öyle bir mecmua yazmışsanız, ilâve ettiğimiz mikdarı size de göndereceğiz. Bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risale-i Nurda bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbât ediyor.

Evet kardeşlerim, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İncil-i Şerîfte demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin –Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin.” demesiyle Kur'ânın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi, tesellîsidir.

Evet, bu dehşetli kâinâtın fırtınaları ve zevâl ve tahribâtları içinde ve bu –boşluk– nihâyetsiz fezâda herşey ile alâkadar olan insan için hakîki tesellîyi ve istinâd ve istimdâd noktalarını yalnız Kur'ân veriyor. En ziyâde o tesellîye muhtaç bu zamandır. Bu asırda, en ziyâde kuvvetli bir sûrette o tesellîyi isbât eden, gösteren Risale-i Nurdur. Çünkü zulümât ve evhâmın menba'ı olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş.

Onaltıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakàik-ı îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izâh edip, aklı inkârdan ve tereddüdlerden kurtarmış. İşte bu hakikat içindir ki; bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber; aklı başında olanları Risale-i Nurla meşgul ediyor. Re'fet Beyin mektûbunda dediği gibi, “Risale-i Nurun en bâriz hâsiyeti, usandırmamak. Yüz defa okunsa, yüzbirinci defa yine zevkle okunabilir.” Pek doğru demiş.

Risale-i Nurun tercümânı, hakîki vazifesinin haricinde dünyadaki istikbâliyata ara sıra bakması, bir derece zâhirî bir müşevveşiyet verir. Meselâ, bundan otuz-kırk sene evvel diyordu: “Bir Nur gelecek, bir Nurânî âlemi göreceğiz.” deyip; o mânâ, geniş bir dâirede ve siyasette tasavvur edilmiş.

Hem bundan ondört, onbeş sene evvel, “Dinsizliği çevirenler müdhiş semâvî tokatlar yiyecekler.” diye büyük, geniş, küre-i arz dâiresindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdûd insanlarda tasavvur etmiş. Hâlbuki istikbâl, o iki ihbar-ı gaybiyeyi tasavvurunun pek fevkınde tefsir ve tâbir eyledi.

Evet, eski Said’in “Bir Nur âlemi göreceğiz.” demesi, Risale-i Nur dâiresinin mânâsını hissetmiş; geniş bir dâire-i siyâsiye tasavvur ettiği gibi, sırr-ı ﴾ اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ﴿ nın remziyle, onüç ondört sene sonra, “ Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müdhiş tokatlar yiyecekler.” deyip o hakikati dar bir dâirede tasavvur etmiş. Şimdi zaman, o iki hakikati tam tâbir ve tefsir etti.

Evet, başta Isparta Vilâyeti olarak Risale-i Nur dâiresi, birinci hakikati pek parlak ve güzel bir sûrette gösterdiği gibi; ikinci hakikati de, medeniyet-i sefîhenin tuğyanını ve maddiyûnluk (Hâşiye) <ft3>[^22]</ft3> tâununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervâh-ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semâvî tokatlar, geniş bir dâirede, o sırr-ı ﴾ اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ﴿ nın hakikatini tam tamına isbât etmiş.

[^22]:(Hâşiye) Evet maddiyûnluk tâununun hastalığı nev'-i beşere bu dehşetli sıtmayı ve küre-i arza bu titremeyi vermiştir.

Risale-i Nur, kat'î bürhânlara istinâden, hükümleri, sâir hakàikta, aynı aynına, te'vilsiz, tâbirsiz hakikat çıkması ve yalnız işârât-ı tevâfukiye ve sünûhât-ı kalbiyeye i'timâden beyânâtı, böyle dünyevî olan mesâil-i istikbâliyede neden bazen tâbir ve te'vile muhtaç oluyor, diye hâtırıma geldi.

Böyle bir cevab ihtar edildi ki: “Gaybî istikbâl-i dünyevîde ve dünya işlerinde, başa gelen hâdisâtı bildirmemekte Cenâb-ı Erhamürrâhimînin çok büyük bir rahmeti saklandığını ve gaybı gizlemekte, çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem ve mücmel bir sûrette, ya ilhâm veya ihtar ile bir emâreyi vesile ederek, keşfiyâtta ve rüya-yı sâdıkada, bir kısım gaybî hakikatleri ihsâs eder. O hakikatlerin hususî sûretleri vukû'undan sonra bilinir.

Kardeşlerim, bu defa Hilmi Bey ile gelen Re'fet ve Rüştü’nün mektûbları bizi çok sevindirdi. Zâten Husrev, Re'fet, Rüştü Risale-i Nura intisapta eskiden beri beraber bulunmalarından, ben birisini tahattur etsem, üçü birden hâtıra geliyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ki, bu dehşetli fırtınalar, onları ve sizleri sarsmadı. Mâşâallâh, Re'fet, şimdi de eski sadâkatini ve tam alâkasını tamamıyla muhâfaza ettiğini anladık. Bir-iki senedir ondan hiçbir mektûb ve Hizmet-i Kur'âniyedeki vaziyetinden bir haber alamamıştım, merak ediyordum. Bu defa mektûbunda,

“Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birini açıp okuyoruz, tatlı tatlı istifade edip, üstadımızla görüşüyoruz.” demesi; bizi sürûr ile şükre sevk etti. Sadâkatte nâmdâr Rüştü’nün mektûbunda merak ettiğim noktaları beyân etmesi ve Hizmet-i Nuriye tevakkuf etmemesi ve sizlere sıkıntı olmaması, bizi çok mesrûr eyledi.

Latîf bir tevâfuk: Ahmed Nazîf’in bu defa çok meşgaleler içinde yazdığı, yalnız Ondokuzuncu Mektûb’da [Mu'cizât-ı Ahmediye (A.S.M.)] tevâfukâtın mecmûu, dokuzbin sekizyüz otuzüç adede bâliğ olduğunu gördük. O mektûbdaki Mu'cizât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir kerâmetidir diye hükmettik. ∗∗∗