► (053) ◄ Ehemmiyetlidir
(Ehemmiyetlidir)
[Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkınde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını ta'dil etmek için ihtar edilen bir muhâveredir.]
Bundan kırk-elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullâh (Rahmetullâhi Aleyh) ile bir muhâveremi hikâye ediyorum.
O merhum kardeşim, evliyâ-i azîmeden olan Hazret-i Ziyaeddin’in (K.S.) hàs mürîdi idi. Ehl-i tarîkatça, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsn-ü zan etse, makbûl gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki:
“Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinâtta, kutb-u a'zam gibi herşeye ıttılâ'ı var.” Beni, onunla rabtetmek için çok hàrika makamlarını beyân etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübâlağa ediyorsun; ben onu görsem, çok mes'elelerde ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar onu hakîki sevmiyorsun; çünkü kâinâttaki ulûmları bilir bir kutb-u a'zam sûretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin; yani o ünvân ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyâhut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zât-ı mübâreki, senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet-i Seniye dâiresinde, hakikat mesleğinde, ehl-i îmâna hàlis ve te'sirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için rûhumu ona fedâ ederim. Perde açılsa ve hakîki makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bil'akis daha ziyâde hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakîki bir Ziyaeddin’i, sen de hayâlî bir Ziyaeddin’i seversin.” (Hâşiye) <ft3>[^9]</ft3>
[^9]:(Hâşiye) Çünkü sen, muhabbetini ona pek pahalı satıyorsun. Verdiğin fiatın yüz defa ziyâde bir mukâbil düşünüyorsun. Hâlbuki onun hakîki makamının fiatına en büyük muhabbet de ucuzdur.
Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için benim nokta-i nazarımı kabûl edip takdir etti.
Ey Risale-i Nur’un kıymetdâr talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedâkâr kardeşlerim!
Şahsiyetim itibariyle sizin ziyâde hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikat-bîn zâtlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurât ile âlûde mâhiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkınde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.
Ben size nisbeten, kardeşim; mürşidlik haddim değil, Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var.
Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymetdâr ve her ehl-i îmâna menfaatli bir hizmette taksimü'l-mesâî kaidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfîdir.
Hem mâdem bu zamanda herşeyin fevkınde hizmet-i îmâniye en ehemmiyetli bir vazifedir; hem kemiyet ise keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset âlemleri ebedî, dâimî, sâbit hidemât-ı îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olamaz; medâr da olamaz.
Risale-i Nurun ta'limâtı dâiresinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritâne àlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlâs lâzımdır. Onda terakkî etmeliyiz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (054) ◄
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Risale-i Nurun kahramanı olan Husrev’in bu defaki iki hediye-i kudsiyesi ve kerâmetkârâne o iki semâvî hediyenin manevî i'câzını gözlere de gösterir bir tarzda bu şühûr-u selâsede bizlere ve bu muhîte hediye etmesi, Risale-i Nur nokta-i nazarında mu'cizâne bir hizmettir. İnşâallâh o Gül fabrikasının kalemi, buraları da bir gülistana çevirecek. Cenâb-ı Hak, o kalem sâhibine, yazdığı her harf-i Kur'âna mukâbil Leyle-i Kadir’deki gibi otuz bin sevâb ve rahmet ve hasene versin; âmîn, âmîn, âmîn.
Azîz kardeşlerim! Sadâkatinizden tereşşuh eden ve haddimin pek çok fevkınde hüsn-ü zannınıza karşı bundan evvel verdiğim cevabın bir tetimmesi olarak bu gelecek fıkrayı iki gün evvel yazmıştık. Sizin fevkalâde sadâkat ve ulüvv-ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derece cerheden benim cevabımın hikmeti şudur ki:
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten ferâğat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.
Hem üç mes'ele var. Biri hayat, biri şerîat, biri îmândır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en a'zamı, îmân mes'elesidir.
Fakat, şimdiki umumun nazarında ve hâl-i âlem ilcaâtında en mühim mes'ele hayat ve şerîat göründüğünden o zât şimdi olsa da, üç mes'eleyi birden umum rû-yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev'-i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en a'zam mes'eleyi esâs yapıp, öteki mes'eleleri esâs yapmayacak; tâ ki îmân hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
Hem, yirmi seneden beri tahribkârâne eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metânet ve sadâkat kaybolmuş ki, ondan, belki yirmiden birisine i'timâd edilmez. Bu acîb hâlâta karşı çok fevkalâde sebat ve metânet ve sadâkat ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir.
Demek en hàlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakıyetli hizmet Risale-i Nur şâkirdlerinin dâireleri içindeki kudsî hizmettir. Her ne ise... Bu mes'ele şimdilik bu kadar yeter.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve bu eyyâm-ı mübârekede duâ ederiz ve makbûl duâlarını, gelecek eyyâm ve leyâli-i mübârekede istiyoruz.
Elhak, Tahiri’nin de “Lemeât” hediyesini pek çok kıymetdâr gördük. İnşâallâh bu havâlide ona çok sevâb kazandıracak. Tam bir Lütfi’dir. Allah muvaffak eylesin. ∗∗∗
► (055) ◄
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin Leyle-i Berâtınızı ve gelecek Ramazanınızı tebrik eder ve bu gelecek Leyle-i Kadri hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a'mâlimize böyle geçmesini Cenâb-ı Hak’tan niyâz ediyoruz ve böylece, bayrama kadar
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَيْلَةَ قَدْرِنَا فِى هٰذَا الرَّمَضَانَ خَيْراً مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ لَنَا وَلِطَلَبَةِ الرَّسَائِلِ النُّورِ الصَّادِقِينَ
duâsını etmeye niyet ettik.
Hem sizin iki mu'cizeli Kur'ânı bizlere bu mübârek aylarda göndermeniz, inşâallâh o derece medâr-ı bereket ve sevâb ve hasenât ve fütûhât olacak ki; hakkımızda bu Ramazanın herbir günü bir Leyle-i Kadir hükmüne geçeceğini Rahmet-i İlâhiyeden ümîd ederiz.
Şimdiden biz tedbir ettik ki; iki Kur'ânı, Risale-i Nurun buradaki hàs talebeleri, Ramazan-ı Şerîfte, herbiri, her günde bir cüz'ün sizin ile beraber okumak ile, Ramazanın her gününde bir hatme-i Kur'âniye olarak, manevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihâta eden bir dâirede halka tutan Risale-i Nur talebelerinin ve o dâirenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risale-i Nur şâkirdlerinin etrafınızda olarak; Nakşîde, “Hatme-i Hâcegân” tarzında, fakat çok büyük bir mikyâsta Risale-i Nurun bütün şâkirdleri ma'nen hazır ve o dâirede bulunuyor niyetiyle tasavvuru ile okunmak, o kudsî hatmeyi yapmak Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden tevfik niyâz ederiz.
Sâniyen: Hacı Hâfız’ın Sav köyünün kahraman talebelerinin fevkalâde hizmetleri, oralarda sebeb-i teşvik ve medâr-ı gayret ve nümûne-i imtisal olduğu gibi, bu havâlide dahi onların o hàrikulâde sa'y ü gayretleri, fevkalâde hüsn-ü misâl ve nümûne-i gayret olarak ehemmiyetli bir intibâh ve iştiyaka sebebiyet vermiş. Kahraman Husrev’in onlara dair mektûbları, mübârek nushalar gibi, tenbellik, lâkaydlık hastalıklarına mübtelâ olanlara şifâ olur, ellerde gezer.
Sâlisen: Sizin buraya gelen kıymetdâr mektûblarınızı lâhikaya yazmışız; fakat bazı kelimeleri tayyettik. Müfritâne hüsn-ü zandan gelen cümleleri ta'dil ettik, gücenmeyiniz.
Râbian: İslâmköyü, Kuleönü ortasında olan ve Sıddık Sabri ve Lütfi gibi talebeleri yetiştiren Atabey, Aras karyesi, çok defa hâtırıma geliyordu, “Acaba bu köy neden geri kaldı, söndü?” diye düşünüp müteessir oluyordum. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; Tâhir ve Abdullâh Çavuş o endişemi tamamıyla izâle ettiler; büyük bir tesellî bana verdiler. Hattâ Tâhir’in, bu defa bize hediye ettiği Lem'alar ve Yedinci Şuâ’ yı bir cild içinde cild ettikten sonra mütâlaa ettim.
O Tahiri’de, bir Husrev, bir Lütfi, bir Âsım gördüm.. Cenâb-ı Hak ondan ve sizlerden ebediyen râzı olsun. Onun o nüshası, burada çok iş görecek inşâallâh.
Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân ve Mu'cizü'l-Beyân’ın, Hizbü'l-Ekberü'l-A'zam nâmında, Resâili'n-Nuriyenin menba'ları ve esâsları olan beşyüzden fazla âyâtları yazdık, bu Ramazanda size göndermeye muvaffak olamadık. İnşâallâh bir vakit size gönderilecek.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz. Ve bu mübârek eyyâmda ve leyâlide duâlarını isteriz. ∗∗∗
► (056) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Gavz-ı A'zam’ın فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ te'minkârâne fıkrası, şimdiye kadar Risale-i Nurun şâkirdleri hakkında tamamen mutâbık çıktı. İnşâallâh Husrev, Rüştü, Re'fet gibi kardeşlerimizin, bilhassa Husrev gibi çok metîn bir rüknün müfârakatı sûreten elim ve zararlı göründüğü hâlde, gayet hayırlı bir sûret almasını Rahmet-i İlâhiyeden ümîdvârız.
Hattâ hapsimiz musîbeti, gerçi zâhiri bir azâb idi, fakat hakikat noktasında hizmetimiz hakkında büyük bir inâyet ve rahmete çevrildi. Lillâhi'l-Hamd, sizlerin gayretinizle o havâlide çok Husrevler var; meydâna çıkmaya başlamışlar. Belki çok zamandan beri mütemâdiyen çalışmaktan Husrev’e bir istirahat verildi. Ve kıymetdâr kalemi yerinde mübârek lisânı ve hàlisâne ahvâli yine kudsî hizmetini idâme etmesini inâyet-i İlâhiyeden ümîdvârız. Nasıl ki Feyzi ve Salâhaddin’in askerliği de öyle mübârek oldu.
Kardeşlerim! Bu hâdise münâsebetiyle Risale-i Nurun tam mutâbık çıkan bir ihbar-ı gaybîsini beyân ediyorum.
Husrev ve Hulûsî ve Rüştü ve Re'fet gibi Risale-i Nurun çok şâkirdleri, meslek-i askerîye ve bu İkinci Harb-i Umumiyeye münâsebetdâr bir sûrette girmelerini ve ikinci bir harb-i umumî olacağını ve iştirâkimizi yani talebelerin iştirâkini altı-yedi sene evvel haber vermiş. Çünkü “Yirmisekizinci Lem'a olan İkinci Kerâmet-i Aleviyenin İkinci Emâre”de فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ bahsinde فَقَاتِلْ وَلاَ تَخْشَ beraber olsa, bin dokuzyüz kırk küsûr oluyor. Allâhu a'lem, o tarihte bir harb-i umumiye iştirâkimizi yani eski müttefikle değil, belki tarafdârâne onun hasmıyla iştirâke işâret ediyor diye haber vermiş. İşte şimdi aynı tarihtir ki, Risale-i Nurun erkân-ı mühimmesi iştirâk ediyor.
Kardeşlerimize birer birer selâm ederiz. Hilmi, Feyzi, Nazîf, Emin sizlere selâm ve arz-ı hürmet ederler.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗
► (057) ◄
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ لَىْلَةِ الْقَدْرِ فِى حُرُوفِ الْقُرْاَنِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımla mübârek Ramazanınızı tebrik ederim.. Ve o mübârek şehirde ettiğiniz duâların, Cenâb-ı Hak yanında makbûl olmasını Erhamürrâhîmînden niyâz ederim.
Sâniyen: Bu seneki Ramazan-ı Şerîf hem Âlem-i İslâm için, hem Risale-i Nur şâkirdleri için gayet ehemmiyetli, pek çok kıymetlidir.
Risale-i Nur şâkirdlerinin iştirâk-i a'mâl-i uhreviye düstur-u esâsiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, herbir kardeşlerine aynı mikdar defter-i a'mâline geçmesi o düsturun ve Rahmet-i İlâhiyenin muktezâsı olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dâiresine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşâallâh emvâl-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden herbirisine, aynı amel defterine geçmesi; bir adamın getirdiği bir lamba, binler âyinelerin herbirisine aynı lamba inkısam etmeden girmesi gibidir.
Demek, Risale-i Nurun sâdık şâkirdlerinden birisi, Leyle-i Kadrin hakikatini ve Ramazanın yüksek mertebesini kazansa, umum hakîki sâdık şâkirdler sâhib ve hissedar olmak vüs'at-i Rahmet-i İlâhiyeden çok kuvvetli ümîdvârız. ∗∗∗
► (058) ◄
Azîz, sıddık, mübârek, kahraman kardeşlerim!
Evvelâ: Bu mübârek Ramazanda, iştirâk-i a'mâl düstur-u esâsıyla, her bir hàs kardeşimizin kırkbin dili bulunan bir melâike hükmünde, kırkbin diller ile, yani kardeşlerin adedince manevî dilleri ile ettikleri ve edecekleri duâlar, Rahmet-i İlâhiye nezdinde makbûl olmasını o lisânlar adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’den niyâz ediyoruz. Bu mâhiyetteki Ramazanınızı tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Bu defaki müteaddid te'sirli ve sürûrlu ve müjdeli mektûblarınıza karşı, bir kitab kadar cevab vermek lâyık iken, vaktin müsâadesizliği ile kısa cevabımdan gücenmeyiniz. En başta, kahramanlar yatağı olan Sav köyünün ehemmiyetli bir talebesi olan Ahmed’in mektûbunda öyle bir mes'ele gördüm ki, beni sürûr yaşlarıyla ağlattırdı.
Cenâb-ı Hakk’a yüzbinler şükür olsun. Risale-i Nurun tamam kıymetini, o köyün mübârek vâlideleri, hanımları tamam anlamışlar. O mübârek hanımların, o kıymetdâr ve hàlis âhiret hemşirelerimin, Risale-i Nurun intişarına gösterdikleri fedâkârlık, beni ve bizi kemâl-i sürûrdan ağlattırdı.
Zâten Risale-i Nurun mesleğindeki en mühim bir esâsı şefkat olduğundan ve şefkat mâdenleri de hanımlar olduğundan çoktan beri beklerdim ki, kadınlar âleminde Risale-i Nurun mâhiyeti anlaşılsın.
Lillâhi'l-Hamd, bu havâlide de, bu yakında erkeklerden ziyâde bir iştiyak ve fa'âliyetle buradaki hanımlar tam çalışıyorlar; Savlı mübâreklerin hemşireleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezâhür bu zamanda bir fâl-i hayırdır ki; o şefkat mâdenlerinde Risale-i Nur parlayacak, fütûhât yapacak.
Hem Sav köyünün bahâdır çobanları torbalarında Risale-i Nuru yazmak için taşımaları, aynı oradaki hanımların fedâkârlıkları gibi bu havâlide gayet te'sirli bir medâr-ı teşvik olacak. O hanımların ve o çobanların hususî isimlerini bilmek arzu ediyoruz. Tâ hususî isimleri ile hàs talebeler içine girsinler.
Kâtib Osman’ın hakikatli rüyası elhak büyük bir hakikate işâret veriyor; çok mübârek ve müjdelidir. Rüşdü’nün rüyasında, Peygamberimizin (A.S.M.) emriyle Hazret-i Sıddık (R.A.) minberde Yimidokuzuncu Söz’ü hutbesinde göstermesi gibi; o gökten inen hûriye de lâhikayı, hutbe olarak okuması Risale-i Nurun makbûliyetine güzel bir işârettir. ∗∗∗
► (059) ◄
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Latîf ve mânidâr ve beşâretli iki hâdiseyi beyân ediyorum.
Birincisi: Me'yûsâne bir hâtıradan müjdeli bir ihtar: Bugünlerde hâtırıma geldi ki:
Hayat-ı ictimâiyeye giren hangi şeye temâs etse, ekseriyetle günahlara ma'rûz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibâdeti ve takvâsı nasıl mukàbele edebilir? diye me'yûsâne düşündüm.
Hayat-ı ictimâiyedeki Risale-i Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale-i Nur şâkirdleri hakkında necâtlarına ve ehl-i saâdet olduklarına dair kuvvetli işâret-i Kur'âniyeyi ve beşâret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm.
Kalben dedim ki: “Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukàbele eder, galebe eder, necât bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukâbil ihtar edildi ki:
“Risale-i Nurun hakîki ve sâdık şâkirdlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esâsiye olan iştirâk-i a'mâl-i uhreviye kanunuyla ve samîmî ve hàlis tesânüd sırrıyla herbir hàlis, hakîki şâkird, bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukàbele eder.
Bazı melâikenin kırkbin dil ile zikrettikleri gibi hàlis, hakîki, müttakì bir şâkird dahi, kırkbin kardeşinin dilleriyle ibâdet eder, necâta müstehak ve inşâallâh ehl-i saâdet olur.
Risale-i Nur dâiresinde sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.”
İkincisi: Eski zamanda, ondört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsûs kisve giymek yakışmadığı...
Sâniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakìb veyâhut teslîmiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâ-yı azîmeden dört-beş zâtın vefât etmeleri cihetiyle ellialtı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabûl etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesâfede Hazret-i Mevlâna Zülcenâheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garîb bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emârelerle bana kanâat geldi. Ben de o mübârek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenâb-ı Hakk’a yüzbinler şükrediyorum.(Hâşiye) <ft3>[^10]</ft3>
[^10]:(Hâşiye) Bu mübârek emâneti Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye nâmında bir muhterem hanımın eliyle aldım.
∗∗∗
► (060) ◄
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Size gönderdiğimiz “Hizbü'l-Ekberi'l-Kur'ânî” nin başında yazılan ünvân içinde bir cümle noksan kalmış, şöyle ki:
Mu'cizâtlı bir vird okumak isteyen bunu okusun, yerinde, “Mu'cizâtlı ve herbir harfi on ve yüz ve beşyüz ve bin ve binler kadar sevâb ve meyve veren bir virdi okumak isteyen, bu semâvî virdi okusun.” yazılacak.
Sâniyen: Bundan evvel müjdeli hâtırada, “Herbir hàlis ve hakîki müttakì şâkird, kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfar eder” fıkrasına, yine bir ihtar ile bu gelen cümle ilâve edilsin. Cümle de budur:
Risale-i Nur dâiresine, sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb-ı kebâir derecesiyle, o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.
Sâlisen: Leyle-i Kadrinizi, hem bu gelen bayramınızı bütün rûh u canımızla tebrik ve tes'îd ediyoruz. ∗∗∗
► (061) ◄
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Dünyada medâr-ı tesellîlerim ve berzah yolunda nurânî yoldaşlarım ve mahşerde inşâallâh şefâatçilerim!
Sizin; hem Leyle-i Kadrinizi, hem bayramınızı bütün rûh u canımla tebrik ediyorum, tes'îd ediyorum.
Sâniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir sûrette, dehşetli bir hastalıktan fevkalme'mûl bir tarzda Risale-i Nurun hàlis talebelerinin şifâ duâsının neticesi olarak mu'cize gibi birden hàrika bir kerâmetle şifâ bulmamı size haber veriyorum. Bu vâkıayı müşâhede eden Emin ile Feyzi’nin o hàrika hastalığa ait bu gelecek fıkrasını medâr-ı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyorum, Husrev’i de merak ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗
► (062) ◄
Isparta’daki azîz kardeşlerimize!
Üstadımızın hastalığı hakkındaki meşhûdâtımızı arz ve Üstadımızın kesb-i âfiyetini sizlere müjde etmek istiyoruz.
Ramazan-ı Şerîfte beş gün, savm-ı visâl içinde gıdâ olarak, ekmeksiz muhallebi üç kaşık ve beş-altı kaşık da soğuk yoğurttan. Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi ve dördüncü gece iftarda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahurda yine o şehriyeden ve yoğurttan üç-dört kaşık su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı-yedi dirhem; beşinci gecede, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş-altı kaşık, sahurda altı-yedi kaşık pirinç çorbası, mecmûu otuz dirhem (96 gr.) gıdâ ile beş gün savm-ı visâli, teravih noksan olarak sâir vazifelerin yapılması, Risale-i Nur şâkirdlerini ihâta eden inâyetin hàrikalarından bir kerâmetini gördük.
Üstadımızdan hiç görmediğimiz ikimiz; yani Emin, Feyzi, Barla, Isparta Süleymanları gibi inceden inceye hastalık (Hâşiye) <ft3>[^11]</ft3> hiddetlerini tahrîk etmemek için ihtiyat edemediğimizden şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalıkta yine eser-i rahmettir ki; hiç hâtır ve hayâle gelmeyen aşr-ı âhirin gayet mühim gecelerinde, Üstadımızın tam îfâ edemediği vazifesi yerinde bu havâlide herbir şâkird, kendi hususî çalışmasından başka, bir saati üstadı hesabına Risale-i Nurun şâkirdlerinin mücâhede-i maneviyelerine iştirâk ve onları hedef edip, onların defter-i âmâline geçmeye, aynı Üstad gibi çalışmaya başladılar.
[^11]:(Hâşiye) Hastalık o kadar şiddetli idi ki; dört gecede hemen bir saat kadar uyku geldi.
Demek Üstad yerinde onun birkaç saat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazifeyi görmeye başladılar. Hattâ Üstadımız diyordu:
“Ehemmiyetsizliğimle beraber Isparta havâlisinde kardeşlerimizin âmâl-i uhreviyesine bir medâr, bir müheyyic hükmünde benim kusurlu çalışmam kâfî gelmiyordu. Cenâb-ı Hak rahmetiyle, bu hastalık vesilesiyle bir şahs-ı manevî ve kuvvetli bir medâr olacak bu tedbiri ihsân etti, cüz'iyetten külliyete çıkardı.”
Yine bu hastalığın letâifindendir ki; Üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, bir iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: “Ben, hastalığımı muayene ettirmem, ben hekimlere muhtaç değilim; hekim, Cenâb-ı Hak’tır.” Birden canlandı, sesi çıkmaya başladı. Güyâ kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta vaziyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektûb okudu. Doktorun derdine devâ olacak bir ilâç oldu. Sonra top atıldı.
Doktora dedi ki: “Burada iftar et.”
Doktor dedi ki: “Bugün kusur etmişim oruç tutamadım.” demesiyle çok hayret ettiğimiz Üstadımızın vaziyeti, orucunu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hâkimâne vaziyetini kabûl etmediği için o vaziyet ona verildiğini bildik.
Evet, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinden gelen şifâ duâsı, öyle yüzbin doktora mukâbil gelir diye biz de tasdik ettik. Bu hastalığın Leyle-i Kadirde Risale-i Nurun talebeleri, hususan masûmların ettikleri şifâ duâları öyle bir derece hàrika bir sûrette te'sirini gösterdi ki, Üstadımıza sıhhat hâlinden daha ileri bir sûrette birden bir vaziyet verildi, Leyle-i Kadre lâyık bir tarzda çalışmaya başladı. Risale-i Nur şâkirdlerinden gelen bu duâ-yı şifâ hàrika bir mu'cize gibi, bir kerâmet olduğunu biz gözümüzle gördük.
Orada bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve arz-ı hürmet eder duâlarını isteriz.
Bura Risale-i Nur şâkirdlerinden kardeşiniz
Emin, Mehmed Feyzi ∗∗∗
► (063) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'âniyede çalışkan ve kuvvetli arkadaşlarım ve tarîk-ı Hakta ve berzah seyahatinde ve âhiret yolunda nurânî yoldaşlarım!
Sizin bayramınızı, Leyle-i Kadrinizi, Ramazan-ı Şerîfte makbûl duâlarınızı bütün rûh u canımla tebrik ve tes'îd ediyorum. Cenâb-ı Hak, bu bayramın sürûrunu, hakîki ve geniş ve umumî sürûra mukaddime ve vesile eylesin, âmîn.
Sâniyen: Sizin bu mübârek bayramın hediyesi olarak gönderdiğiniz nurlu kalem hediyelerinizi o kadar kıymetdâr görüyorum ki ta'rif edemem. Cennetü'l-Firdevs’te âb-ı kevser destileri gibi, kemâl-i iştiyak ve şükrânla ve sürûrlu göz yaşıyla kabûl edip başıma koydum. Böyle elmas kılınç gibi kalemleri ve hakikat kahramanlarını Risale-i Nura ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a hadsiz hamd ü şükrederim.
Sizlere de o mübârek kitapların, yazıların herbir harfine mukâbil Cenâb-ı Erhamürrâhimîn on hasene ihsân eylesin diye niyâz ediyorum.
Hakikaten Husrev’in infikâki beni çok müteessir etmişti; fakat Tahiri o parlak kalemiyle benim o teessürâtımı izâle eyledi. O bütün efrâd-ı ailesiyle, peder ve vâlidesiyle Risale-i Nurun hàs talebeleri içinde her vakit hissedar olacaklardır.
Hem bu Tâhir’in yüzünden bugünden itibaren Atabey’de, İslâmköyü, Sav köyü, Kuleönü karyeleri gibi Nurs karyesine arkadaş olup umum manevî kazancımıza hissedar oldu.
Isparta’nın Hâfız Ali’si Kâtib Osman’ın elhak ikinci bir Husrev olduğuna benim de kanâatim geldi. Cenâb-ı Hak, onu ve Mehmed Zühtü gibi çok fedâkârları ve Risale-i Nurun hakîki sâhiblerini Isparta’ya ihsân eylesin, âmîn.
Mübâreklerin kahramanlarından Büyük Abdurrahman’ın, Küçük Ali’nin, Hâfız Mustafa’nın fa'âliyet ve gayretleri ve Hâfız Mustafa’nın bu defaki mektûbundaki bazı noktaları beni sürûr yaşıyla ağlattırdı. Yalnız bu kadar var ki, bir zarf içinde gönderilen yirmibeş banknot bulundu, kimin zarfından olduğunu bilemedik.
Bilirsiniz ki, bütün ömrümde kimseden hediyeleri kabûl edemiyorum; hattâ Rüşdü’nün bu defaki hediyesini reddedip hâtırını kırdım, geri çevirdim. Cenâb-ı Hak beni muhtaç bırakmıyor. İnsanlara da muhtaç etmiyor. Beni merak etmeyiniz. Fakat, mübârekler hey'etinde öyle bir şahs-ı manevî hissediyorum ki, kaidemi ona karşı muhâfaza edemiyorum. O şahs-ı manevîyi kızdırmamak ve rencîde etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram umûr-u hayriyesine sarfetmek için kabûl ettim. Yirmisini Sabri vâsıtasıyla ve nâmıyla geri gönderip iâde ediyorum, gücenmeyiniz. Ve bilhassa (حسن. ع . م) gayet müstesnâ kalemiyle dört güzel hediyeleri pek çok kıymetdâr göründü. İnşâallâh bu havâlide çokları şevkle kitabete sevkedecek. Böyle kuvvetli kalemleri Risale-i Nura ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a yüzbinler şükür.
Mübârekler Hey'etinden Mehmed’in mektûbu beni çok sevindirdi. Şimdi yazdığım vakitte yanımda bulunan memleketin eşrâfına okudum. O eşrâflar da mâşâallâh, bârekallâh dediler, hayretle alkışladılar. O mektûbun ve ötekilerin birer kısmını lâhikaya kaydedeceğiz.
Abdurrahman’ın birinci vârisi ve Risale-i Nurun birinci şâkirdi, Büyük Mustafa’nın kapı istikbâlinde, arkadaşı olan Hacı Osman’ın mektûbu ve o mektûbdaki rüyaları mânidâr ve ettiği tâbir de doğrudur.
Azîz kardeşlerim, sizinle konuştuğum bu dakika iftar vaktine yarım saat kalmış, bayram gecesidir, hastalık şiddetlidir. Onun için fazla konuşamıyorum. Ben de, büyük ve tehlikeli hastalıktan, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin mu'cize gibi şifâ duâsı kerâmetiyle o tehlike geçti. Fakat öyle şiddetli bir öksürük, bir heyecan var ki, sizin gibi canımdan ziyâde sevdiğim kardeşlerimle konuşmayı kısa kesiyorum.
Yalnız bu kadar var ki, Isparta havâlisinde yüzer genç Saidler ve Husrevler yetişmişler. Bu ihtiyar ve zaîf Said dünyadan kemâl-i istirahat-i kalble vedâ etmeye hazırdır. Ve bilhassa mühim bir Medrese-i Nuriye olan Sav köyünün başta Hacı Hâfız, Mustafa Gül olarak Ahmedleri, Mehmedleri, hattâ muhterem hanımları (Tâhir’in refîkası ve kerîmeleri gibi) ve masûm çocukları, Risale-i Nurla meşgul olmalarını düşündükçe bu dünyada Cennet hayatının manevî bir nev'ini zevk ediyorum, görüyorum. Oranın Ahmedlerinin hediyesini umum o köy hesabına bir teberrük deyip öpüp başıma koydum. ∗∗∗