► (014) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Sizlerin bu bayram manevî hediyeniz, bayramımı öyle bir tebrik etti ki, binler kederim olsaydı silerdi. Bin bârekallâh. Böyle bir zamanda böyle ihlâslı sadâkat, livechillâh uhuvvet ve fîsebîlillâh muâvenet ancak àlî himmet sıddıkînlerde bulunur. Hàlık-ı Zülcelâl’e hadsiz hamd ve şükür olsun ki, sizin gibileri, Kur'ân-ı Hakîme hàdim ve Risale-i Nura şâkird eylemiş.
Husrev kardeş! Senin, umum kardeşlerin nâmına bayram tebriki hesabına, başta Kur'ânın baştaki çok şirin ve güzel cüzleri olarak Mektûbat’ın kısm-ı a'zamını hediye etmekliğiniz, bin tebrik hükmünde oldu. Bin Bârekallâh.
Küçük Ali kardeşim! Senin, büyük manevî hediyen beni cidden şaşırttı, çok mütehayyir etti. O mükemmel yazılar, Büyük Ali’nin, yoksa Küçük Ali’nin mi bilemedim. Benim için yeniden dünyaya bir Abdurrahman, bir Lütfü gelmiş gibi. Büyük Hâfız Ali’nin sisteminde bir kahraman yardımcı ve iki mübârek ve hàlis ve kıymetdâr Mustafaların elinde bir elmas kılınç buranın fethinde benim gibi bir âcizin muâvenetine koşuyor gördüm. Mâşâallâh, Büyük Hâfız Ali’nin nurânî ve büyük fabrikası Kuleönü’nü de içine almış gibi; aynı kalem, aynı tarz, aynı iktidar göstermişsin. Risale-i Nurun tam kàmetine yakışacak nakışlar, murassa' elbise giydirmişsiniz. ∗∗∗
► (015) ◄
Azîz ve sıddık kardeşlerim!
Bayramınızı tebrik ve hizmetinizi takdir ve muvaffakıyetinize duâ ederek Hàlık-ı Rahîme hadsiz şükür ederim ki; sizler gibi sebatkâr ve fedâkâr kardeşleri Risaleti'n-Nura sâhib ve nâşir yapmış. Ben, sizleri düşündükçe, rûhum inşirah ve kalbim ferâhlarla dolar. Daha dünyadan gitmek benim için medâr-ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye, mevte, dostane bakıyorum; ecelimi telâşsız bekliyorum. Allah sizden ebeden râzı olsun. Âmîn, âmîn, âmîn.
► (016) ◄ Kardeşlerim! Size latîf bir hikâye:
Kardeşlerim! Size latîf bir hikâye:
Bir zaman, Barla’da bir zât, ağaçtan bir kutuda, cevizli bir tatlı bana göndermişti. Mukâbilini verdiğim o bir buçuk kilo lokmalardan her gün altışar tane ben kendim yerdim ve bazen o kadar ve daha ziyâde başkalara teberrük olarak verirdim. Sıddık Süleyman bu hâdiseyi belki tahattur eder. Bir aydan ziyâde devam etti. Sonra, merhum Gâlib Bey ile hesab ettik, onun beş-altı misli bereket içinde olduğuna kanâatimiz geldi. Ben o vakit dedim: “Bu zâtta ehemmiyetli bir bereket, bir ihlâs var.” Şimdi tahmin ve tahattur ediyorum ki, o zât Hacı Hâfız imiş. O acîb bereketin şimdi sırrı çıkmış.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali’nin ve mübâreklerin köyleri ortasında, duâda, Sav köyü mevki almış. Tam bir senedir ahyâ yüzünden emvât dahi hisse alıyorlar. ∗∗∗
Risaleti'n-Nurun hizmetinde ekser şâkirdleri birer nev'i kerâmet ve ikram-ı İlâhî hissettikleri gibi, bu âciz kardeşiniz çok muhtaç olduğu için, çok nev'ilerini ve çeşitlerini hissediyorum. Ve bu sıralarda bu havâlideki şâkirdler, yemînle itiraf ediyoruz ki; “Biz Nur’un hizmetinde çalıştıkça hem maîşetçe, hem istirahat-i kalbce bir genişlik, bir ferâh zâhir bir sûrette hissediyoruz.” Ben kendimce o kadar hissediyorum ki, nefis ve şeytanım dahi o bedâhete karşı hayret ederek sustular. .………………
Biliniz ki, bir seneden ziyâdedir, ben duâda, Risaleti'n-Nurun şâkirdlerinin risalelerle alâkadar olan ezvâc ve evlâd ve vâlideynlerini dahi dâhil ediyorum. Bunun bir sebebi; başta Sabri olarak, orada burada bazı zâtlar, çoluk ve çocukları ile dâireye girmeleridir. …………..............
Adâlet-i İlâhiye, İslâmiyete ihanet eden mimsiz medeniyete öyle bir azâb-ı manevî vermiş ki, bedevîliğin ve vahşîliğin derecesinden çok aşağıya düşürtmüş. Avrupa’nın ve İngiliz’in yüz sene ezvâk-ı medeniyesini ve terakkî ve tasallut ve hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren mütemâdi korku ve dehşet ve telâş ve buhran yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş.
İşte böyle bir zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife îmânı kurtarmak olduğundan; bu zamana ve bu seneye bakan beşâret-i Kur'âniye ve ﴾ فَضْلاً كَبِيرًا ❀ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَٓاءُ ﴿ âyetlerin müjdesi en büyük bir fütûhât sûretinde Risaleti'n-Nurun manevî fütûhât-ı îmâniyesini gösteriyor.
Evet, bir adamın îmânı; ebedî ve dünya kadar bir mülk-ü bâkînin anahtarı ve nurudur. Öyle ise, îmânı tehlikeye ma'rûz her adama, bütün küre-i arzın saltanatından daha fâideli bir saltanat, bir fütûhât kazandıran Risaleti'n-Nur, elbette bu âyetlerin, bu asırda, bu beşâretlerinin kasdî bir medâr-ı nazarlarıdır.
Nur ve Gül Fabrikalarının hademe ve sâhibleri, insanın başında iki göz gibidir; zâhiren ikidir, fakat bir görürler. Ahvel (şaşı) gözlü, iki görür. Lillâhi'l-Hamd bu iki cereyan-ı nurânî kemâl-i ittihâddadırlar. ∗∗∗
► (017) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ دَقَائِقِ الْفِرَاقِ
Azîz, mübârek, sıddık, sâdık, rûhum, canım kardeşlerim!
Sizin beni çok mesrûr eden son mektûbunuza Isparta yoluyla cevab vermediğimin sebebi; benim, Isparta merkeziyle olan münâsebetime buraca çok dikkat edilmesidir. Hem, öteki yolda size gelinceye kadar Risaleti'n-Nurun müteaddid merkezlerinin istifadesidir.
Husrev kardeş! Son mektûbumda demişim: Husrev’lerin vâlideleri sebebiyet verdiler ki, bir seneden ziyâde bir vakitten beri bütün talebelerin peder ve vâlideleri duâya dâhil olmuşlar. Sakın yanlış zannetmeyiniz. Senin vâliden gibi, on seneden beri Risaleti'n-Nurun hàs şâkirdlerinin dâiresinde bulunan orada çok âhiret hemşirelerim var. Onlar, yeniden başkalarının duâya dâhil olmalarına sebeb olmuşlar demektir.
Size Risaleti'n-Nurun kerâmetinin bu havâlide zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir-iki hâdise beyân ediyorum.
Birisi: Hatîb Mehmed (Rahmetullâhi Aleyh) nâmında ciddi bir ihtiyar talebe, İhtiyarlar Risalesi’ni yazıyordu. Tâ “Onbirinci Ricâ”nın âhirlerinde ve merhum Abdurrahman’ın vefâtının tam mukâbilinde kalemi,لَااِلٰهَاِلَّاهُوَ yazıp ve lisânı dahi لَااِلٰهَاِلَّااللهُ diyerek hüsn-ü hâtimenin hâtemiyle sahife-i hayatını mühürleyip, Risaleti'n-Nur talebelerinin îmânla kabre gireceklerine dair olan işârî beşâret-i Kur'âniyeyi vefâtıyla imza etmiş. Rahmetullâhi aleyh, rahmeten vâsia.
İkincisi: Sizin te'lifiniz olan Fihristenin tashihinde, bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi, Tahsin’e dedim: “Yaz!” O da yazmaya başladı. Simsiyah bir mürekkebden ve temiz kalem ile birden yazdığınız ikinci cild fihristenin makbûliyetine hüccet olarak o siyah mürekkeb güzel bir kırmızı sûretini aldı. Tâ yarım sahife kadar bu garîb hâdiseye taaccüb edip bakarken, o mürekkeb simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı. Bir zaman Barla’da, bağlardaki köşkte, Şamlı, Mes'ûd ve Süleyman’ın müşâhedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:
Ben, sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm; birden mütebâkisi çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risaleti'n-Nurun kâtiblerini şevklendirdi. Gözümüze silsile-i kerâmetin bir ucunu ve bir tereşşuhunu gösterdi. ∗∗∗
► (018) ◄ Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar
Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar.
İki maddedir.
Birincisi: Risale-i Nura intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, “Risale-i Nur Talebesi” ünvânını alır. Ve o ünvân altında, her yirmidört saatte benim lisânımla belki yüz defa, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber; benim gibi duâ eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.
Hem, dört vecihle dört nev'i ibâdet-i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde; hem îmânını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmânlarını tehlikeden kurtarmasına çalışmak, hem hadîsin hükmüyle, bir saat tefekkür bazen bir sene kadar bir ibâdet hükmüne geçen tefekkür-ü îmânîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn-ü hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan Üstad’ına yardım etmek ile hasenâtına iştirâk etmek gibi çok fâideleri elde edebilir. Ben, kasemle te'min ederim ki; bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer; belki herbir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İkinci madde: Maatteessüf, Risale-i Nurun, îmânsız ve emânsız cin ve ins düşmanları onun çelik gibi metîn kalelerine ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine mukàbele edemediklerinden çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalar ile, haberleri olmadan yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukâvemetsiz olduğundan; bu memleketi o Nurlardan bir derece mahrum ediyor.
Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa benimle değil, Hàdim-i Kur'ân olan üstadıyla görüşür ve hakàik-ı îmâniyeden zevkle bir ders alabilir. ∗∗∗
► (019) ◄ Manevî bir ihtar ile bir-iki ince mes'eleyi size yazıyorum
Manevî bir ihtar ile bir-iki ince mes'eleyi size yazıyorum.
BİRİNCİSİ: Geçen Ramazan-ı Şerîfte, Ehl-i Sünnetin selâmet ve necâtı için edilen pek çok duâların şimdilik âşikâre kabûlleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi.
Birincisi: Bu asrın acîb bir hàssasıdır. (Hâşiye)<ft3>[^3]</ft3> Bu asırdaki Ehl-i İslâmın fevkalâde sâfderunluğu ve dehşetli cânîleri de âlîcenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiâtı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nev'i tarafdâr çıkmasıdır. Bu sûretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan; sâfdil tarafdâr ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüb eden musîbet-i âmmenin devamına ve idâmesine belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetvâ verirler; biz buna müstehakız derler.
[^3]:(Hâşiye) Yani, elması, elmas bildiği hâlde camı ona tercih eder.
Evet, elması bildiği (âhiret ve îmân gibi) hâlde yalnız zarûret-i kat'iyye sûretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer'iye var; yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya heves ile veya tama' ve hafif bir korku ile tercih edilse, eblehâne bir cehâlet ve hasârettir, tokada müstehak eder. Hem âlîcenâbâne affetmek ise yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkaların hukukunu çiğneyen cânîlere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerîk olur.
İkinci sebeb: Yazmaya izin olmadığından yazılmadı.
İKİNCİ MES'ELE:
Kardeşlerim!
Eskişehir hapishânesinde, âhirzamanın hâdisâtı hakkında gelen rivâyetlerin te'villeri mutâbık ve doğru çıktıkları hâlde, ehl-i ilim ve ehl-i îmân onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyân etmek niyetiyle başladım; bir-iki sahife yazdım perde kapandı, geri kaldı.
Bu beş senede, beş-altı defa aynı mes'eleye müteveccih olup muvaffak olamıyordum. Yalnız o mes'elenin teferruâtından bana ait bir hâdiseyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Hürriyetin bidâyetinde, Risale-i Nur’dan çok evvel, kuvvetli bir ümîd ve i'tikàd ile, ehl-i îmânın me'yûsiyetlerini izâle için, “İstikbâlde bir ışık var, bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordum. Hattâ, hürriyetten evvel de talebelerime beşâret ederdim. Tarihçe-i Hayat’ımda merhum Abdurrahman’ın yazdığı gibi, Sünûhât misillû risalelerde dahi “Ben bir ışık görüyorum.” diye dehşetli hâdisâta karşı o ümîd ile dayanıp mukàbele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat-ı ictimâiye-i İslâmiyede ve çok geniş bir dâirede tasavvur ederdim. Hâlbuki hâdisât-ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşârette bir derece tekzîb edip ümîdimi kırardı.
Birden bir ihtar-ı gaybî ile kat'î kanâat verecek bir sûrette kalbime geldi. Denildi ki:
“Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin bir ışık var, bir nur göreceğiz diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri, sizin hakkınızda belki îmân cihetiyle, Âlem-i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale-i Nur’dur. Bu ışıktır. Seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahminin ile geniş dâirede belki siyaset âleminde gelecek mes'ûdâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saâdet tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.
Evet, otuz sene evvel bir hiss-i kable'l-vukû' ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset câzibesi seni aldattı.” ∗∗∗
► (20) ◄
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكُمْ فِى الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ آمِينَ
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'âniyede muktedir, kuvvetli arkadaşlarım!
Bu defa me'mûlüm fevkındeki kaleminizle, manevî hediyeniz isbât etti ki; ihtiyar, zaîf, âciz bir Said yerine; genç, kavî, iktidarlı çok Saidler sizlerde vardır. Aynı rûh, aynı ifâde, aynı îmân... Hadsiz şükür ve senâ olsun ki; Rabb-i Rahîm sizleri Risale-i Nur’a hâmî, nâşir, sâhib, şâkird eylemiş. Bizlere pek çok ağır müşkülât içinde kudsî hizmete muvaffakıyet ihsân etmiş. Zaman ve zemin, sizler ile çok müştâk olduğum uzun konuşmayı hoş görmediği için kısa kesip rûh u canımla herbirinize binler selâm. Mâşâallâh, Bârekallâh derim.
Bu mübârek şühûr-u selâsede duânıza çok muhtaç kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (021) ◄ Âhir Zamandan Haber Veren Mühim Bir Hadîs
ÂHİR ZAMANDAN HABER VEREN MÜHİM BİR HADÎS:
لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ حَتَّى يَاْتِىَ اللهُ بِاَمْرِهِ
Ramazan-ı Şerîfte onuncu günün ikinci saatinde birden bu hadîs-i şerîf hâtırıma geldi. Belki, Risale-i Nur şâkirdlerinin tâifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binâen ihtar edildi.
لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى şedde sayılır, tenvin sayılmaz; fıkrasının makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkiki ederek nihâyet devamına îmâ eder.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللهُ
ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ şedde sayılır, fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beşyüz altı edip, bu tarihe kadar zâhir ve âşikârâne, belki gâlibâne; sonra tâ kırkikiye kadar, gizli ve mağlûbiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îmâ eder.
وَ الْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ ❀ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللهُ
حَتَّى يَاْتِىََ اللهُ بِاَمْرِهِ şedde sayılır, fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş olup kâfirin başında kıyâmet kopmasına îmâ eder.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللهُ
Cây-i dikkat ve hayrettir ki, üç fıkra bil'ittifak bin beşyüz tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına mânidâr, ma'kul ve hikmetli bir sûrette bin beşyüz altıdan tâ kırkikiye, tâ kırkbeşe kadar üç inkılâb-ı azîmin ayrı ayrı zamanlarına tetâbuk ve tevâfuklarıdır.
Bu îmâlar gerçi yalnız bir tevâfuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanâat verdi. Hem kıyâmetin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmâlar ile bir nev'i kanâat, bir gâlib-i ihtimal gelebilir. Fâtiha’da صِرَاطِ مُسْتَقِيم ashâbının tâife-i kübrâsını ta'rif eden ﴾ اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ﴿ fıkrası, şeddesiz bin beş yüzaltı veya yedi ederek tam tamına ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ fıkrasının makamına tevâfuku ve mânâsına tetâbuku ve şedde sayılsa لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى fıkrasına üç mânidâr farkla tam muvâfakati ve ma'nen mutâbakatı bu hadîsin îmâsını te'yid edip remz derecesine çıkarıyor ve müteaddid âyât-ı Kur'âniyede صِرَاطِ مُسْتَقِيم kelimesi, bir mânâ-yı remziyle Risaleti'n-Nur’a mânâca ve cifirce îmâ etmesi remze yakın bir îmâ ile, Risaleti'n-Nur şâkirdlerinin tâifesi, âhirzamanda o tâife-i kübrâ-i a'zamın âhirlerinde bir hizb-i makbûl olacağını işâret eder diye def'aten birden ihtar edildi.
اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ ❀ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللهُ ∗∗∗
► (022) ◄
Azîz kardeşlerim!
Bu saatte ben Kur'ân okurken, Risale-i Nur ile ziyâde alâkadar olan Sûre-i İbrahim’de bir âyet beni meşgul ederken, Emin, size göndereceği mektûbu getirdi ve dar vaktimizde bu geniş âyetin denizinden ancak bir katrecik bu parçaya girebildi, birkaç dakika zarfında yazdık, vakit bulamadık, kusura bakmayınız. ∗∗∗
► (023) ◄
بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, sıddık, vefâdâr, sebatkâr kardeşlerim!
Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür ve hamdolsun. Sizin gibi sâdık, ciddi, fa'âl zâtları Risale-i Nurun etrafında toplayıp bağlamış; îmân ve Kur'ân hizmetinde kuvvetli ve nurlu kalemlerini çalıştırtıyor.
Kardeşlerim! Bu defa irsâlâtınız o kadar beni memnun ve minnetdâr etti ki; herbir sahifesi bir kıymetdâr hediye ve güzel bir mektûb hükmünde göründü; hüzünlerimi, gamlarımı izâle edip ve kalbimi sürûr ve sevinç ile doldurdu. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn onların hurûfları adedince size rahmet etsin ve sizden râzı olsun.
Hâfız Ali kardeşim! Bir zaman Barla’da Cuma gecesinde duâ ederken, senin “Âmîn” sesini iki defa sarîhan işittim. Arkama baktım!
Dedim: “Hâfız Ali ne vakit gelmiş.”
Dediler: “O burada yoktur.”
Ben şimdi o vâkıadan diyebilirim ki; üç-dört saat mesâfeden duâma âmînini işittirmesi, otuz günlük mesâfeden buradaki zaîf dâvet ve duâma kuvvetli ve te'sirli bir âmîn hükmünde olan yazıların imdâdıma yetişmesi çok mânidâr bir tevâfuktur.
Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss-i kable'l-vukû' ile kalbime geldi: Bu zât mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın.. Allah senden ebeden râzı olsun.
Abdülmecîd’e, Beşinci Şuâ’yı haber vermiştim, cevab gelmedi. Belki ihtiyaten sükût ettiler, göndermedim. Siz, evvelce muhâbere ediniz, sonra gönderebilirsiniz. Eğer Hastalar Risalesini bana gönderirseniz, İhtiyarlar Risalesi de beraber olsa daha iyi olur. Mektûbunuzda selâm gönderen vefâdâr kardeşlerime binler selâm.
Bugünlerde manevî bir muhâverede bir suâl ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyân edeyim. Biri dedi:
“Risale-i Nur’un îmân ve tevhid için büyük tahşidâtları ve küllî techizâtları gittikçe çoğalıyor ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfî iken, neden bu derecede harâretle daha yeni tahşidât yapıyor?”
Ona cevaben dediler:
“Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribâtı, bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor ve yalnız hususî bir kalbi ve hàs bir vicdânı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esâslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdân-ı umumîyi Kur'ânın i'câzıyla o geniş yaralarını, Kur'ânın ve îmânın ilâçları ile tedâvi etmeye çalışıyor.
Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakìn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihâzlar ve bin tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın i'câz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişafata medârdır.” diyerek uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim.. hadsiz şükrettim, kısa kesiyorum.
Bu hâdise münâsebetiyle yine bugünlerde hâtırıma gelen bir vâkıayı beyân ediyorum.
Ben, namaz tesbihâtının âhirinde, otuz üç defa kelime-i tevhidi zikrederken, birden kalbime geldi ki; hadîs-i şerîfte: “Bazen bir saat tefekkür bir sene ibâdet hükmüne geçer.” Risale-i Nurda o saat var; çalış, o saati bul, ihtar edildi. Âdeta ihtiyarsız bir sûrette, Kur'ânın âyetü'l-kübrâsının iki tefsiri olan iki Âyet-i Kübrâ risalelerinden mülahhas tefekkürî bir tekellüm, tam bir saat devam etti. Baktım, size gönderdiğim Âyetü'l-Kübrâ risalesinin birinci makamın hülâsasından müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile, Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiyeden müstahrec nurlu, tatlı fıkralardan terekküb ediyor.
Ben, kemâl-i lezzetle, her gün tefekkürle okumaya başladım. Birkaç gün sonra hâtırıma geldi ki: Mâdem Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine bir vird-i ekber olabilir diye kaleme aldım. Ve bütün risalelerin hususî menba'ları, mâdenleri olan binden ziyâde Âyât-ı Kur'âniyeyi kendi Kur'ânımda, evvelce işâretler koyup bir Hizb-i A'zam-ı Kur'ânî yapmak niyet etmiştim. Şimdi bu Hizb-i A'zam ve bu Vird-i ekber, Risale-i Nur mensûblarına bazı eyyâm-ı mübârekede okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşâallâh bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıdlarını tefhim için vakit bulsam, gayet kısa hâşiye gibi bir şeyi yazacağım.
Umum kardeşlerime ve Hizmet-i Kur'âniyede bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyak ile binler selâm.
Duâlarınıza muhtaç
Said Nursî
► (024) ◄
Azîz kardeşlerim!
Sizlere her gün birer uzun mektûb yazmak hakkınız var iken, maatteessüf üç seneden beri size göndermek için yazdığım bir mektûb şimdiye kadar bekliyor, eski sakomun cebinde duruyor. Demek Risale-i Nur, ehl-i dünya dinsizlerine çok dehşet vermiş ki, dünyalarına karışmadığım hâlde bu tazyîkatı yapıyorlar. Her ne ise... Hiç unutamadığım sebatkâr, ciddi kardeşlerime, hususan ikinci vatanım Barla’daki vefâdâr sıddıklara pek çok selâm ve duâ ederim.
Binler hasret ve iştiyakla sizleri düşünen ve her yirmidört saatte belki yüz defa duâ ile tahattur eden ve duânıza muhtaç olan
Said Nursî ∗∗∗
► (025) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ
Ey fedâkâr kardeşlerim!
Sizin ile dört-beş kelime konuşacağım.
Birincisi: Bu defaki mektûblarınızın verdiği şevk ve sürûr ile derim ki: Ben, Hizmet-i Kur'âniyedeki tam sadâkat ve gayret ve sebat ve metânetinizi gördükten sonra tam bir istirahat-i kalb ile mevti ve eceli kabûl eder, arkamda siz varsınız yeter diyerek dünyadan sürûrla vedâya hazırım.
İkincisi: Burada, Âyetü'l-Kübrâ’nın birinci tebyizi, aynen bir sene sonra, oradaki birinci tebyizi gibi, Âyetü'l-Kübrâ’nın nâmına tevâfuku var. İki tevâfukun tetâbuku tesâdüfe havâlesi imkânsız bir keyfiyet olmakla, kalemi, zülfikàr-misâl zâtın kalemiyle, otuzüç kelime-i tevhidin tevâfukundaki gaybî imzayı cidden tenvir ve tasdik eder....
Dördüncüsü: Ben, üç senedir burada herşeyden tecrid edildim. Tahammülsüz tazyîk altında bulunduğumdan, sizin ile muhâbere edemedim. Burada emsâlsiz bir evhâm hükmediyor. Mümkün olduğu kadar, “Eşrâtü's-Sâat” buradan gönderildiğini demeyiniz; belki onun bir eseridir, başka yerden elimize geçmiş deyiniz. ∗∗∗
► (026) ◄
بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim!
Bu defa çok kıymetdâr ve fevkalme'mûl manevî hediyenizden küçücük üç-dört mes'ele hâtıra geldi.
Birincisi: Üçüncü kerâmet-i Aleviyede, risalelerde yalnız iki zeyl vardır demesi, risale şekline girmiş olan zeyillere zeyl diyor, sâir zeyiller ise; hâtimeler, ilâveler hâşiyeler hükmünde görmüştür.
İkincisi: İki Âyetü'l-Kübrâ’nın Vird-i Ekberinde hâtırıma gelmediği hâlde, ehemmiyetli kısımlarını “Yirminci Mektûb” ile “Otuzikinci Söz”, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyân ve tercüme ettiklerinden, niyet ve va'dettiğim hâlde tercümesinde istihdam edilmedim.
Üçüncüsü: Risale-i Nur’un benden ayrılması ve ben de dâire-i tenviriyesinden uzak düştüğümden, bu havâli ve Eskişehir gibi sâir yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzumlu bir kısım hakikatlerinden hissedar etmek için, inâyet-i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrar ile o kısım hakikatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda izâh edilmelerinde âdeta ihtiyarım olmadan beni istimâl ettiğini bildim, çok şükrettim.
Bu defa hediyelerinize mukâbil elimden gelseydi yalnız maddî fiatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmibeşinci Söz’e, yirmibeş altun, belki elmas ve Yirmidokuzuncu Söz’e, yirmidokuz yâkut verirdim. Öyle ise, verilmiş gibi kabûl ediniz.
Evet, tevâfukta muvaffakıyetli olan “kalem-i ulvî” Kerâmet-i Aleviye’ye göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüzbin mâşâallâh. Husrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı “Hastalar Lem'ası” ile “Esmâ-i Sitte Lem'ası”, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektûbu sadâkat-medâr hükmünde bana göründü; Risale-i Nura çok ehemmiyetli hizmetlerini göz yaşıyla hatırlattı ve Firdevsî hediyenizdeki risalelerin harfleri adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizlere rahmet, bereket, saâdet ihsân eylesin. Âmîn.
Yorulmaz, usanmaz, ciddi, samîmî Hâfız Ali kardeş! Tevâfukta, muvaffakıyetli kalemin ile yazılan “İ'câz-ı Kur'ân”ın âhirinde senin hakkında اَللّٰهُمَّ وَفِّقْهُ فِى خِدْمَةِ الْقُرْآنِ وَالْاِيمَانِ olan duâ bu defa şübhem kalmadı ki, tam kabûl olmuş.
Umum kardeşlere birer birer selâm.
Said Nursî ∗∗∗