Kastamonu Lâhikası

► (107) ◄

11. bölüm / 15

► (107) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Bu parça hem Lâhikaya, hem i'câz-ı Kur'ânın âhirine yazılacak. Birkaç gün sonra, ehemmiyetli bir parçayı da göndereceğiz.

Mübârek Ramazanın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksenüç sene bir ömr-ü manevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risale-i Nurun şâkirdlerindeki sırr-ı ihlâsla, tesânüd ve iştirâk-i âmâl-i uhrevî düsturuyla herbir sâdık şâkird, o fevkalâde manevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu dâire içinde kırkbin, belki yüzbin hàlis, hakîki mü'minlerin içinde hakikat-i leyle-i Kadri elde edecek bir-iki, on-yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir.

Sırr-ı ihlâsla ve iştirâk-i âmâl-i uhrevî düsturunun sırrıyla biz ve siz bu hakikate müteveccihen, bu Ramazan-ı Şerîfte herbirimiz umumun hesabına ve umum arkadaşları içinde kendini farzedip, nun-u mütekellim-i maa'l-gayrı, yani dâima

اَجِرْنَا ❀ اِرْحَمْنَا ❀ وَاغْفِرْلَنَا ❀ وَوَفِّقْنَا ❀ وَاهْدِنَا ❀

وَاجْعَلْ لَيْلَةَ الْقَدْرِ فِى هٰذَا الرَّمَضَانَ خَيْرًا فِى حَقِّنَا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ

gibi kelimelerde نَا içinde umum kardeşlerini niyet etmektir. Ve bilhassa, en zaîf olan bu kardeşinize, ağır vazifesinde, o hususî niyetle yardım etmektir. ∗∗∗

► (108) ◄

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Hem sizi, hem bizi, hem Risale-i Nur dâiresini ve hususan kahraman Tahiri, bu virdü'l-a'zam-ı Kur'ânînin bu tarzda zuhûra gelmesiyle tebrik ediyoruz. Evet, bunun tab’ında iki emr-i azîm var.

Birisi: Mu'cizâtlı Kur'ân-ı Hakîmin ve kerâmetli Risale-i Nurun tab’larına matbaada görülmemiş bir çığır açtı.

İkincisi: Tâhir’e ve Hâfız Ali’ye ve arkadaşlarına kazandırdığı fevkalâde bir sevâb noktasıdır ki; bu sırra delil-i zâhir, emsâli matbaada, tab’da görülmemiş bir tarzda, aynen Tâhir’in hattı fotoğrafla alınmış gibi; kim bakıyorsa, “Bu Tâhir’in yazısıdır, matbu' değildir” der.

Hem kağıt, hem vakit dar olduğundan, bâkî umuma selâm.

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (109) ◄

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Bu Ramazan-ı Şerîfte âfâka bakmamak ve dünyayı unutmaya çok muhtaç olduğum hâlde; maatteessüf, dünyaya ara sıra bakmaya bizi mecbur ediyorlar. İnşâallâh, bu bakmakta niyetimiz hizmet-i îmâniye olduğundan; o da bir nev'i ibâdet sayılır.

Evet, size iliştikleri gibi, bize de ayrı ayrı sûretlerde tecâvüzlerini ihsâs ediyorlar. Fakat, Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, onların tecâvüzleri, aksü'l-amel nev'inde, Risale-i Nurun fütûhâtına yardım ediyor. İstanbul’daki ihtiyar adamın i'tirâzı münâsebetiyle kahraman Nazîf yazıyor ki; o i'tirâz, Risale-i Nurun İstanbul’da fütûhât yapmaya ve parlamaya vesile oldu. Ve bize karşı başka cihetlerde küçücük tecâvüzler de öyle netice veriyor. Fakat şimdi, bîçâre bazı hocaları ve sofuları Risale-i Nura karşı bir çekinmek, bir soğukluk vermek için hiç hâtıra gelmeyen bir vesileyi bulmuşlar. Şöyle ki:

Diyorlar: “Said, yanında başka kitapları bulundurmuyor, demek onları beğenmiyor. Ve İmâm-ı Gazâlî’yi de (R.A.) tam beğenmiyor ki; eserlerini yanına getirmiyor.”

İşte bu acîb, mânâsız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nev'i hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, sâfdil hocaları ve bazı sofuları vâsıta yapıyorlar.

Buna karşı deriz ki: Hâşâ, yüz defa hâşâ! Risale-i Nur ve şâkirdlerinin bir üstadı olan Hüccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazâlî ve beni, Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takib ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhâfaza etmektir.

Fakat, onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân-ı îmâniyeyi sarsmıyordu. O muhakkìk ve allâme ve müçtehid zâtların asırlarına göre münâzara-i ilmiyede ve diniyede istimâl ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden Risale-i Nur Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyândan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübârek ve kudsî zâtların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünkü, umum onların merci'leri ve menba'ları ve üstadları olan Kur'ân, Risale-i Nura tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nurânî eserlerden de istifade etsek.

Hem Risale-i Nur şâkirdlerinin yüz mislinden ziyâde zâtlar, o kitaplarla meşguldürler ve o vazifeyi yapıyorlar. Biz de, o vazifeyi onlara bırakmışız. Yoksa hâşâ ve kellâ! O kudsî üstadlarımızın mübârek eserlerini rûh u canımız kadar severiz. Fakat, herbirimizin birer kafası, birer eli, birer dili var; karşımızda da binler mütecâviz var; vaktimiz dar, en son silâh, mitralyöz gibi Risale-i Nur bürhânlarını gördüğümüzden, mecburiyetle ona sarılıp iktifâ ediyoruz.

Latîf bir tevâfuk.

Bu mektûbu, başta بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ deyip, müteaddid işler meydâna geldi, daha yazamadık; tâ, mübârek Âtıf’ın mübârek mektûbu geldi; başında, بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ kelimeleri mektûbumuzun başına tevâfuk etmek için bizi beklettirdi. O kerâmetkâr kalemiyle bu memlekete evvelce gönderdiği parlak yazıları Risale-i Nuru, bu havâlide imdâdımıza göndermek niyeti, pek büyük bir hizmet-i nuriye olarak, bir fedâkârlıktır; fakat kendine de çok lâzımdır.

Şimdiden, buradaki Risale-i Nur şâkirdleri nâmına ona binler teşekkür ve o hizmette onu tebrik ediyoruz. Ve onun, kerâmetli kalemi, câzibedâr esrâr-ı tevâfukiyeden yüzünü çevirip doğrudan doğruya Risale-i Nurun neşrine sarılması, bizi çok minnetdâr ve mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hak, onun gibi hàlis, muhlis talebeleri çoğaltsın, âmîn.

Mektûblarınızda ara sıra Sıddık Süleyman’ın, eski zamanda harâretli sadâkati ve alâkadarlığı ve kuvvetli şâkirdliği ile bahsi geçiyor. O zât, ben ölünceye kadar onun sadâkati ve selâmet-i kalbini ve bana ve Risale-i Nura hàlisâne hizmetini unutamıyorum. ∗∗∗

► (110) ◄

Azîz, sıddık, hàlis, muhlis kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'âniyede ciddi, hakîki arkadaşlarım!

Bu yakında hem Isparta’da, hem bu havâlide Risale-i Nurun İhlâs Lem'aları intişara başladığı münâsebetiyle ve bir-iki küçük hâdise cihetiyle şiddetli bir ihtar kalbe geldi. Riyâya dair “Üç Nokta” yazılacak.

Birincisi: Farz ve vâciblerde ve Şeâir-i İslâmiyede ve Sünnet-i Seniyenin ittibâ'ında ve haramların terkinde riyâ giremez, izhârı, riyâ olamaz. Meğer, gayet za'f-ı îmânla beraber, fıtraten riyâkâr ola. Belki, Şeâir-i İslâmiyeye temâs eden ibâdetlerin izhârları, ihfasından çok derece daha sevâblı olduğunu, Hüccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (R.A.) gibi zâtlar beyân ediyorlar. Sâir nevafilin ihfası çok sevâblı olduğu hâlde; şeâire temâs eden, hususan böyle bid'alar zamanında ittibâ'-ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde haramların terkindeki takvâyı izhâr etmek değil riyâ, belki ihfasından pek çok derece daha sevâblı ve hàlistir.

İkinci Nokta: Riyâya, insanları sevkeden esbâbın:

Birincisi: Za'f-ı îmândır. Allah’ı düşünmeyen, esbâba perestiş eder; halklara hodfürûşlukla riyâkârâne vaziyet alır. Risale-i Nur şâkirdleri, Risale-i Nurdan aldıkları kuvvetli îmân-ı tahkîkî dersiyle esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde; onlara gösterişle riyâ etsinler.

İkinci sebeb: Hırs ve tama'; za'f-ı fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medâr riyâkârâne vaziyet almaya sevkediyor.

Risale-i Nurun şâkirdleri, iktisad ve kanâat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi, Risale-i Nurun dersinden aldıkları izzet-i îmâniye, inşâallâh onları riyâdan ve dünya menfaatleri için hodfürûşluktan men'eder.

Üçüncü sebeb: Hırs-ı şöhret, hubb-u câh, makam sâhibi olmak emsâline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek tasannu'kârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmak ile riyâ eder.

Risale-i Nur şâkirdleri, ene’yi, nahnü’ye tebdil ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risale-i Nur dâiresinin şahs-ı manevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri; ve ehl-i tarîkatın fenâ fişşeyh, fenâ firresûl ve nefs-i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fenâ fil'ihvân, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı manevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallâh, ehl-i hakikatin riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.

Üçüncü Nokta: Vazife-i diniye itibariyle nâsa hüsn-ü kabûl ettirmek, o makamın iktiza ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfürûşluk ve riyâ sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer o adam, o vazifeyi, kendi enâniyetine tâbi edip istimâl ede.

Evet, bir imâm, imâmet vazifesinde tesbihâtları izhâr eder, ismâ' eder; hiçbir cihette riyâ olamaz. Fakat vazife haricinde o tesbihâtları âşikâre halklara işittirmeye riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevâblıdır.

Risale-i Nurun hakîki şâkirdleri, neşriyat-ı diniyelerinde ve ittibâ'-ı sünnetteki ibâdetlerinde ve ictinâb-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur'ân hesabına vazifedâr sayılırlar. İnşâallâh riyâ olmaz. Meğer ki, Risale-i Nura, başka bir maksad-ı dünyeviye için girmiş ola. Daha yazılacaktı, fakat bir tevakkuf hâli kesti. ∗∗∗

► (111) ◄ Küçük Husrev Feyzi’nin Bir İstihrâcıdır

KÜÇÜK HUSREV FEYZİ’NİN BİR İSTİHRÂCIDIR

Otuzüçüncü âyetten Hâfız Ali’nin istihrâcının bir zeyli ve lâhikasıdır.

Sûre-i Zümer’de ﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ﴿ âyet-i azîmenin mânâ-yı sarîhinden başka, bir mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur ve tercümânı olduğuna kuvvetli bir delil buldum. Çünkü, ﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ ﴿ cümlesi, hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî ile bin üçyüz yirmidokuz veya sekiz eder. Demek ﴾ مَنْ ﴿ külliyetinde ve ﴾ فَهُوَ ﴿ işâretinde dâhil ve medâr-ı nazar bir ferd, inşirah-ı sadır (Hâşiye) <ft3>[^16]</ft3> nuruyla başka bir hâlete girip eski sıkıntıdan kurtulup nurânî bir mesleğe giren bir şahsı, eski ve yeni harb-i umumînin gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli tarihe ve o ferdin vaziyetine remzen bakar. ﴾ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ﴿ deki ﴾ نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ﴿ kelimesi, Risale-i Nur ismine ve mânâsına hem cifrî, hem sûreti, hem mânâsı tevâfuk ettiği gibi, ﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ ﴿ cümlesinin de makam-ı cifrîsi gösterdiği tarihte Risale-i Nur’un tercümânı olan Üstadımın –tahkîkatımla– aynen vaziyetine tevâfuk ediyor.

[^16]:(Hâşiye) Bu şerh-i sadra münâsebetdâr bir tevâfuktur, Üstadımdan anladım. Yirmibeş senedir dâima ve en mühim bir duâsı اَللّٰهُمَّ اشْرَحْ صَدْرِى لِْلاِيمَانِ وَالْاِسْلاَمِ münâcâtı olmuş.

Çünkü, o zamanda harb-i umumînin mebde’lerinde; Üstadım, eski âdetini vesâir ulûm-u felsefeyi ve ulûm-u âliyeyi bırakıp tam bir inşirah-ı sadırla Risale-i Nurun fâtihası ve birinci mertebesi olan İşârâtü'l-İ'câz tefsirine başlayıp, bütün himmetini, efkârını Kur'âna sarfetmeye başladığına tevâfuku kavî bir emâredir ki; bu asırda o küllî mânâ-yı işârîde medâr-ı nazar bir ferd, Risale-i Nurun tercümânı ve şâkirdlerinin şahs-ı manevîsini temsîl eden mümessilidir.

Evet, mâdem Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân her asırda her ferde hitâb eder bir ilm-i muhît ve bir irâde-i şâmile ile herşeye bakabilir ve mâdem ulemâ-i İslâmın ittifakıyla âyetlerin mânâ-yı sarîhinden başka işârî ve remzî ve zımnî müteaddid tabakalarda mânâları vardır.

Ve mâdem ﴾ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ﴿ gibi hitâblarda her asır gibi, bu asırdaki ehl-i îmân, asr-ı saâdetteki mü'minler gibi dâhildir.

Ve mâdem İslâmiyet noktasında bu asır, gayet ehemmiyetli ve dehşetlidir. Kur'ân ve Hadîs, ihbar-ı gaybî ile ehl-i îmânı, onun fitnesinden sakınmak için şiddetle haber vermiş.

Ve mâdem hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî eskiden beri sağlam bir düsturdur ve kuvvetli bir emâre olabilir.

Ve mâdem Risale-i Nur ve tercümânı ve şâkirdleri îmân ve Kur'ân hizmetinde parlak ve te'sirli vazifeleri gayet ehemmiyet kesbetmiştir.

Ve mâdem bu büyük âyet, hesab-ı cifirle bu asra ve iki harb-i umumiye bakar; eski harbin patlamasına ve Risale-i Nurun zuhûruna tevâfuk ettiği gibi ma'nen de gösterir. Elbette mezkûr hakikatlere ve kuvvetli karînelere binâen bilâ-tereddüd hükmederiz ki; Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi ve tercümânı, bu âyet-i azîmenin mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil ve medâr-ı nazar bir ferdidir ve bu âyet ona işâret eder ve mânâ-yı remziyle ondan da haber verir ve ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'câziyeyi gösterir; denilebilir ve deriz.

Tahlil: Bir ش iki ر yediyüz; ف م ن ل ikiyüz; ص د هـ ا yüz; س م yüz; ism-i Celâl altmışyedi; iki ل altmış; فَهُوَ doksanbir; لِْلاِسْلاَمِ de iki veya üç ا iki veya üç; ح sekiz; ﴾ نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ﴿ “Risale-i Nur” her ikisinde نُورٍ var. Risalede ر, رَبِّهِ deki ر ya mukâbildir. Eğer نُورٍ deki tenvin sayılsa, النُّورِ da dahi şeddeli ن sayılır yine ittihâd ederler. Nurdan başka مِنْ بِهِ doksanyedi ederek Risale-i Nurda kalan هـ ل س iki اdahi doksanyedi ederek tam tevâfuk eder. Türkçe telaffuzda Risale-i Nur hemze ile okunması zarar vermez.

Sûre-i Mâide’nin onbeşinci âyeti ﴾ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ يَهْدِى بِهِ اللّٰهُ ﴿ Sûre-i Nisâ’nın âhirinde ﴾ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا ﴿ âyeti gibi, Risale-i Nura mânâ ve cifir cihetiyle, mânâ-yı işârî efrâdından olduğuna kuvvetli bir karîne buldum.

İkinci âyet olan Sûre-i Nisâ âyeti, Birinci Şuâ olan İşârât-ı Kur'âniyede, üstadım işâretini beyân etmiş. Birinci âyet olan Sûre-i Mâide’nin onbeşinci âyeti hem bunun işâretini te'yid ediyor, hem de ﴾ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ ﴿ âyetinin işâretini tasdik ediyor.

Evet, bu asırda mânâ-yı işârî tabakasından tam bu âyetin kudsî mefhûmuna bir ferd, Risale-i Nur olduğuna kim insaf ile baksa tasdik edecek.

Mâdem Risale-i Nur bir ferdi olduğuna manevî münâsebet kavîdir; mâdem bu âyetin makam-ı cifrîsi bin üçyüz altmışaltıdır; eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir ve mâdem Risale-i Nur, Kur'ân-ı Mübînin nurunu ve hidayetini neşreden bir kitab-ı mübîndir; ve mâdem zâhiren ondan daha ileri o vazifeyi ağır şerâit altında yapanları görmüyoruz; ve mâdem âyetler sâir kelâmlar gibi cüz'î bir mânâya münhasır olamaz; ve mâdem delâlet-i zımnî ve işârî ile kaideten mefhûm-u kelâmda dâhil oluyor ve mâdem Necmeddin-i Kübrâ ve Muhyiddin-i Arabî (R.A.) gibi pek çok ehl-i velâyet mânâ-yı zâhirîden başka bâtınî ve işârî mânâlar ile ekser âyâtı tefsir etmişler; hattâ tefsirlerinde Mûsa (A.S.) ve Fir'avun’dan murad, kalb ve nefistir, dedikleri hâlde; ümmet, onlara ilişmemiş; büyük ulemâdan çokları onları tasdik etmişler. Elbette âyetin delâlet-i zımniye ile Risale-i Nura kuvvetli karîneler ile işâreti kat'îdir, şübhe edilmemek gerektir.

TAHLİL: ﴾ قَدْ جَٓاءَكُمْ ﴿ yüz altmışdokuz, ﴾ مِنَ اللّٰهِ ﴿ yüz elliyedi, ﴾ نُورٌ ﴿ tenvin ile beraber üçyüz altı; ﴾ وَكِتَابٌ مُبِينٌ ﴿ tenvinlerle beraber altıyüz otuzbir; ﴾ يَهْدِى بِهِ اللّٰهُ ﴿ yüz üç; yekûnu, bin üçyüz altmışaltı, eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazlarsa, bu seneki muharrem tarihine; yani, bin üçyüz altmışikiye tamam tevâfuk eder. Eğer ﴾ مُبِينٌ ﴿ deki tenvin de vakfedilse, bin üçyüz onaltıdır ki; hem Risale-i Nurun mukaddemâtına, hem tenvin ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ’da beyân edildiği gibi, çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhûr tarihe tevâfuk eder. ∗∗∗

► (112) ◄ Ehemmiyetli bir hocanın Üstad hakkında ziyâde hüsn-ü zannını ta'dil etmek münâsebetiyle yazılmış, belki size de fâidesi olur diye gönderildi

[Ehemmiyetli bir hocanın Üstad hakkında ziyâde hüsn-ü zannını ta'dil etmek münâsebetiyle yazılmış, belki size de fâidesi olur diye gönderildi.]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ

Azîz, sâdık, muhterem kardeşimiz Hoca Haşmet!

Senin, müceddid hakkındaki mektûbunu hayretle okuduk ve üstadımıza da söyledik. Üstadımız diyor ki: “Evet bu zaman hem îmân ve din için, hem hayat-ı ictimâî ve şerîat için, hem hukuk-u âmme ve siyaset-i İslâmiye için gayet ehemmiyetli birer müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakàik-ı îmâniyeyi muhâfaza noktasında tecdîd vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şerîat ve hayat-ı ictimâiye ve siyâsiye dâireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor. Rivâyât-ı hadîsiyede, tecdîd-i din hakkında ziyâde ehemmiyet ise, îmânî hakàiktaki tecdîd itibariyledir. Fakat, efkâr-ı âmmede, hayat-perest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan hayat-ı ictimâiye-i İslâmiye ve siyaset-i diniye cihetleri daha ziyâde ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, mânâ veriyorlar.

Hem bu üç vezâifi birden bir şahısta, yâhut cemâatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, âdeta kàbil görülmüyor. Âhirzamanda, Âl-i Beyt-i Nebevî’nin (A.S.M.) cemâat-i nurâniyesini temsîl eden Hazret-i Mehdi’de ve cemâatindeki şahs-ı manevîde ancak ictimâ' edebilir. Bu asırda, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nurun hakikatine ve şâkirdlerinin şahs-ı manevîsine, hakàik-ı îmâniye muhâfazasında tecdîd vazifesini yaptırmış; yirmi seneden beri o vazife-i kudsiyede te'sirli ve fâtihâne neşriyle gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukàbele edip, yüzbinler ehl-i îmânın îmânlarını kurtardığını kırkbinler adam şehâdet eder.

Amma, benim gibi âciz ve zaîf bir bîçârenin, böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklemek tarzında şahsı, medâr-ı nazar etmemeli” diyor. Ve size selâm ediyor. Biz de zâtınıza ve oradaki Risale-i Nurla alâkadar olanlara selâm ediyoruz...

Risale-i Nur şâkirdlerinden

Emin, Feyzi, Kâmil ∗∗∗

► (113) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Kardeşlerim!

Kur'ânın bir tek âyetinin bir tek işâreti, ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini manevî bir ihtar ile gördüm.

﴾ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا ﴿ bu âyet-i kerîmenin makam-ı cifrîsi, şedde ve tenvin sayılmazsa, bin üçyüz ellibir; ﴾ مَيْتًا ﴿ in aslı مَيِّتًا olmasından bin üçyüz altmışbir ederek; bu tarihte, umûr-u azîmeden bir dehşetli gıybeti, bu âyetin mânâ-yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Umûr-u azîmeden böyle bir acîb gıybet aynı tarihte, aynı senede vukû'a geldi. Şöyle ki:

Onsekiz sene müddetinde Sünnet-i Seniyeyi muhâfaza için başına şapka koymadığından, onsekiz senedir haps-i münferid hükmünde ihtilâttan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbur edilen ve hususî ibâdetgâhında ezân-ı Muhammedî okuyup “Allâhuekber” dediğinden ve “Lâ ilâhe illallâh” hakikatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht-ı tevkìfe alınan ve mahkûm edilen bir adamı, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet-i İlâhiyeden geldiğine kat'î bir kanâat ile İşârât-ı Kur'âniyeden bir müjdeyi hem kendine, hem musîbet-zede arkadaşlarına bir tesellî niyetiyle beyân ettiği için, onu gıybet ve galiz tâbiratla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran, masûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek; güyâ ortalıkta medâr-ı inkâr hiçbir şey yok ve hiçbir münkerâtı ve cinayeti görmüyor gibi, yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını, sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inâdî nazarına göre, bir ictihâdî yanlışını görüyor zannıyla galiz tâbirler ile zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın kasden işâretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir. Bence, Kur'ânın, nasıl ki her sûre ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu'cize olur; öylede, bu âyetin tek bir işâreti, ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'câziyedir. Bu âyetin bu işâreti, bu asırda, Risale-i Nur şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var.

Birincisi: Birinci Şuâ olan İşârât-ı Kur'âniye risalesinde, Risale-i Nura ve tercümânına da işâret eden beşinci âyet olan ﴾ اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِـه۪ فِى النَّاسِ ﴿ gayet kuvvetli karînelerle ﴾ مَيْتًا ﴿ kelime-i kudsiyesi cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet mânâsıyla Said Nursî’ye tevâfuk etmesidir.

İkinci emâre: ﴾ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ... الخ ﴿ âyetin makam-ı cifrîsi ve riyâzîsi bin üçyüz altmışbir etmesidir ki; aynı tarihte, o acîb hâdise oldu.

Üçüncü emâre: ....................

İhtiyarım haricinde, beş vecihle zemmi zemmeden ve mu'cizâne gıybetten altı cihetle zecreden ﴾ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا ﴿ âyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma'nen, “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, birden tesbihât içinde gördüm ki; bin üçyüz elli birden, tâ bin üç yüz altmış bir tarihini gösterdi. Hâlimize baktım; perde altında elli birden, tâ altmışbire kadar Risale-i Nur medet beklediği İstanbul âfâkında, perde altında bir nev'i taarruz bulunmuş ve altmış birde, birden patlamasıdır.

Tahlil: ت خ bin م م ى ى yüz, ل ل ك ك yüz, üçüncü ن ى م yüz, ح ح ح ب د otuz, dördüncü ى on, beş ا bir هـ ile beraber on, âhirdeki “tenvin” vakfen “elif” olduğu için, yekûnu bin üçyüz ellibir. ﴾ مَيْتًا ﴿ aslı yâ-yı müşeddede olduğundan, bin üçyüz altmışbir eder.

Hâşiye: Bu âyet, bizi şiddetle gıybetten men'ettiğinden, bizi gıybet edenleri unutmalıyız; medâr-ı gıybet etmemeliyiz. İnşâallâh, daha tekerrür etmeyecek... ∗∗∗

► (114) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Size “Üç Nokta”yı beyân etmeye kalbde bir ihtiyaç oldu.

Birincisi: “Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdâhalesi olduğundan; insan, zâhirî sebebe bakıp bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader o musîbetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder” diye, Risale-i Nurda bir kaide-i esâsiyedir.

Hem, şimdiye kadar Risale-i Nurun başına gelen hâdiselerde bir dest-i inâyet, bir vech-i rahmet bulunduğu tecrübelerle sâbittir.

Bu iki cihette kalbden bir suâl çıktı. “Acaba Nur hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde vech-i adâlet ve rahmet nedir?”

Hâtıra böyle bir cevab geldi ki: Risale-i Nura, ehl-i ilim ve ehl-i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkik etmeye sevketti. Elbette Risale-i Nuru tedkik eden bir âlim, insafı varsa tarafdâr olur. Ve Risale-i Nur, ulemâ dâiresinde ve İstanbul âfâkında tezâhür edecek. İşte vech-i rahmet ve inâyet.

Amma, kader-i İlâhînin vech-i adâleti şudur ki: Risalei'n-Nurun hakikatiyle ve şâkirdlerinin şahs-ı manevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmânî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçâre tercümânına vermek ve ehl-i dünya ve ehl-i siyaset ve avâmın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, îmâna nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset-i İslâmiye ve hayat-ı ictimâiye-i ümmete dair hizmeti, kâinâtta en büyük mes'ele ve vazife ve hizmet olan hakàik-ı îmâniyenin çalışmasına râcih gördüklerinden; o tercümâna karşı arkadaşlarının pek ziyâde hüsn-ü zanları ehl-i siyasete, inkılâpçı bir siyaset-i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risale-i Nura karşı hayat-ı ictimâiye noktasında cebhe almak ve fütûhâtına mâni olmak pek kuvvetli ihtimali vardı. Bunda hem hatâ, hem zarar büyüktür.

Kader-i İlâhî, bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali izâle etmek ve öyle ümîd besleyenlerin ümîdlerini ta'dil etmek için, en ziyâde öyle cihetlerde yardım ve iltihaka koşacak olan ulemâdan ve sâdattan ve meşâyihten ve ahbabdan ve hemşehriden birisini muârız çıkardı; o ifratı ta'dil edip adâlet etti. “Size, kâinâtın en büyük mes'elesi olan îmân hizmeti yeter” diye bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra Lillâhi'l-Hamd, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münâfıklar söndürmemek için çalışıyorlar.

İkinci Nokta: Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht ve galâ ve açlık ve zarûret, yaşamak damarını şiddetle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyat-ı ulviye-i diniyeyi bir derece susturmaya vesile olup, ehl-i dalâlete yardım ediyor. Herkes, midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakikatten ziyâde ekmeği düşünüp hayata, yaşamaya yardıma koşup vazife-i hakîkiyesini ikinci derecede bırakır. Buna karşı Risale-i Nurun şâkirdleri bir uzun Ramazan nazarıyla bakıp, keffâretü'z-zünûb ve bir riyâzet-i şer'iyeye çevirebilirler. Alenen nakz-ı sıyâmla Ramazanın hürmetini kıran bedbahtlara gelen o musîbet, masûmları da incitir. Fakat Risale-i Nur şâkirdleri ve masûmları, o musîbeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyâzete kalbederler. Kanâat ve iktisadla karşılarlar.

Üçüncü Nokta: “İki Mes'ele”dir.

Birincisi: Müdakkik Hoca Sabri, Feyzi’nin istihrâcına dair Feyzi’ye yazdığı mektûb, güzeldir. Lâhikaya girdikten sonra, hocalar فِيهِ نَظَرٌ dememek için bazı kelimâtı ta'dil edildi.

İkinci Mes'ele: İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiü'l-enâm olan eski fetvâ emini, meşhûr Ali Rıza Efendi, (R.H.) Birinci Şuâ, İşârât-ı Kur'âniye ve Âyetü'l-Kübrâ gibi risaleleri gördükten sonra, Risale-i Nurun mühim bir talebesi olan Hâfız Emin’e demiş ki:

“Bediüzzaman, şu zamanda, Din-i İslâma en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu ve böyle bir zamanda, mahrumiyet içinde, ferâğat-i nefis edip, yani dünyayı terkedip, böyle bir eser meydâna getirmek hiç kimseye müyesser olmadığını ve her sûretle şâyân-ı tebrik olduğunu ve Risale-i Nur, müceddid-i din olduğunu ve Cenâb-ı Hak, onu muvaffakun-bilhayr eylesin, âmîn” diyerek, bazılarının sakal bırakmamaklığına i'tirâzları münâsebetiyle; Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin pederleri olan Sultanü'l-Ulemâ’nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, demiş:

“Bu misillû, Bediüzzaman’ın dahi elbette bir ictihâdı vardır. İ'tirâz edenler haksızdır” demiş. Ve Hoca Mustafa’ya emretmiş, söylediğimi yaz:“Bediüzzaman’a kemâl-i hürmetle selâm ederim. Te'lifâtınızın ikmaline hırz-ı can ile duâ etmekteyim, (yani, rûha nusha olacak kadar kıymetdâr) Bazı ulemâü's-sû'un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zîra yemişli ağaç taşlanır.” (Hâşiye) <ft3>[^17]</ft3> kaziyesi meşhûrdur.

[^17]:(Hâşiye) Yani, mübârek, tatlı meyveleri bulunan ağaçlara taş atanlar, akılları varsa tatsınlar ve yesinler. Çürütmeye lâyık ve kàbil değiller, demektir. (Feyzi)

Mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb-ı Hak ve Feyyâz-ı Mutlak âcilen murad ve matlûbunuza muvaffakun-bilhayr eylesin. Bâkî Hakk’ın birliğine emânet olunuz.

Eski Fetvâ Emini:

Ali Rıza

İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur'ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. Risale-i Nurun talebeleri, bu mes'eleyi ihtiyaten yabânîlere onun ismini vermekle teşhîr etmemek gerektir ve duâlarına onu dâhil etmek lâzımdır.

Umum kardeşlerimize selâm. ∗∗∗

► (115) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, sıddık, müstakîm kardeşlerim!

Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeye lüzum var. Şöyle ki: لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ الَّا اللهُ sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze etmesini Aşere-i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek; iki velî, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir-i şerîata muhâlif ve hatâsı zâhir bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.

Bu sırra binâen ﴾ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ ﴿ deki ulüvv-ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm-ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale-i Nurun erkânlarının haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binâen; ve ehl-i ilhâdın iki tâife-i ehl-i hakkın mâbeynindeki husûmetten istifade ederek, birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerh edip ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben; Risale-i Nur şâkirdleri, bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızlara hiddet ve tehevvürle ve mukàbele-i bilmisille karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahak ârâne, medâr-ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.

Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzûr biliyor; ondan nizâ' çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor.

İstanbul’da ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî-meşrebler ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nura ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn-ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler; belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere, îtidâl-i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerektir.

Fâş etmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki: Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs-ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki –ekseriyet-i mutlaka ile– Hicaz’da bulunan Kutb-u a'zamın tasarrufundan haric olduğunu.. ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imâm gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsini, o imâmlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A'zam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “ ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şâkirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binâen Mekke-i Mükerreme’de dahi –farz-ı muhâl olarak– Risale-i Nurun aleyhinde bir i'tirâz kutb-u a'zamdan dahi gelse; Risale-i Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb-u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı i'tirâz noktaları o büyük üstadlarına karşı izâh etmek, ellerini öpmektir.

Evet kardeşlerim; bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve îtidâl-i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir.

﴾ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ ﴿ âyetinin sırr-ı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla, hakîki mü'minler dahi bazen ehl-i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar. Cenâb-ı Hak, ehl-i îmânı ve Risale-i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.

Said Nursî

► (116) ◄

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Risale-i Nurun intişarına ve fütûhâtına karşı gelen biri semâvî, biri arzî iki musîbete mukàbele edecek ayrı bir inâyet-i İlâhiye cilvesi görülmeye başladı.

Arzî ve insanî olan musîbet: Isparta’da ve İstanbul’da olduğu gibi, Kastamonu’nun havâlisinde de, ehl-i dalâlet, Risale-i Nurun intişarına set çekmek için, hàs talebelerin ve ciddi çalışanların şevklerini kırmak ve onlara fütûr vermek için, ayrı ayrı tarzlarda, umumî bir plân dâhilinde taarruz ediliyor. Hàlislere fütûr veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar veriyorlar.

Semâvî musîbet ise: İhtikâr neticesinde, hayat ve yaşamak hissi, hissiyat-ı diniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maîşetini dâima düşünüyor. Hattâ ekser fukara kısmından olan Risale-i Nur talebeleri, bu musîbete karşı çabalamak mecburiyetiyle hakîki ve en mühim vazifesi olan neşir hizmetini bırakmaya mecbur oluyor.

Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzat hakàik-ı îmâniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaziyeti almasından, bir tevakkuf devri gelmesine mukâbil; Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risale-i Nurun intişar ve fütûhâtına meydân açmış. Ezcümle: İstanbul âfâkından –yüksek ulemânın– eski Fetvâ Emini Ali Rıza, Ahmed Şirvanî ve parlak vâizlerden Şemsî gibi zâtlar, Risale-i Nurla ciddi ve takdirkârâne münâsebetdâr olmaya başlamalarıdır.

Hem, hâtırımızda olmadığı hâlde yeni hurûfla tab'etmek üzere başta Âyetü'l-Kübrâ’nın en mühim parçası; yedi parça, bir mecmuada tab'etmek ve gençleri uyandıran üç-dört parça ayrı bir risalede, Hâfız Mustafa ile beraber tab'etmek için matbaaya gönderdik.

Hem, mühim bir zât teşebbüs ediyor ki: Mühim parçalardan bir kısmını Ankara’da, büyük rütbeli birisinin muâvenetiyle tab'etmek niyeti var. Ben şimdilik muvâfakat etmedim.

Velhâsıl; bir kapı kapansa, inâyet-i İlâhiye daha parlak kapıları Risale-i Nur yüzünden açıyor, yol veriyor. Risale-i Nurun mektûb ve melfûz hurûfâtı adedince Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hamd ü senâ ve şükür olsun...هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Buna binâen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütûra merak etmeyiniz; zâten şimdiye kadar çalışmalar, tohumlar nev'inde istikbâlde kâfî sünbüller verebilir. Farz-ı muhâl olarak, hiç çalışılmasa da yine kifâyet eder. Kat'iyyen takarrür etmiş ki, Risale-i Nur hakikatlerine gıdâya ihtiyaç gibi bu zamanda ihtiyaç var. Bu ihtiyaç ise, onu tevakkufta bırakmaz işlettirecek inşâallâh.

Hâfız Mustafa ile umumunuza bedel görüştük, fakat pek az bir zamanda Cenâb-ı Hak, onu ve Tahiri’yi tab' mes'elesinde muvaffak eylesin, âmîn.

Hâfız Ali’nin mektûbunda, Medrese-i Nuriye’nin üstadı olan Hacı Hâfız ile gayet samîmâne ve uhuvvetkârâne görüşmeleri ve meşveretleri bizleri çok mesrûr eyledi.

Said Nursî ∗∗∗