► (078) ◄
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu tarafta yol kapandı, posta gelmiyordu. Sizlerden gelecek bir mektûb veya bir risaleyi bekliyordum. Şimdi, rûhuma bir ihtar ile daha beklemeyerek, burada hüsn-ü te'sirini gösteren üç parçayı gönderiyorum. Masûmların ve ümmî mübâreklerin ve ihtiyarların ve kahraman Tahiri’nin nüshaları dâimî bir tarzda fütûhât yapıyorlar. Yalnız cüz'î birkaç parçayı tashih ederken zahmet çektim. Fakat o zahmet, bana tatlı geliyordu. Hem, aynı rahmet oldu. Beni de o masûm ve mübâreklerin kafilesine dâhil ederek, benim hattıma benzedikleri için, kendim o parçaları yazmışım gibi tam sâhib oldum. Eğer ben yazsaydım, aynen onlar gibi olurdu. ∗∗∗
► (079) ◄ Kastamonu’daki Kardeşlerimize Hitâben Yazılan Bir Hakikattir
KASTAMONU’DAKİ KARDEŞLERİMİZE HİTÂBEN
YAZILAN BİR HAKİKATTİR
(Belki size de fâidesi olur diye gönderdim.)
Risale-i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdâr neticeye mukâbil fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hàlis bir sadâkat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale-i Nur onbeş senede kazanılan kuvvetli îmân-ı tahkîkîyi onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığını, yirmi senede, yirmibin zât tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk-i âmâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdinin, herbir günde binler hàlis lisânlar ile edilen makbûl duâları.. ve binler ehl-i salâhatin işledikleri âmâl-i sâlihanın misil sevâblarını kazandırıp, herbir hakîki sâdık ve sebatkâr şâkirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini.. kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç ihbarı ve kerâmet-i gaybiye-i Gavs-ı A'zam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşâreti.. ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın kuvvetli işâretiyle o hàlis şâkirdler, ehl-i saâdet ve ashâb-ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbât ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
Mâdem hakikat budur, Risale-i Nur dâiresinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofî meşreb zâtlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini, tam bir havuzu kazanmak için o dâiredeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa, Risale-i Nura karşı rakìbâne başka bir çığır açmak ile hem o zarar eder, hem bu müstakîm ve metîn cadde-i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir, zındıkaya bir nev'i yardım olur.
Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın? Karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı perîşan etmesin اَلْحُبُّ فِى اللهِ وَالْبُغْضُ فِى اللهِ düstur-u Rahmânî yerine –El-iyâzü Billâh– اَلْحُبُّ فِى السِّيَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ düstur-u şeytânî hükmedip melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve el-hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlık ile zulmüne rızâ gösterip, cinayetine ma'nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i rûh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.
Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen gelen musîbetten hissedardır, azâb çekiyor, perîşandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i İlâhiyeden ve hikmet-i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev'-i beşere rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev'-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azâb çekiyor. Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyanî bir sûrette vazife-i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfâkî ve siyâsî boğuşmalara ve kâinâtın hâdisâtına merak ile dinleyerek, karışarak rûhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler ve bilerek kendi zararına fiilen rızâ göstermek cihetinde, zarara râzı olana şefkat edilmez mânâsındaki اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ kaide-i esâsiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz başlarına belâ getirirler.
Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran yalnız hakîki ehl-i îmân ve ehl-i tevekkül ve rızâdır. Bunların içinde de en ziyâde kendini kurtaranlar, Risale-i Nurun dâiresine sadâkatle girenlerdir.
Çünkü bunlar, Risale-i Nurdan aldıkları îmân-ı tahkîkî derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde Rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl-i hikmetini; cemâl-i adâletini müşâhede ettiklerinden; kemâl-i teslîmiyet ve rızâ ile, rubûbiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musîbetlere karşı teslîmiyetle, gülerek karşılıyorlar, rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.
İşte buna binâen, değil yalnız hayat-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler, –hadsiz tecrübeleriyle– Risale-i Nurun îmânî ve Kur'ânî derslerinde bulabilirler ve buluyorlar.
Bugünlerde iki hâtıradan iki ihtar:
Birincisi: Bu şehirde Risale-i Nura intisab eden ihtiyar hanımlar sebat ettiklerini ve başkalar gibi sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu hadîs-i şerîf ihtar edildi. عَلَيْكُمْ بِدِينِ الْعَجَائِزِ yani; Âhirzamanda, kadınların samîmî dinlerine ve kuvvetli i'tikàdlarına tâbi olunuz.” Evet, ihtiyar kadınlar fıtraten zaîfe ve hassas ve şefkatli olmalarından, herkesten ziyâde dindeki tesellî ve nura muhtaç olduğu gibi; herkesten ziyâde fıtratlarında fedâkârâne şefkat cihetiyle, dinde bulduğu nihâyetsiz şefkat-perverâne bir nur-u tesellî ve iltifat-ı merhamet-i Rahmân ve nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâda ihtiyacı var. Tam sebat etmek, fıtratlarının muktezâsıdır. Onun için, bu zamanda o hâcâtı tam yerine getiren Risale-i Nur, herşeyden ziyâde onların rûhlarına hoş geliyor ve kalblerine yapışıyor.
İkincisi: Bugünlerde benim yanıma müteaddid ayrı ayrı zâtlar geldiler. Ben onları âhiret için zannettim. Hâlbuki ya ticâret veya işlerinde bir kesâd ve muvaffakıyetsizlik olduğundan, bize ve Risale-i Nura, muvaffakıyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle müracaat edip, duâ ve istişâre istediklerini anladım.
“Ben, bunlara ne edeyim ve ne diyeyim?” diye tahattur ettim. Birden ihtar edildi: “Ne sen divâne ol ve ne de onları divânelikte bırakıp divânece konuşma. Çünkü yılanlar zehirine karşı tiryâk tedârikiyle ve onları kaçırmasıyla meşgul ve vazifedâr bir tek adam yılanlar içinde duran ve sineklerin ısırmasına ma'rûz olan ve sinekleri kaçırmak için çok yardımcıları bulunan diğer bir adama, yılanların ısırmasını bırakıp ona, sinekler ısırmamasına yardım için koşan divânedir ve onu çağıran dahi divânedir. O sohbet dahi divânece bir konuşmaktır.”
Evet, hadsiz hayat-ı uhreviyeye nisbeten muvakkat ve fânî kısacık hayat-ı dünyeviyenin zararları, sineklerin ısırması gibidir. Hayat-ı ebediyenin zararları, ona nisbeten yılanların ısırmasıdır. ∗∗∗
► (080) ◄
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Çok muhterem Üstadımız Efendimiz!
Bin üçyüz yirmibir tarihinde, Mu'cizât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ı ve Kerâmet-i Gavsiye risalelerini âlem-i menâmda görmüştüm. Bunun hikmetini şimdiye kadar anlayamamıştım. Gördüğüm rüya aynen şöyle idi:
Tarih-i mezkûrda, Cezîretü'l-Arab’ın Necid kıt'asının Bilâd-ı Kasîm’de, bir gece rüyamda; üç güneşin tulû' etmiş olduğunu gördüm. Yanımda tanıyamadığım bir zâta sordum; “Bu üç güneş nasıl olur” dedim.
Yanımdaki zât: “Bu güneşin birisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın güneşi; diğeri Gavs-ı Geylânî’nin; üçüncüsü de, diğer bir güneştir.”
Üçüncü güneşin Risale-i Nur olduğunu şimdi bildim.
﴿ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّـهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ ﴾
Âyet-i Kur'âniye, o rüya hakikatine işâret etmiş. Bu nurânî rüya, mezkûr âyet-i Nurun on işâretle, on parmak ile gösterdiği hakikati aynen gösteriyor; otuzsekiz sene evvel haber veriyor. Evet, üç nur-u a'zam olan güneşlerin –Allâhu a'lem– tâbiri şu olmak gerektir.
Güneşlerin birincisi: Bu asırda Risale-i Nurdur ve en parlak bir nuru da, Mu'cizât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm nâmındaki risale-i hàrikadır.
İkincisi: Hazret-i İsâ’nın din-i hakîkisinden çıkan nur-u semâvî güneşidir.
Üçüncüsü: Tarîkatlar rûhunda ve tasavvuf menba'ından çıkacak bir güneştir ki; şimdi Şeyh-i Geylânî timsâliyle o mânâ gösterilmiş. Risale-i Nura işâret eden otuzüç âyet-i Kur'âniyenin en birinci âyeti olan “Âyetü'n-Nur” on vecihle Risale-i Nura işâret ettiği Birinci Şuâ risalesinde gözümle gördüm, isteyen görebilir.
Sizi, nefsinden ziyâde seven âciz şâkirdiniz
Binbaşı Muhyiddin ∗∗∗
► (081) ◄
Azîz, sıddık metîn, sebatkâr kardeşlerimize!
Biz, bu havâlideki Risale-i Nur talebeleri nâmına sizlere pek çok selâm ile beraber arz-ı şükrân ediyoruz. Ve sizlere ebeden minnetdârız ki, muktedir ve parlak kalemlerinizle bizleri hem uyandırdınız, hem yardım ettiniz. Bu vilâyeti, nurânî kalemlerinizle inşâallâh Isparta’ya benzettireceksiniz. Ve bilhassa çok ehemmiyetli kardeşimiz kahraman Tahiri’nin parlak ve muvaffakıyetli ve tevâfuklu kalemi, kerâmetkârâne fütûhât yapıyor. Ve onun iki masûmeleri ve masûmların ve ümmî ihtiyarların rengârenk çeşit çeşit meziyetlerini gösteren yazıları bizleri teshìr ediyor, herkesi şevkle okumaya sevkediyor. Cenâb-ı Hak, sizlerden ebeden râzı olsun ve sizi muvaffak etsin, âmîn.
Çok mühim ve mübârek kardeşimiz Hâfız Mustafa’nın bize verdikleri ehemmiyetli hâdise-i taarruziye haberi bizi hayrete düşürdü. Ve Üstadımızın o zamanda endişelerinin ve heyecanının hikmetini anladık. Bir hiss-i kable'l-vukû' ile mütemâdiyen bizlere der idi: “Dikkat ediniz, sebat ediniz! Münâfıklar, taarruz plânı çeviriyorlar” diye bizi ihtiyata sevkediyor; “Hem bir halt edemezler” diyordu.
Evet, Ispartalı kardeşlerimizin bize haber verdikleri gibi, bu ehemmiyetli hâdise-i taarruziyeye teşebbüs vukû'u zamanında muhâberemiz kesildiği hâlde, mütemâdiyen, her vakit Üstadımız, aynı taarruza ma'rûz bulunuyoruz gibi bizi, yani Emin ve Feyzi’yi îkaz ediyor... “Dikkat ediniz, dört cihetle bize taarruz var. Demir gibi sebat ediniz... Bir halt edemezler.” Biz de bakıyorduk ki; biz de bir şey yok, hissetmiyorduk.
Hem, o gaybî hâdiseyi bertaraf etmek için, tam mutâbık bir mektûb bize yazdırıp size göndermiştik.
Risale-i Nur Talebelerinden
Nazîf, Salâhaddin, Tevfik, Hilmi
Emin, Feyzi ∗∗∗
► (082) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'âniyede kahraman arkadaşlarım!
Bundan evvel üç mektûb, emâneti aldıktan sonra göndermiştim. Bu defaki Hâfız Ali’nin mektûbunda onlardan bahsetmemiş, merak ettim. Nur Fabrikası sâhibi Hâfız Ali’nin hastalığı beni müteessir etti; bizi duâya sevketti. Cenâb-ı Hak kuvvet ve şifâ ihsân eylesin, âmîn.
Hâfız Ali’nin mektûbuyla Risale-i Nurun ehemmiyetli rükünlerinden olan Halîl İbrahim’in sisteminde Ahmed Feyzi’nin mektûbları, şahsıma ait haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zanları bir tarafta kalsa –ondan kat'-ı nazar– o havâlide Risale-i Nurun şahs-ı manevîsine karşı Halîl İbrahim’le, Ahmed Feyzi’nin sarsılmaz, gayet kuvvetli irtibatlarını gösterdiğinden bizi cidden mesrûr eyledi.
Evet, onların o şiddetli alâkadarlıkları, o havâlide Risale-i Nuru yerleştiriyor, idâme ettiriyor. O ikisinin mektûbları, sûret-i zâhiriyede benim şahsıma atf-ı ehemmiyet etmeleri gerçi muvâfık değil, mübâlağadır; fakat o yanlış sûretin altındaki hakikat, Risale-i Nur şâkirdlerinin samîmî tesânüdlerinden süzülen bir şahs-ı maneviye, Risale-i Nurun Kur'ândan gelen hakikatine karşı tam mutâbık ve hak olarak sarfedilecek. O mektûblardaki tâbirat, benim gibi, bir cüz'î ferde karşı sarfedilmiş. Benim haddimden bin derece fazla olmakla beraber; o şahs-ı manevî nâmına ve Risale-i Nurun hakikati hesabına ve o ehemmiyetli ve çok muhtaç memlekette fevkalâde bir alâka ve fa'âliyete alâmet olmak cihetiyle kabûl ettim..
Ahmed Feyzi’nin de inşâallâh Kastamonu Feyzisi gibi, bütün kuvvetiyle Risale-i Nura çalışacak bir azm ve karar sûretinde mektûbunu telâkki ediyoruz. Fakat, mahviyeti ve tevâzu'u pek fazla ve istedikleri de pek fazla ve mektûbundaki duâları da güzel olduğundan dâimî duâmızda buranın Feyzisiyle omuz omuza girdi.
Halîl İbrahim’in mektûbu, belki her mektûbu hem onun, hem İnce Mehmed’in nâmına kabûl ediyorum. İkisine, Husrev’le, Rüşdü gibi bir rûh, iki ceset nazarıyla bakıyorum. Cenâb-ı Hak onları muvaffak etsin ve emsâlini oralarda çoğaltsın. Ve o mektûb da, Risale-i Nurun talebelerinden Hâfız Mehmed Emin ve Mustafa Çavuş ile beraber Siirtli Ahmed ve Salâhaddin ve İzzeddin gibi zâtlar da Risale-i Nurla alâkadar olduklarını bildiriyor. Biz de onlara birer birer hem selâm, hem onları da Risale-i Nur talebeleri içinde duâda teşrîk edeceğiz.
Hâfız Ali’nin mektûbunda, eline geçen mektûbumuzu güzelce takdir ve hülâsa etmiş. Risale-i Nur, saâdet-i ebediye dükkânı ve bâkî elmasları sattığından, “fânî, kırık cam parçaları ondan istenilmemeli...” tâbiri çok güzel düşmüş.
Hem Isparta, hem Manisa’daki bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarını istiyoruz. Hapishânede, Risale-i Nurun son kâtibi kahraman Şefîk acaba sağ mıdır? Nerededir? Merak ediyorum. Halîl İbrahim’den sorunuz. ∗∗∗
► (083) ◄
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Şühûr-u muharremeden sonra, hususan bahara yakın, hayat-ı dünyeviye gafleti bir derece fütûr vermekle beraber, bazı sarsıntılar ve hastalıklar ve askerliğe gitmek cihetinde Risale-i Nurun hizmetine bir derece za'f gelmiş diye endişe ediyordum. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, mektûblarınız ve Âtıf Hasan’ın gelmesiyle o endişe zâil oldu. O mektûbunuzda, çok ehemmiyetli bir hâdise-i nuriyeden bahis var ki, Hizbü'l-Ekberü'l-Kur'ân’ı tab'etmek teşebbüsüdür.
Evet, o Hizbü'l-Ekber’deki âyât, bütün Risale-i Nuriyenin rûhu, esâsı, mâdeni, üstadı ve güneşidir. Onun tab'ından sonra mümkünse, Risale-i Nurun Hizbü'l-Ekber’i nâmında Arabiyyü'l-ibare ve iki Âyetü'l-Kübrâ ve münâcâtın hülâsası olan risaleyi dahi tab'etmek lâzımdır, fakat elinizdeki nüsha, benim nüsham gibi mükemmel değil. Biz burada yazıp, isterseniz size gönderelim. İsterseniz, İstanbul’da matbaada olan vekilinize gönderelim, adresini bildiriniz.
Kardeşimiz Hasan Âtıf, hakikaten Risale-i Nurun hizmetine pek çok lâyık ve müstaîddir. Müstesnâ hattıyla beraber ihlâsı, irtibatı, alâkadarlığı, ciddiyeti, sadâkati dahi mükemmeldir. Cenâb-ı Hak, onun emsâlini çoğaltsın. Bu kardeşimizi yirmi mektûb yerinde, size, canlı bir mektûb olarak gönderdik.
Hâfız Ali’nin buradaki kardeşlerine çok yüksek, çok te'sirli yazdığı mektûba karşı başta Feyzi, Emin olarak umum nâmına Feyzi diyor ki: “Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz. Dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Herbirisi, bizim için birer üstaddır. Onların ellerinden öper, arz-ı hürmet ederiz. Cenâb-ı Hak, o kahramanlardan ebeden râzı olsun, âmîn.” diyorlar.
Risale-i Nur’un iskele nâzırı Sabri’nin birinci talebesi ve Risale-i Nurun ehemmiyetli küçük bir talebesinin küçücük mektûbundaki güzel yazı bizi mesrûr etti. Cenâb-ı Hak, onun ve onun gibi Risale-i Nura çalışan masûmlara tevfik ve selâmet ve saâdet ihsân eylesin, âmîn.
Hâfız Mustafa’nın bizce pek çok ehemmiyetli olan mektûbu, çoktan beri beklediğim bir hakikati gösterdi ki; Risale-i Nur dâiresindeki şâkirdler, istişâre sûretinde, tab'etmek gibi çok ehemmiyetli işleri görmeye başlamalarıdır. ∗∗∗
► (084) ◄
Azîz, sıddık, sâdık, hàlis ve muhlis kardeşlerim!
Dört-beş kardeşlerime ait birer kısacık konuşacağım
Birincisi: Medrese-i Nuriyenin mürşidi, müessisi ve müdebbiri Hacı Hâfız kardeşimizin bu defa üçüncü olarak bir teberrükünü gördük. Tâ Barla’da iken tatlı lokmaların kerâmetli, acîb bereketi ve Isparta’da İktisad Risalesi’ni tatlılaştıran iki buçuk okka balın hàrika bir hâdiseye sebebiyet vermesi (Hâşiye) <ft3>[^14]</ft3>, bu üçüncü defa da, bin mübârek ve masûm hatırlarını
[^14]:(Hâşiye) Şimdi ben tahmin ediyorum, o bal da onun imiş; fakat tam tahattur edemiyorum.
ve iltifatlarını temsîl eden ve parçalanmayan bir hediyeyi göndermiş. Altmış senelik bir kaide-i hayatiyemi, o bin hatırın hatırı için kırdım.
İkincisi: Âtıf Hasan’ın hakikaten fevkalâde yazdığı tevâfuklu Mu'cizât-ı Kur'âniyeyi o gittikten sonra temâşâ ettim. Elimden gelseydi, herbir yaprağına mukâbil bir lira verecektim. İnşâallâh o nüsha ile binler adam istifade edip, onun hayat-ı bâkiyesine bir çeşme hükmünde vâridât verecek. Husrev’in ve kahraman Tahiri’nin bir üçüncüsü oluyor.
Üçüncüsü: Risale-i Nurun eski ve ehemmiyetli ve çalışkan bir şâkirdi olan Kâtib Osman’ın, sâdık ve hikmetli rüyası ve mutâbık tâbiri onları müferrah ettiği gibi, bizleri de mesrûr eyledi. Ve o mektûbuyla merak ettiğim şeyleri; ve Husrev ve Rüşdü, Hâfız Ali, Zühtü Bedevî, Nuri ve Nur fabrikası sâhibi, Tâhirler, mübârekler hey'eti, Medrese-i Nuriye ve ümmî ihtiyarlar ve masûm çocuklar, umumlarının selâmlarını yazıyor. Biz de onlara birer birer selâm ediyoruz. Muvaffakıyetlerine ve selâmetlerine duâ ediyoruz.
Bu havâlide dahi, belki çok yerlerde, sizin fa'âliyetinizden şevke gelip Risale-i Nur ziyâde tevessü' ettiğinden; ehl-i dünyayı düşündürüyor, nazar-ı dikkati celbettiriyor. Bazı ufak tefek ilişmek de ondan ileri geliyor. İhtiyat her vakit olduğu gibi yine lâzımdır. Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh iki defa سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesi, Risale-i Nur perde altında tenevvür ve tenvir eder diye işâret ediyor. Mümkün olduğu kadar geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zâten mâbeyninizde samîmî tesânüd ve meşveret-i şer'iye, sizi öyle şeylerden muhâfaza eder. İçinizdeki şahs-ı manevînin fikrini, o meşveretle bildirir.
Kardeşiniz ve sizinle dünyada, berzahta, âhirette müteşekkirâne iftihar eden ve edecek Hizmet-i Kur'âniyede arkadaşınız
Said Nursî ∗∗∗
► (085) ◄
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu yeni hâdise-i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünkü mükerrer tecrübelerle Risale-i Nur inâyet altındadır. Hiçbir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkatle kurtulan olmamış.
Hem geçen Ramazandaki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla, zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risale-i Nurun fâidesine olarak inkişafatı ve daha te'sirli fütûhâtı görülmüş.
İnşâallâh, bu sıkıntılı hâdise dahi, münâfıkların aks-i maksûduyla, Risale-i Nurun fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesile olur.
Beşinci Şuâ, yirmibeş sene evvel mesâili yazılan, yalnız bir-iki sahife tatbikat ilâve edilip Şuâlar’a giren Beşinci Şuâ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda da bir hikmet var. Belki onlara, kendi mesleklerini bildirmek ve Cehenneme gidenin mâhiyetini bilmek için fevkalâde iktidar haricinde bir kazâ-i İlâhîdir, diye Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i'timâd edip merak etmeyiniz.
Hem siz, hem onlar bilsinler ki; sadaka belâyı def'ettiği gibi; Risale-i Nur Anadoludan, hususan Isparta, Kastamonu’dan âfât-ı semâviye ve arziyenin def' ve ref'ine vesiledir. Evet Sabri’nin ﴾ يَٓا اَرْضُ ابْلَعِى... وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ... الخ ﴿ âyetinden istihrâc ettiği mânâ, haktır ve mutâbıktır.
Evet, Risale-i Nur, sefîne-i Nuh gibi Anadoluyu Cebel-i Cûdî hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tûfânından kurtulmasına bir sebebdir. Çünkü, za'f-ı îmândan gelen tuğyan, ekserî musîbet-i âmmeyi celbettiği gibi; îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risale-i Nur, o musîbet-i âmmeyi dâiresinin haricine bırakmaya Rahmet-i İlâhiye tarafından vesile oldu.
Bu ehl-i dünya, bu Anadolu halkı Risale-i Nura girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler; yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, zelzeleler ve tâunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzumsuz bir hâlde bu derece âhiretimize karışmalarında onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdisenizle beraber; şimdi yanımdaki Feyzi ile Emin ve bütün bana temâs eden dostlar şâhiddirler ki, bu sekiz ay zarfında bir tek defa ne harb-i umumîyi, ne siyaseti sormamışım. Ve odamdan işitilen radyoyu da, üç senedir dinlemedim. Hâlbuki benim, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebet var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları, Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyoruz.
Hem ehl-i siyasete hiç münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat'î bilsinler ki; bu memlekette, bu asırda, milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî-i mutlakadan kurtaracak yegâne çaresi, Risale-i Nurun esâsâtıdır. Bu hâdisede sıkıntı çeken masûmlar ve üstadları bilsinler ki; ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet ve hakîki tefekkür-ü îmâniye ile bir saati, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merak ve teessürle değil, ferâh ve sürûrla karşılamalı. Fakat Hazret-i Ali’nin (R.A.) iki defa سِرًّا بَيَانَةً ❀ سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit tam ihtiyat ve tam sakınmak vaziyetini muhâfaza etmekle mükellefiz.
Risale-i Nurun mensûbları, şuûr ve ihtiyarları haricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:
Oradaki hâdisenin vukû'undan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celbetmemek için bir tevakkuf devresi geçti. Ben de hayret ediyordum.
Hem, Nazîf gibi birkaç zâtın rüyalarının tâbirleri, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.
Umum kardeşlerimize birer birer ve bilhassa musîbet-zedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb-ı Hak, onları çabuk kurtarıp vazifelerinin başına göndersin, âmîn. ∗∗∗
► (086) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ الْقُرْآنِ وَحُرُوفَاتِهَا
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'âniyede kuvvetli, fa'âl, sebatkâr arkadaşlarım!
Bugünlerde benimle altı adam, başta Marangoz Ahmed, âhirinde ben, manevî ihtara binâen birer mes'eleye medâr olmuşuz.
Birincisi: Fa'âl, cidden çalışkan, Risale-i Nur ve Medrese-i Nuriye talebelerinden Marangoz Ahmed’in mektûbunda Eşref nâmında on yaşında bir masûm çocuğun köyünü, malını terkedip, iki gün mesâfeden gelip, hiç yazı yazmadığı hâlde, on gün zarfında Risale-i Nuru yazmaya muvaffak olması, Risale-i Nurun bir kerâmeti olduğu gibi, Medrese-i Nuriyenin de hàrika bir çiçeğidir deniliyor.
Evet, biz de deriz ki: Maddî bir kışta, güzel çiçeklerin açılmasıyla bir hàrika kudret olduğu gibi; bu asrın manevî ve dehşetli kışında, Sava karyesinin, yani Sava şeceresi bin güzel çiçekler ve Cennet meyveleri açması ve Isparta memleket bahçesi, binler gül-ü Muhammedî (A.S.M.)
çiçekleri açması; (Hâşiye) <ft3>[^15]</ft3> elbette hàrika bir mu'cize-i rahmet ve bu memlekete hàrika bir kerâmet-i inâyet-i Rabbâniye ve Risale-i Nur talebelerine hàrikulâde bir ikram-ı İlâhîdir diye i'tikàd edip, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ederiz.
[^15]:(Hâşiye) Ve herbiri (sadberk) olarak yani, herbir çiçekte yüz parça yaprak.
Marangoz Ahmed’in mektûbunda Dârıviran köyünün eski zamanın çalışkan talebelerini andıran fedâkâr talebeler, bizi ve eski zaman talebelerini tahassürle yâdeden medreseden yetişme, Risale-i Nur talebelerine derin bir sürûr verdi. Medrese-i Nuriyenin hanımlar talebeleri; evrâd-ı Kur'âniye ile duâlarıyla, evrâdlarıyla çalışkan kalemlere manevî yardımları çok güzeldir. Bu havâlideki hanımlara da tam bir ders olur. Cenâb-ı Hak, onlardan ve o medresenin umum talebelerinden ve üstadlarından ebeden râzı olsun.
Ahmed’in rüyası çok mübârek ve güzeldir. Hazret-i İsâ’nın (A.S.) kuvvetli sadâsını işitmek, İsevîlerden kuvvetli bir imdâd Hizbü'l-Kur'ân’a iltihak etmeye işâret olabilir.
İkinci Adam ve Mes'elesi: Risale-i Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: “Bende unutkanlık hastalığı tezâyüd ediyor, ne yapayım?”
Ben de dedim: “Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünkü rivâyet var. İmâm-ı Şâfiî’nin (R.A.) dediği gibi, Haram nazar, nisyan verir.”
Evet, Ehl-i İslâmda, nazar-ı haram ziyâdeleştikçe, hevesât-ı nefsâniye heyecana gelip, vücûdunda sû-i istimâlât ile isrâfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına za'f gelir.
Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memâlik-i hârrede o sû-i nazardan sû-i istimâlât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz'î, küllî o şekvâdadır. İşte, bu umumî hastalığın tezâyüdüyle, hadîs-i şerîfin verdiği müdhiş bir haberin te'vili ucunda görünüyor.
Fermân etmiş ki: “Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur'ân nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor.”
Demek bu hastalık dehşetlenecek hıfz-ı Kur'âna bu sû-i nazarla bazılarda sed çekilecek; o hadîsin te'vilini gösterecek.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللهُ
Üçüncü Adam ve Mes'elesi: Bizlerle pek çok alâkadar bir zât, çok defa dehşetli şekvâ ediyor ki: “Ben adam olamıyorum, gittikçe fenâlaşıyorum, manevî hizmetlerimin neticelerini göremiyorum” diye medet istiyor.
Ona yazıyoruz ki: “Bu dünya dâru'l-hizmettir; ücret almak yeri değildir. Âmâl-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları; berzahta, âhirettedir. O bâkî meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti, dünyaya tâbi etmek demektir. O amel-i sâlihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse teşvik için verildiğini düşünüp şükreder.”
Evet, bu asırda, bir-iki mektûbda beyân edildiği gibi, o derece hayat-ı dünyeviye damarına dokunmuş ve yaralamış ve heyecana getirmiş ki; mübârek ve ihtiyar ve hoca ve ehl-i salâhat olan bir zât dahi, dünyada bir nev'i hayat-ı uhreviye ezvâkını istiyor; birinci derecede, zevk-i hayat onda hükmediyor.
Dördüncüsü: Bizimle alâkadar bir zât, pek çokların şekvâ ettikleri gibi, eskiden şiddetli bir tarîkatta okuduğu evrâdındaki zevk ve şevkini kaybettiğini ve sıkıntı ve uyku galebe ettiğini müteessifâne şekvâ etti.
Ona dedik: Maddî hava bozulduğu vakit nasıl ki sıkıntı veriyor, asabî sînelerde inkıbaz hâli başlıyor. Öyle de, bazen manevî hava bozuluyor. Hususan maneviyattan yabânîleşmiş bu asırda ve bilhassa hevesât ve müştehiyât-ı nefsâniyeyi taammüm etmiş memleketlerde ve hususan şühûr-u muharreme ve şühûr-u mübârekede manevî havayı tasfiye eden Âlem-i İslâmın intibâh ve teveccüh-ü umumîsi, o mübârek şühûrun gitmesiyle tevakkuf etmesinden fırsat bulup, havayı bozan dalâletlerin te'sirleri zamanında ve bilhassa kış tazyîkatı altında, bir derece hayat-ı dünyeviye ve hevesât-ı nefsâniyenin tasallutlarının noksaniyetinden, Ehl-i İslâm ve ehl-i îmânda, hayat-ı uhreviyeye çalışmak iştiyakı, baharın gelmesiyle hayat-ı dünyeviyenin ve hevesât-ı nefsâniyenin inkişafıyla o iştiyak-ı uhreviyeyi gizlemesi ânında elbette böyle kudsî evrâdlarla zevk, şevk yerinde, esnemek ve fütûr gelir.
Fakat, mâdem خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla; meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı âmâl-i sâliha ve umûr-u hayriye daha kıymetli, daha sevâblıdır. O sıkıntıda, o meşakkatteki ziyâde sevâbı ve makbûliyeti düşünüp, sabır içinde mesrûrâne şükretmek gerektir.
Beşincisi: Risale-i Nurun bir talebesi, Risale-i Nura çalışmadığının bir sebebi, derd-i maîşetin ziyâdeleşmesi olduğunu söyledi.
Biz de ona dedik: Risale-i Nura çalışmadığın için derd-i maîşet sana şiddetlendi. Çünkü bu havâlide her talebe itiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale-i Nura çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalbde ferâhlık ve maîşette sühûlet görüyoruz.
Altıncısı: Bu bîçâre Said’dir. Herkesin arzu ettiği ve istediği ve ferâhla kabûl ettiği şahsına karşı hürmet ve muhabbet ve sohbet, fakat Risale-i Nura taalluk eden noktalar haricinde bana ağır geliyor, beni sıkıyor, müteessir oluyorum.
Tahmin ediyorum ki, Risale-i Nurun yüksek hâsiyetleri ve şâkirdlerinin şahs-ı manevîsinin pek büyük meziyetleri, şahsım gibi meslek-i aczde fazla ileri giden bir âciz ve bîçârenin zaîf omuzuna o dağ gibi mânâlar yüklense altında ezilir, sıkılır diye anladım. Bu âhirki iki mes'elede pek kısa kesmeye kağıt mecbur etti. Nur, Gül, Lütfü’nin kahraman vârisleri mübârekler yüksek hey'eti ve Medrese-i Nuriye ve masûmlar ve ümmî ihtiyarların herbirisine binler selâm ediyoruz.
Duânıza muhtaç, size müştâk kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗