Asâ-yı Mûsâ

İkinci Kısım — Onbirinci Hüccet-i Îmâniye

9. bölüm / 12

Onbirinci Hüccet-i Îmâniye

Birinci Makam

Onbirinci Hüccet-i Îmâniye

(YİRMİİKİNCİ SÖZ’ÜN BİRİNCİ MAKAMI)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

﴿ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْـثَالَ لِلنَّـاسِ لَعَـلَّهُـمْ يَتَـذَكَّرُوـنَـ ﴾

﴿ وَ تِلْكَ الْاَمْـثَالُ نَضْرِبُـهَا لِلنَّـاسِ لَعَـلَّهُـمْ يَتَفَكَّرُوـنَـ ﴾

Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir te'sir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki:

Bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket... Bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir... Diğer bir cihette bakılsa, gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâib âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var, bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar, onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işâretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.

O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acîb âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musanna' sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize meded verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hàrika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâ'ıyla tezyîn eden ve ibret-nümâ mu'cizelerle donatan bir zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem, ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”

Öteki adam dedi:

– İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.

Arkadaşı cevaben dedi ki:

– Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun için ona karşı lâkayd kalmak, hiç kâr-ı akıl değildir.

O serseri adam dedi:

– Ben bütün rahatımı, keyfimi, onu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesâdüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım!

Akıllı arkadaşı ona dedi:

– Senin bu temerrüdün beni de, belki çoklarını da belâya atacaktır. Bir edebsizin yüzünden, bazen olur ki bir memleket harâb olur.

Yine o serseri dönüp dedi ki:

– Ya kat'iyyen bana isbât et ki; bu koca memleketin tek bir mâliki, tek bir sâni'i vardır, yâhut bana ilişme!

Cevaben arkadaşı dedi:

“Mâdem inâdın divânelik derecesine çıkmış, o inâdınla bizi ve belki memleketi bir kahre giriftâr edeceksin; ben de sana oniki bürhân ile göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır ve o usta, herşeyi idare eden yalnız odur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu'cize ve hàrikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar onun memurlarıdır.”

Birinci Bürhan

BİRİNCİ BÜRHÂN:

Gel her tarafa bak, herşeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü, bak, bir dirhem (Hâşiye-1) <ft3>[^13]</ft3> kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuûru (Hâşiye-2) <ft3>[^14]</ft3> olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor. Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sâhibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz

[^13]:(Hâşiye-1) Ağaçları başlarında taşıyan çekirdeklere işârettir.

[^14]:(Hâşiye-2) Kendi kendine yükselmeyen ve meyvelerin sıkletine dayanmayan, üzüm çubukları gibi nâzenîn nebâtâtın, ağaçlara latîf eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işârettir.

memlekette her iş mu'cize, herşey mu'cizekâr bir hàrika olmak lâzım gelir. Bu ise bir safsatadır.

İkinci Bürhan

İKİNCİ BÜRHÂN:

Gel bütün bu ovaları, bu meydânları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstüne dikkat et. Herbirisinde o gizli zâttan haber veren işler var. Âdeta herbiri birer tuğrâ, birer sikke gibi, o gaybî zâttan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak bir dirhem pamuktan (Hâşiye-1) <ft3>[^15]</ft3> ne yapıyor. Bak kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki bizim gibi binler adam giyse ve yese, kâfî gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını; gaybî avucuna aldı, bir et parçası (Hâşiye-2) <ft3>[^16]</ft3> yaptı; bak gör... İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir zâta mahsûstur ki; bütün bu memleket, bütün eczâsıyla onun mu'cize-i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.

[^15]:(Hâşiye-1) Tohuma işârettir. Meselâ zerre gibi bir afyon büzrü, bir dirhem gibi bir zerdali nüvâtı, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha tatlı ve köf telerden ve konserve kutularından daha latîf , daha lezîz, daha şirin meyveleri hazine-i Rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar..

[^16]:(Hâşiye-2) Unsurlardan cism-i hayvanîyi halk ve nutfeden zîhayatı icâd etmeye işârettir.

Üçüncü Bürhan

ÜÇÜNCÜ BÜRHÂN:

Gel, bu müteharrik antika (Hâşiye-3) <ft3>[^17]</ft3> san'atlarına bak! Herbirisi öyle bir tarzda yapılmış; âdeta bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki; bu sarayın ustasından başka birisi gelip bu acîb sarayı küçük bir makinede dercetsin! Hem hiç mümkün müdür ki bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine aldığı hâlde, tesâdüfî veyâhut abes bir iş içinde bulunsun! Demek bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli zâtın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellâl, birer ilânnâme hükmündedirler. Lisân-ı hâlleriyle derler ki: “Biz öyle bir zâtın san'atıyız ki, bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve sühûletle icâd ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zâttır.”

[^17]:(Hâşiye-3) Hayvanlara ve insanlara işârettir. Zîra hayvan, şu âlemin küçük bir fihristesi ve mâhiyet-i insaniye, şu kâinâtın bir misâl-i musağğarı olduğundan, âdeta âlemde ne varsa insanda nümûnesi vardır.

Dördüncü Bürhan

DÖRDÜNCÜ BÜRHÂN:

Ey muannid arkadaş! Gel, sana daha acîbini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor, bir hâlette durmuyor. Dikkat et ki bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular; birer hâkim-i mutlak sûretini aldılar. Âdeta herbir şey, bütün eşyaya hükmediyor. İşte bu yanımızdaki bu makineye bak, (Hâşiye-1) <ft3>[^18]</ft3> güyâ emrediyor. İşte onun tezyînâtına ve işlemesine lâzım levâzımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak! O şuûrsuz cisim (Hâşiye-2) <ft3>[^19]</ft3> güyâ bir işâret ediyor, en büyük bir cismi, kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor. Daha başka şeyleri bunlara kıyâs et. Âdeta herbir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor.

[^18]:(Hâşiye-1) Makine, meyvedâr ağaçlara işârettir. Çünkü yüzer tezgâhları, fabrikaları incecik dallarında taşıyor gibi hayret-nümâ yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor. Hâlbuki çam ve katran gibi muhteşem ağaçlar, kuru bir taşta tezgâhını atmış, çalışıp duruyorlar.

[^19]:(Hâşiye-2) Hubûbata, tohumlara, sineklerin tohumcuklarına işârettir. Meselâ bir sinek bir karaağacın yaprağında yumurtasını bırakır. Birden o koca karaağaç, yapraklarını o yumurtalara bir rahm-ı mâder, bir beşik ve bal gibi bir gıdâ ile dolu bir mahzene çeviriyor. Âdeta o meyvesiz ağaç, o sûrette zîrûh meyveler veriyor.

Eğer o gizli zâtı kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda; o zâtın bütün hünerlerini, san'atlarını, kemâlâtlarını, birer birer (o şeylere) vereceksin. İşte, aklın uzak gördüğü bir tek mu'ciz-nümâ zâtın bedeline, milyarlar onun gibi mu'ciz-nümâ, hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun; bu intizam bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar. Hâlbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa, karıştırır. Çünkü bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli, bir memlekette iki pâdişah bulunsa karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim-i mutlak beraber bulunsun!..

Beşinci Bürhan

BEŞİNCİ BÜRHÂN:

Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimâtını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak! Eğer nihâyetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse bu nakışları, sâir şuûrsuz sebeblere, kör tesâdüfe, sağır tabiata verilse o vakit, ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle mu'ciz-nümâ nakkàş, öyle bir hàrikulâde kâtib olması lâzım gelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin. Çünkü bak bu taşlardaki nakşa; (Hâşiye-3) <ft3>[^20]</ft3> herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimât kanunları var, bütün memleketin teşkilât programları var. Demek bu

[^20]:(Hâşiye-3) Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristesini taşıyan meyveye işârettir. Zîra kalem-i kudret, âlemin kitab-ı kebîrinde ne yazmış ise icmâlini mâhiyet-i insaniyede yazmıştır. Kalem-i kader, dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise tırnak gibi meyvesinde dahi dercetmiştir...

nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hàrikadır. Öyle ise herbir nakış, herbir san'at, o gizli zâtın bir ilânnâmesidir, bir hâtemidir.

Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz; san'atlı bir nakış, nakkàşını bildirmemek olmaz... Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkàş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin!..

Altıncı Bürhan

ALTINCI BÜRHÂN:

Gel, bu geniş ovaya çıkacağız. (Hâşiye) <ft3>[^21]</ft3> İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, tâ bütün etrafı görülsün. Hem herşeyi yakınlaştıracak güzel dûrbînleri de beraber alacağız. Çünkü bu acîb memlekette acîb işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor. İşte bak! Bu dağlar ve ovalar ve şehirler, birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor... Öyle bir tarzda ki, milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntazam sûrette değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvi' kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi pek acîb tahavvülât oluyor. Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli-miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mâhiyetçe onlara benzer, fakat sûretçe ayrı, başkaları geldiler. Âdeta şu ova, dağlar, birer sahife; yüzbinlerle ayrı ayrı kitaplar içinde yazılıyor. Hem hatâsız, noksansız olarak yazılıyor. İşte bu işler, yüz derece muhâldir ki kendi kendine olsun.

[^21]:(Hâşiye) Bahar ve yaz mevsiminde zeminin yüzüne işârettir. Zîra yüzbinler muhtelif mahlûkatın tâifeleri, birbiri içinde beraber icâd edilir, rû-yi zeminde yazılır. Galatsız, kusursuz, kemâl-i intizamla değiştirilir. Binler Sofra-i Rahmân açılır, kaldırılır, taze taze gelir. Herbir ağaç birer tablacı, herbir bostan birer kazan hükmüne geçer.

Evet nihâyet derecede san'atlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhâldir. Kendilerinden ziyâde, san'atkârlarını gösteriyorlar. Hem bunları işleyici öyle mu'ciz-nümâ bir zâttır ki hiçbir iş, ona ağır gelmez. Bin kitab yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki; hem öyle bir hikmetle herşeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık oldukları lütûfları yapıyor, hem öyle ihsân-perverâne umumî perdeler ve kapılar açıyor ki herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sahavet-perverâne sofralar kuruyor ki bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, herbir tâifesine hàs ve lâyık, belki herbir ferdine mahsûs ismiyle ve resmiyle bir tabla-i ni'met veriliyor. İşte dünyada bundan muhâl bir şey var mı ki; bu gördüğümüz işler içinde tesâdüfî işler bulunsun veya abes ve fâidesiz olsun veya müteaddid eller karışsın veya ustası herşeye muktedir olmasın veya herşey ona musahhar olmasın? İşte ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir bahâne bul!

Yedinci Bürhan

YEDİNCİ BÜRHÂN:

Ey arkadaş gel! Şimdi bu cüz'iyâtı bırakıp saray şeklindeki bu acîb âlemin eczâlarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak: Bu âlemde o derece intizam ile küllî işler yapılıyor ve umumî inkılâblar oluyor ki âdeta bütün bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey, birer fâil-i muhtar gibi bütün âlemin nizâmât-ı külliyesini gözetip, ona göre tevfik-i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdâdına koşuyor. İşte bak! Gâibden acîb bir kafile (Hâşiye-1) <ft3>[^22]</ft3> çıkıp geliyor. Merkebleri, ağaçlara, nebâtlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-i erzâk taşıyorlar. İşte bak! Bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzâklarını getiriyorlar. Hem de bak! Bu kubbede o azîm elektrik lambası, (Hâşiye-2) <ft3>[^23]</ft3> onlara ışık verdiği gibi bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor; yalnız pişirilecek taamlar, bir dest-i gaybî tarafından birer ipe takılıp (Hâşiye-3) <ft3>[^24]</ft3> ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak! Bu bîçâre zaîf, nahîf, kuvvetsiz hayvancıklar, nasıl onların başı önünde, latîf gıdâ ile dolu iki tulumbacık (Hâşiye-4) <ft3>[^25]</ft3> takılmış, iki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfîdir.

[^22]:(Hâşiye-1) Umum hayvanatın erzâkını taşıyan nebâtât ve eşcâr kafileleridir.

[^23]:(Hâşiye-2) O azîm elektrik lambası, güneşe işârettir.

[^24]:(Hâşiye-3) İp ve ipe takılan taam ise ağacın ince dalları ve lezîz meyveleridir.

[^25]:(Hâşiye-4) İki tulumbacık ise vâlidelerin memelerine işârettir.

Elhâsıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmîl için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Herşeyi buna kıyâs et; ta'dâd ile bitmez... İşte bütün bu hâller, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î gösterir ki; şu saray-ı acîbin ustasına, yani şu garîb âlemin sâhibine herşey musahhardır. Herşey onun hesabına çalışır. Herşey ona bir emirber nefer hükmündedir. Herşey onun kuvvetiyle döner. Herşey onun emriyle hareket eder. Herşey onun hikmetiyle tanzim olur. Herşey onun keremiyle muâvenet eder. Herşey onun merhametiyle başkasının imdâdına koşar, (yani koşturulur). Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!

Sekizinci Bürhan

SEKİZİNCİ BÜRHÂN:

Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sâhibini tanımak istemiyorsun! Hâlbuki herşey, onu gösteriyor, ona işâret ediyor, ona şehâdet ediyor. Bütün bu şeylerin şehâdetini nasıl tekzîb ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et ve “âlem yok, memleket yok” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yâhut aklını başına al, beni dinle! İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, mâdenler var. (Hâşiye) <ft3>[^26]</ft3> Âdeta memleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor. Demek o maddeler kimin mülkü ise bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise mahsulât da onundur. Deniz kimin ise içindekiler de onundur.

[^26]:(Hâşiye) Unsurlar, mâdenler ise pek çok muntazam vazifeleri bulunan ve İzn-i Rabbânî ile her muhtacın imdâdına koşan ve emr-i İlâhî ile herbir yere giren, medet veren ve hayatın levâzımatını yetiştiren ve zîhayatı emziren ve masnûât-ıİlâhiyenin nescine, nakşına menşe' ve müvellid ve beşik olan hava, su, ziyâ, toprak unsurlarına işârettir.

Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip hâline getiren, elbette bilbedâhe birdir. Çünkü o iş, iştirâk kabûl etmez. Öyle ise bütün nescolunan san'atlı şeyler, ona mahsûstur. Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün ebnâ-yı cinsleriyle öyle intişar etmiş; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir ânda yapılıyor, nescediliyor. Demek tek bir zâtın işidir, tek bir emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir ânda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir hey'ette ittifak ve muvâfakat muhâldir. Öyle ise bu san'atlı şeylerin herbirisi, o gizli zâtın bir ilânnâmesi hükmünde onu gösteriyor.

Güyâ herbir çiçekli kumaş, herbir san'atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu'ciz-nümâ zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer tuğrâsı hükmünde, lisân-ı hâl ile herbirisi der: “Ben kimin san'atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.”

Ve herbir nakış der: “Beni kim dokudu ise bulunduğum top da onun dokumasıdır.”

Herbir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa bulunduğum kazan dahi onundur.”

Herbir makine der: “Beni kim yapmış ise memlekette intişar eden bütün emsâlimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kim ise o bize mâlik olabilir.”

Meselâ, nasıl mîrîye mahsûs tek bir palaska veyâhut bir tek düğmeye mâlik olmak için onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki onlara hakîki mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz başıbozuktan, “mîrî malıdır” diye elinden alınıp tecziye edilir.

Elhâsıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhît birer maddedir, onların mâliki de bütün memlekete mâlik bir tek zât olabilir; öyle de, bütün memlekette intişar eden san'atlar, birbirine benzediği ve bir tek sikke izhâr ettikleri için bütün memleket yüzünde intişar eden masnû'lar, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san'atları olduğunu gösteriyorlar.

İşte ey arkadaş! Mâdem şu memlekette, yani şu saray-ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü bir kısım şeyler, bir iken ihâtası var. Bir kısım müteaddid ise – fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için – bir vahdet-i nev'iye gösteriyor. Vahdet ise bir “Vâhid”i gösterir. Demek ustası da, mâliki de, sâhibi de, sâni'i de bir olmak lâzım gelir.

Bununla beraber sen buna dikkat et ki; bir perde-i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor. (Hâşiye-1) <ft3>[^27]</ft3> Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Herbir ipin başına bak; birer elmas, birer nişan, birer ihsân, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki böyle garîb bir gayb perdesinden, böyle acîb ihsânatı, hedâyâyı, şu mahlûklara uzatan zâtı tanımamak, ona teşekkür etmemek, ne kadar divânece bir harekettir? Çünkü onu tanımazsan bilmecbûriye diyeceksin ki: “Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sâir hediyeleri, kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe, bir pâdişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Hâlbuki gözümüzün önünde bir dest-i gaybî, o ipleri dahi yapıp o hedâyayı onlara takıyor. Demek bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyâde, o mu'ciz-nümâ zâtı gösteriyor. Onu tanımazsan bütün bu şeyleri inkâr etmekle hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.

[^27]:(Hâşiye-1) Kalınca bir ip, meyvedâr ağaca, binler ipler ise dallarına ve ipler başındaki elmas, nişan, ihsân, hediyeler ise çiçeklerin aksâmına ve meyvelerin envâ'ına işârettir.

Dokuzuncu Bürhan

DOKUZUNCU BÜRHÂN:

Gel, ey muhâkemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sâhibini tanımıyorsun, tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib'âd ediyorsun. Onun acîb san'atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Hâlbuki asıl istib'âd, asıl müşkülât ve hakîki suûbetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır. Çünkü onu tanısak, bütün bu saray, bu âlem, bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur; bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyete medâr olur. Eğer tanımazsak ve o olmazsa o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkülâtlı olur. Çünkü herşey bu saray kadar san'atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak. (Hâşiye-2) <ft3>[^28]</ft3> Eğer onun gizli matbaha-i mu'ciznümâsından çıkmasa idi şimdi kırk para ile aldığımız hâlde, yüz liraya alamazdık.

[^28]:(Hâşiye-2) Konserve kutusu, kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar; süt kutusu, hindistan cevizi gibi rahmet hediyelerine işârettir.

Evet bütün istib'âd, müşkülât, suûbet, helâket, belki muhâliyet, onu tanımamaktadır. Çünkü nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi sühûlet peydâ eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse herbir meyve, bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur. Hem nasıl bütün ordunun techizâtı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa kemiyetçe bir neferin techizâtı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde techizâtı yapılsa, alınsa herbir neferin techizâtı için, bütün ordunun techizâtına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.

ONUNCU BÜRHÂN:

Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! Onbeş gündür (Hâşiye-1) <ft3>[^29]</ft3> biz buradayız. Eğer şu âlemin nizâmlarını bilmezsek pâdişahını tanımazsak cezaya müstehak oluruz. Özrümüz kalmadı, zîra on beş gün (güyâ bize mühlet verilmiş gibi) bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nâzik, san'atlı, mîzanlı, letâfetli, ibretli masnû'lar içinde hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir. O zât ne kadar kudretli, haşmetli bir zât olduğunu şununla anlayınız ki; şu koca âlemi, bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hâne gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte bak, vakit be-vakit, bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemâl-i intizamla doldurup, kemâl-i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa, çeşit çeşit sofralar, (Hâşiye-2) <ft3>[^30]</ft3> bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında mütenevvi' yemekleri sıra ile getirip yedirir, onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki o dehşetli haşmet içinde hadsiz sehàvetli bir kerem var.

[^29]:(Hâşiye-1) Onbeş gün, sinn-i teklif olan onbeş seneye işârettir.

[^30]:(Hâşiye-2) Sofralar ise, yazda zeminin yüzüne işârettir ki yüzer taze taze ve ayrıayrı olarak matbaha-i rahmetten çıkan Rahmânî sof ralar serilir, değişirler. Herbir bostan bir kazan, herbir ağaç bir tablacıdır.

Hem de bak ki; o gaybî zâtın saltanatına, birliğine, bütün bu şeyler şehâdet ettiği gibi öyle de, kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakîki perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılâblar, bu tahavvülâtlar,

Onuncu Bürhan

Aynen bu iki misâl gibi; şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icâdı, bir tek zâta verildiği vakit, o kadar kolay olur, o kadar hìffet peydâ eder ki; gördüğümüz nihâyetsiz ucuzluğa ve mebzûliyete ve sehàvete sebebiyet verir. Yoksa herşey o kadar pahalı, o kadar müşkülâtlı olacak ki dünya verilse birisi elde edilemez...

On Birinci Bürhan

o zâtın devamına, bekàsına şehâdet eder. Çünkü zevâl bulan eşya ile beraber esbâbları dahi kayboluyor. Hâlbuki onların arkasından, onlara isnâd ettiğimiz şeyler, tekrar oluyor. Demek o eserler, onların değilmiş; belki zevâlsiz birinin eserleri imiş. Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor, arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki; onları parlattıran, dâimî ve yüksek bir ışık sâhibidir, öyle de; bu işlerin sür'atle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki; zevâlsiz, dâimî bir tek zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir, san'atlarıdır...

ONBİRİNCİ BÜRHÂN:

Gel ey arkadaş! Şimdi sana, geçmiş olan on bürhân kuvvetinde kat'î bir bürhân daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz, (Hâşiye-1) <ft3>[^31]</ft3> şu uzakta bir cezîre var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem, herkes o cezîreye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emirler alıyorlar. İşte bak gidiyoruz. Şimdi şu cezîreye çıktık. Bak pek büyük bir ictimâ' var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat et! Bu cem'iyet-i azîmenin bir reisi var. Gel daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız. İşte bak! Ne kadar parlak ve binden (Hâşiye-2) <ft3>[^32]</ft3> ziyâde nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor. Ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu onbeş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim. Sen de benden öğren. Bak, o zât şu memleketin mu'ciz-nümâ sultanından bahsediyor. “O sultan-ı zîşan, beni sizlere gönderdi”ğini söylüyor. Bak, öyle hàrikalar gösteriyor ki, şübhe bırakmıyor ki bu zât, o pâdişahın bir memur-u mahsûsudur.

[^31]:(Hâşiye-1) Gemi tarihe ve cezîre ise Asr-ı Saâdet’e işârettir. Şu asrın zulümâtlı sâhilinde, mimsiz medeniyetin giydirdiği libâstan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefînesine binip, Asr-ı Saâdet cezîresine ve Cezîretü'l-Arab meydânına çıkıp, Fahr-i Âlem’i (A.S.M.) iş başında ziyaret etmekle biliriz ki, o Zât, o kadar parlak bir bürhân-ı tevhiddir ki; zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümâtını dağıtmıştır.

[^32]:(Hâşiye-2) Bin nişan ise ehl-i tahkîk yanında bine bâliğ olan Mu'cizât-ı Ahmediye’dir (A.S.M.).

Sen dikkat et ki, bu zâtın söylediği sözü, değil yalnız şu cezîredeki mahlûklar dinliyorlar; belki hàrikulâde sûretinde bütün memlekete işittiriyor. Çünkü uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor, belki hayvanlar da, hattâ bak, dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işâret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı kevser memesi gibi yapar,

ONİKİNCİ BÜRHÂN:

Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! Bütün onbir bürhân kuvvetinde bir bürhân daha göstereceğim.. İşte bak! Yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veyâhut hürmetinden kemâl-i dikkatle bakan, şu nurânî fermâna (Hâşiye-3) <ft3>[^35]</ft3> bak. O bin nişanlı Zât, onun yanına durmuş, o fermânın meâlini umuma beyân ediyor. İşte şu fermânın üslûbları, öyle bir tarzda parlıyor ki herkesin nazar-ı istihsânını celbediyor ve öyle ciddi ehemmiyetli mes'eleleri zikrediyor ki herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acâibi izhâr eden zâtın şuûnâtını, ef'âlini, evâmirini, evsâfını birer birer beyân ediyor. O fermânın hey'et-i umumiyesinde bir tuğrâ-i a'zam olduğu gibi; bak, herbir satırında, herbir cümlesinde taklid edilmez bir tuğrâ olduğu misillû, ifâde ettiği mânâlar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi o zâta mahsûs birer manevî hâtem hükmünde ona hàs bir tarz görünüyor.

[^35]:(Hâşiye-3) Nurânî fermân Kur'ân’a ve üstündeki tuğrâ ise i'câzına işârettir.

On İkinci Bürhan

ondan âb-ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe-i àlîsinde mühim lamba, (Hâşiye-1) <ft3>[^33]</ft3> onun işâretiyle, bir iken ikileşiyor. Demek bu memleket bütün mevcûdâtıyla onun memuriyetini tanıyor. Onu “o gaybî zât-ı mu'ciz-nümânın hàs ve doğru bir tercümânı, bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin tebliğine emin bir elçisi” olduğunu biliyorlar gibi, onu dinleyip itâat ediyorlar. İşte, bu zâtın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: “Evet, evet, doğrudur!” derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketi ışıklandıran büyük nur lambası, (Hâşiye-2) <ft3>[^34]</ft3> onun işâret ve emirlerine baş eğmesiyle: “Evet, evet, her dediğin doğrudur!” derler.

[^33]:(Hâşiye-1) Mühim lamba kamerdir ki, Onun işâreti ile iki parça olmuş. Yani Mevlâna Câmî’nin dediği gibi hiç yazı yazmayan O ümmî zât, parmak kalemi ile sahife-i semâvîde bir elif yazmış; bir kırkı iki elli yapmış. Yani şakktan evvel, kırk olan mim’e benzer; şakktan sonra iki hilâl oldu, elliden ibaret olan iki nun’a benzedi.

[^34]:(Hâşiye-2) Büyük bir nur lambası, güneştir ki, arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi; kucağında Peygamber’in (A.S.M.) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmâm Ali (R.A.), o mu'cizeye binâen ikindi namazını edâen kılmış.

İşte ey sersem arkadaş! Şu pâdişahın hazine-i hàssasına mahsûs bin nişan taşıyan şu nurânî, muhteşem ve ciddi zâtın bütün kuvvetiyle, bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde bahsettiği bir zât-ı mu'ciz-nümâda ve zikrettiği evsâfında ve tebliğ ettiği evâmirinde, hiçbir vecihle hilâf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilâf-ı hakikat kàbilse şu sarayı, şu lambaları, şu cemâati; hem vücûdlarını, hem hakikatlerini tekzîb etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı i'tirâz parmağını uzat! Gör, nasıl parmağın, bürhân kuvvetiyle kırılıp, senin gözüne sokulacak...

Elhâsıl: O fermân-ı a'zam, güneş gibi, o Zât-ı a'zamı gösterir; kör olmayan görür...

İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise bu kadar kâfî... Eğer bir sözün varsa, şimdi söyle!

O inatçı adam cevaben dedi ki:

“Ben, senin bu bürhânlarına karşı yalnız derim: Elhamdülillâh inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki; şu memleketin tek bir Mâlik-i Zülkemâl’i, şu âlemin tek bir Sâhib-i Zülcelâl’i, şu sarayın tek bir Sâni'-i Zülcemâl’i bulunduğunu kabûl ettim. Allah senden râzı olsun ki beni eski inâdımdan ve divâneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhânların herbirisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfî idi. Fakat herbir bürhân geldikçe daha revnâkdâr, daha şirin, daha hoş, daha nurânî, daha güzel mârifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim....”

Tevhidin hakikat-i uzmâsına ve “Âmentü billâh” îmânına işâret eden hikâye-i temsîliye tamam oldu. Fazl-ı Rahmân, feyz-i Kur'ân, nur-u îmân sâyesinde, tevhid-i hakîkinin güneşinden, hikâye-i temsîliyedeki oniki bürhâna mukâbil, oniki lem'a ile bir mukaddimeyi göstereceğiz. (∗) <ft3>[^36]</ft3>

[^36]:(∗) Bu kısım, Yirmiikinci Söz’dedir.

وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفِيقُ وَالْهِدَايَةُ ∗ ∗ ∗