Asâ-yı Mûsâ

Birinci Kısım — Sekizinci Mes'ele

3. bölüm / 12

Sekizinci Mes'ele

Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası

Yedinci’de haşri, çok makàmâttan soracaktık. Fakat, Hàlık’ımızın isimleriyle verdiği cevab o derece kuvvetli yakìn ve kanâat verdi ki; daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından orada kısa kestik. Şimdi bu mes'elede, âhiret îmânının, hem âhiretin saâdetine, hem dünya saâdetine dair te'min ettiği fâideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saâdet-i uhreviyeye ait kısmı, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın izâhatı daha hiçbir beyâna ihtiyaç bırakmamış; onu Ona havâle ederek ve saâdet-i dünyeviyeye ait kısmı izâh cihetini Risale-i Nura bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiyesine ait yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyân ederiz.

Birincisi

Birincisi:

İnsan, sâir hayvanata muhâlif olarak, hânesiyle alâkadar olduğu misillû dünya ile alâkadardır ve akàribiyle münâsebetdâr olduğu gibi, nev'-i beşer ile de ciddi ve fıtrî münâsebetdârdır. Ve dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı gibi bir dâr-ı ebedîde bekàsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıdâ ihtiyacını te'min etmeğe çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdâları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeğe fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saâdetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor. Hattâ Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir zaman – küçüklüğümde – hayâlimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin; yoksa, bâkî fakat âdi ve meşakkatli bir vücûdu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah!” çekti, “Cehennem de olsa bekà isterim!” dedi.

İşte mâdem mâhiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayâliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi' mâhiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. İşte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu hâlde, sermâyesi bir cüz'î cüz'-ü ihtiyarî ve fakr-ı mutlak bir insana, âhirete îmân ne derece kuvvetli ve kâfî ve vâfî bir hazine, bir medâr-ı saâdet ve lezzet, bir medâr-ı istimdâd, bir merci' ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medâr-ı tesellî olduğu öyle bir meyve ve fâidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatını fedâ etse yine ucuzdur.

İkinci meyvesi ve hayat-ı şahsiyeye bakan bir fâidesi

İkinci meyvesi ve hayat-ı şahsiyeye bakan bir fâidesi:

Üçüncü Mes'ele’de izâh edilen ve Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.

Evet, her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i'dâmhâneye girmek keyfiyetidir. Bir tek dostu için rûhunu fedâ eden o bîçâre insanın; binler, belki milyonlar, milyarlar dostları ebedî bir müfârakat içinde i'dâm olmalarını tevehhüm edip Cehennem azâbından beter bir elem – o düşünmek ucundan – göründüğü vakit, âhirete îmân geldi, gözünü açtırdı ve perdeyi kaldırdı.. “Bak!” dedi. O, îmânla baktı... Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet-i rûhâniyeyi – o dostları ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrûrâne bir nurânî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müşâhedesiyle – aldı. Risale-i Nurda, bu netice hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.

Hayat-ı şahsiyeye ait üçüncü bir fâidesi

Hayat-ı şahsiyeye ait üçüncü bir fâidesi:

İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise; yüksek seciyeleri ve cem'iyetli isti'datları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri itibariyledir. Hâlbuki o insan, hem ma'dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâsıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.

Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrılıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki başaşağı, akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete îmân imdâda yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan, pek geniş bir zamana çevirir ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire-i vücûd gösterir. Babasını, dâr-ı saâdette ve âlem-i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle ve kardeşini, tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennette dahi en güzel bir refîka-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş dâire-i hayatta ve vücûddaki münâsebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz'î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddi sadâkate ve samîmî ihlâsa muvaffak olarak, kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette – derecesine göre – yükselmeğe başlar, insaniyeti teâlî eder. Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinâtın en müntehab ve bahtiyar bir misâfiri ve Sâhib-i kâinâtın en mahbûb ve makbûl bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risale-i Nurda hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesildi.

Dördüncü bir fâidesi ki, insanın hayat-ı ictimâiyesine bakıyor

Dördüncü bir fâidesi ki, insanın hayat-ı ictimâiyesine bakıyor:

Risale-i Nurdan Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilen o neticenin bir hülâsası şudur:

Nev'-i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar; âhiret îmânıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin isti'datlarını taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nâzik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukâvemetsiz rûhunda öyle bir te'sir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçâreye âlet-i azâb ve işkence edeceği zamanda, âhiret îmânının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der: “Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf eder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat Rahmet-i İlâhiyeye gitti, yine beni Cennette kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim.” diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.

Hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhiret îmânında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ-yı rûhî ve bir dağdağa-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yûsâne bir zindân ve hayat işkenceli bir azâb olurdu. Fakat, âhiret îmânı onlara der: “Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihâyetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi' ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhâfaza edilmiş, mükâfâtlarını göreceksiniz.” diye, îmân-ı âhiret onlara öyle bir tesellî ve inşirah verir ki; herbirinin yüz ihtiyarlık birden başlarına toplansa onları me'yûs etmez.

Nev'-i insanın üçten birisini teşkil eden gençler; hevesâtları galeyân­da, hissiyata mağlûb, cür'etkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret îmânını kaybetseler ve Cehennem azâbını tahattur etmezlerse, hayat-ı ictimâiyede, ehl-i nâmusun malı ve ırzı ve zaîf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes'ûd hânenin saâdetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört-beş sene azâb çeker, canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eğer îmân-ı âhiret onun imdâdına gelse, çabuk aklını başına alır: “Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat, Cehennem gibi bir zindânı bulunan bir Pâdişah-ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar ve fenâlıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedâr bir yolcuyum.

Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaîf olacağım.” diye birden, zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu mânânın dahi Risale-i Nurda bürhânlarıyla izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.

Hem nev'-i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musîbet-zedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar; eğer îmân-ı âhiret onların imdâdına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve nâmusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağrûrâne ihaneti ve büyük musîbetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm me'yûsiyeti ve bir-iki dakika veya bir-iki saat keyif yüzünden beş-on sene böyle bir hapis azâbını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o bîçârelere dünyayı zindân ve hayatı bir işkenceli azâba çevirir. Eğer âhirete îmân imdâdlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, me'yûsiyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri, derece-i îmânına göre kısmen ve bazen tamamen zâil olur.

Hattâ diyebilirim ki; benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehşetli musîbetimizde, eğer îmân-ı âhiret yardım etmese idi, bir gün dayanmak, ölüm kadar te'sir edip bizi hayattan istifâ etmeğe sevkedecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musîbetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler Risale-i Nur Risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymetdâr kitaplarımın ziya'ları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım hâlde, sizi kasemle te'min ederim ki; îmân-ı bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve tesellî ve metânet, belki mücâhidâne, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfâtı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi Medrese-i Yûsufiye ünvânına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Arasıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş'et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve rahat-ı kalb ile derslerime daha ziyâde çalışacaktım. Her ne ise, bu makam münâsebetiyle saded harici girdi, kusura bakılmasın.

Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir Cenneti dahi kendi hânesidir. Eğer îmân-ı âhiret o hânenin saâdetinde hükmetmezse, o aile efrâdı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azâblar çeker. O Cenneti, Cehenneme döner veyâhut muvakkat eğlenceler ve sefâhetlerle aklını tenvîm edip uyutur. Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zevâl ve firâk onu görmesin. Divânece, muvakkat, ibtal-i his nev'inden bir çare bulur. Çünkü meselâ vâlide, rûhunu fedâ ettiği evlâdını dâima tehlikelere ma'rûz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan evlâdlar, dâim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyâsen, bu dağdağalı kararsız hayat-ı dünyeviyede o mes'ûd zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saâdetini kaybeder ve kısacık bir hayattaki münâsebet ve karâbet dahi, hakîki sadâkati ve samîmî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukùt eder. Eğer âhirete îmân o hâneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münâsebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr-ı âhirette saâdet-i ebediyede dahi o münâsebetlerin devamı ölçüsüyle samîmî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakîki insaniyet saâdeti o hânede başlar inkişafa.. Bu mânâ dahi hüccetlerle Risale-i Nurda beyânına binâen kısa kesildi.

Hem herbir şehir kendi ahâlisine geniş bir hânedir. Eğer îmân-ı âhiret o büyük aile efrâdında hükmetmezse; güzel ahlâkın esâsları olan ihlâs, samîmiyet, fazilet, hamiyet, fedâkârlık, rızâ-yı İlâhî, sevâb-ı uhrevî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu', riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydân alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamağa başlarlar.

Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir ve vatan dahi bir millî ailenin hânesidir. Eğer îmân-ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.

Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak!” Kur'ân dersiyle temkin verir.

Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak!” aklı başlarına getirir.

Zâlime der: “Şiddetli azâb var, tokat yiyeceksin!” adâlete başını eğdirir.

İhtiyarlara der: “Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze, bâkî bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmağa çalış!” ağlamasını gülmeye çevirir.

Bunlara kıyâsen cüz'î ve küllî herbir tâifede hüsn-ü te'sirini gösterir, ışıklandırır. Nev'-i beşerin hayat-ı ictimâiyesiyle alâkadar olan ictimâiyyûn ve ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın! İşte îmân-ı âhiretin binler fâidelerinden işâret ettiğimiz beş-altı nümûnelerine sâirleri kıyâs edilse kat'î anlaşılır ki; iki cihanın ve iki hayatın medâr-ı saâdeti yalnız îmândır.

Risale-i Nurda Yirmisekizinci Söz’de ve başka risalelerinde, haşrin cismâniyeti cihetinde gelen zaîf şübhelere kuvvetli cevablarına iktifâen burada yalnız bir kısa işâretle deriz ki:

Esmâ-i İlâhiyenin en cem'iyetli âyinesi cismâniyettedir. Ve hilkat-i kâinâttaki makàsıd-ı İlâhiyenin en zengini ve fa'âl merkezi cismâniyettedir. Ve ihsânat-ı Rabbâniyenin en çok çeşitleri ve rengârenkleri cismâniyettedir. Ve beşerin ihtiyacât dilleriyle Hàlık’ına karşı duâlarının ve teşekkürâtının en kesretli tohumları yine cismâniyettedir. Maneviyat ve rûhâniyât âlemlerinin en mütenevvi' çekirdekleri yine cismâniyettedir.

Bunlara kıyâsen, yüzer küllî hakikatler cismâniyette temerküz ettiğinden Hàlık-ı Hakîm, zemin yüzünde cismâniyeti çoğaltmak ve mezkûr hakikatlere mazhar eylemek için öyle sür'atli ve dehşetli bir fa'âliyetle kafile kafile arkasına mevcûdâta vücûd giydirir, o meşhere gönderir. Sonra onları terhis eder, başkalarını gönderir. Mütemâdiyen kâinât fabrikasını işlettirir. Cismânî mahsulâtı dokuyup, zemini âhirete ve Cennete bir fidanlık bahçesi hükmüne getirir. Hattâ insanın cismânî midesini memnun etmek için o midenin hâl diliyle bekàsına dair duâsını kemâl-i ehemmiyetle dinleyip kabûl ederek fiilen cevab vermek için, hadsiz ve hesabsız ve yüz binler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet san'atlı taamları ve gayet kıymetli ni'metleri cismâniyete ihzar etmek, bedâhetle ve şeksiz gösterir ki; dâr-ı âhirette Cennetin en çok ve en mütenevvi' lezzetleri cismânîdir. Ve saâdet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği ni'metleri cismânîdir.

Acaba hiçbir cihet-i ihtimali ve imkânı var mı ki; bu âdi midenin hâl diliyle bekà duâsını kabûl edip nihâyetsiz mu'cizâtlı maddî taamlar ile onu minnetdâr ederek, her vakit tesâdüfsüz, kasdî olarak fiilen cevab veren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Kerîm, kâinâtın en ehemmiyetli neticesi ve arzın halifesi ve o Hàlık’ın güzîdesi ve perestişkârı olan nev'-i insanın insaniyet mide-i kübrâsı ile küllî ve yüksek ve dâima arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismânî lezzetleri, dâr-ı bekàda verilmesine dair hadsiz umumî duâları kabûl olmasın ve haşr-i cismânî ile fiilen cevab verilmesin, onu ebedî minnetdâr etmesin?.. Âdeta sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Ve âdi bir neferin kemâl-i ehemmiyetle techizâtına baksın; orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin! Bu yüz derece muhâl ve bâtıldır.

Evet, ﴾ وَف۪يهَا مَا تَشْـتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَـلَذُّالْاَعْيُنُ ﴿ âyetinin sarâhat-i kat'iyyesiyle, insan, en ziyâde ünsiyet ettiği ve dünyada nümûnesini tatmış olduğu cismânî lezzetleri Cennete lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisân, göz ve kulak gibi a'zâların ettikleri hàlis şükürler ve hususî ibâdetlerin mükâfâtları, o uzuvlara mahsûs cismânî lezzetler ile verilecektir. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, o derece cismânî lezzetleri sarîh bir sûrette beyân eder ki, başka te'viller ile mânâ-yı zâhirîyi kabûl etmemek imkân haricindedir.

İşte îmân-ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasıl ki, a'zâ-yı insanîden midenin hakikati ve ihtiyacâtı, taamların vücûduna kat'î delâlet eder, öyle de; insanın hakikati ve kemâlâtı ve fıtrî ihtiyacâtı ve ebedî arzuları ve îmân-ı âhiretin mezkûr netice ve fâidelerini isteyen hakikatleri ve isti'datları, daha kat'î olarak âhirete ve Cennete ve cismânî bâkî lezzetlere delâlet ve tahakkuklarına şehâdet ettiği gibi, bu kâinâtın hakikat-i kemâlâtı ve mânidâr tekvînî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatler ile alâkadar bütün hakikatleri, dâr-ı âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennemin açılmasına delâlet ve şehâdet ettiklerini, Risale-i Nur eczâları ve bilhassa Onuncu ve Yirmisekizinci (iki makamı),Yirmidokuzuncu Sözler ve Dokuzuncu Şuâ ve Münâcât risaleleri hüccetlerle, parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbât etmişler. Onlara havâle ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

Cehenneme dair beyânât-ı Kur'âniye o kadar vâzıh ve zâhirdir ki, başka izâhata ihtiyaç bırakmamış. Yalnız bir-iki zaîf şübheyi izâle edecek iki-üç nükteyi – tafsîlini Risale-i Nura havâle edip, gayet kısa bir hülâsasını – beyân edeceğiz.

Birinci Nükte

Birinci Nükte: Cehennem fikri, geçmiş îmân meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçırmıyor. Çünkü, hadsiz rahmet-i Rabbâniye o korkan adama der: Bana gel, tevbe kapısıyla gir. Tâ Cehennemin vücûdu değil korkutmak, belki sana Cennetin lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecâvüz edilen hadsiz mahlûkatın intikamlarını alsın, sizi keyiflendirsin. Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan, yine Cehennemin vücûdu bin derece i'dâm-ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nev'i merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saâdetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ûd olur.

Şu hâlde, sen ey mülhid! Dalâletin itibariyle ya i'dâm-ı ebedî ile ademe düşeceksin veya Cehenneme gireceksin! Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saâdetleriyle memnun ve bir derece mes'ûd olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber i'dâm olmasından, binler derece Cehennemden ziyâde senin rûhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü Cehennem olmazsa Cennet de olmaz. Herşey senin küfrün ile ademe düşer. Eğer sen Cehenneme girsen, vücûd dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya Cennette mes'ûd veya vücûd dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde Cehennemin vücûduna tarafdâr olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe tarafdâr olmaktır ki; hadsiz dostlarının saâdetlerinin hiç olmasına tarafdârlıktır.

Evet, Cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücûdun Hâkim-i Zül­celâl’inin hakîmâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcûd ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekàya ait hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zîhayatın celâldarâne meskenleridir.

İkinci Nükte

İkinci Nükte: Cehennemin vücûdu ve şiddetli azâbı, hadsiz rahmete ve hakîki adâlete ve isrâfsız, mîzanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu isterler. Çünkü, nasıl bin masûmların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukâbil yüzer bîçârelere yüzer merhametsizliktir. Aynen öyle de; Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esmâ-i İlâhiyenin hukukuna inkâr ile tecâvüz, hem o esmâya şehâdet eden mevcûdâtın şehâdetlerini tekzîb ile hukuklarına tecâvüz ve mahlûkatın o esmâya karşı tesbihkârâne yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecâvüz ve kâinâtın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücûdu ve bekàsı olan tezâhür-ü rubûbiyet-i İlâhiyeye karşı ubûdiyetlerle mukàbelelerini ve âyinedârlıklarını tekzîb ile hukukuna bir nev'i tecâvüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki affa kàbiliyeti kalmaz, ﴾ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْـفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِـه۪ ﴿ âyetinin tehdidine müstehak olur. Onu Cehenneme atmamak, bir yersiz merhamete mukâbil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz da'vâcılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o da'vâcılar, Cehennemin vücûdunu istedikleri gibi izzet-i celâl ve azamet-i kemâl dahi kat'î isterler.

Evet, nasıl bir serseri âsî ve raiyete tecâvüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: “Beni hapse atamazsın ve yapamazsın!” diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak. Aynen öyle de; kâfir-i mutlak, küfrüyle izzet-i celâline şiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemâl-i rubûbiyetine tecâvüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennemin pek çok vazifeler için pek çok esbâb-ı mûcibesi ve vücûdunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennemi halketmek ve onları içine atmak, o izzet ve celâlin şe'nidir.

Hem mâhiyet-i küfür dahi Cehennemi bildirir. Evet, nasıl ki îmânın mâhiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir Cennet-i hususiye şekline girebilir ve Cennetten bu noktadan gizli haber verir. Aynen öyle de; Risale-i Nurda delilleriyle isbât ve baştaki mes'elelerde dahi işâret edilmiş ki;

küfrün ve bilhassa küfr-ü mutlakın ve nifâkın ve irtidadın öyle karanlıklı ve dehşetli elemleri ve manevî azâbları var.. eğer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî Cehennem olur ve büyük Cehennemden bu cihette gizli haber verir. Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakikatçikler âhirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işâret eder, “Ben onun bir mâyesiyim.” der. “Ve beni kalbinde taşıyan bedbaht için o zakkum ağacının bir hususî nümûnesi, benim meyvem olur.

Mâdem küfür hadsiz hukuka bir tecâvüzdür, elbette hadsiz bir cinayettir; öyle ise hadsiz bir azâba müstehak eder. Mâdem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azâbını çekmesini adâlet-i beşeriye kabûl edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvâfık görür; elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azâb çekmesi, o kanun-u adâlete muvâfık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki trilyon sekizyüzseksen milyara yakın dakikada azâba müstehak ve ﴾ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا اَبَدًا ﴿ sırrına mazhar olur. Her ne ise...

Kur'ân-ı Hakîm’in Cennet ve Cehennem hakkındaki mu'cizâne izâhatı ve Kur'ânın tefsiri ve ondan gelen Risale-i Nurun Cennet ve Cehennemin vücûdlarına dair hüccetleri, daha başka beyâna ihtiyaç bırakmamışlar.

﴿ وَيَتَفَكَّرُونَ فيِ خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴾ ﴿ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّـمَ اِنَّ عَذَابَهَا كــَانَ غَرَامًا ❀ اِنَّـهَا سَٓاءَتْ مُسْتَـقَرًّا وَمُـقَامًا ﴾

gibi pek çok âyetlerin ve başta Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatin, her vakit duâlarında en ziyâde; اَجِرْنَا مِنَ النَّـارِ ❀ نَجِّـنَا مِنَ النَّـارِ ❀ خَلِّصْنَا مِنَ النَّـارِ ve vahy ve şühûda binâen onlarca kat'iyyet kesbeden “Cehennemden bizi hıfzeyle!” demeleri gösteriyor ki; nev'-i beşerin en büyük mes'elesi Cehennemden kurtulmaktır. Ve kâinâtın pekçok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennemdir ki; bir kısım o ehl-i şühûd ve keşif ve tahkîk onu müşâhede eder. Ve bir kısmı tereşşuhâtını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. “Bizi ondan kurtar!” derler.

Evet, bu kâinâtta hayır-şer, lezzet-elem, ziyâ-zulmet, harâret-bürûdet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalâlet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa, hayır bilinmez.

Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziyâ, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, harâretin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikati, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücûd bulur. Cehennemsiz Cennetin pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyâsen, herşey, bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve bir tek hakikati, sünbül verip çok hakikatler olur. Mâdem bu karışık mevcûdât dâr-ı fânîden dâr-ı bekàya akıp gidiyor; elbette nasıl ki hayır, lezzet, ışık, güzellik, îmân gibi şeyler Cennete akar; öyle de, şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehenneme yağar ve bu mütemâdiyen çalkanan kâinâtın selleri o iki havuza girer, durur. Kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktelerine havâle ederek kısa kesiyoruz.

Ey bu Medrese-i Yûsufiye’de benim ders arkadaşlarım! Bu dehşetli haps-i ebedîden kurtulmanın kolayı, çaresi; bu dünyevî hapsimizden istifade ederek, elimiz mecburiyetle yetişmeyen çok günahlardan kurtulduğumuzla beraber, eski günahlardan tevbe edip farzlarımızı edâ ederek herbir saat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibâdet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necâtımız ve o nurânî Cennete girmemiz için en iyi bir fırsattır. Bu fırsatı kaçırırsak, dünyamız ağladığı gibi âhiretimiz dahi ağlayacak, خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ tokadını yiyeceğiz.

Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.

اَللهُ اَكْبَرُ ❀ اَللهُ اَكْبَرُ ❀ اَللهُ اَكْبَرُ ler ile nev'-i beşerin beşten birisine, üçyüz milyon insanlara birden Allâhuekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allâhuekber kelime-i kudsiyesini semâvâttaki seyyârât arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmibinden ziyâde hacıların Arafat’ta ve Îd’de beraber birden Allâhuekber demeleri, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bin üçyüz sene evvel âl ve sahâbeleriyle söylediği ve emrettiği Allâhuekber kelâmının bir nev'i aks-i sedâsı olarak Rubûbiyet-i İlâhiyenin رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَمِــي azamet-i ünvânıyla küllî tecellîsine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukàbeledir, diye tahayyül ve his ve kanâat ettim.

Sonra, acaba bu kelâm-ı kudsînin bizim mes'elemizle dahi münâsebeti var mı diye tahattur ettim. Birden hâtıra geldi ki, başta bu kelâm olarak sâir bâkiyât-ı sâlihât ünvânını taşıyan سُبْحَانَ اللهِ ❀ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ ❀ وَلَٓااِلٰهَاِلَّااللهُ gibi şeâirden çok kelâmlar cüz'î ve küllî mes'elemizi ihtar ve tahakkukuna işâret ederler.

Meselâ: اَللهُ اَكْبَرُ in bir vech-i mânâsı; Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve ilmi herşeyin fevkınde büyüktür, hiçbir şey dâire-i ilminden çıkamaz. Tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saâdet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acîb ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki ﴾ مَاخَلْقُكــُمْ وَلَابَعْثُكــُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴿ âyetinin sarâhat-i kat'iyyesi ile nev'-i beşerin haşri ve neşri, bir tek nefsin icâdı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibariyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musîbetlere ve büyük maksadlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta-i istinâd yapar.

Evet, nasıl ki Dokuzuncu Söz’de, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibâdâtın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihâtında tekrar ile namazın mânâsını takviye için سُبْحَانَ اللهِ ❀ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❀ اَللهُ اَكْبَرُ üç muazzam hakikatlere ve insanın kâinâtta gördüğü medâr-ı hayret, medâr-ı şükrân ve medâr-ı azamet ve kibriyâ, acîb ve güzel ve büyük, pekçok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş'et eden suâllerine pek kuvvetli cevab verdiği gibi, Onaltıncı Söz’ün âhirinde izâh edilen şu: Nasıl bir nefer, bayramda bir müşîr ile beraber huzur-u pâdişaha girer; sâir vakitte, zâbitinin makamı ile onu tanır. Aynen öyle de; her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb-ı Hakk’ı رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَمِــينَ ünvânı ile tanımağa başlar. Ve o kibriyâ mertebeleri kalbine açıldıkça, rûhunu istilâ eden mükerrer ve harâretli hayret suâllerine yine اَللهُ اَكْبَرُ tekrarıyla umumuna cevab verdiği misillû; Onüçüncü Lem'anın âhirinde izâhı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desîselerini köküyle kesip cevab-ı kat'î veren yine اَللهُ اَكْبَرُ olduğu gibi; bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevab verdiği misillû,اَلْحـَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi dahi haşri ihtar edip ister. Bize der: “Mânâm âhiretsiz olmaz; çünkü, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karşı bütün hamd ve şükür ona mahsûstur, ifâde ettiğimden, bütün ni'metlerin başı ve ni'metleri hakîki ni'met yapan ve bütün zîşuûru, ademin hadsiz musîbetlerinden kurtaran, yalnız saâdet-i ebediye olabilir ve benim o küllî mânâma mukàbele eder.”

Evet, her mü'min namazlardan sonra, her gün hiç olmazsa yüzelliden ziyâde اَلْحـَمْدُ لِلّٰهِ .. اَلْحـَمْدُ لِلّٰهِ şer'an demesi ve mânâsı da; ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifâde etmesi, ancak ve ancak saâdet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiatı ve muaccel bir bahâsıdır. Ve dünyanın kısa ve fânî elemlerle âlûde olan ni'metlerine münhasır olmaz ve mahsûs değil ve onlara da, ebedî ni'metlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder سُبْحَانَ اللهِ kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakk’ı şerîkten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhâlif olan bütün kusurâttan takdis ve tenzîh etmek mânâsıyla, saâdet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medâr olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işâret eder. Yoksa, sâbıkan isbât edildiği gibi, saâdet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedâr olurlar.

İşte bu üç kudsî kelimeler gibi, بِسْـمِ اللّٰ ve لَٓااِلٰهَ اِلَّااللّٰه ve sâir kelimât-ı mübâreke, herbiri erkân-ı îmâniyenin birer çekirdeği ve bu zamanda keşfedilen et hülâsası ve şeker hülâsası gibi, hem erkân-ı îmâniyenin, hem Kur'ân hakikatlerinin hülâsaları ve bu üçü namazın çekirdekleri oldukları gibi, Kur'ânın dahi çekirdekleri ve parlak bir kısım sûrelerin başlarında pırlanta gibi görünmeleri ve çok sünûhâtı, tesbihâtta başlayan Risale-i Nurun dahi hakîki mâdenleri ve esâsları ve hakikatlerinin çekirdekleridirler. Ve velâyet-i Ahmediye ve ubûdiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir dâire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihâtta bir tarîkat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyâde mü'minler beraber, o halka-i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler, سُبْحَانَ اللهِ otuzüç, اَلْحـَمْدُ لِلّٰهِ otuzüç اَللهُ كْبَرُ otuzüç defa tekrar ederler.

İşte böyle gayet muhteşem bir halka-i zikirde, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hem Kur'ânın, hem îmânın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan o üç kelime-i mübârekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymetdâr ve sevâblı olduğunu elbette anladınız.

Bu risalenin başında Birinci Mes'elesi namaza dair güzel bir ders olduğu gibi, hiç düşünmediğim hâlde, âdeta ihtiyarsız olarak, onun âhiri de namaz tesbihâtına dair ehemmiyetli bir ders oldu..

اَلْحـَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى اِنْـعَامِـهِ

**﴿ سُـبْحَانَكَ لَاعِلْـمَ لَنَٓـا اِلَّا مَا عَلَّمْتَـنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يـمُ الْحَك۪يـمُ ﴾** ∗∗∗

Dokuzuncu Mes'ele

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

﴿ اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْـزِلَ إِلَيْـهِ مِنْ رَبِّـه۪ وَالْمُؤْمِنُونَ كــُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِـه۪ وَكُتُبِـه۪ وَرُسُلِـه۪ لَا نُفَرِّقُ بَــيْنَ أَحَـدٍ مِنْ رُسُلِـه۪... اِلٰى آخِرِ الْاٰيَةِ ﴾

Bu âyet-i ecma' ve a'lâ ve ekberin, bir küllî ve uzun nüktesini beyân etmeğe, bir dehşetli manevî suâl ve bir azametli ve İlâhî bir ni'metin inkişafından neş'et eden bir hâl sebebiyet verdiler. Şöyle ki; ma'nen rûha geldi: Neden bir cüz'-ü hakikat-i îmâniyeyi inkâr eden kâfir olur ve kabûl etmeyen Müslüman olmaz? Hâlbuki, Allah ve âhirete îmân bir güneş gibi o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor... Hem neden bir rükün ve hakikat-i îmâniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr-ü mutlaka düşer ve kabûl etmeyen İslâmiyetten çıkar? Hâlbuki sâir erkân-ı îmâniyeye îmânı varsa, onu küfr-ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor?

Elcevab: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakikattir ki, tefrik kabûl etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir küll’dür ki kàbil-i inkısam olmazlar. Çünkü, herbir rükn-ü îmânî, kendini isbât eden hüccetleriyle sâir erkân-ı îmâniyeyi isbât eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i a'zam olur. Öyle ise, bütün erkânı, bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakikat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakikati ibtal edip inkâr edemez. Belki adem-i kabûl perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inâdî yapabilir. Gitgide küfr-ü mutlaka düşer, insaniyeti mahvolur; hem maddî, hem manevî Cehenneme gider. İşte biz bu makamda, gayet muhtasar işâretlerle ve Meyve Risalesi’nde haşrin isbâtında, sâir erkân-ı îmâniye haşri de isbât ettiklerini kısacık hülâsalarla beyânı gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hülâsalarla – Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle – bu nükte-i a'zam altı nokta da beyân edilecek.

Birinci Nokta

BİRİNCİ NOKTA:

Îmân-ı billâh, kendi hüccetleriyle hem sâir rükünlerini, hem îmân-ı bil'âhireti isbât eder ki; Meyve Risalesinin Yedinci Mes'elesi’nde güzelce göstermiş. Evet bu hadsiz kâinâtı bir saray, bir şehir, bir memleket gibi bütün levâzımı ile idare eden ve mîzan ve intizam dâiresinde çeviren ve hikmetlerle değiştiren ve zerrâtı ve seyyârâtı ve sinekleri ve yıldızları birer muntazam ordu gibi beraber techiz ve idare eden ve emir ve irâdesi dâiresinde mütemâdiyen bir ulvî manevra içinde ta'lim ve tavzifatla fa'âliyete ve seyir ve cevelâna ve ubûdiyetkârâne bir resm-i küşâde ve seyahate getiren ezelî ve bâkî bir saltanat-ı rubûbiyet ve ebedî ve dâimî bir hâkimiyet-i ulûhiyet, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ve hiçbir ihtimal var mı ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve dâimî saltanatın bâkî bir makarrı ve dâimî bir medârı ve sermedî bir mazharı olan dâr-ı âhiret olmasın? Bin defa hâşâ!

Demek Cenâb-ı Hakk’ın saltanat-ı rubûbiyeti ve – Yedinci Mes'ele’de beyân edildiği gibi – ekser isimleri ve vücûb-u vücûdunun hüccetleri, âhirete şehâdet ederler ve isterler. Ve bu kutb-u îmânî ne kadar kuvvetli bir nokta-i istinâdı var.. gör, bil, görür gibi inan.

Hem nasıl îmân-ı billâh âhiretsiz olmaz; öyle de, Onuncu Söz’de kısa işâretlerle beyân edildiği gibi, hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma'bûdiyetin tezâhürü için bu kâinâtı öyle bir mücessem kitab-ı samedânî ki, her sahifesi bir kitab kadar ve her satırı bir sahife kadar mânâları ifâde eder ve öyle cismânî bir Kur'ân-ı sübhânî ki, herbir âyet-i tekvîniyesi ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktası, herbir harfi birer mu'cize hükmündedir ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve mânidâr nakışlarla tezyîn edilmiş bir mescid-i Rahmânîdir ki; herbir köşesinde bir tâife, bir nev' ibâdet-i fıtriye ile iştigâl eder bir şekilde halkeden bir Allah, bir Ma'bûd-u bilhak, o kitab-ı kebîrin mânâlarını ders verecek üstadları ve o Kur'ân-ı samedânînin âyetlerini tefsir edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin.. ve o mescid-i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imâmları ta'yin etmesin.. ve o üstadlara ve müfessirlere ve imâmlara fermânları vermesin!.. Hâşâ, yüzbin hâşâ!

Hem cemâl-i rahmetini ve hüsn-ü şefkatini ve kemâl-i rubûbiyetini zîşuûrlara göstermek ve onları şükre ve hamde sevketmek için bu kâinâtı öyle bir ziyâfetgâh ve bir teşhîrgâh ve öyle bir seyrangâh ki; hadsiz çeşit çeşit, lezîz ni'metler ve gayet antika, hadsiz hàrika san'atlar içinde dizilmiş bir tarzda halkeden bir Sâni'-i Rahîm ve Kerîm, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki; o ziyâfetgâhtaki zîşuûr mahlûklar ile konuşmasın ve onlara o ni'metlere mukâbil elçileri vâsıtasıyla vazife-i teşekküriyeyi ve tezâhür-ü rahmetine ve sevdirmesine karşı vazife-i ubûdiyeti bildirmesin!.. Hâşâ, binler hâşâ!

Hem hiç mümkün müdür?.. Bir Sâni' san'atını sever, beğendirmek ister; hattâ ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delâletiyle, takdir ve tahsinlerle karşılanmak arzu eder ve herbir san'atıyla kendini hem tanıttırmak, hem sevdirmek, hem bir çeşit manevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinâtı antika san'atlarla süslendirdiği hâlde, kâinâttaki zîhayatın kumandanları olan insanlara onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin; güzel san'atları takdirsiz ve fevkalâde hüsn-ü esmâsı tahsinsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi, mukàbelesiz kalsın!.. Hâşâ, yüzbin hâşâ!

Hem bütün zîhayatın ihtiyacât-ı fıtriyeleri için duâlarına ve hâl dili ile edilen bütün ilticâlara ve arzulara, vakti vaktine, kasd ve ihtiyar ve irâdeyi gösterir bir tarzda hadsiz in'âmlarıyla ve nihâyetsiz ihsânatıyla fiilen ve hâlen sarîh bir sûrette konuşan bir Mütekellim-i Alîm, hiç mümkün müdür, hiç akıl kabûl eder mi; en cüz'î bir zîhayat ile fiilen ve hâlen konuşsun ve tam derdine derman yetiştiren ihsânıyla derdini dinlesin ve ihtiyacını görsün ve bilsin ve bütün kâinâtın en müntehab neticesi ve arzın halifesi ve ekser mahlûkat-ı arziyenin kumandanları olan insanların manevî reisleri ile görüşmesin!.. Onlarla, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuştuğu gibi, onlar ile kavlen ve kelâmen konuşmasın ve onlara fermânları ve suhuf ve kitapları göndermesin!.. Hâşâ, hadsiz hâşâ!

Demek, îmân-ı billâh, kat'iyyetiyle ve hadsiz hüccetleriyle وَبِكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ yani peygamberlere ve mukaddes kitaplara îmânı isbât eder.

Hem hiçbir cihet-i imkânı var mı ve hiç akıl kabûl eder mi ki; bütün masnûâtıyla kendini tanıttırana ve sevdirene ve teşekkürâtı, fiilen ve hâlen isteyene mukâbil; kâinâtı velveleye veren hakikat-i Kur'âniye ile Zülcelâl o san'atkârı ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip ve سُبْحَانَ اللهِ ❀ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❀ اَللهُ اَكْبَرُ ler ile küre-i arzı semâvâta işittirecek derecede konuşturup ve kara ve denizleri cezbeye getirecek bir vaziyetle, bin üçyüz sene zarfında nev'-i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp o Hàlık’ın bütün tezâhür-ü rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukàbele eden ve bütün makàsıd-ı İlâhiyesine karşı Kur'ânın sûreleriyle kâinâta ve asırlara bağıran, ders veren, dellâllık eden ve nev'-i insanın şerefini ve kıymetini ve vazifesini gösteren ve bin mu'cizâtıyla tasdik edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehab mahlûku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûlü olmasın!.. Hâşâ ve kellâ! Yüzbin defa hâşâ!..

Demek اَشْهَدُ اَنْ لَٓااِلٰهَاِلَّااللهُ hakikati, bütün hüccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ hakikatini isbât eder.

Hem hiç imkân var mı ki; bu kâinâtın Sâni'i, mahlûkatını yüzbin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın!.. Hâşâ!

Hem hiç akıl kabûl eder mi ki; kâinâttaki makàsıd-ı İlâhiyesini bir fermân ile bildirmesin ve muammâsını açacak ve mahlûkat, ne yerden geliyorlar ve ne yere gidecekler ve ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip bir parça durup geçiyorlar, diye üç dehşetli suâl-i umumiye hakîki cevab verecek Kur'ân gibi bir kitabı göndermesin!.. Hâşâ!

Hem hiç mümkün müdür ki; onüç asrı ışıklandıran ve her saatte yüz milyon lisânlarda kemâl-i hürmetle gezen ve milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetiyle yazılan ve nev'-i beşerin keyfiyeten kısm-ı a'zamını kanunlarıyla idare eden ve nefislerini ve rûhlarını ve kalblerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve ta'lim eden ve Risale-i Nurda kırk vech-i i'câzı isbât edilen ve kırk tâife ve tabaka-i nâsa ve herbir tabakaya karşı bir nev'i i'câzını gösterdiği kerâmetli ve hàrikalı Ondokuzuncu Mektûb’da beyân olunan ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu'cizâtıyla onun bir mu'cizesi olarak hak Kelâmullâh olduğu kat'î isbât edilen Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, hiçbir cihette imkânı var mı ki, o Mütekellim-i Ezelî ve o Sâni'-i Sermedî’nin kelâmı ve fermânı olmasın! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!

Demek îmân-ı billâh, bütün hüccetleriyle, Kur'ânın Kelâmullâh olduğunu isbât ediyor.

Hem hiç mümkün müdür ki; zeminin yüzünü mütemâdiyen zîhayatlarla doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve ibâdet ve tesbihât ettirmek için bu dünyamızı zîşuûrlarla şenlendiren bir Sultan-ı Zülcelâl, semâvâtı ve yıldızları boş ve hàlî bıraksın; onlara münâsib ahâliyi yaratıp, o semâvî saraylarda iskân etmesin ve saltanat-ı rubûbiyetini en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, memursuz, elçisiz, yâversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz bıraksın!.. Hâşâ, melekler sayısınca hâşâ!

Hem hiçbir cihette imkânı var mı ki; bu kâinâtı öyle bir kitab tarzında yazar ki, herbir ağacın bütün tarihçe-i hayatını bütün çekirdeklerinde kaydeden ve herbir otun ve çiçeğin bütün vazife-i hayatiyesini bütün tohumlarında yazan ve herbir zîşuûrun bütün sergüzeşte-i hayatiyesini hardal gibi küçük kuvve-i hâfızasında gayet mükemmel yazdıran ve bütün mülkünde ve devâir-i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi müteaddid fotoğraflarla alarak muhâfaza eden ve rubûbiyetin en ehemmiyetli bir esâsı olan adâlet, hikmet ve rahmetin tecellîleri ve tahakkukları için koca Cennet ve Cehennemi ve sırat ve mîzan-ı ekberi yaratan bir Hâkim-i Hakîm ve bir Alîm-i Rahîm, insanların kâinâtı alâkadar eden amellerini yazdırmasın ve mücâzât ve mükâfât için fiillerini kaydettirmesin ve seyyiât ve hasenâtlarını kaderin levhalarında yazmasın!.. Hâşâ, kaderin levh-i mahfûzunda yazılan harfleri adedince hâşâ!

Demek îmân-ı billâh hakikati, hüccetleriyle hem melâikeye îmân, hem kadere îmân hakikatlerini dahi kat'î isbât eder. Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmânın rükünleri birbirini isbât ederler.

İkinci Nokta

İKİNCİ NOKTA:

Başta Kur'ân, bütün semâvî kitaplar ve suhuflar ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak, bütün peygamberler (Aleyhimüsselâm), bütün da'vâları, beş-altı esâs üzerine dönüyorlar. Mütemâdiyen o esâsları ders vermeye ve isbât etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün hüccetler ve deliller, o esâslara bakıyorlar. Onların hakkâniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esâslar ise, îmân-ı billâh ve îmân-ı bil'âhiret ve sâir rükünlere îmândır. Demek îmânın altı rüknü birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Herbirisi umumunu isbât eder, ister, iktiza eder. O altı, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzî kabûl etmez ve inkısamı imkân haricindedir. Nasıl ki, kökü göklerde tûbâ ağacı gibi.. herbir dalı, herbir meyvesi, herbir yaprağı, o koca ağacın küllî, tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ye meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzîb edecek, susturacak. Öyle de îmân, altı rükünleriyle aynı vaziyettedir.

Bu makamın başında, Altı Nokta ve herbir nokta dahi beş nükte olarak altı erkân-ı îmâniyeyi, otuzaltı nüktede beyân etmek niyet edilmişti. Ve baştaki dehşetli suâle izâhat ile cevab vermek murad etmiştim. Fakat bazı ârızalar meydân vermediler. Tahmin ederim ki, birinci nokta kâfî bir mikyâs olmasından, daha, zekîlere ziyâde izâha ihtiyaç kalmadı ve tam anlaşıldı ki: Bir Müslüman bir hakikat-i îmâniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer. Çünkü, başka dinlerin icmâllerine mukâbil İslâmiyette tam izâhat verilmiş, rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan, tasdik etmeyen bir Müslüman, Allah’ı da (sıfâtıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir Müslümanın îmânı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Âdeta akıl kabûlde mecbur oluyor.

Üçüncü Nokta

ÜÇÜNCÜ NOKTA:

Bir zaman “Elhamdülillâh” dedim, onun hadsiz geniş mânâsına mukâbil gelecek bir ni'met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi:

اَلْحَـمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى الْاِيمَانِ بِاللهِ، وَعَلٰى وَحْـدَانِيَّـتِـهِ، وَعَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ وَعَلٰى صِفَاتِـهِ، وَاَسْـمَائِهِ، حَمْـدًا بِعَـدَدِ تَجَـلِّـيَاتِ اَسْـمَائِـهِ مِنَ الْاَزَلِ اِلٰى الْاَبَـدِ

Ben de baktım, tam mutâbıktır. Şöyle ki: ................................

Onuncu Mes'ele

Emirdağ Çiçeği

Onuncu Mes'ele

Emirdağ Çiçeği

[Kur'ân’da olan tekrârâta gelen i'tirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.]

Azîz sıddık kardeşlerim!

Gerçi bu mes'ele, perîşan vaziyetimden, müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev'-i i'câzı kat'î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur'âna ait olmak cihetiyle hem ibâdet-i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir-iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın (∗) <ft3>[^4]</ft3> .

[^4]:(∗) Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mes'ele olarak Emirdağı’nın ve bu Ramazan-ıŞerîf in nurlu bir küçük çiçeğidir. Tekrârât-ı Kur'âniyenin bir hikmetini beyânla ehl-i dalâletin uf ûnetli ve zehirli evhâmlarını izâle eder.

Azîz, sıddık kardeşlerim!

Ramazan-ı Şerîf’te Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ı okurken Risale-i Nura işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risale-i Nura ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre-i Nur’dan âyâtü'n-nur, on parmakla Risale-i Nura baktığı gibi, arkasındaki âyât-ı zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o külliyetin tam bir ferdi Risale-i Nur ve şâkirdleridir diye hissettim.

Evet, Kur'ânın hitâbı, evvelâ Mütekellim-i Ezelî’nin rubûbiyet-i âmmesinin geniş makamından, hem nev'-i beşer, belki kâinât nâmına muhâtab olan Zâtın geniş makamından, hem umum nev'-i beşer ve Benî Âdemin bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından, hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hàlık-ı Kâinâtın rubûbiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn-i İlâhiyenin gayet yüksek ihâtalı beyânâtının makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i'câzı ve şümûlü gösterir ki; ders-i Kur'ânın, muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka-i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder. Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile ﴾ اَلظَّالِم۪ينَ ... اَلظَّالِم۪ينَ ﴿ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet-i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Fir'avun’un başlarına gelen azâblarla baktırıyor. Ve mazlum ehl-i îmâna, İbrahim ve Mûsa (Aleyhimesselâm)lar gibi enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.

Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife-i ibret ve baştan başa rûhlu, hayatdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket-i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, aynı i'câz ile nazar-ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı bir kitab-ı samedânî, bir şehr-i Rahmânî, bir meşher-i sun'-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırıp birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup nev'-i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevâb bulunması ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi ve bütün Benî Âdemle ve kâinâtla tam yerinde konuşması ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında mâ-i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.

Ve tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannu' ve hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset-i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabakàt-ı avâmın basit fehimlerini tenezzülât-ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifelerini açıp o âdiyât altındaki hàrikulâde mu'cizât-ı kudretini ve mânidâr sutûr-u hikmetini ders vermekle lütf-u irşadda güzel bir i'câz gösterir.

Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet, zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhim etmekte ve cüz'î ve âdi bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar-ı merhametinde ve dâire-i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, te'sis-i İslâmiyette ve tedvîn-i Şerîatta sahâbelerin cüz'î hâdiselerini dahi nazar-ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve Şerîatın te'sisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'-i i'câzını gösterir.

Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pekçok mükerrer suâllere cevab olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz'iyât ve külliyatın tek bir zâtın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbât edecek ve kâinâtı ve arzı ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev'-i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice-i hilkati hesabına gadab-ı İlâhîyi ve hiddet-i Rabbâniyeyi gösterecek hadsiz ve nihâyetsiz ve dehşetli ve geniş bir inkılâbın te'sisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ-yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.

Meselâ, bir tek âyet olup yüzondört defa tekrar edilen ﴾ بِسْـمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيـمِ ﴿ cümlesi, Risale-i Nurun Ondördüncü Lem'asında beyân edildiği gibi; arşı ferşe bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç vardır. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.

Hem meselâ, Sûre-i ﴾ طٰسٓمٓ ﴿ de sekiz defa tekrar edilen şu ﴾ اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَـز۪يزُ الرَّح۪يــمُ ﴿ âyeti, o sûrede hikâye edilen peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice-i hilkati hesabına ve rubûbiyet-i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek izzet-i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet-i İlâhiye dahi enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve îcâzlı ve i'câzlı bir ulvî belâğattır.

Hem meselâ, Sûre-i Rahmân’da tekrar edilen

﴾ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكــُمَا تُـكَــذِّبَاـنِـ ﴿ âyeti ile Sûre-i Mürselât’ta ﴾ وَيْـلٌ يَوْمَـئِـذٍ لِلْمُكَــذِّبِينَ ﴿ âyeti, cin ve nev'-i beşere, kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat-i âlemin neticelerini bozan ve haşmet-i saltanat-ı İlâhiyeye karşı inkâr ve istihfafla mukàbele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkatın hukuklarına tecâvüzlerini asırlara ve arza ve semâvâta tehdidkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlerle alâkadar ve binler mes'ele kuvvetinde olan bir ders-i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir îcâz ve cemâlli bir i'câz-ı belâğattır.

Hem meselâ, Kur'ânın hakîki ve tam bir nev'-i münâcâtı ve Kur'ândan çıkan bir çeşit hülâsası olan Cevşenü'l-Kebîr nâmındaki münâcât-ı Peygamberîde (A.S.M.) yüz defa

سُبْحَانَكَ يَا لَٓااِلٰهَاِلَّااَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا وَاَجِرْنَا وَنَجِّـنَا مِنَ النَّـارِ

cümlesinin tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli bir vazifesi ve şekàvet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev'-i insanın en dehşetli mes'elesi ve ubûdiyet ve acz-i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.

İşte tekrârât-ı Kur'âniye bu gibi esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza-yı makam ve ihtiyac-ı ifhâm ve belâğat-ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder, değil usanç, belki kuvvet ve şevk verir. Risale-i Nurda, tekrârât-ı Kur'âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın Mekke sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırrı ve hikmeti şudur ki: Mekke’de, birinci safta muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb-u àlî ve i'câzlı, mukni', kanâat verici bir icmâl ve tesbit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetle Mekkiye sûreleri erkân-ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'câzlı bir îcâz ile tekrar edip ifâde ederek mebde' ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede.. belki bazen bir harfte ve takdim, te'hir ve ta'rif ve tenkîr ve hazf ve zikir gibi hey'etlerde öyle kuvvetli isbât eder ki, ilm-i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar. Risale-i Nur ve bilhassa Kur'ânın kırk vech-i i'câzını icmâlen isbât eden

Yirmibeşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve Kur'ânın nazmındaki vech-i i'câzı hàrika bir tarzda isbât eden Arabî Risale-i Nurdan İşârâtü'l-İ'câz tefsiri bilfiil göstermişler ki, Mekkiye olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb-u belâğat ve en yüksek bir i'câz-ı îcâzî vardır.

Amma, Medeniye sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtab ve muârızları ise, Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl-i kitab olduğundan, muktezâ-yı belâğat ve irşad ve mutâbık-ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûbla, ehl-i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr-ı ihtilâf olan şerîatta ve ahkâmda ve teferruâtın ve küllî kanunların menşe’leri ve sebebleri olan cüz'iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medeniye sûre ve âyetlerde, ekseriyetle tafsîl ve izâh ve sâde üslûbla beyânât içinde, Kur'âna mahsûs emsâlsiz bir tarz-ı beyânla birden o cüz'î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise-i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân-ı billâh ile te'min eden bir cümle-i tevhidiyeyi ve îmâniyeyi ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir.

Risale-i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen

﴿ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كــُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴾ ﴿ اِنَّ اللّٰهَ بِكــُلِّ شَيْءٍ عَلِيـمٌ ﴾

﴿ وَهُوَالْعَـزِيزُ الْحَكــِيـمُ ﴾ ﴿ وَهُوَالْعَـزِيزُ الرَّحِيـمُ ﴾

gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekelerde ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmibeşinci Söz’ün İkinci Şu'lesinin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pekçok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mu'cize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbât etmiş.

Evet, Kur'ân, o teferruât-ı şer'iye ve kavânîn-i ictimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek, Kur'ânı, hem bir kitab-ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab-ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd-ı irşadiye-i Kur'âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz-ı belâğatlarından ayrı ve parlak mu'cizâne bir cezâlet izhâr eder. Bazen iki kelimede, meselâ; ﴾ رَبُّ الْعَالَمِينَ ﴿ ve ﴾ رَبُّكَ ﴿ de, ﴾ رَبُّكَ ﴿ tâbiriyle ehadiyeti ve ﴾ رَبُّ الْعَالَمِينَ ﴿ ile vâhidiyeti bildirir, ehadiyet içinde vâhidiyeti ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir gözbebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün gözbebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.

Meselâ: ﴾ خَـلَقَ السَّمٰوَاـتِـ وَالْاَرْـضَـ ﴿ âyetinden sonra

﴾ يُولِجُ الَّيْـلَ فىِ النَّـهَارِ وَيُولِجُ النَّـهَارَ فىِ الَّيْـلِ ﴿ âyetinin akabinde

﴾ وَهُوَ عَلِيـمٌ بِـذَاتِ الصُّدُورِ ﴿ der. “Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan o basit ve cüz'î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner.

Bir Sual

Bir Suâl: “Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz'î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke-i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde ﴾ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ى عِلْـمٍ عَلِيـمٌ ﴿ diye gayet yüksek bir düsturun zikri, belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”

Elcevab: Herbiri birer küçük Kur'ân olan ekser uzun sûre ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki-üç maksad değil, belki Kur'ân, mâhiyeti hem bir kitab-ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab-ı şerîat ve hikmet ve irşad gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek rubûbiyet-i İlâhiyenin herşeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle kâinât kitab-ı kebîrinin bir nev'i kırâati olan Kur'ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksadları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ, zâhirce zaîf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zaîf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe-i belâğatı yükseklenir.

İkinci Bir Sual

İkinci Bir Suâl: “Kur'ânda sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa isbât edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”

Elcevab: Dâire-i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılâblarda ve emânet-i kübrâyı ve hilâfet-i arziyeyi omuzuna alan nev'-i beşerin şekàvet ve saâdet-i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli mes'elelerinde, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde elbette o dehşetli inkılâbları tasdik ettirmek ve o inkılâbların azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî mes'eleleri teslîm ettirmek için Kur'ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur'ânda okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez. Meselâ:

﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَـمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُـمْ جَـنَّاتٌ تَجْر۪ى مِنْ تَحْـتِهَا الْاَنْـهَارُ... ﴾

﴾ خَالِدِينَ فِيـهَا اَبَـدًا ﴿ âyeti gösterdiği müjde-i saâdet-i ebediye hakikati; bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat-i mevtin, “Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını i'dâm-ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır” dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez. İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes'eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te'sis etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbâta çalışan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o mes'elelere nazar-ı dikkati celbetmek; değil isrâf.. belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet-i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.

Hem meselâ: ﴾ اِ ـنَـّ الْكَــافِر۪يــنَـ ﴾ ﴿ فِى نَارِ جَهَنَّمَ ﴿ ve ﴾ اَلظَّالِم۪ـينﭯ لَهُـمْ عَـذَابُ اَل۪يـمٌ ﴿ gibi tehdid âyetlerini Kur'ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei'n-Nurda kat'î isbât edildiği gibi; beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor; ve

﴿ اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يـهَا سَـمِعُوا لَـهَا شَه۪يقًا وَهِىَ تَفُورُ تَكــَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْـظِ ﴾

âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor. İşte böyle bir cinayet-i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan-ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl-i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.

Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından, geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla لَٓااِلٰهَاِلَّااللهُ cümlesini bin defa tekrar ile o değişen perdelerin herbirisine bir لَٓااِلٰهَاِلَّااللهُ’ı bir lamba yaptığı gibi öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve o tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine-i hayatında in'ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhid olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Pâdişah-ı Ezelî’nin şiddetli ve inâdları kıran tehdidlerini, Kur'ânı okumakla takdir etmek ve nefsinin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle Kur'ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât-ı Kur'âniyeyi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn-ı adâlettir, diye gösterir.

Hem meselâ; Asâ-yı Mûsa gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan Kıssa-i Mûsa’nın (A.S.) ve sâir enbiyânın (A.S.) kıssalarını çok tekrarında, risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) hakkâniyetine bütün enbiyânın nübüvvetlerini bir hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez, hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur'ânı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân-ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâyı belâğattır ve hâdise-i Muhammediye (A.S.M.), bütün Benî Âdemin en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli mes'elesi olduğunu ders vermektir.

Evet, Kur'ânda Zât-ı Ahmediyeye en büyük makam vermek ve dört erkân-ı îmâniyeyi içine almakla لَٓااِلٰهَاِلَّااللهُ rüknüne denk tutulan مَحَـمَّدٌ رَسُولُ الل risalet-i Muhammediye (A.S.M.) kâinâtın en büyük hakikati ve Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) tâbir edilen küllî şahsiyet-i maneviyesi ve makam-ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hàrika makama liyâkatine dair pekçok hüccetleri ve emâreleri, kat'î bir sûrette Risale-i Nurda isbât edilmiş. Binden birisi şudur ki: اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O’nun defter-i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin ve insi ve meleği ve zîhayatları, belki kâinâtı ve semâvâtı ve arzı minnetdâr eylemesi ve isti'dat lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac-ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ-yı ümmeti her gün o Zât’a (A.S.M.) salât ve selâm ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel o Zât’a (A.S.M.) bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur'ânın üçyüzbin hurûfunun, herbirisinde on sevâbdan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden – yalnız kırâat-ı Kur'ân cihetiyle – defter-i a'mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, o Zât’ın (A.S.M.) şahsiyet-i maneviyesi olan Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) istikbâlde bir şecere-i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü'l-Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur'ânında o azîm ehemmiyeti vermiş ve Fermânında Ona tebaiyeti ve Sünnet-i Seniyesine ittibâ' ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere-i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet-i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet-i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.

İşte Kur'ânın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mu'cize-i maneviye bulunmasına fıtrat-ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz-ı kalbe ve vicdân hastalığına mübtelâ ola!..

قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ ❀ وَيُنْكِرُ الْفَـمُ طَعْـمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَـمٍ

kaidesine dâhil olur. ∗ ∗ ∗

Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiye

BU ONUNCU MES'ELEYE BİR HÂTİME OLARAK İKİ HÂŞİYE

Birincisi

Birincisi: Bundan oniki sene evvel (∗) <ft3>[^5]</ft3> işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'âna karşı sû-i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi Onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş. Fakat, Risale-i Nurun cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ânın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân-ı nahvî olan Lisân-ı Arabî yerinde Kur'ânın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adedden bine kadar sevâb veren kelimât-ı Kur'âniyenin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, Onun yerinde câmilerde okunmaz diye Risale-i Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe ahmak çocuklar gibi ahmakàne ve divânecesine çalışmaları sebebiyle bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalar ile görüşemediğim için hakikat-i hâli bilmiyorum.

[^5]:(∗) Bu risalenin te'lif inden.

Hâtimeden İkinci Hâşiye

Hâtimeden İkinci Hâşiye: Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbedârâne ve câzibekârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl-i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı. Birden Hakikat-i Muhammediyenin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri ve gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât-ı Muhammediyeye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:

Ol nazar-ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk-ı bekà ve hubb-u mehâsin ve şefkat-i cinsiye ve hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehenneme ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk yerlerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri ve mânâları ve Risale-i Nurda isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.

Birinci kısım, Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ, nasıl bir usta, hàrika bir makineyi yapsa, herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân-ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir, ustasını tebriklerle alkışlar.

İkinci kısım hikmetleri ise, zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab-ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve-i hâfızalarında ve elvâh-ı misâliyede ve âlem-i gaybın defterlerinde dâire-i vücûdda bırakıp, sonra âlem-i şehâdeti terkeder, âlem-i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.

Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, i'dâm, hiçlik, mahv, fenâ, hakikat noktasında, ehl-i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb-ı mesel ders verip, der: “Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”

Elhâsıl: Nasıl ki îmân, ölüm vaktinde insanı i'dâm-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi i'dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat-ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!..

﴿ سُـبْحَانَكَ لَاعِلْـمَ لَنَٓـا اِلَّا مَا عَلَّمْتَـنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يـمُ الْحَك۪يـمُ ﴾

Duânıza çok muhtaç ve size çok müştâk kardeşiniz

Said Nursî ∗ ∗ ∗

Husrev’in Üstad’ına Yazdığı Mektub

Onuncu Mes'ele Münâsebetiyle

HUSREV’İN ÜSTAD’INA YAZDIĞI MEKTÛB

Çok sevgili üstadım efendim!

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun, iki aylık iftirak üzüntülerini ve muhâberesizlik ızdırâblarını hafifleştiren ve kalblerimize taze hayat bahşeden ve rûhlarımıza yeni, sâfî bir nesîm ihdâ eden Kur'ânın celâlli ve izzetli, rahmetli ve şefkatli âyetlerindeki tekrârâtın mehâsinini ta'dâd eden, hikmet-i tekrarının lüzum ve ehemmiyetini izâh eden ve Risale-i Nurun bir hàrika müdafaası olan “Denizli Meyvesinin Onuncu Mes'elesi” nâmını alan Emirdağ Çiçeği’ni aldık. Elhak takdir ve tahsine çok lâyık olan bu çiçeği kokladıkça rûhumuzdaki iştiyak yükseldi. Dokuz aylık hapis sıkıntısına mukâbil, Meyvenin Dokuz Mes'elesi nasıl berâetimize büyük bir vesile olmakla güzelliğini göstermiş ise, Onuncu Mes'elesi olan çiçeği de Kur'ânın îcâzlı i'câzındaki hàrikaları göstermekle o nisbette güzelliğini göstermektedir.

Evet sevgili üstadım, gülün çiçeğindeki fevkalâde letâfet ve güzellik, ağacındaki dikenleri nazara hiç göstermediği gibi; bu nurânî çiçek de bize dokuz aylık hapis sıkıntısını unutturacak bir şekilde o sıkıntılarımızı da hiçe indirmiştir. Mütâlaasına doyulmayacak şekilde kaleme alınan ve akılları hayrete sevkeden bu nurânî çiçek, muhtevî olduğu çok güzelliklerinden bilhassa, Kur'ânın tercümesi sûretiyle nazar-ı beşerde âdileştirilmek ihanetine mukâbil, o tekrârâtın kıymetini tam göstermekle Kur'ânın cihan-değer ulviyetini meydâna koymuştur. Sâliklerinin her asırda fevkalâde bir metânetle sarılmaları ile ve emir ve nehyine tamamen inkıyad etmeleriyle, güyâ yeni nâzil olmuş gibi tazeliği isbât edilmiş olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bütün asırlarda, zâlimlerine karşı şiddetli ve dehşetli ve tekrarlı tehdidleri ve mazlumlarına karşı şefkatli ve rahmetli mükerrer taltifleri, hususuyla bu asrımıza bakan tehdidâtı içinde zâlimlerine misli görülmemiş bir hâlette, sanki feze'-i ekberden bir nümûneyi andıran semâvî bir Cehennemle altı-yedi seneden beri mütemâdiyen feryâd u figân ettirmesi ve kezâ mazlumlarının bu asırdaki küllî ferdleri başında Risale-i Nur talebelerinin bulunması ve hakikaten bu talebeleri de ümem-i sâlifenin enbiyâlarına verilen necâtlar gibi pek büyük umumî ve hususî necâtlara mazhar etmesi ve muârızları olan dinsizlerin Cehennemî azâbla tokatlanmalarını göstermesi, hem iki güzel ve latîf hâşiyelerle hâtime verilmek sûretiyle çiçeğin tamam edilmesi, bu fakir talebeniz Husrev’i o kadar büyük bir sürûrla sonsuz bir şükre sevketti ki; bu güzel çiçeğin verdiği sevinç ve sürûru müddet-i ömrümde hissetmediğimi sevgili üstadıma arzettiğim gibi, kardeşlerime de kerrâtla söylemişim.Cenâb-ı Hak, zaîf ve tahammülsüz omuzlarına pek azametli bâr-ı sakîl tahmil edilen siz sevgili üstadımızdan ebediyen râzı olsun ve yüklerinizi tahfif etmekle yüzlerinizi ebede kadar güldürsün, âmîn!

Evet sevgili üstadım, biz, Allah’tan, Kur'ândan, Habîb-i Zîşan’dan ve Risale-i Nurdan ve Kur'ân dellâlı siz sevgili üstadımızdan ebediyen râzıyız. Ve intisabımızdan hiçbir cihetle pişmanlığımız yok. Hem kalbimizde zerre kadar kötülük etmek için niyet yok. Biz ancak Allah’ı ve rızâsını istiyoruz. Gün geçtikçe, rızâsı içinde Cenâb-ı Hakk’a vuslat iştiyaklarını kalbimizde teksif ediyoruz. Bilâ-istisna bize fenâlık edenleri Cenâb-ı Hakk’a terketmekle affetmek ve bil'akis bize zulmeden o zâlimler de dâhil olduğu hâlde, herkese iyilik etmek, Risale-i Nur talebelerinin kalblerine yerleşen bir şiâr-ı İslâm olduğunu, biz istemeyerek ilân eden Hazret-i Allah’a hadsiz hududsuz şükürler ediyoruz.

Çok kusurlu talebeniz

Husrev ∗ ∗ ∗