Asâ-yı Mûsâ

İkinci Kısım — Dokuzuncu Hüccet-i Îmâniye

8. bölüm / 12

Dokuzuncu Hüccet-i Îmâniye

(DOKUZUNCU ŞUÂ’IN MUKADDİME-İ HAŞRİYESİ)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

﴿ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ ❀ وَلَهُ الْحَـمْدُ فِى السَّـمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِـرُونَ ❀ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَيُحْيِى الْاَرْضَ بَعْـدَ مَوْتِـهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ اَنْ خَلَـقَكُـمْ مِنْ تُـرَابٍ ثُـمَّ اِذَٓا اَنْتُـمْ بَشَرٌ تَنْـتَشِـرُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ اَنْ خَلَقَ لَكُـمْ مِنْ اَنْفُسِكُـمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُـنُٓوا اِلَيْـهَا وَجَعَـلَ بَيْنَكُـمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَـةً اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَـفَكَّرُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ خَـلْقُ السَّـمٰوَاـتِـ وَالْاَرْـضِـ وَاخْـتِلاَفُ اَلْسِنَـتِكُـمْ وَاَلْوَانِكُـمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ مَنَامُكُـمْ بِالَّيْـلِ وَالنَّـهَارِ وَابْتِغَاؤُكُـمْ مِنْ فَضْلِـه۪ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ يُرِيكُـمُ الْبَـرْقَ خَوْفًا وَطَـمَعًا وَيُنَـزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْيِى بِـهِ الْاَرْضَ بَعْـدَ مَوْتِـهَٓا اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْـقِلُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ اَنْ تَقُومَ السَّـمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْـرِهِ ثُـمَّ اِذَا دَعَاكُـمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُـمْ تَخْرُجُونَ ❀ وَلَهُ مَنْ فِى السَّـمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِـتُونَ ❀ وَهُوَالَّذِى يَبْــدَؤُ الْخَـلْقَ ثُــمَّ يُعِيـدُهُ وَهُوَاَهْوَـنُـ عَلَيْــهِ وَلَهُ الْمَــثَلُ الْاَعْـلٰى فِى السَّـمٰوَاـتِـ وَالْاَرْـضِـ وَهُوَالْعَـزِيزُ الْحَكِيـمُ ﴾

Îmânın bir kutbunu gösteren bu semâvî âyât-ı kübrânın ve haşri isbât eden şu kudsî berâhin-i uzmânın bir nükte-i ekberi ve bir hüccet-i a'zamı bu Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilecek.

Latîf bir inâyet-i Rabbâniyedir ki; bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi “Muhâkemât” nâmındaki eserin âhirinde:

“İKİNCİ MAKSAD: Kur'ânda haşre işâret eden iki âyet tefsir ve beyân edilecek. نَخُو بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ” deyip, durmuş, daha yazamamış.

Hàlık-ı Rahîm’ime delâil ve emârât-ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsân eyledi. Evet bundan dokuz-on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan

﴿ فَانْظُرْ اِلٰٓى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كــَيْفَ يُحْيِى الْاَرْـضَـ بَعْـدَ مَوْتِـهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كــُلِّ شَيْءٍ قَـدِيرٌ ﴾

fermân-ı İlâhînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’ü in'âm etti münkirleri susturdu. Hem, îmân-ı haşrînin hücum edilmez o iki metîn kalesinden dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât-ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ, mezkûr âyâtıyla işâret edilen “Dokuz Àlî Makam” ve bir ehemmiyetli “Mukaddimeden” ibarettir.

Mukaddime

MUKADDİME

Haşir akîdesinin, pek çok rûhî fâidelerinden ve hayatî neticelerinden bir tek netice-i câmiayı ihtisar ile beyân ve hayat-ı insaniyeye hususan hayat-ı ictimâiyesine ne derece lüzumlu ve zarûrî olduğunu izhâr ve bu îmân-ı haşrî akîdesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet-i külliyeyi icmâl ile göstermek ve o akîde-i haşriye ne derece bedîhî ve şübhesiz bulunduğunu ifâde etmekten ibaret olarak İki Nokta dır.

Birinci Nokta

BİRİNCİ NOKTA: Âhiret akîdesi, hayat-ı ictimâiye ve şahsiye-i insaniyenin üssü'l-esâsı ve saâdetinin ve kemâlâtının esâsâtı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyâs olarak yalnız dört tanesine işâret edeceğiz:

Birincisi

Birincisi: Nev'-i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zaîf ve nâzik vücûdlarında bir kuvve-i maneviye bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukâvemetsiz mîzâc-ı rûhlarında, o Cennet ile bir ümîd bulup mesrûrâne yaşayabilirler. Meselâ, Cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar.” Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçârelerin endişeli nazarlarına çarpması, mukâvemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber, rûh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divâne bir bedbaht hayvan olacaktı.

İkinci Delil

İkinci delil: Nev'-i insanın nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile, yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukâbil bir tesellî bulabilirler. Ve çocuk hükmüne geçen serîü't-teessür rûhlarında ve mîzâclarında mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli me'yûsiyete karşı, ancak hayat-ı bâkiye ümîdiyle mukàbele edebilirler. Yoksa, o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat-i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vâveylâ-i rûhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki; bu dünya onlara zulmetli bir zindân ve hayat dahi kasâvetli bir azâb olurdu.

Üçüncü Delil

Üçüncü delil: İnsanların hayat-ı ictimâiyesinde en kuvvetli medârı olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyânda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecâvüzâttan ve zulümlerden ve tahribâttan durduran ve hayat-ı ictimâiyenin hüsn-ü cereyanını te'min eden, yalnız Cehennem fikridir. Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa, “El-hükmü li'l-gâlib” kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesâtları peşinde bîçâre zaîflere, âcizlere, dünyayı Cehenneme çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.

Dördüncü Delil

Dördüncü delil: Nev'-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esâslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir Cennet, bir melce', bir tahassungâh ise, aile hayatıdır. Ve herkesin hânesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve aile hayatının hayatı ve saâdeti ise, samîmî ve ciddi ve vefâdârâne hürmet ve hakîki ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakîki hürmet ve samîmî merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve dâimî bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunmak fikriyle ve akîdesiyle olabilir. Meselâ der: “Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta dâimî bir refîka-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle dâimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedâkârlığı ve merhameti yaparım” diyerek o ihtiyare karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukàbele edebilir.

Yoksa, kısacık bir-iki saat sûrî bir refâkatten sonra ebedî bir firâk ve müfârakata uğrayan o arkadaşlık, elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esâssız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye mânâsında ve bir mecâzî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sâir gâlib hisler, o hürmet ve merhameti mağlûb edip o dünya Cennetini Cehenneme çevirir.

İşte, îmân-ı haşrînin yüzer neticesinden birisi, hayat-ı ictimâiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarından mezkûr dört delile sâirleri kıyâs edilse anlaşılır ki; hakikat-i haşriyenin tahakkuku ve vukû'u, insaniyetin ulvî hakikati ve küllî hâceti derecesinde kat'îdir. Belki, insanın midesindeki ihtiyacın vücûdu, taamların vücûduna delâlet ve şehâdetinden daha zâhirdir ve daha ziyâde tahakkukunu bildirir. Ve eğer bu hakikat-i haşriyenin neticeleri insaniyetten çıksa, o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdâr olan insaniyet mâhiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukùt edeceğini isbât eder.

Beşerin idare ve ahlâk ve ictimâiyatı ile çok alâkadar olan ictimâiyyûn ve siyâsiyyûn ve ahlâkıyyûnun kulakları çınlasın!.. Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler? Ve bu derin yaraları ne ile tedâvi edebilirler?

İkinci Nokta

İKİNCİ NOKTA: Hakikat-i haşriyenin hadsiz bürhânlarından sâir erkân-ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hülâsasından çıkan bir bürhânı, gayet muhtasar bir sûrette beyân eder. Şöyle ki:

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkâniyetinin bütün bürhânları, birden hakikat-i haşriyenin tahakkukuna şehâdet ederek isbât ederler. Çünkü bu zâtın bütün hayatında bütün da'vâları, vahdâniyetten sonra haşirde temerküz ediyor. Hem, umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mu'cizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehâdet eder.

Hem وَبِـرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehâdeti bedâhet derecesine çıkaran وَكُتُبِهِ şehâdeti de aynı hakikate şehâdet eder. Şöyle ki:

Başta Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatleri birden hakikat-i haşriyenin tahakkukuna ve vukû'una şehâdet edip isbât ederler. Çünkü Kur'ânın hemen üçten birisi haşirdir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât-ı haşriyedir. Sarîhan ve işâreten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir, isbât eder, gösterir.

Meselâ:

﴿ اِذَا الشَّـمْـسُ كــُوِّرَـتْـ ﴾

﴿ يَٓا اَيُّـهَا النَّـاسُ اتَّـقُوا رَبَّكــُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَـةِ شَيْءٌ عَظِيـمٌ ﴾

﴿ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْـضُـ زِلْزَالَـهَا ﴾ ﴿ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَـتْـ ﴾

﴿ اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ ﴾ ﴿ عَـمَّ يَتَسَٓاءَلُونَ ﴾ ﴿ هَلْ اَتٰيكَ حَـدِيثُ الْغَـاشِـيَةِ ﴾

gibi, otuz-kırk sûrelerin başlarında bütün kat'iyyetle hakikat-i haşriyeyi kâinâtın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sâir âyetlerde dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyân edip iknâ eder.

Acaba bir tek âyetin bir tek işâreti gözümüz önünde, ulûm-u İslâmiyede müteaddid ilmî, kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleriyle ve da'vâları ile, güneş gibi zuhûr eden îmân-ı haşrî; hakikatsiz olması, güneşin inkârı belki kâinâtın ademi gibi hiçbir cihet-i imkânı var mı! Ve yüz derece muhâl ve bâtıl olmaz mı! Acaba, bir sultanın bir tek işâreti yalan olmamak için bazen bir ordu hareket edip çarpıştığı hâlde, o pek ciddi ve izzetli Sultan’ın binler sözleri ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çıkarmak hiçbir cihette kàbil midir! Ve hakikatsiz olmak mümkün müdür!

Acaba, onüç asırda fâsılasız olarak hadsiz rûhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dâiresinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu manevî Sultan-ı Zîşan’ın bir tek işâreti böyle bir hakikati isbât etmeye kâfî iken, binler tasrîhât ile bu hakikat-i haşriyeyi gösterip isbât ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azâbı lâzım gelmez mi ve ayn-ı adâlet olmaz mı!

Hem, birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semâvî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbâle ve umum zamanlara hükümrân olan Kur'ânın tafsilâtla, izâhatla, tekrar ile beyân ve isbât ettiği hakikat-i haşriyeyi asırlarına ve zamanlarına göre o hakikati kat'î kabûl ile beraber tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar bir sûrette beyân, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbâtları, Kur'ânın da'vâsını binler imza ile tasdik ederler. Bu bahsin münâsebetiyle Risale-i Münâcât’ın âhirinde: اِيمَانٌ بِالْيَوْمِ الْآخِرِ rüknüne, sâir rükünlerin, hususan “rusül” ve “kütüb” ün şehâdeti, münâcât sûretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhâmları izâle eden bir hüccet-i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki, münâcâtta demiş:

Ey Rabb-i Rahîmim!

Resûl-i Ekrem’inin ta'limiyle ve Kur'ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım ki: Başta Kur'ân ve Resûl-i Ekrem’in olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler bu dünyada ve her tarafta nümûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l-âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde rahîmâne cilveleri, nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir tarzda dâr-ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refâkat eden müştâkların, ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına icmâ ve ittifak ile şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.

Hem, yüzer mu'cizât-ı bâhirelerine ve âyât-ı kàtıalarına istinâden, başta Resûl-i Ekrem ve Kur'ân-ı Hakîm’in olarak bütün nurânî rûhların sâhibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan velîler, bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler, bütün suhuf-u semâviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler va'dlerine ve tehdidlerine istinâden, hem senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına, şe'nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine i'timâden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhâtını bildiren hadsiz keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve ilmelyakìn ve aynelyakìn derecesinde bulunan i'tikàdlarına ve îmânlarına binâen saâdet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalâlet için Cehennem ve ehl-i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli îmân edip şehâdet ediyorlar.

Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku'l-Vâ'dil-Kerîm!

Ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr-ı Zülcelâl!

Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzîb etmek ve saltanat-ı rubûbiyetinin kat'î mukteziyâtını tekzîb edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itâat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle, senin azamet ve kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin. Böyle nihâyetsiz bir zulümden ve nihâyetsiz bir çirkinlikten senin o nihâyetsiz adâletini ve nihâyetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini hadsiz derece takdis ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle îmân ederiz ki; o yüzbinler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiyâ, asfiyâ, evliyâların, hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekàdaki ihsânatının definelerine ve dâr-ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika güzel cilvelerine şehâdetleri hak ve hakikattir ve işâretleri doğru ve mutâbıktır ve beşâretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar, bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan HAK isminin en büyük bir şuâı, bu hakikat-i ekber-i haşriye olduğunu îmân ederek senin emrin ile senin ibâdına hak dâiresinde ders veriyorlar ve ayn-ı hakikat olarak ta'lim ediyorlar.

Yâ Rab! Bunların ders ve ta'limlerinin hakkı ve hürmeti için bize ve Risale-i Nur talebelerine îmân-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefâatlerine mazhar eyle, âmîn!..

Hem nasıl ki, Kur'ânın, belki bütün semâvî kitapların hakkâniyetini isbât eden umum deliller ve hüccetler ve Habîbullâh’ın, belki bütün enbiyânın nübüvvetlerini isbât eden umum mu'cizeler ve bürhânlar, dolayısıyla en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler; aynen öyle de, Vâcibü'l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rubûbiyetin ve ulûhiyetin en büyük medârı ve mazharı olan dâr-ı saâdetin ve âlem-i bekànın vücûduna, açılmasına şehâdet ederler. Çünkü, gelecek makàmâtta beyân ve isbât edileceği gibi, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un hem mevcûdiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem rubûbiyet, ulûhiyet, rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi vasıfları, şe'nleri, lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücûb derecesinde bâkî bir âlemi istilzam ve zarûret derecesinde mükâfât ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.

Evet, mâdem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medârı olan âhiret vardır. Ve mâdem, bu kâinâtta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rubûbiyet-i mutlaka var ve görünüyor; elbette o rubûbiyetin haşmetini sukùttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saâdet bulunacak ve girilecek.

Hem mâdem, göz ile görünen bu hadsiz in'âmlar, ihsânlar, lütûflar, keremler, inâyetler, rahmetler, perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahmân-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir; elbette in'âmı istihzâdan ve ihsânı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azâptan ve lütûf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsânı ihsân eden ve ni'meti ni'met eden bir âlem-i bâkîde bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.

Hem mâdem, bahar faslında zeminin dar sahifesinde hatâsız yüz bin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret gözümüz önünde yorulmadan işliyor ve o kalem sâhibi yüzbin defa ahd ve va'detmiş ki:

“Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak geniş bir yerde güzel ve lâyemût bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım” diye, bütün fermânlarda o kitaptan bahsediyor; elbette ve herhalde o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak ve umumun defter-i a'mâlleri onda kaydedilecek.

Hem mâdem bu arz, kesret-i mahlûkat cihetiyle ve mütemâdiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit envâ'-ı zevi'l-hayat ve zevi'l-ervâhın meskeni, menşe'i, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinâtın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki; küçüklüğüyle beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş; semâvî fermânlarda dâima ﴾ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ deniliyor.

Ve mâdem, bu mâhiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcûdâtını teshìr edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnûâtını kendi hevesâtının hendesesiyle ve ihtiyacâtının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhîr ve tezyîn ve çok antika nev'ilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki, değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinâtın nazar-ı dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinâtın sâhibinin nazar-ı istihsânını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinâtın hikmet-i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu, fenleriyle, san'atlarıyla gösteren ve dünya cihetinde Sâni'-i âlem’in mu'cizeli san'atlarını gayet güzelce teşhîr ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azâbı te'hir edilen ve bu hizmeti için imhâl edilip muvaffakıyet gören nev'-i Benî Âdem var.

Ve mâdem, bu mâhiyetteki nev'-i Benî Âdem, mîzâc ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacâtı ve teellümâtı olduğu hâlde bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkınde olarak koca küre-i arzı, o nev'-i insana lüzumu bulunan her nev'i mâdenlere mahzen ve her nev'i taamlara anbar ve nev'-i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân sûretine getiren, gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir Mutasarrıf var ki, böyle nev'-i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.

Ve mâdem, bu hakikatteki bir Rab, hem insanı sever, hem kendini insana sevdirir, hem bâkîdir, hem bâkî âlemleri var, hem adâletle her işi görür ve hikmetle herşeyi yapıyor. Hem, bu kısa hayat-ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr-ü beşerde ve bu muvakkat ve fânî zeminde o Hâkim-i Ezelî’nin haşmet-i saltanatı ve sermediyet-i hâkimiyeti yerleşemiyor. Ve nev'-i insanda vukû' bulan ve kâinâtın intizamına ve adâlet ve muvâzenelerine ve hüsn-ü cemâline münâfî ve muhâlif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velîni'metine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp; gaddâr, zâlim, rahat ile hayatını ve bîçâre mazlum, meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinâtta eserleri görünen şu adâlet-i mutlakanın mâhiyeti ise; dirilmemek sûretiyle o gaddâr zâlimlerin ve me'yûs mazlumların vefât içindeki müsâvâtlarına bütün bütün zıttır, kaldırmaz, müsâade etmez!..

Ve mâdem, nasıl ki kâinâtın sâhibi, kâinâttan zemini ve zeminden nev'-i insanı intihâb edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş, öyle de, nev'-i insandan dahi makàsıd-ı rubûbiyetine tevâfuk eden ve kendilerini îmân ve teslîm ile Ona sevdiren hakîki insanlar olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâyı intihâb edip kendine dost ve muhâtab ederek onları mu'cizeler ve tevfikler ile ikram ve düşmanlarını semâvî tokatlar ile tâzib ediyor. Ve bu kıymetli, sevimli dostlarından dahi, onların imâmı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı intihâb ederek, ehemmiyetli küre-i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev'-i insanın beşten birisini uzun asırlarda Onun nuruyla tenvir ediyor. Âdeta bu kâinât Onun için yaratılmış gibi, bütün gayeleri Onun ile ve Onun dini ile ve Kur'ânı ile tezâhür ediyor.

Ve o pekçok kıymetdâr ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücâhedeler içinde altmışüç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kàbiliyeti var mı ki; o Zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin! Ve şimdi de rûhen diri ve hayy olmasın, i'dâm-ı ebedî ile mahvolsunlar! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!.. Evet, bütün kâinât ve hakikat-i âlem Onun dirilmesini da'vâ eder ve hayatını Sâhib-i kâinât’tan taleb ediyor...

Ve mâdem, Yedinci Şuâ olan Âyetü'l-Kübrâ’da herbiri bir dağ kuvvetinde otuzüç aded icmâ-ı azîm isbât etmişler ki; bu kâinât bir elden çıkmış ve bir tek zâtın mülküdür. Ve Kemâlât-ı İlâhiyenin medârı olan vahdetini ve ehadiyetini bedâhetle göstermişler. Ve vahdet ve ehadiyet ile bütün kâinât, o Zât-ı Vâhid’in emirber neferleri ve musahhar memurları hükmüne geçiyor. Ve âhiretin gelmesiyle, kemâlâtı, sukùttan ve adâlet-i mutlakası, müstehziyâne gadr-i mutlaktan ve hikmet-i âmmesi, sefâhetkârâne abesiyetten ve rahmet-i vâsiası, lâhiyâne tâzibden ve izzet-i kudreti, zelîlâne aczden kurtulurlar, takaddüs ederler...

Elbette ve elbette ve herhalde îmân-ı Billâh’ın, yüzer nüktesinden bu altı mâdemlerdeki hakikatlerin muktezâsıyla; kıyâmet kopacak, haşir ve neşir olacak, dâr-ı mücâzât ve mükâfât açılacak... Tâ ki arzın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin. Ve arz ve insanın Hàlık’ı ve Rabb’i olan Mutasarrıf-ı Hakîm’in mezkûr adâleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrür edebilsin. Ve o Bâkî Rabb’in mezkûr hakîki dostları ve müştâkları i'dâm-ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymetdârı, bütün kâinâtı memnun ve minnetdâr eden kudsî hizmetlerinin mükâfâtını görsün. Ve Sultan-ı Sermedî’nin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefâhetten ve adâleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberrî etsin.

Elhâsıl: Mâdem Allah var, elbette âhiret vardır...

Hem nasıl ki, mezkûr üç erkân-ı îmâniye onları isbât eden bütün delilleriyle haşre şehâdet ve delâlet ederler;

Öyle de; وَبِمَلٰئِكَتِـهِ وَبِالْقَـدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى olan iki rükn-ü îmânî dahi haşri istilzam edip kuvvetli bir sûrette âlem-i bekàya şehâdet ve delâlet ederler. Şöyle ki; melâikenin vücûdunu ve vazife-i ubûdiyetlerini isbât eden bütün deliller ve hadsiz müşâhedeler, mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervâhın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekànın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saâdetin Cennet ve Cehennemin vücûdlarına delâlet ederler. Çünkü, melekler bu âlemleri İzn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrâil gibi, insanlar ile görüşen umum melâike-i mukarrebîn, mezkûr âlemlerin vücûdlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücûdunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedîhî bildiğimiz gibi yüz tevâtür kuvvetinde bulunan melâike ihbarâtıyla âlem-i bekànın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennemin vücûdlarına o kat'iyyette îmân etmek gerektir ve öyle de îmân ederiz.

Hem, Yirmialtıncı Söz olan Risale-i Kader’de “îmân-ı bilkader” rüknünü isbât eden bütün deliller, dolayısıyla haşre ve neşr-i suhufa ve mîzan-ı ekberdeki muvâzene-i a'mâle delâlet ederler. Çünkü, herşeyin mukadderâtını gözümüz önünde nizâm ve mîzan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hâfızalarında ve çekirdeklerinde ve sâir elvâh-ı misâliyede yazmak ve her zîrûhun, hususan insanların defter-i a'mâllerini elvâh-ı mahfûzada tesbit etmek ve geçirmek; elbette öyle muhît bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikàne bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet; ancak mahkeme-i kübrâda umumî bir muhâkeme neticesinde dâimî bir mükâfât ve mücâzât için olabilir. Yoksa, o ihâtalı ve inceden ince olan kayıt ve muhâfaza bütün bütün mânâsız, fâidesiz kalır, hikmete ve hakikate münâfî olur.

Hem, haşir gelmezse; kader kalemiyle yazılan bu Kitab-ı Kâinât’ın bütün muhakkak mânâları bozulur ki; hiçbir cihet-i imkânı olamaz.. ve o ihtimal, bu kâinâtın vücûdunu inkâr gibi bir muhâl, belki bir hezeyan olur...

Elhâsıl: Îmânın beş rüknü, bütün delilleriyle haşir ve neşrin vukû'una ve vücûduna ve dâr-ı âhiretin vücûduna ve açılmasına delâlet edip isterler ve şehâdet edip taleb ederler.

İşte bu hakikat-i haşriyenin azametine tam muvâfık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve bürhânları bulunduğu içindir ki; Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hemen hemen üçten birisini haşir ve âhiret teşkil ediyor. Ve onu, bütün hakàikına temel taşı ve üssü'l-esâs yapıyor ve herşeyi onun üstüne bina ediyor.

(Mukaddime nihâyet buldu.)

Baştaki âyetin mu'cizâne işâret ettikleri dokuz tabaka berâhin-i haşriyeye dair “Dokuz Makam”dan “Birinci Makam”:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

﴿ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ ❀ وَلَهُ الْحَـمْدُ فِى السَّـمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِـرُونَ ❀ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَيُحْيِى الْاَرْضَ بَعْـدَ مَوْتِـهَا وَكــَذٰلِكَ تُخْرَجُوـنَـ ﴾

olan fıkradaki fermân-ı haşre dair buradaki gösterdiği bürhân-ı bâhiri ve hüccet-i kàtıası beyân ve izâh edilecek. İnşâallâhu'r-Rahmân... ∗ ∗ ∗

Onuncu Hüccet-i Îmâniye

(YİRMİNCİ MEKTÛB)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّـحُ بِحَمْدِهِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

لَٓااِلٰهَاِلَّااللّٰ وَحْـدَهُ لاَ شَـرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُـلْكُ وَلَهُ الْحَـمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَـدِهِ الْخَـيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْـهِ الْمَصِيرُ

[Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivâyet-i sahîhada İsm-i A'zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin onbir kelimesi var. Her kelimesinde, hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i Tevhid-i Rubûbiyet, hem bir İsm-i A'zam noktasında bir kibriyâ-i Vahdet ve bir kemâl-i Vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakikatlerin izâhını sâir sözlere havâle edip, bir va'de binâen, şimdilik mücmel bir hülâsa sûretinde; “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.]

Mukaddime

MUKADDİME

Kat'iyyen bil ki; hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi “îmân-ı billâh”tır.

Ve insaniyetin en àlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki “mârifetullâh”dır.

Cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni'meti, o mârifetullâh içindeki “muhabbetullâh”dır.

Ve rûh-u beşer için en hàlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki “lezzet-i rûhâniye”dir.

Evet, bütün hakîki saâdet ve hàlis sürûr ve şirin ni'met ve sâfî lezzet, elbette mârifetullâh ve muhabbetullâhtadır. Onlar, onsuz olamaz.

Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saâdete, ni'mete, envâra, esrâra, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır.

Onu hakîki tanımayan, sevmeyen, nihâyetsiz şekàvete, âlâma ve evhâma ma'nen ve maddeten mübtelâ olur.

Evet şu perîşan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sâhibsiz hâmîsiz bir sûrette, âciz miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.

İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perîşan fânî dünyada, insan, Sâhibini tanımazsa, Mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçâre sergerdân olduğunu herkes anlar.

Eğer Sâhibini bulsa, Mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder, kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticâretgâh olur.

Birinci Makam

BİRİNCİ MAKAM

Şu kelâm-ı Tevhidînin onbir kelimesinin herbirinde birer müjde var ve o müjdede, birer şifâ ve o şifâda birer lezzet-i maneviye bulunur.

Birinci Kelime

BİRİNCİ KELİME: لَٓااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ da şöyle bir müjde var ki:

Hadsiz hâcâta mübtelâ, nihâyetsiz a'dânın hücumuna hedef olan rûh-u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdâd bulur ki, bütün hâcâtını te'min edecek bir hazine-i Rahmet kapısını, ona açar.

Ve öyle bir nokta-i istinâd bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın Sâhibi olan kendi Ma'bûd’unu ve Hàlık’ını bildirir ve tanıttırır. Sâhibini gösterir, Mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve rûhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferâhı, dâimî bir sürûru te'min eder.

İkinci Kelime

İKİNCİ KELİME: وَحْـدَهُ Şu kelimede şifâlı, saâdetli bir müjde vardır. Şöyle ki:

Kâinâtın ekser envâ'ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perîşan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen rûh-u beşer ve kalb-i insan وَحْـدَهُ kelimesinde bir melce', bir halâskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perîşaniyetten kurtarır. Yani, وَحْـدَهُ ma'nen der:

Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temellük edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme! Çünkü, Sultan-ı Kâinât birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir, herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlûbunu buldun, hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.

Üçüncü Kelime

ÜÇÜNCÜ KELİME: لاَ شَـرِيكَ لَهُ Yani; nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şerîki yoktur, “Allah” bir olur, müteaddid olamaz... Öyle de rubûbiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahi şerîki yoktur. Bazen olur ki, sultan bir olur, saltanatında şerîki olmaz; fakat icraatında onun memurları, onun şerîki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni olurlar. “Bize de müracaat et” derler.

Fakat, ezel ve ebed sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında şerîki olmadığı gibi; icraat-ı rubûbiyetinde dahi muînlere, şerîklere muhtaç değildir. Emir ve irâdesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey, hiçbir şeye müdâhale edemez. Doğrudan doğruya herkes Ona müracaat edebilir Şerîki ve muîni olmadığından, o müracaatçı adama, “Yasaktır, Onun huzuruna giremezsin” denilmez. İşte şu kelime, rûh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki:

Îmânı elde eden rûh-u beşer, mânisiz, müdâhalesiz, hâilsiz, mümânaatsız; her hâlinde, her arzusunda, her ânda, her yerde, o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet mâliki ve defâin-i saâdet sâhibi olan Cemîl-i Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâl’in huzuruna girip hâcâtını arzedebilir ve rahmetini bulup, kudretine istinâd ederek, kemâl-i ferâh ve sürûru kazanabilir.

Dördüncü Kelime

DÖRDÜNCÜ KELİME: لَهُ الْمُـلْكُ Yani; mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifâlı bir müjde veriyor ve diyor:

Ey insan! Sen, kendini, kendine mâlik sayma; çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhâfaza edemezsin. Belâlardan sakınıp, levâzımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhûde ızdırâba düşüp azâb çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr’dir, hem Rahîm’dir. Kudretine istinâd et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.

Hem der ki: Ma'nen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perîşaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinât, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü Sâhibine teslîm et, Ona bırak, cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi,

<en8>“Mevlâ görelim neyler,</en8>

<en8>Neylerse güzel eyler.”</en8>

de, pencerelerden seyret, içlerine girme.

Beşinci Kelime

BEŞİNCİ KELİME: لَهُ الْحَـمْدُ Yani; hamd ve senâ, medih ve minnet

Ona mahsûstur, ona lâyıktır. Demek ni'metler Onundur ve Onun hazinesinden çıkar. Hazine ise dâimîdir. İşte şu kelime, şöyle müjde verip diyor ki:

Ey insan! Ni'metin zevâlinden elem çekme, çünkü Rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp, o elemden feryâd etme, çünkü o ni'met meyvesi, bir rahmet-i bînihâyenin semeresidir; ağacı bâkî ise meyve gitse de yerine gelen var. Ni'metin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli bir iltifat-ı Rahmeti hamd ile düşünüp lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin.

Nasıl ki bir pâdişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz, belki bin elmanın lezzetinin fevkınde bir iltifat-ı şâhâne lezzetini sana ihsâs ve ihsân eder, öyle de: لَهُ الْحَـمْدُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile, yani ni'metten in'âmı hissetmekle, yani Mün'im’i tanımakla ve in'âmı düşünmekle, yani Onun rahmetinin iltifatının ve şefkatinin teveccühünü ve in'âmının devamını düşünmekle, ni'metten bin derece daha lezîz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.

Altıncı Kelime

ALTINCI KELİME: يُحْيِى Yani; hayatı veren Odur. Ve hayatı rızık ile idâme eden de Odur. Ve levâzımat-ı hayatı da ihzar eden yine Odur. Ve hayatın àlî gayeleri Ona aittir ve mühim neticeleri Ona bakar. Yüzde doksan dokuz meyvesi Onundur. İşte şu kelime, şöyle fânî ve âciz beşere nidâ eder, müjde verir ve der:

Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp, hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefîne-i vücûdundaki hayat makinesi Hayy-ı Kayyûm’a aittir. Masârif ve levâzımatını O tedârik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve Ona aittir.

Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefînesi, ne kadar kıymetdâr olduğunu ve ne kadar güzel fâideler verdiğini ve o sefîne sâhibi zâtın, ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrûr ol ve şükret. Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefînenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin defter-i a'mâline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi te'min eder, seni ebedî ihyâ eder.

Yedinci Kelime

YEDİNCİ KELİME: وَيُمِيتُ Yani; mevti veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fânî dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fânî cin ve inse bağırır, der ki:

Sizlere müjde! Mevt, i'dâm değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkırâz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in'idâm değil; belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, tebdil-i mekândır. Saâdet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyâttır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecma’ı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır.

Sekizinci Kelime

SEKİZİNCİ KELİME: وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوـتُـ Yani; bütün kâinâtın mevcûdâtında görünen ve vesile-i muhabbet olan kemâl ve hüsün ve ihsânın hadsiz bir derece fevkınde bir cemâl ve kemâl ve ihsânın Sâhibi ve bütün mahbûblara bedel, bir tek cilve-i cemâli kâfî gelen bir Ma'bûd-u Lemyezel, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in ezelî ve ebedî bir hayat-ı dâimesi var ki, şâibe-i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve kusurdan müberrâdır. İşte şu kelime, cin ve inse ve bütün zîşuûra ve ehl-i muhabbet ve aşka ilân eder ki:

Sizlere müjde! Mahbûblarınızdan nihâyetsiz firâkların yaralarını tedâvi edip merhem süren bir Mahbûb-u Bâkî’niz var. Mâdem O var ve Bâkî’dir, başkaları ne olursa olsun merak çekmeyiniz. Belki o mahbûblarda sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsân, fazl ve kemâl, o Mahbûb-u Bâkî’nin cilve-i cemâl-i bâkîsinden çok perdelerden geçip gayet zaîf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevâlleri, sizleri incitmesin. Çünkü onlar, bir nev'i âyinelerdir. Âyinelerin değişmesi, şa'şaa-i cemâlin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Mâdem O var, herşey var.

Dokuzuncu Kelime

DOKUZUNCU KELİME: بِيَـدِهِ الْخَـيْرُ Yani; her hayır, Onun elindedir. Her yaptığınız hayrat, Onun defterine geçer. Her işlediğiniz a'mâl-i sâliha, yanında kaydedilir. İşte şu kelime, cin ve inse nidâ edip müjde veriyor, diyor ki:

Ey bîçâreler! Mezaristana göçtüğünüz zaman; “Eyvâh! Malımız harâb olup, sa'yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryâd edip me'yûs olmayınız. Çünkü sizin herşeyiniz muhâfaza ediliyor, her ameliniz yazılmıştır, her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl, sizi celbedip, yer altında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti, ücret almağa gidiyorsunuz.

Evet, geçen baharın defter-i âmâlinin sahifeleri ve hidemâtının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhâfaza eden ve ikinci bir baharda gayet şa'şaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhâfaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelâl; elbette sizin de netâic-i hayatınızı öyle muhâfaza ediyor. Ve hizmetinize, pek kesretli bir sûrette mükâfât verecektir.

Onuncu Kelime

ONUNCU KELİME: وَهُوَ عَلٰى كــُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ Yani; O Vâhid’dir, Ehad’dir. Herşeye Kadîr’dir. Hiçbir şey Ona ağır gelmez. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona kolaydır. Cenneti halketmek, bir bahar kadar Ona rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye icâd ettiği hadsiz masnûâtı, nihâyetsiz kudretine, nihâyetsiz lisânlarla şehâdet ederler. İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder, der ki:

Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfât, bir mahall-i saâdet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir Cennet seni bekler. İbâdet ettiğin ve tanıdığın Hàlık-ı Zülcelâl’in va'dine îmân ve i'timâd et. Ona va'dinde hulfetmek muhâldir. Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine, acz müdâhale edemez. Senin küçük bahçeni halkettiği gibi, Cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va'detmiş ve va'dettiği için, elbette seni onun içine alacak.

Mâdem bilmüşâhede görüyoruz.. Her senede, yer yüzünde, hayvanat ve nebâtâtın üç yüz binden ziyâde envâ'larını ve milletlerini kemâl-i intizam ve mîzan ile, kemâl-i sür'at ve sühûletle haşredip, neşreder.

Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelâl, va'dini yerine getirmeğe muktedirdir

Hem mâdem, her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve Cennetin nümûnelerini binler tarzda icâd ediyor.

Hem mâdem, bütün semâvî fermânları ile saâdet-i ebediyeyi va'd edip, Cenneti müjde veriyor.

Hem mâdem, bütün icraatı ve şuûnâtı hak ve hakikattir ve sıdk ve ciddiyetledir.

Hem mâdem, âsârının şehâdetiyle bütün kemâlât, Onun nihâyetsiz kemâline delâlet ve şehâdet eder ve hiçbir cihette naks ve kusur Onda yoktur.

Hem mâdem, hulfü'l-va'd ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur...

Elbette ve elbette, o Kadîr-i Zülcelâl, o Hakîm-i Zülkemâl, o Rahîm-i Zülcemâl, va'dini yerine getirecek, saâdet-i ebediye kapısını açacak; Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennete, sizleri – ey ehl-i îmân!.. – idhal edecektir.

On Birinci Kelime

ONBİRİNCİ KELİME: وَ اِلَيْـهِ الْمَصِيرُ Yani; ticâret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticâretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmâm ettikten sonra, yine onları gönderen Hàlık-ı Zülcelâl’ine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîm’lerine kavuşacaklar. Yani bu dâr-ı fânîden gidip dâr-ı bâkîde huzur-u Kibriyâya müşerref olacaklar.

Yani; esbâb dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîm’lerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hàlık ve Ma'bûd’u ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar. İşte şu kelime bütün müjdelerin fevkınde şöyle müjde eder ve der ki:

Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuzikinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi, “Dünyanın bin sene mes'ûdâne hayatı, bir saat hayatına mukâbil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemâline mukâbil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in dâire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.

Mübtelâ ve meftûn ve müştâk olduğunuz mecâzî mahbûblarda ve bütün mevcûdât-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nev'i gölgesi ve bütün Cennet, bütün letâifiyle, bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Ma'bûd-u Lemyezel’in, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in dâire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyâfetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”

Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki:

Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümâta, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz fenâya değil, bekàya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücûd-u dâimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümâta değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sâhib ve Mâlik-i Hakîki’nin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelî’nin pâyitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, Vahdet dâiresinde teneffüs edeceksiniz. Firâka değil, visâle müteveccihsiniz!.. ∗ ∗ ∗