İkinci Hüccet-i Îmâniye
Birinci Mevkıf
İkinci Hüccet-i Îmâniye
(OTUZİKİNCİ SÖZ’ÜN BİRİNCİ MEVKIFI)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
﴿ لَوْكــَاـنَـ فِيـهِـمَٓا اٰلِهَـةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَـدَتَا ﴾
لَٓااِلٰهَاِلَّااللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Bir ramazan gecesinde, şu kelâm-ı tevhidînin onbir cümlesinin herbirinde birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لاَ شَرِيكَ لَهُ deki mânâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhâvere-i temsîliye ve bir münâzara-i faraziye tarzında ve lisân-ı hâli, lisân-ı kàl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdâr kardaşlarımın ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:
Bütün tabiat-perest, esbâb-perest ve müşrik gibi, umum envâ'-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîklerin nâmına bir şahıs farzediyoruz ki; o şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye Rab olmak istiyor ve hakîki mâlik olmak da'vâ etmektedir.
İşte o müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rab ve hakîki mâlik olmakta olduğunu, zerreye, tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle söyler. O zerre dahi hakikat lisânıyla ve Hikmet-i Rabbânî diliyle der ki:
“Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnû'a girip işliyorum. Bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa.. Hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3>
[^2]:(Hâşiye) Evet, müteharrik herbir şey, zerrâttan seyyârâta kadar, kendilerinde olan sikke-i samediyet ile vahdeti gösterdikleri gibi, harekâtlarıyla dahi, gezdikleri bütün yer-leri vahdet nâmına zaptederler. Kendi mâlikinin mülküne idhal ederler. Hareket etmeyen masnûât ise nebâtâttan nücûm-u sevâbite kadar, birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedir-ler ki bulunduğu mekânı, kendi Sâni'inin mektûbu olduğunu gösterirler. Demek herbir nebât, herbir meyve, birer mühr-ü vahdâniyet, birer sikke-i vahdettirler ki; mekânlarınıve vatanlarını, vahdet nâmına Sâni'lerinin mektûbu olduğunu gösterirler.Elhâsıl: Herbir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet nâmına zapteder. Demek bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye rab olamaz.
iş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa.. Hem kemâl-i intizam ile, cüz' olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya hakîki mâlik ve mutasarrıf olabilirsen bana Rab olmak da'vâ et, beni Cenâb-ı Hak’tan başkasına isnâd et, yoksa sus! Hem bana Rab olamadığın gibi müdâhale dahi edemezsin. Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki, nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Hâlbuki senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”
O müddeî, maddiyûnların dedikleri gibi dedi ki: “Öyle ise sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?”
Zerre ona cevaben der:
“Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi; belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da'vâ ederdim. Haydi def'ol git, sen benden iş bulamazsın!”
İşte şerîklerin vekili, zerreden me'yûs olunca, küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana Rab ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak kırmızı mevcûd, ona hakikat lisânıyla ve Hikmet-i İlâhiye dili ile der:
“Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa göster ve gösterebilirsen, belki senin da'vânda bir mânâ bulunabilir. Hâlbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü bizdeki intizam o kadar mükemmeldir ki, ancak herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeğe vaktim yok!” der, onu tardeder.
Sonra, onu kandıramadığı için o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: “Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlattıramadım; belki sen sözümü anlarsın. Çünkü sen, gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise ben seni yapabilirim. Sen benim masnû'um ve ben sana hakîki mâlikim” der. O hüceyre ona cevaben, hikmet ve hakikat lisânıyla der ki:
“Ben, çendan küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey'et-i mecmuasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyin damarlarına ve hassâse ve muharrike a'sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a'sâb ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsâlim ve san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa göster, sonra “Ben seni yapabilirim” diye da'vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât-ı hamrâ, bana erzâk getiriyorlar. Küreyvât-ı beyzâ da bana hücum eden hastalıklara mukàbele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme! Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizam (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizamımız bozulur, nizâmımız karışır.”
[^3]:(Hâşiye) Sâni'-i Hakîm, beden-i insanı, gayet muntazam bir şehir hükmünde halketmiştir. Damarların bir kısmı, telgraf ve telef on vazifesini görür. Bir kısmı da çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına medârdırlar. Kan ise içinde iki kısım küreyvât halkedilmiş. Bir kısmı küreyvât-ı hamrâ tâbir edilir ki, bedenin hüceyreleri-ne erzâk dağıtıyor ve bir kanun-u İlâhî ile hüceyrelere erzâk yetiştiriyor (Tüccar ve erzâk memurları gibi). Diğer kısmı küreyvât-ı beyzâdırlar ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile, sür'atli bir vaziyet-i acîbe alırlar. Kanın hey'et-i mecmuası ise iki vazife-i umumiyesi var. Biri, bedendeki hüceyrâtın tahribâtını tamir etmek; diğeri, hüceyrâtın enkàzlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride ve şerâyin nâmında iki kısım damarlar var ki biri sâfî kanı getirir, dağıtır, sâf î kanın mecrâlarıdır. Diğer kısmı, enkàzı toplayan bulanık kanın mecrâsıdır ki –– şu ikinci ise –– kanı, “ree” denilen nefesin geldiği yere getirirler. Sâni'-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir. Biri azot, biri müvellidü'l-humuza. Müvellidü'l-humuza ise nefes içinde kana temâs ettiği vakit, kanı telvîs eden karbon unsur-u kesif ini kehribâr gibi kendine çeker, ikisi imtizaç eder. Buhârî hâmız-ı karbon denilen (semli havâî) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem harâret-i garîziyeyi te'min eder, hem kanı tasf iye eder. Çünkü Sâni'-i Hakîm, fenn-i kimyada, aşk-ı kimyevî tâbir edilen bir münâsebet-i şedîdeyi, müvellidü'l-humuza ile karbona vermiş ki o iki unsur, birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u ilâhî ile, o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sâbittir ki imtizaçtan harâret hâsıl olur. Çünkü imtizaç, bir nev'i ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizaç eder, bir tek hareketle hareket eder, bir hareket muallak kalır. Çünkü imtizaçtan evvel iki hareket idi, şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni'-i Hakîm’in bir kanunu ile harârete inkılâb eder. Zâten “Hareket, harâreti tevlîd eder” bir kanun-u mukarreredir. İşte şu sırra binâen; beden-i insanîdeki harâret-i garîziye, bu imtizac-ı kimyeviye ile te'min edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfî olur. İşte nefes, dâhile girdiği vakit, vücûdun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı iş'âl ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor... ولقعالهعنصﻓﻲﻴﺮﺗﺤنمانحبسف
Sonra o müddeî, onda da me'yûs oldu, bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki:“Sen benimsin, seni yapan benim veya sende hissem var.” Cevaben o beden-i insanî, hakikat ve hikmet diliyle ve intizamının lisân-ı hâliyle der ki:
“Eğer bütün emsâlimiz ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve tuğrâ-i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakîki mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa; hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanata kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa; hem, ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan rûh, kalb, akıl gibi letâif-i maneviyeyi, benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek, kemâl-i hikmet ile istihdam edip ibâdet ettirecek sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa göster, sonra “Ben seni yaptım” de. Yoksa sus! Hem bendeki intizam-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâni'im, herşeye Kadîr, herşeye Alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir Zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı Onun san'atına karışamaz, zerre mikdar müdâhale edemez.”
O şerîklerin vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz; gider, insanın nev'ine rast gelir, kalbinden der ki: “Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde; şeytan, onların ef'âl-i ihtiyariye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım ve onda bir yol bulup beni tardeden bedene ve beden hüceyresine hükmümü icra ederim.” Onun için beşerin nev'ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: “Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rab ve mâlikim veyâhut hissedarım” der. O vakit nev'-i insan, hak ve hakikat lisânıyla, hikmet ve intizamın diliyle der ki:
“Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev'imiz gibi bütün hayvanat ve nebâtâtın yüzbin envâ'ından rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüzbinler zîhayat envâ'ından nescolunan ve gayet nakışlı bir sûrette icâd edilen haliçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; hem eğer, biz meyve olduğumuz küre-i arza ve çekirdek olduğumuz âlemde tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım maddeleri mîzan-ı hikmetle aktâr-ı âlemden bize gönderecek muhît bir kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi icâd edecek bir iktidar sende varsa belki bana Rubûbiyet da'vâ edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim nev'imdeki karmakarışıklığa bakıp “parmak karıştırabilirim” deme. Çünkü intizam mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaziyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl-i intizam ile bir istinsahtır. Çünkü bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezâretimizde bulunan hayvanat ve nebâtâtın kemâl-i intizamları gösteriyor ki, bizdeki karışıklıklar bir nev'i kitabettir.
Hiç mümkün müdür ki; bir haliçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârâne yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem çekirdeği icâd eden, çekirdekli cismin sâni'inden başkası olsun. Hem gözün kördür, yüzümdeki mu'cizât-ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârık-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki; benim Sâni'im, öyle bir zâttır ki, hiçbir şey Ondan gizlenemez, Hiçbir şey, Ona nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar Ona kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar sühûletle icâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl-i intizamla benim mâhiyetimde derceden bir zâttır. Böyle bir zâtın san'atına senin gibi câmid, âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus! Def'ol git!” der, onu tardeder.
Sonra o müddeî gider, zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gayet müzeyyen ve münakkaş gömleğe, esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: “Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim veya sende hissem var” diye da'vâ eder. O vakit o gömlek, (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> o haliçe, hak ve hakikat nâmına, lisân-ı hikmetle o müddeîye der ki:
[^4]:(Hâşiye) Fakat şu haliçe, hem hayatdârdır, hem intizamlı bir ihtizâzdadır. Her vakit nakışları kemâl-i hikmet ve intizam ile tebeddül eder. Tâ ki Nessâc’ının muhtelif cilve-i esmâsını ayrı ayrı göstersin...
“Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip sonra intizam ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl-i intizam ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta'yin olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizamlı ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, haliçeleri dokuyacak, icâd edecek kudret ve san'at sende varsa; hem hilkat-i arzdan, tâ harâb-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki manevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icâd edecek kemâl-i intizam ve hikmetle tamir ve tecdîd edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke-i Vahdet ve öyle bir tuğrâ-i Ehadiyet vardır ki, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyayı, bütün şuûnâtıyla birden görmeyen ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan, bize sâhib olamaz ve müdâhale edemez.”
Sonra o müddeî gider; “Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum” der. Gider, küre-i arza (Hâşiye-1) <ft3>[^5]</ft3> yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: “Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise sen benim olabilirsin.” O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakikat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki:
[^5]:(Hâşiye-1) Elhâsıl: Zerre, o müddeîyi küreyvât-ı hamrâya havâle eder. Küreyvât-ıhamrâ onu hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev'-i insana, nev'-i insan onu zîhayat envâ'ından dokunan arzın gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i arza, küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havâle eder. Herbiri der: “Git, benden yukarıdakini zaptedebilirsen sonra gel benim zaptıma çalış. Eğer onu mağlûb etmezsen beni ele geçiremezsin!” Demek, bütün yıldızlara sözünü geçiremeyen, bir tek zerreye rubûbiyetini dinletemez.
“Haltetme!.. Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim! Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana “sâhibsiz, serseri” dersin! Eğer hareket-i seneviyem ile takriben yirmibeş bin senelik (Hâşiye-2) <ft3>[^6]</ft3> bir mesâfede, bir senede gezdiğim ve kemâl-i mîzan ve hikmetle vazife-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîki mâlik olabilirsen ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imâmımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi icâd edip, yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizam ve hikmetle döndürüp istihdam edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi Cehennem ol, git! Benim işim var, vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizamât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshìrat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki; bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde Ona mutî' ve musahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi, seyyârâtla tanzim eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’tır.”
[^6]:(Hâşiye-2) Bir dâirenin takriben nısf -ı kutru yüzseksen milyon kilometre olsa, o dâire, (kendisi) takriben yirmibeş bin senelik mesâfe olur.
Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider, güneşe kalbinden der ki: “Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım, yeri de musahhar ederim.” Güneşe, şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîler’in dedikleri gibi der ki: “Sen bir sultansın, kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin.” Güneş ise, Hak nâmına ve hakikat lisânıyla ve Hikmet-i İlâhiye diliyle ona der:
“Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!.. Ben musahhar bir memurum. Seyyidimin misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîki mâlik olamam. Çünkü sineğin vücûdunda öyle manevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san'atlar var ki benim dükkânımda yok, dâire-i iktidarımın haricindedir” der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra o müddeî döner, fir'avunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: “Mâdem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın; esbâb nâmına benimsin” der. O vakit güneş, hak ve hakikat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: “Ben öyle birinin olabilirim ki; bütün emsâlim olan ulvî yıldızları icâd eden ve semâvâtında kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i zînetle süslendiren bir zât olabilir.”
Sonra o müddeî, kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müvekkillerim nâmına bir şey kazanırım.” der, onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisânıyla, nücûm-perest olan Sâbiiyûnlar’ın dedikleri gibi der ki: “Sizler pekçok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz.” O vakit yıldızlar nâmına bir yıldız der ki:
“Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i Vahdeti ve tuğrâ-i Ehadiyeti görmüyorsun, anlamıyorsun ve bizim nizâmât-ı àliyemizi ve kavânîn-i ubûdiyetimizi bilmiyorsun, bizi intizamsız zannedersin. Bizler öyle bir zâtın san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinâtı ve mesîregâhımız olan nihâyetsiz fezâ-yı âlemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehad’dir. Bizler, donanma elektrik lambaları gibi, Onun kemâl-i rubûbiyetini gösteren nurânî şâhidleriz ve saltanat-ı rubûbiyetini ilân eden ışıklı bürhânlarız. Herbir tâifemiz, Onun dâire-i saltanatında, ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nurânî hizmetkârlarız.
Evet herbirimiz kudret-i Vâhid-i Ehad’in birer mu'cizesi ve şecere-i hilkatin birer muntazam meyvesi ve Vahdâniyet’in birer münevver bürhânı ve melâikelerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi ve avâlim-i ulviyenin birer lambası, birer güneşi ve Saltanat-ı Rubûbiyetin birer şâhidi ve fezâ-yı âlemin birer zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nurânî balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü (Hâşiye) <ft3>[^7]</ft3> olduğumuz gibi; hey'et-i mecmuamızda sükûnet içinde bir sükût
[^7]:(Hâşiye) Cenâb-ı Hakk’ın acâib-i masnûâtına bakıp temâşâ edip ve ettiren işâretleriz. Yani semâvât, hadsiz gözlerle zemindeki acâib-i San'at-ıİlâhiyeyi temâşâ eder gibi görünüyor. Semânın melâikeleri gibi, yıldızlar dahi mahşer-i acâib ve garâib olan arza bakıyorlar ve zîşuûrları dikkatle baktırıyorlar demektir.
ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet ve intizam içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl-i san'at bulunduğundan Sâni'-i Zülcelâl’imizi, nihâyetsiz diller ile vahdetini, ehadiyetini, samediyetini ve evsâf-ı cemâl ve celâl ve kemâlini bütün kâinâta ilân ettiğimiz hâlde, bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî', musahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizamsızlık ve vazifesizlik, hattâ sâhibsizlik ile ittiham ettiğinden tokada müstehaksın.” der. O müddeînin yüzüne –recm-i şeytan gibi – bir yıldız, öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ Cehennemin dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı (Hâşiye) <ft3>[^8]</ft3> , evhâm derelerine ve tesâdüfü, adem kuyusuna ve şerîkleri, imtina' ve muhâliyet zulümâtına ve din aleyhindeki felsefeyi, esfel-i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız ﴾ لَوْ كَانَ فِيهِـمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا ﴿ Fermân-ı Kudsîsini okuyorlar ve “Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki parmak karıştırsın” diye ilân ederler.
[^8]:(Hâşiye) Fakat sukùttan sonra tabiat tövbe etti. Hakîki vazifesi, te'sir ve fiil olmadığını, belki kabûl ve inf iâl olduğunu anladı. Ve kendisi kader-i İlâhînin bir nev'i defteri –– fakat, tebeddül ve tağayyüre kàbil bir defteri –– ve kudret-i Rabbâniyenin bir nev'i programı ve Kàdir-i Zülcelâl’in bir nev'i fıtrî şerîatı ve bir nev'i mecmua-i kavânîni olduğunu bildi. Kemâl-i acz ve inkıyad ile vazife-i ubûdiyetini takındı ve fıtrat-ıİlâhiye ve san'at-ı Rabbâniye ismini aldı...
﴿ سُـبْحَانَكَ لَاعِلْـمَ لَنَٓـا اِلَّا مَا عَلَّمْتَـنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يـمُ الْحَك۪يـمُ ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فِى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلَّالِ وَحْدَانِيَّتِكَ فِى مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ ∗ ∗ ∗
Birinci Mevkıf'ın Küçük Bir Zeyli
BİRİNCİ MEVKIFIN KÜÇÜK BİR ZEYLİ
Festemi' âyet
﴿ اَفَلَـمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّـمَٓاءِ فَوْقَهَُـمْ كــَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيََّـنَّاهَا ﴾
ilâ âhir-i âyet
ثُـمَّ انْظُرْ اِلَى وَجْـهِ السَّـمَاءِ كَيْفَ تَرَى سُكُوتًا فِى سُكُونَـةٍ حَرَكَةً فِى حِكْمَةٍ تَلَئْـلاُءً فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا فِى زِينَةٍ مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهَى سَلْطَنَةً بِلاَ اِنْتِهَاءٍ.
﴿ اَفَلَـمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّـمَٓاءِ فَوْقَهَُـمْ كــَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيََّـنَّاهَا ﴾
ilâ âhir-i âyet
Bu âyetin bir nev'i tercümesi olan
ثُمَّ انْظُرْ اِلَى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرَى سُكُوتًا فِى سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani âyet-i kerîme, nazar-ı dikkati, semânın zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak’ın emir ve teshìriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet sür'atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmus, birbiri içinde hareket etse ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma'lûm. Hâlbuki küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya söylüyor. İşte sükûnet içindeki sükût-u ecrâmdan, Sâni'-i Zülcelâl’in ve Kadîr-i Zülkemâl’in derece-i kudret ve teshìrini ve nücûmun O’na derece-i inkıyad ve itâatini anla.
حَرَكَةً فِى حِكْـمَـةٍ Hem, semânın yüzünde hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki, bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san'atkâr, fabrikanın azamet ve intizamı derecesinde derece-i san'at ve mehâretini gösterir; öyle de, koca Güneşe, seyyârât ile beraber fabrika vaziyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillû ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl’in derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.
تَلَئْـلاُءً فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا فِى زِينَـةٍ Yani: Hem, semâvât yüzünde öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki, Sâni'-i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san'atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lambaları, sultanın derece-i haşmetini ve terakkiyât-ı medeniyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, zînetli yıldızlarıyla Sâni'-i Zülcelâl’in kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san'atını, öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.
مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَـةِ مَعَ اِتِّـزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlûkatın intizamını, dakîk mîzanlar içinde masnûâtın mevzûniyetini gör ve anla ki; onların Sâni'i ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil. Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyâhut hayvanları döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mîzan-ı mahsûs ile herbirini muayyen bir yolda sevkeden bir zâtın derece-i iktidar ve hikmetini ve hareket eden cirimlerin O’na derece-i itâat ve musahhariyetlerini gösterdikleri gibi, koca semâvât o dehşetli azametiyle hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gayet şiddetli hareketleriyle beraber, zerre mikdar ve bir sâniyecik kadar hududlarından tecâvüz etmemeleri, bir âşire-i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni'-i Zülcelâl’lerinin ne kadar dakîk bir mîzan-ı mahsûs ile rubûbiyetini icra ettiğini nazar-ı dikkate gösterirler.
Hem de şu âyet gibi Sûre-i Amme’de ve sâir âyetlerde beyân olunan teshìr-i Şems ve Kamer ve nücûmla işâret ettiği gibi
تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلَئْـلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّـهَى سَلْطَـنَـةً بِلاَ اِنْـتِـهَاءٍ
Yani: Semânın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lambayı takmak; gece gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde mektûbat-ı samedâniye’yi yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri misillû, kubbe-i semâda Kameri, zamanın saat-ı kübrâsına bir akrep yapmak; mütefâvit çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde kemâl-i mîzanla, dakîk hesabla hareket ettirmek ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir Saltanat-ı Rubûbiyetin şeâiridir. Zîşuûra, O’nu iş'âr eden muhteşem bir Ulûhiyetin işârâtıdır. Ehl-i fikri, îmâna ve tevhide dâvet eder.
<en4>Bak kitab-ı kâinâtın safha-i rengînine</en4>
<en4>Hâme-i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş!</en4>
<en4>Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm-i dil erbâbına</en4>
<en4>Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş!</en4>
<en4>Bak, ne mu'ciz-i hikmet, iz'ân-rubâ-yı kâinât,</en4>
<en4>Bak, ne àlî bir temâşâdır fezâ-yı kâinât;</en4>
<en4>Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine,</en4>
<en4>Nâme-i nurunu Hikmet, bak ne takrîr eylemiş!</en4>
<en4>Hep beraber nutka gelmiş, Hak lisânıyla derler:</en4>
<en4>Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultanına,</en4>
<en4>Birer bürhân-ı nur-efşânız vücûb-u Sâni'a, hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz.</en4>
<en4>Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına,</en4>
<en4>Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.</en4>
<en4>Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşân ağsânına</en4>
<en4>Bir Cemîl-i Zülcelâl’in dest-i hikmetiyle takılmış, binler güzel meyveleriz biz.</en4>
<en4>Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyâr, birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne,</en4>
<en4>Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyareyiz biz.</en4>
<en4>Bir Kadîr-i Zülkemâl’in, bir Hakîm-i Zülcelâl’in,</en4>
<en4>Birer mu'cize-i kudret, birer hàrika-i san'at-ı Hàlıkane,</en4>
<en4>Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.</en4>
<en4>Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz, işittiririz insan olan insana.</en4>
<en4>Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü.</en4>
<en4>Hak söyleyen âyetleriz biz.</en4>
<en4>Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz, zikrederiz abîdâne,</en4>
<en4>Kehkeşânın halka-i kübrâsına mensûb birer meczûblarız biz.</en4>
∗ ∗ ∗
Üçüncü Hüccet-i Îmâniye
(YİRMİÜÇÜNCÜ LEM'A)
Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor; küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.
İHTAR
Şu Notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden dokuz muhâl ile beyân edilmiş. Sâir risalelerde o muhâller kısmen izâh edildiğinden, burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, “Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi nasıl bu meşhûr âkıl feylesoflar kabûl etmişler, o yolda gidiyorlar?” hâtıra geliyor. Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki, yazılmış herbir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı ma'kul (Hâşiye) <ft3>[^9]</ft3> hülâsa-i mezhebleri; mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu gayet bedîhî ve kat'î bürhânlarla, şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbât etmeye hazırım.
[^9]:(Hâşiye) Bu risalenin sebeb-i te'lif i, gayet mütecâvizâne ve gayet çirkin bir tarz ile “hakàik-ı îmâniyeyi” tezyif edip, bozulmuş aklı yetişmediği şeye hurâfe deyip, dinsizliği, tabiata bağlayarak, Kur'âna hücum edilmesidir. O hücum ise şiddetli bir hiddeti kal-be verdi ki, şiddetli ve galiz tokatları o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheb-lilere yedirdi. Yoksa, Risale-i Nur’un mesleği, nezîhâne ve nâzikâne ve kavl-i leyyindir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
﴿ قَالَتْ رُسُلُهُـمْ اَفِى اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّـمٰوَاـتِـ وَالْاَرْـضِـ ﴾
Şu âyet-i kerîme, istifhâm-ı inkârî ile, “Cenâb-ı Hak hakkında şek olmaz ve olmamalı” demekle, vücûd ve vahdâniyet-i İlâhiye bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.
ŞU SIRRI İZÂHTAN EVVEL BİR İHTAR:
Bin üçyüz otuz sekizde Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvâh!” dedim, “Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet-i kerîme bedâhet derecesinde vücûd ve vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhânı, Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaası’nda tab' ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir sûrette o kuvvetli bürhân te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye, o bürhânı Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O bürhânın bazı parçaları, bazı risalelerde tam izâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risalelerde inkısam etmiş olan müteaddid bürhânlar, bu bürhânda kısmen ittihâd ediyor, herbiri bunun bir cüz'ü hükmüne geçiyor.
Mukaddime
MUKADDİME
Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var; ehl-i îmân bilmeyerek istimâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz.
Birincisi: “Evcedethü'l-esbâb” yani, “Esbâb bu şeyi icâd ediyor.”
İkincisi: “Teşekkele binefsihî” yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
Üçüncüsü: “İktezathu't-tabiat” yani, “Tabîidir, tabiat iktiza edip icâd ediyor.”
Evet, mâdem mevcûdât var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcûd san'atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem, mâdem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid, bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki, esbâb-ı âlem onu icâd ediyor, yani esbâbın ictimâ'ında o mevcûd vücûd buluyor; veyâhut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyâhut tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te'siriyle vücûda geliyor; veyâhut bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretiyle icâd edilir.
Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhâl, battal, mümteni', gayr-ı kàbil oldukları kat'î isbât edilse, bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarîk-ı Vahdâniyet şeksiz, şübhesiz sâbit olur.
Amma Birinci Yol
■ Amma birinci yol ki: Esbâb-ı âlemin ictimâ'ıyla teşkil-i eşya ve vücûd-u mahlûkattır.
Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.
Birincisi
● Birincisi: Bir eczâhânede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir mâcun istenildi. Hem hayatdâr, hàrika bir tiryâk, onlardan yapılmak icâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat mâcunun ve hayatdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O mâcunlardan herbirisini tedkik ettik.
Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mîzan-ı mahsûs ile, bir-iki dirhem bundan, üç-dört dirhem ötekinden, altı-yedi dirhem başkasından, ve hâkezâ, muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o mâcun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayatdâr tiryâkı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mîzan-ı mahsûs ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyâde olsa, tiryâk hàssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, herbirisinden ayrı bir mîzan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczâları alınmış.
Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar, yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o mâcunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabûl etmem” diye kaçacaktır.
İşte bu misâl gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir mâcundur ve herbir nebât, hayatdâr bir tiryâk gibidir ki, çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve “Esbâb icâd etti” denilse, aynen eczâhânedeki mâcunun, şişelerin devrilmesinden vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.
Elhâsıl; şu eczâhâne-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin mîzan-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. “Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anâsır ve tabâyi ve esbâbın işidir” diyen bedbaht, “O tiryâk-ı acîb, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen divâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır.
Evet, o küfür, ahmakàne, sarhoşâne, divânece bir hezeyandır.
İkinci Muhal
● İkinci Muhâl: Eğer herşey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse, lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbâbı, herbir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl-i intizam ile, gayet hassas bir mîzan ve tam bir ittifak ile, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbâbın ictimâ'ı o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, “Bu muhâldir, olamaz” diyecektir.
Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbı ile alâkadardır, belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr-i Ezelî’ye verilmezse, o esbâb-ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümûnesi olan gözündeki bir hüceyresine girmeleri icâb ediyor. Çünkü, sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor. Şu hâlde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hüceyrecikte, erkân-ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım geliyor. İşte, Sofestâi’nin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyor.
Üçüncü Muhal
● Üçüncü Muhâl: اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kaide-i mukarreresiyle, “Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir.” Hususan o mevcûd, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mîzan içinde ve câmi' bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan bir tek elden çıktığını gösterdiği hâlde; hadsiz ve câmid ve câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karma karışıklık içinde, kör, sağır esbâb-ı tabîiyenin karma karışık ellerine – hadsiz imkânât yolları içinde ve ictimâ' ve ihtilât ile o esbâbın körlüğü, sağırlığı ziyâdeleştiği hâlde – o muntazam ve mevzûn ve vâhid bir mevcûdu onlara isnâd etmek, yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır.
Haydi bu muhâlden kat'-ı nazar, esbâb-ı maddiyenin elbette te'sirleri, mübâşeretle ve temâsla olur. Hâlbuki o esbâb-ı tabîiyenin temâsları, zîhayat mevcûdların zâhirleriyledir. Hâlbuki görüyoruz ki, o esbâb-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temâs edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha latîf, san'atça daha mükemmeldir. Esbâb-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temâs edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyâde san'atça acîb, hilkatçe bedî' bir sûrette oldukları hâlde, o câmid, câhil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbâba isnâd etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur!
Amma İkinci Mesele
■ Amma ikinci mes'ele “Teşekkele binefsihî” dir. Yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor.”
İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var, çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Nümûne için, muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.
Birincisi
● Birincisi: Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmek derecesinde hükmediyorsun.
Çünkü sen mevcûdsun ve basit bir madde ve câmid ve tağayyürsüz değilsin. Belki, dâima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve hàrika ve dâima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekà-i nev'î itibariyle alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güyâ bütün kâinâta bakıyorlar, senin münâsebâtını kâinâtta görüp öylece vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o hàrika vaziyetine göre istifade edersin.
Eğer sen vücûdundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i Kaderin uçları –herbir zerre bir kalem ucu – veya kalem-i Kudretin noktaları – herbir zerre bir nokta – olduğunu kabûl etmezsen, o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki; senin mecmû-u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir göz ve bütün senin mâzi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menba'larını ve rızkının mâdenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu mes'elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece divânece bir hurâfeciliktir!
İkinci Muhal
● İkinci Muhâl: Senin vücûdun bin kubbeli hàrika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin defa bu saraydan daha acîbdir. Çünkü, o saray-ı vücûdun, dâima, kemâl-i intizamla tazelenmektedir. Gayet hàrika olan rûh, kalb ve manevî letâiften kat'-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir a'zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemâl-i muvâzene ve intizam ile baş başa verip, hàrika bir bina, fevkalâde bir san'at, göz ve dil gibi acîb birer mu'cize-i Kudret gösteriyorlar.
Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o cesetteki zerrelere hem hâkim-i mutlak.. hem herbirisine mahkûm-u mutlak; hem herbirisine misil.. hem hâkimiyet noktasında zıt.. hem yalnız Vâcibü'l-Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı, menba'ı.. hem gayet mukayyed.. hem gayet mutlak bir sûrette olmakla beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehad’in eseri olabilen gayet muntazam bir masnû'-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnâd etmek; zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl, belki yüz muhâl olduğunu derk eder.
Üçüncü Muhal
● Üçüncü Muhâl: Eğer senin vücûdun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelî’nin kalemiyle mektûb olmazsa ve tabiata, esbâba mensûb matbu' ise, o vakit senin vücûdundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içinde dâireler misillû, binler mürekkebler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım gelir.
Çünkü, meselâ bu elimizdeki kitab eğer mektûb olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinâd edip, bütün onları yazar. Eğer o, mektûb olmazsa ve onun kalemine verilmezse, “Kendi kendine olmuş” denilse veya tabiata verilse, o vakit matbu' kitab gibi herbir harfi için bir demir kalem lâzımdır ki, tab' edilsin.
Nasıl ki, matbaada hurûfât adedince demir harfler bulunur, sonra o harfler vücûd bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, o hurûfât adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurûfât içinde – bazen olduğu gibi – küçük kalem ile bir büyük harfte bir sahife ince hatla yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için lâzım geliyor. Belki, birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle, senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dâirede, herbir cüz' için, o mürekkebât adedince kalıplar lâzım geliyor. Haydi, yüz muhâl içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi, bu muntazam san'atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adedlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünkü onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san'atlıdırlar. Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek...
İşte sen de anla! Bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât ve hurâfeler, içinde bulunuyor.
Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç!
Üçüncü Kelime
■ Üçüncü Kelime: “İktezathu't-tabiat” yani, “Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor.”
İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümûne için üçünü zikrediyoruz.
Birincisi
● Birincisi: Eğer mevcûdâtta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan san'at ve icâd, Şems-i Ezelî’nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse – belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnâd edilse – lâzım gelir ki; tabiat, icâd için herşeyde hadsiz manevî makine ve matbaaları bulundursun veyâhut herşeyde, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet dercetsin.
Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâlî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnâd edilmese, lâzım gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabîi, fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, ma'nen çok derin bir güneşin haricî vücûdunu kabûl ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabîi güneşleri kabûl etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misâl gibi, mevcûdât ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelî’nin cilve-i esmâsına verilmezse, herbir mevcûdda, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdeta bir ilâhı, içinde kabûl etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı, en hurâfesidir. Hàlık-ı Kâinât’ın san'atını mevhûm, ehemmiyetsiz, şuûrsuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuûrsuz olduğunu gösterir.
İkinci Muhal
● İkinci Muhâl: Eğer gayet intizamlı, mîzanlı, san'atlı, hikmetli şu mevcûdât, nihâyetsiz kadîr, hakîm bir Zâta verilmezse, belki tabiata isnâd edilse, lâzım gelir ki, tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun; tâ, o parça toprak, menşe' ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medâr olabilsin.
Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak, içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve hey'etlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kàbiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için manevî, ayrı, tabîi bir makine bulunmazsa, bu hâl vücûda gelemez.
Çünkü tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, müvellidü'l-mâ, müvellidü'l-humuza, karbon, azotun intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halîtasından ibaret olmakla beraber; hava, su, harâret, ziyâ dahi, herbiri basit ve şuûrsuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilâtları ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san'atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarûre iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, ma'nen Avrupa kadar, manevî ve küçük mikyâsta matbaaları ve fabrikaları bulundursun. Tâ ki, bu kadar hayatdâr kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensûcâtları dokuyabilsin.
İşte, tabîiyyûnların fikr-i küfrîleri ne derece dâire-i akıldan haric saptığını kıyâs et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan sûretindeki ahmak sarhoşlar “mütefennin ve akıllıyız” diye da'vâ ettikleri hâlde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni' ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurâfeyi kendilerine meslek ittihàz ettiklerini gör, gül ve tükür!
Eğer desen: Mevcûdât tabiata isnâd edilse böyle acîb muhâller olur, imtina' derecesinde müşkülât olur. Acaba Zât-ı Ehad ve Samed’e verildiği vakit o müşkülât nasıl kalkıyor? Ve o suûbetli imtina', o sühûletli vücûba nasıl inkılâb eder?
Elcevab: Birinci Muhâl’de, nasıl ki güneşin cilve-i in'ikâsı kemâl-i sühûletle, külfetsiz, en küçük zerrecik câmidden tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve te'sirini misâlî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri hâlde; eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabîi ve bizzat bir güneşin haricî vücûdu, imtina' derecesinde bir suûbetle olabilmesi kabûl edilmek lâzım gelir.
Öyle de, herbir mevcûd, doğrudan doğruya Zât-ı Ehad ve Samed’e verilse, vücûb derecesinde bir sühûlet, bir kolaylık ile ve bir intisab ve cilve ile, herbir mevcûda lâzım olan herbir şey ona yetiştirilebilir.
Eğer o intisab kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcûd kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtina' derecesinde yüz bin müşkülât ve suûbetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinâtın küçük bir fihristesi olan gayet hàrika makine-i vücûdunu icâd eden, içindeki kör tabiatın, bu kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet sâhibi olduğunu farz etmek lâzım gelir. Bu ise bir muhâl değil, belki binler muhâldir.
Elhâsıl, nasıl ki Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un şerîk ve nazîri mümteni' ve muhâldir; öyle de, rubûbiyetinde ve icâd-ı eşyada başkalarının müdâhalesi, şerîk-i zâtî gibi mümteni' ve muhâldir.
Amma İkinci Muhâl’deki müşkülât ise: Müteaddid risalelerde isbât edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid-i Ehad’e verilse, bütün eşya bir tek şey gibi sühûletli ve kolay olur. Eğer esbâba ve tabiata verilse, bir tek şey umum eşya kadar müşkülâtlı olduğu, müteaddid ve kat'î bürhânlarla isbât edilmiş. Bir bürhânın hülâsası şudur ki:
Nasıl ki bir adam, bir pâdişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisab etse, o memur ve o asker, o intisab kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet-i şahsiyesinden fazla işlere medâr olabilir. Ve pâdişahı nâmına, bazen bir şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihâzâtını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisab münâsebetiyle, pâdişahın hazineleri ve arkasındaki nokta-i istinâdı olan ordu, o kuvveti, o cihâzâtı taşıyor. Demek gördüğü işler, şâhâne olarak bir pâdişahın işi gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misillû hàrika olabilir.
Nasıl ki karınca, o memuriyet cihetiyle Fir'avun’un sarayını harâb ediyor. Sinek o intisab ile Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisab ile, buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihâzâtını yetiştiriyor. (Hâşiye) <ft3>[^10]</ft3> Eğer o intisab kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihâzâtını ve kuvvetini belinde ve bileğinde taşımağa mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet mikdarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir pâdişahın cihâzât-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acîb hurâfeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayâlden utanıyorlar!
[^10]:(Hâşiye) Evet, eğer o intisab olsa, o çekirdek, kader-i İlâhîden bir emir alır, o hàrika işlere mazhar olur. Eğer o intisab kesilse, o çekirdeğin hilkati, koca çam ağacının hilkatinden daha ziyâde cihâzât ve iktidar ve san'atı iktiza eder. Çünkü, dağdaki, Kudret eseri olan mücessem çam ağacının, bütün a'zâları ve cihâzâtıyla, o çekirdekteki Kader eseri olan manevî ağaçta mevcûd bulunması lâzım gelir. Çünkü o koca ağacın fabrikası, o çekirdektir. İçindeki kaderî ağaç, kudretle hàriçte tezâhür eder, cismânî çam ağacı olur.
Elhâsıl; Vâcibü'l-Vücûd’a her mevcûdu vermek, vücûb derecesinde bir sühûleti var. Ve tabiata icâd cihetinde vermek, imtina' derecesinde müşkül ve haric-i dâire-i akliyedir.
Üçüncü Muhal
● Üçüncü Muhâl: Bu muhâli izâh edecek, bazı risalelerde beyân edilen iki misâl:
Birinci Misal
Birinci Misâl: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmîl ve tezyîn edilmiş, hàlî bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş. İçine bakmış, binler muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, “Hàriçten kimse müdâhale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kàbil görmüyor ki, o şey bunları yapsın.
Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcûdât fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sâir içindeki şeyler gibi, hiçbir kàbiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyîn etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecbûriye, eşya-yı âhere nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvânı olmak cihetiyle, o sarayın mecmûuna bu defteri münâsebetdâr gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyîn edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
İşte, aynen bu misâl gibi, hadsiz derecede misâldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mu'cizâne hikmetle dolu şu saray-ı âlemin içine, inkâr-ı Ulûhiyete giden “tabîiyyûn” fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Dâire-i mümkinât haricinde olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un eser-i san'atı olduğunu düşünmeyerek ve Ondan i'râz ederek, dâire-i mümkinât içinde, kader-i İlâhînin yazar-bozar bir levhası hükmünde ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına tebeddül ve tağayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hatâ olarak “tabiat” nâmı verilen bir mecmua-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste-i san'at-ı Rabbâniyeyi görür ve der ki:
“Mâdem bu eşya bir sebeb ister; hiçbir şeyin bu defter gibi münâsebeti görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabûl etmez ki, gözsüz, şuûrsuz, kudretsiz bu defter, rubûbiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden icâdı yapamaz. Fakat mâdem Sâni'-i Kadîm’i kabûl etmiyorum; öyle ise en münâsibi, ‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’ diyeceğim”der.
Biz de deriz:
Ey ahmaku'l-humakàdan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak! Zerrâttan seyyârâta kadar bütün mevcûdât, ayrı ayrı lisânlarla şehâdet ettikleri ve parmaklarıyla işâret ettikleri bir Sâni'-i Zülcelâl’i gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkàş-ı Ezelî’nin cilvesini müşâhede et, fermânına bak, Kur'ânını dinle, o hezeyanlardan kurtul!..
İkinci Misal
İkinci Misâl: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dâiresine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber ta'limlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşâhede eder. Onun kaba, vahşî aklı, bir kumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun-u pâdişahî ile o kumandanın emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayâlî ip ne kadar hàrikalı bir ip olduğunu düşünüp, hayrette kalır.
Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmie, Cuma gününde dâhil olur. O cemâat-i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde eder, oturduklarını müşâhede eder. Manevî ve semâvî kanunların mecmûundan ibaret olan Şerîatı ve Şerîat Sâhibi’nin emirlerinden gelen manevî düsturlarını anlamadığından, o cemâatin maddî iplerle bağlandığını ve o acîb ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan sûretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.
İşte, aynı bu misâl gibi, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Ma'bûd-u Ezelî’nin muntazam bir mescidi olan şu kâinâta, mahz-ı vahşet olan inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan-ı Ezelî’nin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinâtın manevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek ve Saltanat-ı Rubûbiyetin kavânîn-i itibariyesi ve o Ma'bûd-u Ezelî’nin Şerîat-ı Fıtriye-i Kübrâsının, manevî ve yalnız vücûd-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcûd-u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlâhiyenin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücûd-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icâd vermek, sonra da onlara “tabiat” nâmını takmak ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, kudret ve müstakil bir kadîr telâkki etmek, misâldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir!..
Elhâsıl, tabîiyyûnların, mevhûm ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sâhibi ise, ancak bir san'at olabilir, sâni' olamaz. Bir nakıştır, nakkàş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şerîat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, hàlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır, masdar olamaz.
Elhâsıl: Mâdem mevcûdât var. Mâdem “Onaltıncı Nota”nın başında denildiği gibi, mevcûdun vücûduna, taksim-i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün – herbirinin üç zâhir muhâller ile – butlânı kat'î bir sûrette isbât edildi. Elbette, bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan Vahdet yolu, kat'î bir sûrette isbât olunuyor.
O dördüncü yol ise, baştaki ﴾ اَفِى اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّـمٰوَاتِ وَالْاَرْـضِـ ﴿ âyeti, şeksiz ve şübhesiz, bedâhet derecesinde, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un ulûhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest-i kudretinden çıktığını ve semâvât ve arz, kabza-i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.
Ey esbâb-perest ve tabiata tapan bîçâre adam!
Mâdem herşeyin tabiatı, herşey gibi mahlûktur; çünkü san'atlıdır ve yeni oluyor...
Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnû'dur.
Ve mâdem herşeyin vücûdu pek çok cihâzât ve âletlere muhtaçtır.
O hâlde, o tabiatı icâd eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti rubûbiyetine ve icâdına teşrîk etsin? Hâşâ! Belki doğrudan doğruya, müsebbebi, sebeb ile beraber halk ederek, cilve-i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertib ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukàrenet vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci' olmak için, esbâb ve tabiatı dest-i kudretine perde etmiş, izzetini o sûretle muhâfaza etmiş.
Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertib edip tanzim etsin, daha mı kolaydır? Yoksa hàrika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol!
Veyâhut bir kâtib, mürekkeb, kalem, kağıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa daha mı kolaydır? Yoksa o kağıt, mürekkeb, kalem içinde, o kitaptan daha san'atlı, daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsûs olarak bir yazı makinesi icâd etsin, sonra o şuûrsuz makineye “Haydi sen yaz” desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?
Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icâdı o kitaptan yüz defa daha müşküldür. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını yazmasına vâsıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.
Elcevab: Nakkàş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihâyetsiz cilve-i esmâsını her vakit tazelendirmekle, ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî sîmâları öyle bir sûrette halk etmiştir ki, hiçbir mektûb-u Samedânî ve hiçbir kitab-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâ-külli hâl, ayrı mânâları ifâde etmek için, ayrı bir sîmâsı bulunacak.
Eğer gözün varsa, insanın sîmâsına bak, gör ki; zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük sîmâda, a'zâ-yı esâsîde ittifak ile beraber, herbir sîmâ, umum sîmâlara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet-i fârikası var olduğu kat'iyyen sâbittir. Bunun için, herbir sîmâ ayrı bir kitaptır. Yalnız san'atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertib ve te'lif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücûda lâzım olan herşeyi dercetmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister. Haydi, farz-ı muhâl olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen intizamını kalıba sokmaktan başka, o tanzimin icâdından, icâdları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın cismindeki maddeleri aktâr-ı âlemden mîzan-ı mahsûsla ve hàs bir intizamla icâd etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icâd eden Kadîr-i Mutlak’ın kudret ve irâdesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurâfedir.
İşte bu saat ve kitab misâlleri gibi, Sâni'-i Zülcelâl, Kadîr-i Küll-i Şey', esbâbı halk etmiş, müsebbebâtı da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbâba bağlıyor. Kâinâtın harekâtının tanzimine dair kavânîn-i âdetullâhtan ibaret olan Şerîat-ı Fıtriye-i Kübrâ-yı İlâhiye’nin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir âyine ve bir ma'kes olan tabiat-ı eşyayı, irâdesiyle ta'yin etmiştir. Ve o tabiatın vücûd-u haricîye mazhar olan vechini, kudretiyle icâd etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş. Acaba gayet derecede ma'kul ve hadsiz bürhânların neticesi olan bu hakikatin kabûlü mü daha kolaydır? Acaba vücûb derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuûrsuz, mahlûk, masnû', basit olan o sebeb ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin vücûduna lâzım hadsiz cihâzât ve âlâtı verip hakîmâne, basîrâne olan işleri kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtina' derecesinde imkân haricinde değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havâle ediyoruz.
Münkir ve tabiat-perest diyor ki: Mâdem beni insafa dâvet ediyorsun. Ben de diyorum ki:
Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece muhâl, hem gayet zararlı ve nihâyet derecede çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Sâbık tahkîkatınızdan, zerre mikdar şuûru bulunan anlayacak ki; esbâba, tabiata icâd vermek mümteni'dir, muhâldir. Ve herşeyi doğrudan doğruya Vâcibü'l-Vücûd’a vermek vâcibdir, zarûrîdir. “Elhamdülillâhi ale'l-îmân” deyip îmân ediyorum.
Yalnız bir şübhem var: Cenâb-ı Hakk’ın Hàlık olduğunu kabûl ediyorum. Fakat bazı cüz'î esbâbın ehemmiyetsiz şeylerde icâda müdâhaleleri ve bir parça medh ü senâ kazanmaları, saltanat-ı rubûbiyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?
Elcevab: Bazı risalelerde gayet kat'î isbât ettiğimiz gibi; hâkimiyetin şe'ni, müdâhaleyi reddetmektir. Hattâ en ednâ bir hâkim, bir memur, dâire-i hâkimiyetinde oğlunun müdâhalesini kabûl etmiyor. Hattâ hâkimiyetine müdâhale tevehhümüyle, bazı dindar pâdişahlar, Halife oldukları hâlde, masûm evlâdlarını katletmeleri, bu “redd-i müdâhale kanunu”nun hâkimiyette ne kadar esâslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir memlekette iki pâdişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği “men'-i iştirâk kanunu” tarih-i beşerde çok acîb herc ü merc ile kuvvetini göstermiş. Acaba âciz ve muâvenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi, bu derece müdâhaleyi reddetmeyi ve başkasının müdâhalesini men'etmeyi ve hâkimiyetinde iştirâk kabûl etmemeyi ve makamında istiklâliyetini nihâyet taassubla muhâfazaya çalışmayı gör; sonra hâkimiyet-i mutlaka, Rubûbiyet derecesinde.. ve âmiriyet-i mutlaka, Ulûhiyet derecesinde..ve istiklâliyet-i mutlaka, Ehadiyet derecesinde.. ve istiğnâ-yı mutlak, Kàdiriyet-i mutlaka derecesinde bir Zât-ı Zülcelal’de, bu redd-i müdâhale ve men'-i iştirâk ve tard-ı şerîk, ne derece o hâkimiyetin zarûrî bir lâzımı ve vâcib bir muktezâsı olduğunu kıyâs edebilirsen et.
Amma ikinci şık şübhen ki: Bazı esbâb; bazı cüz'iyâtın, bazı ubûdiyetlerine merci' olsa o Ma'bûd-u Mutlak olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’a müteveccih zerrâttan seyyârâta kadar mahlûkatın ubûdiyetlerinden ne noksan gelir?
Elcevab: Şu kâinâtın Hàlık-ı Hakîm’i, kâinâtı bir ağaç hükmünde halkedip, en mükemmel meyvesini zîşuûr ve zîşuûrun içinde en câmi' meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibâdeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinâtı halkeden o Vâhid-i Ehad, bütün kâinâtın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibâdetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıd olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinâtı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ!..
Hem, hikmetini ve rubûbiyetini inkâr ettirecek bir tarzda mahlûkatın ibâdetlerini başkalara vermeye rızâ gösterir mi, hiç müsâade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef'âliyle gösterdiği hâlde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnetdârlıklarını, tahabbüb ve ubûdiyetlerini başka esbâba vermekle kendini unutturup, kâinâttaki makàsıd-ı àliyesini inkâr ettirir mi? Ey tabiat-perestlikten vazgeçen arkadaş! Haydi sen söyle!
O diyor:
Elhamdülillâh bu iki şübhem hallolmakla beraber; vahdâniyet-i İlâhiyeye dair ve Ma'bûd-u Bilhak O olduğuna ve Ondan başkaları ibâdete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir. ∗ ∗ ∗
Hâtime
Tabiat fikr-i küfrîsini terk eden ve îmâna gelen zât diyor ki: Elhamdülillâh, benim şübhelerim kalmadı. Yalnız merakımı mûcib olan birkaç suâlim var.
Birinci Sual
■ BİRİNCİ SUÂL:
Çok tenbellerden ve târikü's-salâtlardan işitiyoruz. Diyorlar ki: “Cenâb-ı Hakk’ın bizim ibâdetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ânda çok şiddet ve ısrar ile, ibâdeti terk edeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdid ediyor? Îtidâlli ve istikametli ve adâletli olan ifâde-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hatâya karşı nihâyet şiddeti gösteriyor?”
ELCEVAB:
Evet, Cenâb-ı Hak senin ibâdetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın, ma'nen hastasın. İbâdet ise, manevî yaralarına tiryâklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbât etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukâbil, hekime dese: “Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.
Amma Kur'ânın, terk-i ibâdet hakkında şiddetli tehdidâtı ve dehşetli cezaları ise: Nasıl ki bir pâdişah, raiyetinin hukukunu muhâfaza etmek için, âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatâsına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de, ibâdeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in raiyeti hükmünde olan mevcûdâtın hukukuna ehemmiyetli bir tecâvüz ve manevî bir zulüm eder. Çünkü, mevcûdâtın kemâlleri, Sâni'a müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibâdet ile tezâhür eder. İbâdeti terk eden, mevcûdâtın ibâdetini görmez ve göremez, belki de inkâr eder. O vakit, ibâdet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektûb-u Samedânî ve birer âyine-i esmâ-i Rabbâniye olan mevcûdâtı, àlî makamlarından tenzîl ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perîşan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcûdâtı tahkîr eder, kemâlâtını inkâr ve tecâvüz eder.
Evet, herkes kâinâtı kendi âyinesiyle görür. Cenâb-ı Hak, insanı kâinât için bir mikyâs, bir mîzan sûretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın i'tikàd-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ, gayet me'yûs ve mâtemli olarak ağlayan bir insan, mevcûdâtı ağlar ve me'yûs sûretinde görür. Gayet sürûrlu ve neş'eli, müjdeli ve kemâl-i neş'esinden gülen bir adam, kâinâtı, neş'eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddi bir sûrette ibâdet ve tesbih eden adam, mevcûdâtın hakikaten mevcûd ve muhakkak olan ibâdet ve tesbihâtlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibâdeti terk eden adam, mevcûdâtı, hakikat-i kemâlâtına tamamıyla zıt ve muhâlif ve hatâ bir sûrette tevehhüm eder ve ma'nen onların hukukuna tecâvüz eder.
Hem o târikü's-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdid eder. Hem netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı olan ibâdeti terk ettiğinden, Hikmet-i İlâhîye ve Meşîet-i Rabbâniyeye karşı bir tecâvüz hükmüne geçer, onun için cezaya çarpılır.
Elhâsıl; ibâdeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder – nefis ise Cenâb-ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür – hem kâinâtın hukuk-u kemâlâtına karşı bir tecâvüz, bir zulümdür. Evet, nasıl ki küfür, mevcûdâta karşı bir tahkîrdir; terk-i ibâdet dahi, kâinâtın kemâlâtını bir inkârdır. Hem Hikmet-i İlâhiyeye karşı bir tecâvüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstehak olur.
İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifâde etmek için, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, mu'cizâne bir sûrette o şiddetli tarz-ı ifâdeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-i belâğat olan mutâbık-ı muktezâ-yı hâle mutâbakat ediyor.
İkinci Sual
■ İKİNCİ SUÂL:
Tabiattan vazgeçen ve îmâna gelen zât diyor ki: Her mevcûd, her cihette, her işinde ve herşeyinde ve her şe'ninde meşîet-i İlâhiyeye ve kudret-i Rabbâniyeye tâbi olması, çok azîm bir hakikattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Hâlbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihâyet derecede mebzûliyet, hem hilkat ve icâd-ı eşyadaki hadsiz sühûlet, hem sâbık bürhânlarınızla tahakkuk eden, Vahdet yolundaki icâd-ı eşyada nihâyet derecede kolaylık ve sühûlet, hem nass-ı Kur'ân ile beyân edilen,
﴿ مَا خَلْقُكــُمْ وَلاَ بَعْثُكُـمْ اِلَّا كــَنَفْسٍ وَاحِـدَةٍ ﴾
﴿ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَـةِ اِلَّا كــَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ﴾
gibi âyetlerin sarâhaten gösterdikleri nihâyet derecede kolaylık, o hakikat-i azîmenin, en makbûl ve en ma'kul bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?
ELCEVAP:
Yirminci Mektûbun Onuncu Kelimesi olan وَهُوَعَلٰى كــُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ beyânında, o sır gayet vâzıh ve kat'î ve mukni' bir tarzda beyân edilmiş. Hususan o mektûbun zeylinde daha ziyâde vuzûh ile isbât edilmiş ki, bütün mevcûdât, Sâni'-i Vâhid’e isnâd edildiği vakit, bir tek mevcûd hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid-i Ehad’e verilmezse, bir tek mahlûkun icâdı bütün mevcûdât kadar müşkülleşir ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suûbetli olur.
Eğer Sâni'-i Hakîki’sine verilse, kâinât bir ağaç gibi ve ağaç bir çekirdek gibi ve Cennet bir bahar gibi ve bahar bir çiçek gibi kolaylaşır, sühûlet peydâ eder. Ve bilmüşâhede görünen hadsiz mebzûliyet ve ucuzluğun ve her nev'in sühûletle kesret-i efrâdı bulunmasının ve kesret-i sühûlet ve sür'atle muntazam, san'atlı, kıymetli mevcûdâtın kolayca vücûda gelmesinin sırlarına medâr olan ve hikmetlerini gösteren yüzer delillerinden ve başka risalelerde tafsîlen beyân edilen bir-ikisine muhtasar bir işâret ederiz.
Meselâ, nasıl ki yüz nefer bir zâbitin idaresine verilse, bir neferin yüz zâbitin idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi; bir ordunun techizât-ı askeriyesi bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir pâdişahın emrine verildiği vakit, âdeta kemiyeten bir neferin techizâtı kadar kolaylaştığı gibi, bir neferin techizât-ı askeriyesi müteaddid merkezlere, müteaddid fabrikalara, müteaddid kumandanlara havâlesi de, âdeta bir ordunun techizâtı kadar kemiyeten müşkülâtlı oluyor. Çünkü bir tek neferin techizâtı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir.
Hem bir ağacın, sırr-ı vahdet cihetiyle, bir kökte, bir merkezde, bir kanun ile mevâdd-ı hayatiyesi verildiğinden, binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar sühûletli olduğu bilmüşâhede görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, herbir meyveye lâzım mevâdd-ı hayatiye başka yerden verilse, herbir meyve bir ağaç kadar müşkülât peydâ eder. Belki ağacın bir enmûzeci ve fihristesi olan bir tek çekirdek dahi, o ağaç kadar suûbetli olur. Çünkü bir ağacın hayatına lâzım olan bütün mevâdd-ı hayatiye bir tek çekirdek için de lâzım oluyor.
İşte bu misâller gibi yüzler misâller var, gösteriyorlar ki, Vahdette nihâyet derecede sühûletle vücûda gelen binler mevcûd, şirkte ve kesrette bir tek mevcûddan daha ziyâde kolay olur. Sâir risalelerde bu hakikat iki kere iki dört eder derecede isbât edildiğinden, onlara havâle edip, burada yalnız bu sühûlet ve kolaylığın ilim ve kader-i İlâhî ve kudret-i Rabbâniye nokta-i nazarında gayet mühim bir sırrını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Sen bir mevcûdsun. Eğer Kadîr-i Ezelî’ye kendini versen, bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle, seni bir ânda halk eder. Eğer sen kendini Ona vermezsen, belki esbâb-ı maddiyeye ve tabiata isnâd etsen, o vakit sen kâinâtın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesi olduğundan; seni yapmak için kâinâtı ve anâsırı ince elek ile eleyip hassas ölçülerle aktâr-ı âlemden senin vücûdundaki maddeleri toplamak lâzım gelir. Çünkü esbâb-ı maddiye yalnız terkîb eder, toplar. Kendilerinde bulunmayanı hiçten, yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i akıl yanında musaddaktır. Öyle ise, küçük bir zîhayatın cismini aktâr-ı âlemden toplamaya mecbur olurlar.
İşte Vahdette ve Tevhidde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkülât var olduğunu anla.
İkincisi; ilim noktasında hadsiz bir sühûlet vardır. Şöyle ki:
Kader, ilmin bir nev'idir ki, herşeyin manevî ve mahsûs kalıbı hükmünde bir mikdar ta'yin eder ve o mikdar-ı kaderî, o şeyin vücûduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret icâd ettiği vakit, gayet sühûletle, o kaderî mikdar üstünde icâd eder.
Eğer o şey muhît ve hadsiz ve ezelî bir ilmin sâhibi olan Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, sâbıkan geçtiği gibi, binler müşkülât değil, belki yüz muhâlât ortaya düşer. Çünkü o mikdar-ı kaderî ve mikdar-ı ilmî olmazsa, binler haricî ve maddî kalıplar, küçücük bir hayvanın cesedinde istimâl edilmek lâzım gelir.
İşte Vahdette nihâyetsiz kolaylık ve dalâlette ve şirkte hadsiz müşkülâtın bir sırrını anla, ﴾ وَمَٓا اَمْرُالسَّاعَةِ اِلَّاكــَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَـبُـ ﴿ âyeti ne kadar hakikatli ve doğru ve yüksek bir hakikati ifâde ettiğini bil!
Üçüncü Sual
■ ÜÇÜNCÜ SUÂL:
Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki, “Hiçten, hiçbir şey icâd edilmiyor ve hiçbir şey i'dâm edilmiyor; yalnız bir terkîb, bir tahlildir ki, kâinât fabrikasını işlettiriyor.”
ELCEVAB:
Nur-u Kur'ân ile mevcûdâta bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbâb vâsıtasıyla bu mevcûdâtın teşekkülât ve vücûdlarını – sâbıkan isbât ettiğimiz tarzda – imtina' derecesinde müşkülâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.
Bir kısmı Sofestâi olup, insanın hàssası olan akıldan istifâ ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinâtın vücûdunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücûdlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbâb ve tabiatın icâd sâhibi olmalarından daha ziyâde kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinâtı inkâr edip, cehl-i mutlaka düşmüşler.
İkinci gürûh bakmışlar ki, dalâlette, esbâb ve tabiat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icâdı, hadsiz müşkülâtı var ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için, bilmecbûriye, icâdı inkâr ediyorlar, “Yoktan var olmaz” diyorlar ve i'dâmı da muhâl görüyorlar, “Var yok olmaz” hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrât ile, tesâdüf rüzgârlarıyla bir terkîb ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak sûretinde bir vaziyet-i itibariye tahayyül ediyorlar.
İşte, sen gel, ahmaklığın ve cehâletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil, ibret al!
Acaba her senede dört yüz bin envâ'ı birden zemin yüzünde icâd eden ve semâvât ve arzı altı günde halk eden ve altı haftada, her baharda, kâinâttan daha san'atlı, hikmetli, zîhayat bir kâinâtı inşâ eden bir Kudret-i Ezeliye, bir ilm-i Ezelînin dâiresinde plânları ve mikdarları taayyün eden mevcûdât-ı ilmiyeyi, göze göstermeyen bir eczâ ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir eczâ misillû, gayet kolay o ma'dûmât-ı hariciye olan mevcûdât-ı ilmiyeye vücûd-u haricî vermeyi o Kudret-i Ezeliyeden uzak görmek ve icâdı inkâr etmek, evvelki gürûh olan Sofestâilerden daha ziyâde ahmakàne ve câhilânedir.
Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz'-ü ihtiyarîden başka ellerinde olmayan, fir'avunlaşmış kendi nefisleri hiçbir şeyi i'dâm ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icâd edemediklerinden ve güvendikleri esbâb ve tabiatın ellerinden hiçten icâd gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: “Yoktan var olmaz, var da yok olmaz” deyip, bu bâtıl ve hatâ düsturu, Kadîr-i Mutlak’a teşmîl etmek istiyorlar.
Evet, Kadîr-i Zülcelâl’in iki tarzda icâdı var.
Biri ihtirâ' ve ibdâ' iledir. Yani hiçten, yoktan vücûd veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icâd edip eline veriyor.
Diğeri inşâ ile, san'at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakîk hikmetler için, kâinâtın anâsırından bir kısım mevcûdâtı inşâ ediyor; her emrine tâbi olan zerrâtları ve maddeleri, rezzâkıyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet, Kadîr-ı Mutlak’ın iki tarzda, hem ibdâ', hem inşâ sûretinde icâdı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay, en sühûletli, belki dâimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ'-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerrâtlarından başka bütün keyfiyât ve ahvâllerini hiçten var eden bir Kudret’e karşı “Yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı
Tabiatı bırakan ve hakikate geçen zât diyor ki: Cenâb-ı Hakk’a zerrât adedince şükür ve hamd ve senâ ediyorum ki, kemâl-i îmânı kazandım, evhâm ve dalâletlerden kurtuldum ve hiçbir şübhem de kalmadı.
Elhamdülillâhi alâ dini'l-İslâm ve kemâli'l-îmân.
﴿ سُـبْحَانَكَ لَاعِلْـمَ لَنَٓـا اِلَّا مَا عَلَّمْتَـنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يـمُ الْحَك۪يـمُ ﴾ ∗ ∗ ∗