Onbeşinci Şuâ
El-Hüccetü'z-Zehrâ
İKİ MAKAMDIR
[Bu ders; zâhiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir risaledir. Hem benim tefekkürî hayatımın, hem Nurun tahkîkî hayat-ı maneviyesinin ilmelyakìn, aynelyakìn ittihâdından çıkan bir meyve-i îmâniye ve firdevsî bir semere-i Kur'âniyedir.]
Said Nursî
Birinci Makam
Birinci Kısım
BİRİNCİ MAKAM
ÜÇ KISIMDIR
[Yirminci Mektûbun Hülâsatü'l-Hülâsası, Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’de Verilen Dersin Birinci Kısmıdır.]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
وَبِهِ نَسْتَعِينُ
Afyon hapsinde onbir ay tecrid-i mutlakta bulunduğuma dair mahkeme-i temyize yazdığım istid'a bahânesiyle otuzbeş sene inzivada, hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazkârâne tarassudlarla yirmiüç sene sıkıntı çekmesinden insanlardan tevahhuş edip yalnız tek başına kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iştiyakla arzulayandan başka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmasından çok sıkılan benim gibi bir bîçâreyi, beşinci koğuşa cebren nakil ve kardeşlerimin yanıma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telâş ederken, birden bir alâmet-i hiddet ve gadab olarak soğuk o derece şiddetlendi ki; eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım. O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü:
Kalbe geldi ki: “Gerçi Nur şâkirdleri, her koğuşta hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nur dersleri ile çalışıyorlar. Fakat bu beşinci koğuş, bir nev'i tecridhâne olmasından tazeleniyor, değişiyor; Nur dersine daha ziyâde muhtaçtır. Hem Rus’un dehşetli bir inkâr ile ve Allah’ı tanımamak ile hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette îmân-ı Billâh’taki mevcûdiyet ve vahdâniyet-i İlâhiyeye dair gayet kat'î ve kuvvetli derslere pek ziyâde ihtiyaçları var.” diye tesbihâtta kalbe geldi. Ben de sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ve koca Yirminci Mektûb Risalesi, onbir kelimesinde hem onbir bürhân-ı vücûb-u vücûd ve vahdet-i Rabbâniye, hem onbir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilâtla gösteren ve bir rivâyette ism-i a'zam taşıyan bu tehlil ve tevhid-i muazzam:
لَا إِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَاشَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ
kudsî cümleyi mütefekkirâne tekrar edip Yirminci Mektûb’un kısa bir hülâsatü'l-hülâsasını beraber düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: “Bu kısacık hülâsayı Nâdir Hocaya ve buradaki gençlere ders ver.” Ben de Bismillâh deyip başladım, dedim:
Bu kelâm-ı tevhidde onbir müjde, onbir hüccet-i îmâniye var. Şimdi, yalnız hüccetlere gayet kısa bir işâret edip, izâhını ve müjdeleri Yirminci Mektûb ve Nur eczâlarına havâle edeceğim. Fakat şimdi, o dersi yazdığım zaman onlara söylemediğim bazı kelimeleri ve nükteleri dahi yazmağı münâsib gördüm. İşte o kelâm-ı tevhidin onbir kelimesinden:
Birinci Kelime
BİRİNCİ KELİME: لَا إِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dır.
Bundaki hüccet ise matbu' Âyetü'l-Kübrâ Risalesi’dir. O emsâlsiz hüccetin hàrikalığı içindir ki; İmâm-ı Ali (R.A.), Nurun eczâlarından haber verdiği sırada وَبِالْآيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنِّيﱈ مِنَ الْفَجَتِ deyip o Âyetü'l-Kübrâ’yı şefâatçi yaparak Nur şâkirdlerinin Denizli hapsinde, o risalenin hem Ankara, hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında te'sirli intişarıyla talebelerine berâet kazandırmağa sebeb olduğu gibi, onun gizli tab'ı da, şâkirdlerinin dokuz ay mevkufiyetlerine vesile olmasıyla İmâm-ı Ali’nin (R.A.), hem kerâmet-i gaybiyesini, hem Nur şâkirdlerinin bedeline duâsını pek zâhir bir sûrette tasdik etti.
Evet, Âyetü'l-Kübrâ Şuâı, otuzüç icmâ-ı azîmi ve küllî hüccetleri mevcûdâtın hey'et-i mecmuasında gösterip, herbir hüccet-i külliyede hadsiz bürhânlara işâret ederek başta semâvât, yıldızlar kelimeleriyle; arz, hayvanat ve nebâtât kelâmları ve cümleleriyle; gitgide tâ kâinât mecmuası, müştemilât ve mevcûdât ve hudûs ve imkân ve tağayyür hakikatlerinin kelimeleriyle Vâcibü'l-Vücûdun mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş zuhûrunda ve gündüz kat'iyyetinde isbât ediyor. Sarsılmaz bir îmân isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Âyetü'l-Kübrâ’ya müracaat etsinler.
İkinci Kelime
İKİNCİ KELİME: وَحْدَهُ dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Bu kâinâtta, her cihette bir birlik, bir vahdet görünüyor. Meselâ; kâinât bir muntazam şehir, bir muhteşem saray, bir mücessem mânidâr kitab, bir cismânî ve her âyeti, hattâ herbir harfi ve herbir noktası, mu'cizekâr bir Kur'ân hükmünde bulunmasıyla bir vahdet ve birlik gösterdiği gibi, o sarayın lambası bir ve takvimci kandili bir ve ateşli aşçısı bir ve sakacı süngeri, sucusu bir, bir bir bir, tâ binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle o sarayın ve şehrin, o kitabın, o cismânî Kur'ân-ı kebîrin, sâhibi, hâkimi, kâtibi, musannifi bilbedâhe mevcûd ve vâhid ve birdir diye kat'î isbât eder.
Üçüncü Kelime
ÜÇÜNCÜ KELİME: لَاشَرِيكَ لَهُ dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur ki:
Âyetü'l-Kübrâ Şuâı’nın mâdeni, üstadı, esâsı ve “Âyetü'l-Kübrâ” nâmında olan ﴾ قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لَا بْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَب۪يلًا ﴿ ilâ âhir.. âyet-i ekberidir. Yani: “Eğer şerîki olsa ve başka parmaklar icâda ve rubûbiyete karışsa idiler, intizam-ı kâinât bozulacaktı.” Hâlbuki, küçücük sineğin kanadından ve göz bebeğindeki hüceyrecikten tut, tâ tayyare-i cevviye olan hadsiz kuşlara, tâ manzûme-i şemsiyeye kadar herşeyde cüz'î-küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizam bulunması; şeksiz ve kat'î bir sûrette şerîklerin muhâliyetine ve ma'dûmiyetine delâlet ettiği gibi, Vâcibü'l-Vücûdun mevcûdiyetine ve vahdetine bilbedâhe şehâdet eder.
Dördüncü Kelime
DÖRDÜNCÜ KELİME: لَهُ الْمُلْكُ dür.
Bundaki uzun hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde, herbir baharda yüzbin nev'i nebâtâtın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsulâtlarını ayrı ayrı, hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl-i intizamla kaldırıp ikiyüzbin nev'i hayvanatına ondan erzâk ve ta'yinâtı –rahmet ve hikmet eliyle– ihtiyaçlarına göre tevzî' eden hadsiz kudret ve ilim sâhibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki; bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasında bu tasarrufâtı yapıyor. Bu Mutasarrıf-ı Hakîmi ve Mâlik-i Rahîmi tanımayan; bu zemini, ahmak sofestâiler gibi mahsulâtıyla inkâr etmeğe mecbur olur.
Beşinci Kelime
BEŞİNCİ KELİME: وَلَهُ الْحَمْدُ dür.
Bundaki pek geniş hüccete gayet kısa bir işârettir:
Evet, gözümüzle görüyoruz ve aklımızla bedâhetle biliyoruz ki; bu kâinât şehrinde ve zemin mahallesinde ve insan ve hayvanat kışlasında öyle bir Rezzâk-ı Rahîm ve Muhsin-i Kerîm tasarruf ve nezâret ve terbiye eder ki; kendi ni'metlerine mukâbil hamd ve şükrettirmek için, zemini bir sefîne-i tüccariye ve erzâk getiren bir şimendifer ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzında yüzbin nev'i taamlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup kış âhirinde erzâkları biten muhtaç zîhayatlara yetiştiren bir Rezzâk-ı Rahîm’in işleri olduğunu zerre kadar aklı bulunan tasdik eder. Ve tasdik etmeyip inkâra sapan, elbette zemin yüzünde vesile-i hamd ve şükrân olan bütün muntazam ni'metleri ve muayyen rızıkları inkâr etmeğe mecbur olarak ahmak bir muzır hayvan olur.
Altıncı Kelime
ALTINCI KELİME: يُحْيِى dir.
Hüccetine, gayet kısa bir işâret:
Evet, Onuncu Söz’de ve Nur eczâlarında bürhânlarıyla isbât edilmiş ki: Her baharda, zîhayattan üçyüzbin nev'i ve çeşit çeşit tarzlarda ve hadsiz efrâdı bulunan bir ordu-yu sübhânî, rû-yi zeminde ihyâ ediliyor. Onlara hayat ve levâzımat-ı hayatiye kemâl-i intizamla veriliyor. Haşr-i A'zam’ın yüzbin nümûnelerini, belki emârelerini gösterip o ayrı ayrı hadsiz mahlûkatı beraber, birbiri içinde, sehivsiz, yanlışsız, noksansız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç karıştırmayarak, unutmayarak kemâl-i mîzan ve nizâmla dirilten ve hayat veren ve nutfe denilen mütemâsil su katrelerinden ve toprak müteşâbih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efrâdı bulunan ve birbirinden sûretçe, san'atça ve maîşetçe ayrı ayrı yüzbinler zîhayatları dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüzbin başka başka kitapları beraber, birbiri içinde, hatâsız, gayet mükemmel yazan; hadsiz bir dikkat ve nihâyetsiz bir hikmetle iş gören, tasarruf eden bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm ve Muhyî bir Hallâk-ı Alîm olduğuna kanâat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve fezâ yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeğe ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmağa mecburdur.
Yedinci Kelime
YEDİNCİ KELİME: وَيُمِيتُ dur.
Bunun hüccetine gayet kısa bir işâret:
Evet görüyoruz ki: Güz mevsiminde üçyüzbin nev'i zîhayat vefât nâmıyla terhis edilirken, herbir nev'i ve ferdin sahife-i amellerinin kutucukları ve işlediklerinin fihristeleri ve gelen baharda işleyeceklerinin listeleri ve bir cihette bir nev'i rûhları olan tohumlarını onların yerlerinde Hafîz-i Zülcelâl’in yed-i hikmetine emânet edildiğini ve incirin tohum ve çekirdekleri gibi zerrecik o küçücük tohumları birer rûh-u bâkî gibi incir ağacının bütün kavânîn-i hayatiyesini taşıyan ve bir kitab kadar kuvve-i hâfızada yazı misillû ağacın tarihçe-i hayatını onda kader kalemiyle yazan, büyük bir kitab hükmüne getiren bir Hallâk-ı Hakîm, bir Hayy-ı Lâyemûtu tanımayan; elbette değil ahmak bir insan ve divâne bir hayvan, belki Cehennem ateşini karıştıran bir serseri şeytandan daha bedbaht ve ebedî ölüme mahkûm olur.
Evet, bu kelimelerin hüccetlerine işâret eden küllî, ihâtalı ve hadsiz hàrika ve nihâyetsiz hàrikaları, mu'cizeleri ihtiva eden bu mezkûr hakîmâne ef'âl, fâilsiz olmaları yüz derece muhâl ve bâtıl olduğu gibi, kör, âciz, şuûrsuz, sağır, câmid, karmakarışık, intizamsız, karışık, istilâcı olan esbâba isnâd etmek; bin derece mümteni', esâssızdır. Yoksa, toprağın herbir zerresinde hadsiz bir kudret, bir hikmet ve bütün otlar ve çiçeklerin teşkilâtına dair pek hàrika ve küllî bir san'atkârlık bulunmak; havanın herbir zerresinde –Rehber’deki Hüve Nüktesi’nin dediği gibi– bütün konuşmaları ve telefon ve radyoların kelimelerini bilecek ve sâir zerrelere ders verecek bir kàbiliyet bulunmak lâzım gelir. Bu acîb fikri ise; hiçbir şeytan, hiçbir kimseye kabûl ettiremez. Ve bu derece akıldan, hakikatten uzak ve bütün mevcûdâta karşı bir tahkîr ve tecâvüz olan küfür ve inkârın cezası, ancak dehşetli Cehennem olabilir ve ayn-ı adâlettir. Elbette öyle münkirler için, “Yaşasın Cehennem!” dememiz lâzım.
Sekizinci Kelime
SEKİZİNCİ KELİME: وَهُوَ حَىٌّ لَايَمُوتُ dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Meselâ: Nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşçikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşçikleri gösterip gökteki güneşe işâret ve şehâdet ederler ve zevâl ve vefâtlarıyla bir dâimî güneşin mevcûdiyetine ve bekàsına delâlet ederler; aynen öyle de: Her vakit değişen kâinât denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezâsında ve zerrât tarlasında ve bütün hâdisâtı ve fânî mevcûdâtı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlûkat, mütemâdiyen sür'atle akıp gidiyorlar; zâhirî sebebleriyle beraber vefât ediyorlar. Her sene, her gün bir kâinât ölür, bir tazesi yerine gelir. Ve zerrât tarlasında, mütemâdiyen seyyâr dünyalar ve seyyâl âlemler mahsulâtı alındığından, elbette kabarcıklar ve güneşçikler zevâlleriyle dâimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlûkat ve mahsulâtın vefâtları ve zâhirî sebebleriyle beraber kemâl-i intizamla terhisleri, gündüz gibi şübhesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyyette bir Hayy-ı Lâyemûtun, bir Şems-i Sermedînin, bir Hallâk-ı Bâkînin ve bir Kumandan-ı Akdesin vücûb-u vücûdu ve vahdeti ve mevcûdiyeti, kâinâtın mevcûdiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcûdât ayrı ayrı ve beraber şehâdet ederler.
İşte, kâinâtı dolduran bu yüksek sesleri ve kuvvetli şehâdetleri işitmeyen ve kulak vermeyen, ne derece sağır ve ahmak ve cânî olduğunu elbette anladınız.
Dokuzuncu Kelime
DOKUZUNCU KELİME: بِيَدِهِ الْخَيْرُ dır.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Görüyoruz ki: Bu kâinâtta her dâire, her nev'i, her tabaka, hattâ her ferd, her a'zâ, hattâ her bedendeki herbir hüceyrenin ihtiyat rızkını taşıyan bir mahzeni, bir deposu ve levâzımatını yetiştiren, muhâfaza eden bir tarlası ve hazinesi var ki; gayet intizam ve mîzan ile ve nihâyetsiz hikmet ve inâyet ile vakti vaktine –muhtacın iktidar ve ihtiyarı haricinde– bir dest-i gaybî tarafından o muhtacın eline veriliyor.
Meselâ: Dağlar, zîhayata ve insana lâzım olan bütün mâdenleri, ilâçları ve hayata lâzım şeyleri taşıyor ve birinin emriyle ve tedbiriyle gayet mükemmel bir hazine, bir anbar olduğu gibi.. zemin dahi bütün o zîhayatın erzâklarını bir Rezzâk-ı Hakîm’in kuvvetiyle yetiştiren kemâl-i mîzan ve intizamla bir tarla, bir harman, bir matbahtır. Hattâ her insanın ve cismindeki herbir uzvun bir deposu ve mahzeni, hattâ bir hüceyrenin dahi bir ihtiyat mahzenciği bulunması gibi.. gitgide tâ dâr-ı âhiretin bir mahzeni dünyadır; ve Cennetin bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenâtları ve nurları mahsul veren Âlem-i İslâmiyet ve hakikatli insaniyet; ve Cehennemin bir anbarı ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve şer olan ademden gelen ve hayr olan vücûd âlemlerini telvîs eden pis maddeler, tâifeler; ve yıldızların harâret mahzeni, Cehennem; ve nurlar hazinesi, bir Cennettir ki, “Biyedihi'l-hayr” kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işâretle pek parlak bir hücceti gösteriyor.
Evet, bu kelime ile ve ﴾ بِيَدِه۪ مَقَال۪يدُ كُلِّ شَىْءٍ ﴿ cümlesiyle –yani; “Herşeyin anahtarı, Onun elindedir.”– nihâyetsiz geniş ve hadsiz hàrikalı bir hüccet-i rubûbiyet ve vahdet, bütün bütün kör olmayana gösterir. Meselâ: Hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnız buna bak ki; herbiri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihâzâtını ve mukadderâtının programını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf-ı Hakîm, bir çekirdeğin kapıcığını “Uyan!” emriyle ve irâde anahtarıyla tam mîzan-ı nizâmla açtığı gibi, zemin hazinesini dahi yağmur anahtarıyla açarak, mahzencikleri ve nebâtâtın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatın menşe'leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkişaf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatâsız açtığı vakitte, kâinâtta küllî ve cüz'î, maddî ve manevî bütün hazine ve depoları, hikmet ve irâde ve rahmet ve meşîet eliyle herbirine mahsûs bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nev'i mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene ve zeminin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemâl-i nizâm ve mîzan ve rahmet ve hikmetle bir dest-i gaybî tarafından “emr-i kün feyekûn” tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor. Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazen yüz batman taamları kemâl-i intizam ile çıkarıyor, zîhayatlara ziyâfet veriyor. Acaba böyle muntazam, alîmâne, basîrâne nihâyetsiz bir fiile ve tesâdüfsüz tam hikmetli bir san'ata ve yanlışsız tam mîzanlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adâletli bir rubûbiyete hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesâdüf, câmid, câhil, âciz esbâb müdâhale edebilsin! Ve bütün eşyayı birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerrâtla seyyârât yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcûd, bu her cihetle hikmetli, mu'cizeli, mîzanlı tasarrufa ve idareye karışabilsin!
İşte; her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf-ı Rahîmi, bir Rabb-i Hakîmi tanımayan ve inkâra sapana, elbette ﴾ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ ﴿ âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor ve hadsiz azâbıma müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diye lisân-ı hâl ile der.
Onuncu Kelime
ONUNCU KELİME: وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Bu misâfirhâne-i dünyaya gelen her zîşuûr, gözünü açtıkça görür ki: Bir kudret, bütün kâinâtı kabzasında tutmuş ve nihâyetsiz, hiç şaşırmayan ezelî, ihâtalı bir ilim ve gayet dikkatli, hiç mîzansız, fâidesiz hareket etmeyen bir sermedî hikmet ve inâyet o kudretin içinde bulunup zerrât ordusundan bir tek zerreyi meczûb mevlevî gibi döndürerek çok vazifelerde istihdam ettiği gibi, küre-i arzı aynı ânda, aynı kanunla bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede yine bir meczûb mevlevî misillû gezdirir. Mevsimlerin mahsulâtlarını hayvan ve insanlara getirdiği aynı kanunla, aynı zamanda güneşi bir mekik, bir çıkrık yaparak merkezinde cezbedârâne ve câzibekârâne döndürüp manzûme-i şemsiye ordusu olan seyyârât yıldızlarını kemâl-i mîzan ve intizamla vazifelerde çalıştırır. Ve aynı kudret; aynı zamanda, aynı kanun-u hikmetle zemin sahifesinde yüzbinler kitab hükmünde yüzbinler nev'ileri beraber, birbiri içinde, iltibassız, sehivsiz yazar, Haşr-i A'zamın binler nümûnelerini izhâr eder. Ve aynı kudret, aynı zamanda hava sahifesini bir yazar-bozar tahtasına çevirir. Bütün zerrelerini birer kalem uçları ve o kitabın noktaları hükmünde emir ve irâdenin onlara ta'yin ettiği vazifelerinde istimâl ederek ve bütün o zerrelere herbirine öyle bir kàbiliyet vermiş ki: Güyâ bütün sözleri ve konuşmaları bilir gibi alır, neşreder, şaşırmaz küçücük birer kulak, incecik birer lisân olarak istihdam edip unsur-u hava, emir ve irâde-i İlâhînin bir arşı olduğunu isbât eder.
İşte; bu kısa işârete kıyâsen, bu kâinâtı bir muntazam şehir, bir mükemmel apartman ve misâfirhâne, bir mu'cizâtlı kitab ve Kur'ân hükmüne getirip hey'et-i mecmuasından tâ bir zerreye kadar bütün mahlûkat tabakalarını ve dâirelerini ve tâifelerini mîzan-ı ilim ve nizâm-ı hikmetle kabzasına alan, tasarruf eden; kudreti içinde hikmetini, rahmetini gösteren ve rubûbiyet-i mutlakası içinde mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş ve gündüz gibi bildirip tanıttırmasına mukâbil, îmânla tanımak.. ve sevdirmesine mukâbil, ubûdiyetle sevmek.. ve ihsânatlarına mukâbil, şükür ve hamd isteyen.. böyle bir Rahmân-ı Rahîmi tanımayan ve ubûdiyetle Onu sevmeye çalışmayan, belki inkâr ile Ona bir nev'i adâvet taşıyan insan sûretindeki şeytanlar, birer küçük Nemrud ve Fir'avun hükmünde nihâyetsiz bir azâba elbette müstehak olur.
On Birinci Kelime
ONBİRİNCİ KELİME: وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ dir.
Yani: “Dâire-i huzuruna ve âlem-i bâkîsine ve âhiretine ve sermedî dâr-ı saâdetine gidileceği gibi, bütün kâinâttaki mahlûkatın merci'i Odur; bütün esbâb silsileleri Ona dayanıyor ve kudretine istinâd eder ve o kudretinin tasarrufâtına birer perdedirler; o kudret-i kudsiyenin izzetini ve haşmetini muhâfaza için bütün zâhirî sebebler, yalnız birer perdedirler; icâdda da hiç te'sirleri yoktur; emir ve irâdesi olmazsa hiçbir şey, hattâ hiçbir zerre hareket edemez.” demektir. Bu kelimedeki hüccete gayet kısa bir işâret ederiz:
Evvelâ: Bu kudsî kelimenin ifâde ettiği haşir ve âhiret ve hayat-ı bâkiye hakikatinin bu gelen bahar gibi kat'î ve şübhesiz tahakkukunu ve geleceğini tam îmân ettirmek ve isbât etmek cihetini Onuncu Söz ve zeyillerine ve Yirmidokuzuncu Söz’e ve Meyvenin Yedinci Mes'elesi’ne ve Münâcât Şuâı’na ve Nurun îmânî risalelerine havâle ederiz. Elhak, onlar, bu rükn-ü îmânîyi öyle bir tarzda hadsiz hüccetlerle isbât etmişler ki; dünyanın mevcûdiyeti derecesinde âhiretin tahakkukunu, en muannid münkirleri de tasdike mecbur eden bir sûrette isbât etmişler.
Sâniyen: Mu'cizü'l-Beyân-ı Kur'ânın üçten birisi haşre ve âhirete bakar, her da'vâyı ona bina eder. Öyle ise, Kur'ânın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, âhiretin vücûduna dahi delâlet ettikleri gibi: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetine şehâdet eden bütün mu'cizeleri ve umum delâil-i nübüvveti ve sıdkının bütün hüccetleri, haşir ve âhirete dahi şehâdet ederler. Çünkü, o Zâtın (A.S.M.) bütün hayatında dâimî bir büyük da'vâsı âhiret olduğu gibi, bütün yüzyirmidört bin Peygamberler (Aleyhimüsselâm) dahi hayat-ı bâkiye ve saâdet-i ebediyeyi da'vâ edip beşere müjde ederek hadsiz mu'cizelerle ve kat'î deliller ile isbât ettiklerinden, elbette onların peygamberliklerine ve sâdıkıyetlerine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, onların en büyük ve dâimî da'vâları olan âhirete ve hayat-ı bâkiyeye şehâdet ederler. Buna kıyâsen sâir erkân-ı îmâniyeyi isbât eden bütün deliller dahi haşrin vukû'una ve dâr-ı saâdetin açılmasına şehâdet ederler.
Sâlisen: Hiç mümkün müdür ki; kendi kemâlâtını ve kudret ve rubûbiyetini izhâr etmek için bu kâinâtı bütün zerrât ve seyyârât ve eczâ ve tabakàtıyla halk edip kemâl-i hikmetle herbirisini bir vazife ile, belki çok vazifelerle mütemâdiyen çalıştıran ve sermedî, hadsiz cilve-i esmâsını göstermek için kafile kafile arkasında, belki seyyâr müteceddid dünya dünya arkasında ve mahlûkat tâifelerini bu misâfirhâne-i âleme ve hayat-ı dünyeviye meydân-ı imtihanına gönderip âlem-i misâlde kurulan uhrevî sinemalar ve berzahî fotoğraflarla sûretlerini ve amellerini ve vaziyetlerini alarak onları terhisten sonra, başka tâife ve kafile ve seyyâl ve seyyâr bir nev'i dünyaları o meydâna vazifeler ve cilve-i esmâsına âyineler olmak için gönderen bir Sâni'-i Zülcelâl, bir Hàlık-ı Zülcemâl, bir Allah-ı Zülkemâl; bu fânî dünyada şuûr ve akıl ile o Hàlık’ın bütün maksadlarına karşı mukàbele eden ve bütün isti'dâdıyla o Hàlık’ı sevip sevdirip, tanıyıp tanıttırıp hadsiz duâlarla bekà-i âhiret saâdetini yalvaran ve akıl sebebiyle nihâyetsiz elemler aldığından, bütün fıtratı ve rûhu ve isti'dâdı ile ayn-ı lezzet olan hayat-ı bâkiyeyi isteyen bu nev'-i insan için bir dâr-ı mükâfât ve mücâzât, bir haşir neşir olmasın? Hâşâ! Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!..
İşte, bu kısacık işâretin izâhatı ve tafsilâtı ve hüccetleri parlak ve kuvvetli bir sûrette Risale-i Nurda bulunmasından, ona havâle ederek bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗
İkinci Kısım: Fâtiha-i Şerîfenin Bir Muhtasar Hülâsası
Fâtiha-i Şerîfenin Bir Muhtasar
Hülâsası
[Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’de Muvakkat Pek Az Bir Zamanda Tecridden Temâsa Naklimde Verilen Yalnız Bir tek Dersin İkinci Kısmı]
Hapiste Nur şâkirdlerine kısacık bir ders nümûnesidir. O da şudur:
Fâtiha-i Şerîfe denizinden bir katre ve güneşindeki elvân-ı seb'a, yani ziyâsındaki yedi renginden bir tek lem'a beyân etmeyi, namazdaki Fâtiha kalbe emretti. Gerçi Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmında, hususan “Na'büdü” nun’undaki seyahat-ı hayâliye ve Rumûz-u Semâniye’de ve İşârâtü'l-İ'câz Tefsiri’nde ve sâir Nur eczâlarında bu kudsî hazinenin çok tatlı ve güzel nüktelerini yazmışız. Fakat o pek şirin hülâsa-i Kur'âniyeden yalnız îmânın rükünlerine ve hüccetlerine işârâtını, gayet kısa bir muhtasar hülâsasını birinci kısımdaki tarz-ı ifâde gibi, kendim namazdaki tefekkürümü yazmasına bir cihette mecbur oldum. ﴾ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴿ kelimesini Nurun iki-üç risalelerine havâle edip ﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ﴿ den başlıyorum.
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ❀ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ...الخ ﴾
Birinci Kelime
BİRİNCİ KELİME: ﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ﴿ dır.
Bundaki hüccet-i îmâniyeye gayet kısa bir işâret:
Evet, kâinâtta medâr-ı hamd ve şükür olan kasdî in'âmlar ve ni'metler, hususan kan ve fışkı içinden sâfî, temiz, gıdâlı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsânlar ve hediyeler ve merhametli ikramlar ve ziyâfetler zemin yüzünü, belki kâinâtı doldurmuş. Onların fiatı dahi; başta Bismillâh, âhirde Elhamdülillâh, ortada ni'mette in'âmı hissetmek ve Rabbini onun ile tanımaktır. Sen kendi nefsine, midene, duygularına bak! Ne kadar şeylere, ni'metlere muhtaçtırlar. Ve ne derece hamd ve şükür fiatıyla rızıkları, lezzetleri isterler, gör; her zîhayatı kendine kıyâs eyle. İşte bu umumî in'âmlar mukâbilinde hâl ve kàl dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat'î bir sûrette bir Ma'bûd-u Mahmûd, bir Mün'im-i Rahîm’in mevcûdiyetini ve umumî rubûbiyetini güneş gibi gösterir.
İkinci Kelime
İKİNCİ KELİME: ﴾ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿ dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, biz gözümüzle görüyoruz ki: Bu kâinâtta binler değil, belki milyonlar âlemler, küçük kâinâtlar, ekserî birbiri içinde, herbirinin idaresi ve tedbirinin şerâiti ayrı ayrı olduğu hâlde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare ediliyor ki; bütün kâinât bir sahife gibi her ân nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir bir nihâyetsiz rubûbiyet içinde nihâyetsiz bir ilim ve hikmet ve ihâtalı hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyâl kâinâtları idare eden bir Rabbü'l-Âlemîn’in vücûb-u vücûduna ve vahdetine küllî ve cüz'î şehâdetler.. zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcûdlar adedince hadsiz, nihâyetsiz şehâdetler, her ân ve zaman geliyorlar. Zerrât tarlasından tâ manzûme-i şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen kehkeşân dâiresine ve bir hüceyre-i bedenden tâ zemin mahzenine, tâ kâinât hey'et-i mecmuasına kadar aynı kanun, aynı rubûbiyet, aynı hikmet ile beraber idare ve terbiye eden bir rubûbiyeti tasdik ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azâba kendini müstehak eder ve merhamete liyâkatini selbeder.
Üçüncü Kelime
ÜÇÜNCÜ KELİME: ﴾ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ﴿ dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, kâinâtta hadsiz rahmetin mevcûdiyeti ve hakikati aynen güneşin ziyâsı gibi görünür. Ve ziyânın güneşe kat'î şehâdeti misillû, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahmân-ı Rahîm’e şehâdet eder. Evet rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahmân’a Rezzâk mânâsı verilir. Rızık ise, o derece zâhir bir tarzda bir Rezzâk-ı Rahîmi gösterir ki; zerre kadar şuûru bulunan tasdike mecbur olur.
Meselâ: Bütün zîhayatın, hususan âcizlerin ve bilhassa yavruların, bütün zeminde ve fezâda, ihtiyar ve iktidarlarının haricinde gayet hàrika bir tarzda hiçten ve mütemâsil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor. Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zaîf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir. Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir. Ve sâir hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan âb-ı kevser gibi hoş, mugaddî, sâfî, hàlis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdâdlarına gönderir, vâlidelerinin şefkatlerini yardımcı verir. Ve bir nev'i rızık isteyen umum ağaçlara, münâsib rızıklarını onlara pek hàrika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nev'i maddî ve manevî rızık isteyen insanın duygularına; akıl, kalb, rûhlarına dahi pek geniş bir sofra-i erzâk onlara ihsân ediliyor. Güyâ kâinât, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüzbinler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki; o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve ni'metler mikdarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve cüz'î lisânlar ile bir Rahmân-ı Rezzâkı bir Rahîm-i Kerîmi bütün bütün kör olmayana gösterir.
Eğer denilse: “Bu dünyadaki musîbetler, çirkinlikler, şerler; o ihâtalı rahmete münâfîdir, bulandırıyor.”
Elcevab: Risale-i Kader gibi Nurun risalelerinde bu dehşetli suâle tam cevab verilmiş. Onlara havâle ile, kısacık bir işâreti şudur:
Herbir unsurun, herbir nev'in, herbir mevcûdun, küllî ve cüz'î müteaddid vazifeleri ve o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kàbiliyetsizlere ve yanlış mübâşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir. Zâhirî, cüz'î bir şer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür. Eğer o cüz'î şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcûd, o vazifesinden men'edilse; o vakit bütün hayırlı, güzel sâir neticeleri vücûd bulmaz. Bir hayrın ademi, şer ve bir güzelliğin bozulması, çirkinlik olması itibariyle; o neticeler adedince şerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husûl bulur. Demek bir tek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslahata, rubûbiyetteki rahmete muhâlif düşer. Meselâ: Kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nev'ilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, sû-i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa; meselâ, elini ateşe soksa, ateşin hilkatinde rahmet yoktur dese; ateşin had ve hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzîb edip ağzına vurur.
Hem insanın hodgâm hevesâtı ve süflî ve âkıbeti görmeyen hissiyatı, kâinâtta cereyan eden rahmâniyet ve hakîmiyet ve rubûbiyet kanunlarına mikyâs ve mehenk ve mîzan olamaz. Kendi âyinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb; kâinâtı, ağlar, çirkin, zulüm ve zulümât sûretinde görür. Fakat îmân gözüyle baksa; yetmiş güzel hulleleri giymiş bir Cennet hûrisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libâsları birbiri üstüne giymiş, dâima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinât-ı suğrâ ve herbir insanı bir âlem-i asğar müşâhede eder. Bütün rûh u canıyla: ﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ❀ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❀ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ﴿ der.
Dördüncü Kelime
DÖRDÜNCÜ KELİME: ﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ ﴿ dir.
Hüccetine gayet kısa bir işâret:
Evvelâ: Bu dersin birinci kısmının âhirinde وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ hüccetine ve haşir ve âhirete şehâdet eden bütün deliller, aynen ﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ ﴿ in işâret ettiği îmânî ve geniş hakikate şehâdet ederler.
Sâniyen: Onuncu Söz’ün âhirinde denildiği gibi; bu kâinât Sâni'inin sermedî rubûbiyeti, rahmeti, hikmeti, ezelî, ebedî cemâli, celâli, kemâli ve nihâyetsiz sıfatları ve yüzer isimleri âhireti kat'î bir sûrette istediği gibi; Kur'ân, binler âyât ve bürhânları ile ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, yüzer mu'cizât ve hüccetleriyle ve bütün enbiyâ Aleyhimüsselâm ve semâvî kitaplar ve suhuflar, hadsiz delilleriyle şehâdet ettikleri dâr-ı âhiretteki hayat-ı bâkiyeye inanmayan bir insan, kendini dünyada dahi küfürden neş'et eden bir manevî Cehenneme atar, dâima azâb çeker. Rehber’de izâh edildiği gibi, bütün geçmiş ve gelecek zamanlar ve mahlûklar ve kâinâtlar, zevâl ve firâklarıyla mütemâdiyen onun rûh ve kalbine hadsiz elemleri yağdırıyorlar, Cehenneme gitmeden evvel Cehennem azâbını çektiriyorlar.
Sâlisen: ﴾ يَوْمِ الدّ۪ينِ ﴿ remziyle büyük ve kuvvetli bir hüccet-i haşriyeye işâret eder. Fakat bu makamda birden bir hâl, o hücceti başka zamana te'hirine sebeb oldu; belki de ona daha ihtiyaç kalmadı. Çünkü; Nur Risaleleri, geceden sonra gündüzün, kıştan sonra baharın gelmesi kat'iyyetinde yüzer kuvvetli hüccetlerle haşir ve neşrin sabahını, baharını isbât etmişler.
Beşinci Kelime
BEŞİNCİ KELİME: ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ dir.
Bundaki hüccete işâretten evvel hakikatli bir seyahat-ı hayâliyeyi Yirmidokuzuncu Mektûb’un izâhına binâen kısaca beyân etmek kalbe geldi. Şöyle ki:
Bir zaman, Kur'ânın mu'cizelerini ararken; Risale-i Nurda, hususan İşârâtü'l-İ'câz tefsir-i Nurîde ve Rumûz-u Semâniye’de beyânları gibi, Sûre-i Feth’in âhirindeki âyette dört-beş mu'cize ve ihbar-ı gaybîyi, hattâ ﴾ اَلْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ ﴿ cümlesinde bir tarihî mu'cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i'câz lem'alarını ve bazı harflerinde mu'cizâne nükteleri bulduğum bir zamanda, namazda Fâtihayı okurken نَعْبُدُ .. نَسْتَعِينُ deki [ن] nun ’un bir mu'cizesini bana bildirmek için bir suâl kalbime geldi:
Neden اَعْبُدُ .. اَسْتَعِينُ yani: “Ben ibâdet ve istiâne ederim” denilmedi? Nun-u mütekellim-i maa'l-gayr ile, yani: “Biz sana ibâdet ve istiâne ederiz.” demiş? Birden o nun kapısıyla bir seyahat-ı hayâliye meydânı açıldı. Namazdaki cemâatin azîm sırrını ve büyük menfaatini ve bu tek harf bir mu'cize olduğunu şühûd derecesinde bildim ve gördüm. Şöyle ki:
Ben, o zaman İstanbul’da Bayezid Câmiinde namaz kılarken, ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ dedim. Baktım, o câmideki cemâat, benim gibi diyerek bu da'vâma ve ﴾ اِهْدِنَا ﴿ daki duâma tamamen iştirâk edip tasdik ettikleri zamanda, bir perde daha açıldı. Gördüm ki; İstanbul’un bütün mescidleri, büyük bir Bayezid hükmüne geçtiler. Aynen benim gibi ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ deyip benim da'vâlarıma ve duâlarıma imza basıyorlar, âmîn diyorlar. Ve bana bir nev'i şefâatçi sûretini almaları içinde, hayâlime bir perde daha açıldı. Gördüm ki; Âlem-i İslâm, büyük bir mescid sûretini aldı. Mekke, Kâbe mihrab hükmüne geçti. Bütün namaz kılan Müslümanların safları, dâirevî bir tarzda o kudsî mihraba teveccüh ederek, benim gibi ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ❀ اِهْدِنَا ﴿ deyip, herbiri; umum nâmına hem duâ, hem da'vâ, hem tasdik eder; hem onları, kendine şefâatçi yapar. Hem, “bu kadar azîm bir cemâatin yolu, da'vâsı yanlış olamaz ve duâsı reddedilmez; şeytânî vesveseleri tard eder” diye düşünürken ve namazda cemâatin büyük menfaatlerini bilmüşâhede tasdik ederken, bir perde daha açıldı. Gördüm ki; kâinât, bir câmi-i ekber ve bütün mahlûkat tâifeleri, bir salât-ı kübrâda cemâat ile herbiri kendine mahsûs bir ibâdetle ve hâl dili ile bir nev'i namaz kılıyorlar gibi Ma'bûd-u Zülcelâl’in muhît rubûbiyetine karşı çok geniş bir ubûdiyetle mukàbele için herbiri umumun şehâdetlerini ve tevhidlerini tasdik eder ki, aynı neticeyi isbât tarzında vaziyet alıyorlar diye müşâhede ederken, birden bir perde daha açıldı. Gördüm ki; nasıl bir insan-ı ekber olan kâinât, lisân-ı hâl ve çok eczâları, isti'dat ve ihtiyac-ı fıtrî lisânıyla ve zîşuûr mevcûdâtları, lisân-ı kàl ile ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ diyorlar ve Hàlık’ının merhametkârâne rubûbiyetine karşı ubûdiyetlerini gösteriyorlar; aynen öyle de, birer küçücük kâinât hükmünde o cemâat-i uzmâda herbir arkadaşımın cesedi gibi benim cesedimdeki zerreler ve kuvveler ve duygularım dahi Hàlık’ının rubûbiyetine karşı itâat ve ihtiyaçlarının lisân-ı hâliyle ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ diyerek emir ve irâde-i İlâhiyeye göre hareket ettiklerini ve her ânda Hàlıklarının inâyetine ve rahmetine ve yardımına muhtaç olduklarını gösteriyorlar gördüm. Hem namazdaki cemâatin kudsî sırrını, hem nun’un güzel mu'cizesini hayretle müşâhede edip, nun kapısıyla girdiğim gibi çıktım, Elhamdülillâh dedim. ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ cümlesini, o üç cemâatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da söylemeye alıştım.
Şimdi mukaddime bitti, sadede geliyoruz.
﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ in işâret ettikleri hüccete gayet kısa bir işârettir:
Evvelâ: Biz, gözümüzle görüyoruz: Kâinâtta, hususan zemin yüzünde; dehşetli ve dâimî bir fa'âliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir rubûbiyet-i mutlaka hadsiz zîhayatların istiânelerine ve fiilen ve hâlen ve kàlen istimdâdlarına ve duâlarına kemâl-i hikmet ve inâyet ile imdâd ve herbirine fiilen cevab vermek tezâhürü içinde bir ulûhiyet-i mutlaka, bir ma'bûdiyet-i âmmenin tecelliyâtı; umum mahlûkatın, hususan zîhayatın ve bilhassa insan tâifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibâdetlerine mukàbelesini akl-ı selîm ve îmân gözü gördüğü gibi, bütün semâvî fermânlar ve enbiyâlar haber veriyorlar.
Sâniyen: ﴾ نَعْبُدُ ﴿ nun’unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemâatten herbiri ve umumu, beraber, çeşit çeşit, fıtrî ve ihtiyarî ibâdetlerle meşgul olmaları; şeksiz, bedâhetle bir ma'bûdiyete karşı şâkirâne bir mukàbele ve bir Ma'bûd-u Mukaddes’in mevcûdiyetine hadsiz ve şübhesiz bir şehâdettir. Ve ﴾ نَسْتَع۪ينُ ﴿ nun’unun remziyle mezkûr üç cemâatin, yani mecmû-u kâinâttan tâ bir cesetteki zerrelerin cemâatinden herbir tâifenin, herbir ferdin fiilî ve hâlî istiâneleri ve duâları var. Ve onların muâvenetlerine koşan ve duâlarına kabûl ile cevab veren bir şefkatli müdebbire, şübhesiz şehâdet eder. Meselâ: Yirmiüçüncü Söz’ün dediği gibi, zemindeki umum mahlûkatın üç nev'i duâları pek hàrika ve ümîdin haricinde kabûl olması, bir Rabb-i Rahîm ve Mucîb’e kat'î şehâdet eder. Evet, tohumlar ve çekirdekler isti'dat lisânıyla herbiri birer ağaç ve birer sünbüle olmayı Hàlık’ından isteyip duâları gözümüz önünde kabûl olması gibi; bütün hayvanatın ihtiyac-ı fıtrî lisânıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matlûblarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün duâlarını gözümüz önünde kabûl eden ve imdâdlarına acîb ve şuûrsuz mahlûkatı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hàlık-ı Kerîme zâhir şehâdet eder.
İşte bu iki kısma kıyâsen, lisân-ı kàl ile edilen duâların bütün nev'ileri hususan enbiyâların (Aleyhimüsselâm) ve hàvâsların hàrika bir sûrette makbûliyeti, ﴾ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ deki hüccet-i vahdâniyete şehâdet eder.
Altıncı Kelime
ALTINCI KELİME: ﴾ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ﴿ dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Evet, nasıl bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası ise, en doğrusudur ve müstakîmidir. Aynen öyle de; maneviyatta ve manevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğrusu, en müstakîmi ise en kısa ve en kolayıdır. Meselâ: Risale-i Nurda bütün muvâzeneleri ve küfür ve îmân yollarının mukayeseleri kat'î gösteriyorlar ki; îmân ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakîm ve kolaydır ve küfür ve inkâr yolları, gayet uzun ve müşkülâtlı ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinâtta, elbette şirk ve küfrün hakikatleri olamaz ve îmân ve tevhidin hakikatleri, bu kâinâta güneş gibi lâzım ve vâcibdir.
Hem, ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise, Sırat-ı Müstakîmde, istikamettedir.
Meselâ: Kuvve-i akliye, hadd-i vasat olan hikmeti ve kolay, faydalı istikameti kaybetse, ifrat veya tefritle muzır bir cerbezeye ve belâlı bir belâhete düşer, uzun yollarında tehlikeleri çeker.
Ve kuvve-i gadabiye, hadd-i istikamet olan şecâati takib etmezse; ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebânet ve korkaklığa düşer, istikameti kaybetmesinin, hatâsının cezası olarak dâimî vicdânî bir azâbı çeker.
Ve insandaki kuvve-i şeheviye, selâmetli istikameti ve iffeti zâyi' etse; ifratla musîbetli, rezâletli fücûra, fuhşa ve tefritle humûda, yani; ni'metlerdeki zevk ve lezzetten mahrum düşer ve o manevî hastalığın azâbını çeker...
İşte bunlara kıyâsen, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiyede –bütün yollarında– istikamet en faydalı ve kolay ve kısadır. Ve Sırat-ı Müstakîmi kaybedilse, o yollar pek belâlı ve uzun ve zararlı olur.
Demek ﴾ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ﴿ pekçok câmi' ve geniş bir duâ, bir ubûdiyet olduğu gibi, bir hüccet-i tevhide ve bir ders-i hikmete ve bir ta'lim-i ahlâka işâret eder.
Yedinci Kelime
YEDİNCİ KELİME: ﴾ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ﴿ dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evvelâ: ﴾ عَلَيْهِمْ ﴿ kimlerdir? diye ﴾ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ ﴿ âyeti beyân ederek, nev'-i beşerde istikamet ni'metine mazhar dört tâifeyi beyân içinde, o tâifelerin reislerine, ﴾ اَلنَّبِيّ۪ينَ ﴿ ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a, ﴾ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ ﴿ ile Ebû Bekir-i Sıddık’a (R.A.) ﴾ وَالشُّهَدَٓاءِ ﴿ ile Ömer, Osman, Ali’ye (R.A.) işâret edip; Peygamberden (A.S.M.) sonra Sıddık, sonra Ömer, Osman, Ali (R.A.) üçü hem şehîd, hem halife olacaklar diye, gaybî ihbarla bir lem'a-i i'câz gösterir.
Sâniyen: Nev'-i beşerin en yüksek, en müstakîm, en sâdık bu dört tâifesi; Âdem (A.S.) zamanından beri hadsiz hüccetler, mu'cizeler, kerâmetler, deliller, keşfiyâtlar ile bütün kuvvetleriyle da'vâ edip ve beşerin ekseri onları tasdik ettikleri hakikat-i tevhid, elbette güneş gibi kat'îdir. Bu hadsiz meşâhir-i insaniye, yüzbinler mu'cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doğruluklarını ve hakkâniyetlerini gösterip tevhid ve vücûb-u vücûd ve vahdet-i Hàlık gibi müsbet mes'elelerde ittifakları ve icmâları öyle bir hüccettir ki; hiçbir şübheyi bırakmaz. Acaba, kâinâtın ehemmiyetli netice-i hilkati ve zeminin halifesi ve zîhayatların isti'datça en cem'iyetli ve yükseği olan nev'-i beşerin en müstakîmleri, en sâdık ve musaddak mürşidleri ve kemâlâtta reisleri olan mezkûr o dört tâifenin icmâ ve ittifakla îmân edip haber verdikleri ve kâinâtı bütün mevcûdâtıyla delil gösterip hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn i'tikàd ettikleri ve sarsılmaz kanâat getirdikleri bir hakikati tanımayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinayet ve nihâyetsiz bir azâba müstehak olmaz mı!
Sekizinci Kelime
SEKİZİNCİ KELİME: ﴾ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ﴿ dir.
Bundaki hüccete kısa bir işârettir:
Evet, tarih-i beşer ve Kütüb-ü Mukaddese, tevâtürlere ve küllî ve kat'î hâdisât ve ma'lûmât ve müşâhedât-ı beşeriyeye istinâden bil'ittifak, sarîh ve kat'î bir sûrette haber veriyorlar ki: Sırat-ı müstakîm ehli olan Peygamberlere (Aleyhimüsselâm) binler vâkıâtta istimdâdlarına hàrika bir tarzda gaybî imdâd gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hâdisâtta aynı zamanda gadab gelmesi ve semâvî musîbet başlarına inmesi, kat'î, şeksiz gösterir ki; bu kâinâtın ve içindeki nev'-i beşerin Hakîm ve Âdil ve Muhsin ve Kerîm ve Azîz ve Kahhâr bir Mutasarrıfı, bir Rabbi var ki; Nuh ve İbrahim, Mûsa ve Hûd ve Sâlih gibi (Aleyhimüsselâm) çok nebîlere pek hàrika bir sûrette tarihî ve geniş hâdiselerle muzafferiyet ve necâtları vermiş ve Semûd ve Âd ve Fir'avun kavimleri gibi çok zâlimlere ve münkirlere dahi, Peygamberlere isyanlarına mukâbil dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semâvî musîbetler indirmiş.
Evet, Âdem (A.S.) zamanından beri, beşeriyette, iki cereyan-ı azîm birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takib ile ni'met ve saâdet-i dâreyne mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salâhat ve îmân; kâinâtın hakîki güzelliğine ve intizam ve kemâline mutâbık olarak istikamette hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lütûflarına, hem iki cihanın saâdetine mazhar olup beşeri, melekler derecelerine, belki fevkıne terakkî ettirmeğe vesile olarak dünyada îmân hakikatleriyle manevî bir Cennet, âhirette bir saâdet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp ifrat ve tefritle aklı bir vesile-i azâb ve elemler toplayıcı bir âlete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp dünyada zulümlerine mukâbil gadab-ı İlâhî ve musîbet tokatlarını yemekle beraber, dalâleti cihetinden, akıl alâkadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne-i umumiye ve zevâlde yuvarlanan zîhayatlar için bir mezbaha, selhhâne ve gayet çirkin ve karışık görüp rûhu, vicdânı dünyada bir manevî Cehennemde olup, âhirette dâimî bir azâb çekmeğe, kendini müstehak eder.
İşte, Fâtiha-i Şerîfenin âhirinde ﴾ اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ﴿ âyeti, bu iki cereyan-ı azîmi ders veriyor. Ve Risale-i Nurdaki bütün muvâzenelerin menba'ı ve esâsı ve üstadı, bu âyettir. Mâdem yüzer muvâzenelerle Nurlar, bu âyeti tefsir etmişler; biz dahi izâhını ona havâle ederek, bu kısa işârete iktifâ ederiz.
Dokuzuncu Kelime
DOKUZUNCU KELİME: آمِينَ dir.
Buna kısacık bir işâret:
Mâdem نَعْبُدُ.. نَسْتَعِينُ deki nun; üç cemâat-i azîmeyi, bilhassa âlem-i İslâm câmiindeki muvahhidîn cemâatini, hususan o vakit namazda bulunan milyonlar cemâatini bize gösterip bizi içlerinde bulunduruyor ve duâlarına ve söylediklerimizi aynen söylemeleriyle tasdiklerine ve bir nev'i şefâatlerine hissedar olmamıza yol açıyor; biz dahi, bu “Âmîn” kelimesiyle o cemâat-i muvahhidîn ve musallînin duâlarına yardım ve da'vâlarına tasdik ve şefâatlerinin ve istiânelerinin makbûliyetine o “Âmîn”
ile bir ricâ etmemizle, bizim cüz'î ubûdiyet ve duâ ve da'vâmızı, küllî, geniş bir ubûdiyete çevirip, küllî umumî rubûbiyete mukàbele ettirir. Demek uhuvvet-i îmâniye ve vahdet-i İslâmiye sırrıyla, her namaz vaktinde Âlem-i İslâm mescidinde milyonlarla efrâdı bulunan bir cemâatin râbıta-i vahdet itibariyle ve manevî radyolar vâsıtasıyla Fâtiha’daki “Âmîn”, külliyet kesbeder, milyonlarla “Âmîn”ler hükmüne geçebilir. (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3>
[^1]:(Hâşiye) İşte derecâta göre bir âmî, bir çekirdek kadar bu kudsî hakikatten hisse alsa, rûhen terakkî etmiş bir kâmil insan, bir hurma ağacı kadar hisse alır. Fakat daha terakkî etmeyen bir adam Fâtiha okurken bu mânâları kasden hâtıra (Hâşiyecik) getirmemeli tâ huzura zarar olmasın. Eğer o makama terakkî etse, zâten o mânâlar kendilerini gösterirler. (Hâşiyecik) Bu hâşiyedeki “kasden” kelimesinin izâhını Üstadımızdan sorduk. Aldığımız cevabı aynen yazıyoruz: Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’deki Risale-i Nur Talebeleri nâmına Ceylan Teşehhüd ve Fâtiha kelimelerinin geniş ve yüksek mânâları kasdî değil, belki dolayısıyla meşguliyet ve huzura bir nev'i gaflet veren tafsilâtı değil, belki mücmel ve kısa mânâları gafleti dağıtır, ubûdiyeti ve münâcâtı parlatır görüyorum. Namazın ve Fâtiha ve teşehhüdün pek yüksek kıymetlerini tam gösterir. İkinci kısmın âhirinde “Kasden meşgul olmamak”tan murad ise: O mânâların tafsilâtıyla bizzat iştigâl bazen namazı unutturur, huzura belki dokunur. Yoksa dolayısıyla ve muhtasar bir tarzda büyük fâidelerini hissediyorum.
﴿ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴾
﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗
Üçüncü Kısım: Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
وَبِهِ نَسْتَعِينُ
[Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin
Üçüncü Kısmı]
Mukaddime
Namazdaki Fâtihanın manevî emriyle اَشْهَدُ أَنْ لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ feyziyle İkinci Kısım yazıldığı gibi; namazdaki teşehhüd dahi وَأَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ cümlesinin diliyle, manevî ihtarıyla ve Sûre-i Feth’in âhirinde
﴿ هُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❀ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ أَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ... الخ ﴾
beş mu'cize-i gaybiyeyi gösteren büyük âyetin nuruyla üçüncü kısmını yazmaya –şimdi beyânına iznim olmayan üç sebeb için– mecbur oldum. Tafsilâtını, izâhatını, senedli hüccetlerini Risalet-i Muhammediyeye dair Zülfikàr Mu'cizât-ı Ahmediye ve Âyetü'l-Kübrâ Arabî Hizb-i Nuriye’ye havâle edip yalnız gayet muhtasar, kısacık üç işâret ile Arabî Hizb-i Nuriye’nin hülâsasının bir hülâsası ve tesbihâtta tekrar ettiğim kelime-i tevhid ile dâimî virdim bir tefekkür-ü arabî olarak burada yazılan risaleciğinin ﴾ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ﴿ şehâdetine dair parçanın bir nev'i tercümesi, İkinci ve Üçüncü işârette yazılacak.
Birinci İşaret
BİRİNCİ İŞÂRET: Bu kâinât sâhibinin tezâhür-ü rubûbiyetine ve sermedî ulûhiyetine ve nihâyetsiz ihsânatına küllî bir ubûdiyet ve tanıttırmakla mukàbele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinâtta güneşin lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük Peygamberi ve Fahr-i Âlem ve لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ hitâbına mazhar ve Hakikat-i Muhammediyesi; hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinâtın hakîki kemâlâtı ve sermedî bir Cemîl-i Zülcelâl'in bâkî âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'âlinin vazifedâr eserleri ve çok mânidâr mektûbları olması ve bâkî bir âlemi taşıması ve bütün zîşuûrların müştâk oldukları bir dâr-ı saâdet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatleri, Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) ve Risalet-i Ahmediye ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinât onun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehâdet eder; öyle de: Başta Âlem-i İslâm, bütün beşer ve bütün zîşuûr; Cehennemden acı ve korkunç olan ademden, hiçlikten, i'dâm-ı ebedîden, fenâ-i mutlaktan kurtulmak için, dâimî aşk ve şevkle her zamanda ve câmi' mâhiyetinin bütün kuvvetleriyle, bütün isti'dâdât lisânları ile, bütün duâlar ve ibâdetler ve ricâlarının dilleriyle istedikleri hayat-ı bâkiyeyi kuvvetli, kat'î beşâret veren Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ve Hakikat-i Muhammediye'ye (A.S.M.) şehâdet edip nev'-i beşerin medâr-ı iftiharı, eşref-i mahlûkat olduğuna imza bastığı gibi.. her zamanda üçyüzelli milyon ehl-i îmânın اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, her gün işledikleri bütün hasenâtlar ve hayırların bir misli Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın defter-i hasenâtına girmesi ve o tek şahsiyet-i Muhammediye (A.S.M.), yüzer milyon, belki milyar âbid-i muhsin kadar küllî bir ubûdiyete ve füyûzâtına mazhar bir makam kazanması, o Zâtın risaletine pek kuvvetli şehâdet edip imza basar.
İkinci İşaret
Birinci Şehâdet
İKİNCİ İŞÂRET: Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyâde şehâdetlere işâret eden
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَمِينُ بِشَهَادَةِ ظُهُورِهِ دَفْعَةً مَعَ اُمِّيَّتِهِ بِاَكْمَلِ دِينٍ وَاِسْلَامِيَّةٍ وَشَرِيعَةٍ وَبِاَقْوٰى اِيمَانٍ وَاِعْتِقَادٍ وَعِبَادَةٍ وَبِاَعْلٰى دَعْوَةٍ وَمُنَاجَاةٍ وَدَعَوَاتٍ وَبِاَعَمِّ تَبْلِيغٍ وَاَتَمِّ مَتَانَةٍ خَارِقَاتٍ مُثْمِرَاتٍ لَامِثْلَ لَهَا
Kısa bir nev'i tercümesi ve meâli: Yani Muhammed’in (A.S.M.) risaletine şehâdet eden;
Birincisi: Onbir hâlâtından çıkan bir hüccet-i risalettir. Evet, okumak yazmak öğrenmediği ve ümmî olduğu hâlde; ondört asrın ukalâsını, feylesoflarını hayrette bırakan ve edyân-ı semâviyede birinciliği kazanan bir din ile birden, tecrübesiz, def'aten meydâna çıkması emsâl kabûl etmez bir hâlet olduğu gibi, sözlerinden, fiillerinden, hâllerinden çıkan İslâmiyet; her zamanda üçyüzelli milyon insanın rûhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekârâne ders vermesi ve manevî terakkiyâta sevketmesi, emsâlsiz bir hâlettir.
Hem, öyle bir Şerîatla meydâna gelmiş ki; âdilâne kanunlarıyla nev'-i beşerin beşten birisini ondört asırda maddî ve manevî terakkî içinde idare etmesi misilsiz bir hâlet olduğu gibi, o Zât (A.S.M.), öyle bir îmân ve i'tikàdla meydâna çıktı ki; bütün ehl-i hakikat her zaman onun mertebe-i îmânından feyz almalarıyla beraber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz muârızlarının ona muhâlefeti zerre kadar bir telâş, bir vesvese, bir şübhe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet-i îmâniyede dahi onun emsâli yok ve o küllî yüksek îmânı misilsizdir.
Hem öyle bir ubûdiyet ve ibâdet gösterdi ki; ibtidâ ve intihayı birleştirip hiç kimseyi taklid etmeyerek, ibâdetin en ince esrârını görüp mürâat ederek en dağdağalı zamanlarda dahi tam tamına ubûdiyeti yapması –emsâlsiz bir hâlet olması gibi– Hàlık’ına karşı öyle daavât ve münâcât ve ricâlar yapmış ki, bu zamana kadar telâhuk-u efkârla beraber o mertebeye yetişilmemiş. Meselâ: Cevşenü'l-Kebîr Münâcâtı’nda binbir esmâ-i İlâhiyeyi şefâatçi ederek Hàlık’ını öyle bir tarzda tavsif ve ta'rif eder ki, emsâli yok. Ve mârifetullâhta kimse ona yetişememesi, misilsiz bir hâlettir.
Hem, öyle bir metânetle insanları dine dâvet ve öyle bir cür'etle risaletini tebliğ etmiş ki; kavmi ve amcası ve dünyanın büyük devletleri ve eski dinlerin etbâ'ları ona muârız ve düşman oldukları hâlde, zerre kadar korkmayarak, çekinmeyerek umumuna meydân okuması ve başa da çıkarması emsâlsiz bir hâlettir.
İşte, Onun sıdkına ve nübüvvetine bu hàrika, emsâlsiz sekiz hâletin mecmûu gayet kuvvetli bir şehâdettir. Ve bu hâletler, o Zâtın (A.S.M.) nihâyet derecede ciddiyetine ve itmi'nânına ve kemâl-i sıdkına ve hakkâniyetine kat'î kanâati var olduğunu gösteriyor. Âlem-i İslâm, her günde, her teşehhüdde milyonlar lisânla اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ der. Ve Onun memuriyetine teslîmiyetini ve getirdiği saâdet-i ebediye beşâretini tasdik ettiğini ve beşeriyetin derin bir aşkla ve fıtrî ve isti'dâdî pek kuvvetli bir iştiyakla aradığı hayat-ı bâkiyeye sağlam bir yol açtığına karşı Âlem-i İslâm; minnetdârâne, müteşekkirâne اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ ile bir manevî ziyaret ve görüşmek ve üçyüzelli milyon, belki milyarlar nâmına Onu tebrik eder.
İkinci Şehâdet
Yirmi küllî şehâdetlerden ve çok şehâdetleri ihtiva eden;
İkinci Şehâdet: وَبِشَهَادَةِ جَمِيعِ حَقَائِقِ اَرْكَانِ الْاِيمَانِ عَلٰى تَصْدِيقِهِ
Yani: “Îmânın altı rükünlerinin hakikatleri ve tahakkukları ve hakkâniyetleri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine kat'î şehâdet eder.” Çünkü; Onun risalet hayatının şahsiyet-i maneviyesi ve bütün da'vâlarının esâsı ve mâhiyet-i nübüvveti, o altı rükündür. Öyle ise; o rükünlerin tahakkuklarına delâlet eden bütün delilleri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletinin hak olduğuna ve Onun sâdıkıyetine dahi delâlet ederler. Hem âhiretin tahakkukuna sâir rükünlerinin delâletini Meyve Risalesi ve Onuncu Sözün zeyilleri beyân ettikleri gibi; öyle de: Herbir rükün, hüccetleriyle beraber Onun risaletine bir hüccettir.
Üçüncü Küllî Şehâdet
Binler şehâdetleri ihtiva eden;
Üçüncü Küllî Şehâdet:
وَبِشَهَادَةِ ذَاتِهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِآلَافِ مُعْجِزَاتِهِ وَكَمَالَاتِهِ وَعُلُوِّ اَخْلَاقِهِ
Yani: “O Zât (A.S.M.) Güneş gibi kendi kendine delildir. Binler mu'cizât ve kemâlât ve yüksek, güzel ahlâkıyla risaletine ve sâdıkıyetine pek kuvvetli şehâdet eder.” Evet, Mu'cizât-ı Ahmediye risale-i hàrikada üçyüzden ziyâde nakl-i sahîh ile isbât ettiği gibi; O Zât (A.S.M) ﴾ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ﴿ ve ﴾ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى ﴿ âyetlerinin sarâhatiyle, avucunun bir parmağıyla Kamer iki parça olması ve nakl-i sahîh ve tevâtürle, aynı avucun beş parmağından beş çeşme su akması ve susuz kalan bütün ordusu o sudan içmesi ve şâhid olması ve bu acîb hàrika iki defa başka yerde vukû' bulması ve aynı avuçla bir parça toprağı, hücum eden düşman ordusuna atarak, herbirisinin gözüne bir avuç toprak girmesiyle hücumda iken kaçmaları; ve aynı avuçta küçük taşlar; insanlar gibi tesbih edip Sübhânallâh demeleri gibi nakl-i sahîh ile ve bir kısmı tevâtürle tarihlerde kat'iyyen vukû'a gelen yüzer ve ehl-i tahkîkin yanında bine kadar mu'cizât, elinde zuhûru ve dost ve düşmanların ittifakıyla, Onda güzel hasletlerin ve ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesinde (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3> bulunması ve arkasında tebaiyetle sülûk edip kemâlâta erişen ve hakikate aynelyakìn yetişen bütün ehl-i tahkîk, ittifakla Kemâlât-ı Muhammediye (A.S.M.) en yüksek derecede bulunduğuna hakkalyakìn tasdikleri ve Onun dininden gelen Âlem-i İslâmın füyûzâtı ve koca İslâmiyetin
[^2]:(Hâşiye) Hattâ şecâat kahramanı Hazret-i Ali (Radıyallahu Anh) diyor: "Harbde biz korktuğumuz zaman, Peygamberin (A.S.M.) arkasına saklanır, tahassun ederdik." Şecâat gibi her haslette fâik olduğunu o zaman düşmanları dahi tasdik ettiklerini tarihler naklediyorlar.
hakikatleri Onun hàrika kemâlâtına delâlet eder. Elbette O Zât (A.S.M.), bizzat kendi risaletine gayet parlak ve küllî, geniş şehâdet eder demektir.
Dördüncü Şehâdet
Pekçok kuvvetli şehâdetleri ihtiva eden;
Dördüncü Şehâdet: وَبِشَهَادَةِ الْقُرْآنِ بِمَا لَا يُحَدُّ مِنْ حَقَائِقِهِ وَبَرَاهِينِهِ
Yani: “Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, hadsiz hakikatler ve hüccetleriyle risaletine, sâdıkıyetine şehâdet eder.” Evet, kırk vecihle mu'cize olduğu Zülfikàr Mecmuası’nda isbât edilen.. ve ondört asrı nurlandıran.. ve nev'-i beşerin beşten birisini tebeddül etmeyen kanunlarıyla idare eden.. ve o zamandan şimdiye kadar bütün muârızlara meydân okuyup; hiç kimse, hattâ bir sûresinin mislini getirmeğe cesâret etmeyen.. ve Âyetü'l-Kübrâ’da isbât edildiği gibi altı ciheti nurânî, şübheler giremeyen ve altı makam-ı kübrâ, hakkâniyetine imza basan ve sarsılmaz altı hakikatlere dayanan.. ve her zamanda yüzer milyon lisânlarla şevk ve hürmetle okunan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetle yazılan.. ve Âlem-i İslâm’ın bütün şehâdetleri ve îmânları Onun şehâdetinden tereşşuh eden.. ve bütün ulûm-u îmâniye ve İslâmiye Onun menba'ından akan ve O, eski semâvî kitapları tasdik ettiği gibi, bütün kütüb ve suhuf-u semâviyenin manevî tasdiklerine mazhar bulunan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân, bütün hakikatleriyle ve hakkâniyetini isbât eden bütün hüccetleriyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdkına ve risaletine şehâdet eder demektir.
Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Küllî Şehâdetler
Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Küllî Şehâdetler:
وَبِشَهَادَةِ الْجَوْشَنِ بِقُدْسِيَّةِ اِشَارَاتِهِ وَرَسَائِلِ النُّورِ بِقُوَّةِ دَلَائِلِهَا وَالْمَاضِى بِتَوَاتُرِ اِرْهَاصَاتِهِ وَالْاِسْتِقْبَالِ بِتَصْدِيقِ آلَافِ حَادِثَاتِهِ
Yani: Binbir Esmâ-i İlâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur'ândan çıkan bir hàrika münâcât olan ve mârifetullâhta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede: “Zırhı çıkar onun yerine bu Cevşeni oku” diye Cebrâil vahy getiren, “Cevşenü'l-Kebîr Münâcâtı” içindeki hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine şehâdet ettiği gibi; Kur'ândan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşenden feyiz alan ve tevellüd eden Resâili'n-Nuriye, yüzotuz parçasıyla Risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) bir tek hüccet olarak risaletinin bütün hakikatlerini aklen ve mantıken isbâtıyla, hattâ felsefenin nazarında akıldan pek uzak mes'elelerini göz önünde gibi gayet kolay ve ma'kul bir tarzda ders vermesiyle Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine ve risaletine küllî bir sûrette şehâdet eder.
Hem zaman-ı mâzi dahi risaletine bir küllî şâhiddir ki; irhâsat denilen nübüvvetten evvel zuhûr eden ve gelecek Peygamberin mu'cizâtı sayılan hàrikalar, tarihlerde ve siyer kitaplarında kat'î tevâtür tarzında nakledilen pekçok vâkıalar, gayet sağlam bir sûrette risaletine şehâdet eder ve çok nev'ileri var. Bir kısmı, gelecek “Şehâdet”lerde beyân edilecek; bir kısmı da Zülfikàr’da ve tarih kitaplarında sahîh bir sûrette nakledilmiş. Meselâ: Velâdet-i Peygamberiyeye (A.S.M.) yakın bir vakitte Kâbe’yi tahrib etmeye gelen Ebrehe askerinin başlarına Ebâbil kuşlarının elleriyle taşların yağması ve velâdet gecesinde Kâbe’deki sanemlerin baş aşağı düşmesi ve Kisrâ-yı Fars sarayının harâb olması ve ateş-perest Mecûsîlerin bin seneden beri yanması devam eden ateşi o gece sönmesi ve Bahîra-yı Râhib ve Halîme-i Sa'diye’nin kat'î ihbarlarıyla, bulutlar başına gölge etmesi gibi çok hâdiseler, nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişler.
Hem istikbâl, yani: Vefâtından sonra Onun haber verdiği hâdiseler pek çoktur ve çok nev'ileri var. Birisi, Âl-i Beyt’ine ve ashâbına ve fütûhât-ı İslâmiyeye ait ihbarât-ı gaybiyesidir ki, Zülfikàr’da Mu'cizât-ı Ahmediye kısmında nakl-i sahîh ile seksen vâkıanın aynen haber verdiği gibi çıkması, meselâ: Hz. Osman (R.A.) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (R.A.) Kerbelâ’da şehîd edilmeleri ve Şam ve İran ve İstanbul’un fetihleri ve Abbâsî Devletinin zuhûru ve Cengiz ve Hülâgu onu mağlûb ve mahvetmesi gibi seksen ihbar-ı gaybî mu'cizâtı, nakl-i sahîh ile ve tarih ve siyer kitaplarına istinâden tafsîlen yazması gibi, ihbar-ı gaybînin sâir nev'ileriyle ve Muhammed’in (A.S.M.) hakkâniyetine delâlet eden pekçok vâkıât-ı istikbâliye ile zaman-ı istikbâl dahi kuvvetli ve küllî bir sûrette Risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) ve sâdıkıyetine şehâdet eder demektir.
(Dokuzuncu, Onuncu, Onbirinci, Onikinci Şehâdetlere İşaret Eden) Dokuzuncu Şehâdet
Dokuzuncu, Onuncu, Onbirinci, Onikinci Şehâdetlere işâret eden:
وَبِشَهَادَةِ الْآلِ بِقُوَّةِ يَقِينِيَّاتِهِمْ فِي تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ حَقِّ الْيَقِينِ وَالْاَصْحَابِ بِكَمَالِ اِيمَانِهِمْ فِي تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ عَيْنِ الْيَقِينِ وَالْاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ تَحْقِيقَاتِهِمْ فِي تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ عِلْمِ الْيَقِينِ وَالْاَقْطَابِ بِتَطَابُقِهِمْ عَلٰى رِسَالَتِهِ بِالْكَشْفِ وَالْمُشَاهَدَاتِ بِالْيَقِينِ
Yani; Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine ve hakkâniyetine küllî şehâdetlerden,
Dokuzuncu Şehâdet
Dokuzuncusu: عُلَمَاءُ اُمَّتِي كَأَنْبِيَاءِ بَنِي اِسْرَائِيلَ sırrına mazhar ve salavâtlarda Âl-i İbrahim Aleyhisselâm’a mukâbil olan Âl-i Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm’ın içindeki büyük evliyâ ve Ali (R.A.), Hasan (R.A.), Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in Oniki İmâmı ve Gavs-ı A'zam ve Ahmed-i Rufâî (K.S.), Ahmed-i Bedevî, İbrahim-i Desûkî, Ebü'l-Hasan-ı Şâzelî gibi aktâblar, imâmlar; ittifakla, hakkalyakìn bir i'tikàdla ve keşfiyât ve müşâhedâtla ve ümmette gösterdikleri hàrika irşadâtla ve kerâmetlerle, risalet ve hakkâniyet ve sâdıkıyet-i Muhammediyeye (A.S.M.) îmânları ve şehâdetleri ile imza basıyorlar.
Onuncu Şehâdet
Onuncu: Enbiyâdan sonra en muhterem ve yüksek tâife ve ümmî ve bedevî oldukları hâlde az bir zamanda nur-u Muhammedî (A.S.M.) ile şarktan garba kadar âdilâne idare edip, cihangir devletleri mağlûb ederek müterakki, fenli, medenî, siyâsî milletlere üstad, muallim, diplomat, hâkim-i âdil olarak o asrı bir asr-ı saâdet hükmüne getiren sahâbeler; Muhammed’in (A.S.M.) her hâlini tedkik ve taharrîden sonra gözleriyle gördükleri çok mu'cizâtın kuvvetiyle eski düşmanlıklarını ve ecdâdlarının mesleklerini ve çokları –Hâlid İbn-i Velîd ve İkrime İbn-i Ebî Cehil gibi– pederlerinin tarafdârlıklarını, kavim ve kabilelerini tamamıyla bırakıp bütün rûh u canlarıyla, gayet fedâkârâne bir sûrette İslâmiyete girerek aynelyakìn derecesinde Muhammed’in (A.S.M.) sâdıkıyetine, risaletine îmânları; sarsılmaz, küllî bir şehâdettir.
On Birinci Şehâdet
Onbirinci: Asfiyâ ve sıddıkîn denilen müçtehidler, imâmlar, allâmeler; İbn-i Sînâ, İbn-i Rüşd gibi dâhî feylesoflar misillû binler ehl-i tahkîk, aklî ve mantıkî bir tarzda, herbiri ayrı bir meslekte şübhesiz binler hüccetlere ve kat'î bürhânlara istinâden ilmelyakìn derecesinde Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve hakkâniyetine îmânları öyle küllî bir şehâdettir ki; onların umumu kadar bir zekâsı bulunmayan karşılarına çıkamaz.
İşte o hadsiz şâhidlerden birisi, bu zamanda Risale-i Nurdur ki; münkirler ona karşı hiçbir çare bulamadıklarından, zâbıta ve adliyeyi aldatıp mahkeme eliyle susturmasına çalışıyorlar.
On İkinci Şehâdet
Onikinci: Âlem-i İslâmda herbiri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını dâire-i dersine alıp, hàrika irşad ve kerâmetlerle manevî terakkî ettiren ve hüccetler yerinde müşâhedâta, keşfiyâta dayanan ve aktâb denilen en derin ehl-i tahkîk ve hakikat, rûhâni terakkîlerinde Muhammed’in (A.S.M.) risaletini ve sâdıkıyetini ve en yüksek mertebe-i hakkâniyette bulunduğunu keşfen ve şühûden görüp müttefikan ve mütetâbıkan nübüvvetine şehâdetleri öyle bir imzadır ki: Onların umumu kadar bir yüksek mertebe-i kemâlâtı kazanmayan o imzayı bozamaz.
On Üçüncü Şehâdet
Onüçüncü Şehâdet: Dört küllî ve çok geniş ve kat'î hüccetlerden ibarettir:
وَبِشَهَادَةِ الْاَزْمِنَةِ الْمَاضِيَةِ بِتَوَاتُرِ بَشَارَاتِ الْكَوَاهِنِ وَالْهَوَاتِفِ وَالْعُرَفَاءِ فِي الْاَدْوَارِ السَّالِفِينَ وَبِمُشَاهَدَةِ بَشَارَاتِ الرُّسُلِ وَالْاَنْبِيَاءِ وَبِشَهَادَتِهِمْ وَبَشَارَتِهِمْ عَلَيْهِمُ السَّلَامُ بِرِسَالَةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ فِي الْكُتُبِ الْمُقَدَّسَةِ
Bu fıkranın kısaca bir meâli burada beyân edilecek ve izâhatı ve senedleri Zülfikàr’ın Mu'cizât-ı Ahmediye kısmının âhirinde mükemmel var.
Yani: Geçmiş zamanlarda nev'-i beşerin meşâhir ve nâmdârlarından başta enbiyâ olarak ârifler, kâhinler, hâtifler müttefikan Muhammed’in (A.S.M.) risaletine ve geleceğine irhâsat nev'inden gayet sarîh ve mükerrer haber verdiklerini nakl-i sahîh ve bir kısmı tevâtürle tarih ve siyer ve hadîs kitaplarında kayıt ve kabûl edilmesine ve Mu'cizât-ı Ahmediye Risalesinde o binler ihbarâtın en kuvvetli ve kat'î kısmını tafsîlen beyânına binâen ona havâle edip gayet kısa bir işâretle deriz ki: Enbiyâlar, mukaddes, semâvî kitaplarda Muhammed’in (A.S.M.) nübüvvetine dair Tevrat, İncil, Zebûr’un yüzer âyetlerinde sarâhate yakın kısmından yirmi âyetleri Ondokuzuncu Mektûb’da yazılmış. Hıristiyan ve Yahudîler tarafından çok tahrifatı ile beraber, yine Nübüvvet-i Ahmediyeyi haber veren yüz âyeti Hüseyin-i Cisrî kitabında yazmış.
Kâhinler ise, başta meşhûr Şık ve Satîh olarak, rûhâni ve cin vâsıtasıyla gaybdan haber veren ve şimdi medyum denilen –tevâtür bir nakl-i sahîhle– Peygamberin geleceğine ve Fars Devletini kaldıracağına sarîh bir sûrette haber verdikleri ve şübhe kaldırmaz bir tarzda yakında bir Peygamber Hicaz’da zuhûrunu mükerrer söyledikleri gibi; ârif-i billâh kısmından Peygamberin (A.S.M.) cedlerinden Kâ'b İbn-i Lüeyy ve Yemen ve Habeş pâdişahlarından Seyf İbn-i Zîyezen ve Tübba' gibi çok ârifler, o zaman evliyâları pek sarîh bir sûrette Muhammed’in (A.S.M.) risaletinden haber verip şiirlerle ilân etmişler. Ondokuzuncu Mektûb’da, ehemmiyetli ve kat'î bir kısmı yazılmış. Hattâ o pâdişahlardan birisi, demiş: “Ben, Muhammed’e (A.S.M.) hizmetkâr olmasını bu saltanata tercih ederim.” Birisi de demiş: “Ah! Ben Ona yetişseydim, Onun ammizâdesi olurdum.” Yani: Hazret-i Ali gibi fedâi bir hizmetkârı ve veziri olurdum. Her ne ise –tarih ve siyer kitapları bu haberleri tamamen neşr ile– bu ârifler, risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) kuvvetli ve küllî bir şehâdetle sâdıkıyetine imza basıyorlar.
Hem o ârifler ve kâhinler gibi risalet-i Muhammediyeyi gaybî haber veren ve sözleri işitilen ve şahısları görünmeyen hâtif denilen rûhâniler, pek sarîh bir sûrette Muhammed’in (A.S.M.) nübüvvetinden haber verdikleri gibi; çok muhbirler, hattâ saneme kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları nübüvvetinden haber vermeleriyle Onun risaletine ve hakkâniyetine imza basıp tarih lisânıyla şehâdet etmişler.
On Dördüncü Şehâdet
Ondördüncü Şehâdet: Kâinâtın kuvvetli şehâdetine işâret eden bu Arabî fıkra:
وَبِشَهَادَةِ الْكَائِنَاتِ بِغَايَاتِهَا وَبِالْمَقَاصِدِ الْاِلٰهِيَّةِ فِيهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ الْجَامِعَةِ؛ بِسَبَبِ تَوَقُّفِ حُصُولِ غَايَاتِ الْكَائِنَاتِ وَالْمَقَاصِدِ الْاِلٰهِيَّةِ مِنْهَا وَتَقَرُّرُ قِيْمَتِهَا وَوَظَائِفِهَا وَتَبَارُزِ حُسْنِهَا وَكَمَالِهَا وَتَحَقُّقِ حِكَمِ حَقَائِقِهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْاِنْسَانِيَّةِ لَاسِيَّمَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ؛ اِذْ هِىَ الْمُظْهِرَةُ وَالْمَدَارُ الْاَتَمُّ لَهَا، وَلَوْلَاهَا لَصَارَتْ هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ الْمُكَمَّلَةُ وَالْكِتَابُ الْكَبِيرُ ذُو الْمَعَانِي السَّرْمَدِيَّةِ هَبَاءً مَنْثُورًا مُتَطَايِرَةَ الْمَعَانِي مُتَسَاقِطَةَ الْكَمَالَاتِ وَهُوَ مُحَالٌ مِنْ وُجُوهٍ وَجِهَاتٍ
Âyetü'l-Kübrâ, bu arabî fıkranın meâline dair demiş: Bu kâinât, nasıl ki kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitab gibi, bir sergi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden sâni'ine ve kâtibine ve nakkàşına delâlet eder; öyle de: Kâinâtın hilkatindeki makàsıd-ı İlâhiyeyi bilecek, bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve “Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve ne için buraya geliyorlar? Ve çok durmuyorlar, gidiyorlar?” diye dehşetli suâllere cevab verecek ve o kitab-ı kebîrin mânâlarını ve âyât-ı tekvîniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna kuvvetli ve küllî şehâdet edip اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ der.
Evet, Muhammed’in (A.S.M.) getirdiği Nur ile kâinâtın mâhiyeti, kıymeti, kemâlâtı ve içindeki mevcûdâtın vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kıymetleri bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinât, baştan başa gayet mânidâr mektûbat-ı İlâhiye ve mücessem bir Kur'ân-ı Rabbânî ve muhteşem bir meşher-i âsâr-ı Sübhâniye olur. Yoksa, adem ve hiçlik ve zevâl ve fenâ karanlıklarında yuvarlanan karmakarışık vahşetli bir vîrâne, dehşetli bir mâtemhâne mâhiyetine düşer. Bu hakikate binâen, kâinâtın kemâlâtı ve hikmetli tahavvülâtı ve sermedî mânâları, kuvvetli bir tarzda نَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ der.
On Beşinci Şehâdet
Onbeşinci Şehâdet: Pekçok kudsî şehâdetleri ihtiva eden, bu kâinâtta tasarruf ederek zerrâttan seyyârâta kadar bütün tahavvülât ve harekât ve sekenât ve hayat ve memât gibi bütün tasarrufât; emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyle bulunan Zât-ı Vâcibü'l-Vücûdun icraat-ı rubûbiyeti ve ef'âl-i Rahmâniyeti cihetinde Risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) mukaddes şehâdetine işâret eden, bu gelen Arabî fıkradır:
وَبِشَهَادَةِ صَاحِبِ الْكَائِنَاتِ وَخَلَّاقِهَا وَمُتَصَرِّفِهَا عَلَى الرِّسَالَةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ؛ بِاَفْعَالِ رَحْمَانِيَّتِهِ وَبِاِجْرَاءَاتِ رُبُوبِيَّتِهِ؛ كَفِعْلِ الرَّحْمَانِيَّةِ بِاِنْزَالِ الْقُرْآنِ الْمُعْجِزِ الْبَيَانِ عَلَيْهِ، وَبِاِظْهَارِ اَنْوَاعِ الْمُعْجِزَاتِ عَلٰى يَدَيْهِ، وَبِتَوْفِيقِهِ وَحِمَايَتِهِ فِي كُلِّ حَالَاتِهِ، وَبِاِدَامَةِ دِينِهِ بِكُلِّ حَقَائِقِهِ، وَبِاِعْلَاءِ مَقَامِ حُرْمَتِهِ وَشَرَفِهِ وَاِكْرَامِهِ عَلٰى جَمِيعِ الْمَخْلُوقَاتِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ، وَكَفِعْلِ رُبُوبِيَّتِهِ بِجَعْلِ رِسَالَتِهِ شَمْسًا مَعْنَوِيَّةً لِكَائِنَاتِهِ، وَبِجَعْلِ دِينِهِ فِهْرِسْتَةَ كَمَالَاتِ عِبَادِهِ، وَبِجَعْلِ حَقِيقَتِهِ مِرْآةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اُلُوهِيَّتِهِ، وَبِتَوْظِيفِهِ بِوَظَائِفَ ضَرُورِيَّةٍ لَازِمَةٍ لِوُجُودِ الْمَخْلُوقَاتِ فِي هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ كَلُزُومِ الرَّحْمَةِ وَالْحِكْمَةِ وَالْعَدَالَةِ وَكَضَرُورَةِ لُزُومِ الْغِذَاءِ وَالْمَاءِ وَالْهَوَاءِ وَالضِّيَاءِ
Bu pek kat'î ve çok geniş ve kudsî şehâdetin tafsilâtını Risale-i Nura havâle edip gayet kısacık bir işâretle meâl-i icmâlîsine bakacağız:
Evet bu kâinâtta, gözümüz önünde bu muntazam tasarrufâtı içinde adâlet ve hikmetle ve rahmet ve inâyet ve himâyetle her zaman iyileri himâye ve fenâları ve yalancıları tokatlamak, rubûbiyetinin bir âdeti olmasından, ef'âl-i Rahmâniyet muktezâsıyla bir Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı, Muhammed’in (A.S.M.) eline vermesi.. ve bine yakın mu'cizelerin pekçok envâ'ını ona vermesi.. ve bütün hâlâtında ve en tehlikeli vaziyetlerinde şefkatkârâne himâye ve hattâ güvercin ve örümcekle muhâfaza etmesi.. ve büyük vazifelerinde Onu tam muvaffak etmesi.. ve dinini bütün hakikatleriyle idâmesi.. ve İslâmiyetini zeminin ve nev'-i beşerin başına geçirmesi.. ve bütün mahlûkat üstünde bir makam-ı şeref ve meşâhir-i insaniyenin fevkınde dâimî bir rütbe-i makbûliyet ve dost ve düşmanının ittifakıyla en yüksek hasletleri taşıyan bir şahsiyeti vermekle, beşerin beşten birisini Ona ümmet etmesi, gayet kat'î bir tarzda sâdıkıyetine ve risaletine şehâdet ettiği gibi, ef'âl-i Rubûbiyet cihetinde dahi görüyoruz ki; bu âlemin mutasarrıfı ve müdebbiri, Muhammed’in (A.S.M.) risaletini bu kâinâta bir manevî güneş yapıp, Nur Risalelerinde isbât edildiği gibi, onun ile bütün karanlıkları izâle ve nurânî hakikatlerini gösterip ve bütün zîşuûru, belki kâinâtı hayat-ı bâkiye müjdesiyle sevindirdiği gibi; dinini dahi bütün makbûl ehl-i ibâdetin fihriste-i kemâlâtı ve harekât-ı ubûdiyette sağlam bir program yapması gibi Muhammed’in (A.S.M.) şahsiyet-i maneviyesi olan hakikatini, Kur'ânın ve Cevşenin delâletiyle tecelliyât-ı Ulûhiyetine bir âyine-i câmia yapması.. ve sâbıkan işâret ettiğimiz hakikatlerin ve ondört asırda her gün ümmetinin bütün hasenâtlarının bir mislini kazanmasının ve hayat-ı ictimâiye ve maneviye-i beşeriyedeki âsârının delâletiyle, nev'-i beşere en yüksek reis ve muktedâ ve üstad yapması; ve Onu büyük ve kudsî vazifelerle beşerin imdâdına gönderip rahmet, hikmet, adâlet, gıdâ, hava, mâ, ziyâ derecesinde insanları Onun dinine, Şerîatına, İslâmiyetteki hakikatlerine muhtaç (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> yapması ile oniki küllî ve kat'î hüccetlerle Risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) kudsî şehâdet ettiği hâlde, acaba hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının ve bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bu kâinât sâhibinin bu derece küllî ve geniş şehâdetlerine mazhar olan Risalet-i Muhammediye (A.S.M.), kâinâtın manevî bir güneşi olmasın.
[^3]:(Hâşiye) Ben, bu ihtiyarlığım ve perîşaniyetim içinde, Zât-ı Muhammediyenin (A.S.M.) getirdiği erzâk-ı maneviyenin milyondan birisini hissettim. Elimden gelse idi, milyonlar lisânla salavâtlarla Ona teşekkür edecektim. Şöyle ki: Ben firâktan, zevâlden çok inciniyorum. Hâlbuki, sevdiğim dünya ve dünyeviyeler, müfârakatla beni bırakıp gidiyorlar. Ben de gideceğimi biliyorum. Bu pek elîm ve canhıraş me'yûsiyete karşı, birden saâdet-i ebediye ve hayat-ı bâkiye müjdesini Zât-ı Ahmediye'den (A.S.M.) işitmekle kurtuluyorum ve tam tesellî buluyorum. Hattâ teşehhüdde: اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ dediğimde Ona hem bîat, hem memuriyetine teslîm ve itâat, hem vazifesini tebrik, hem bir nev'i teşekkür ve saâdet-i ebediye müjdesine bir mukàbeledir ki; Müslümanlar, her gün beş defa bu selâmı yaparlar.
İşte bu onbeş küllî Şehâdetler, herbiri pekçok şehâdetleri, hattâ “Üçüncü Şehâdet” mu'cizât lisânıyla bin şehâdeti ihtiva edip öyle bir kat'iyyetle ve kuvvetle “Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullâh” olan da'vâyı isbât ve tahakkukunu ve kıymetini ve ehemmiyetini ilân etmiş ki; her gün beş defa Âlem-i İslâm, yüzer milyon lisânlar ile teşehhüdde o da'vâyı kâinâta ilân ettiği gibi; o da'vânın esâsı olan Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.), kâinâtın çekirdek-i aslîsi, bir sebeb-i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduğunu milyarlar ehl-i îmân tereddüdsüz tasdik ederek kabûl etmişler. Ve bu kâinâtın Sâhibi (Celle Celâlühû) o şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) saltanat-ı rubûbiyetine bir yüksek dellâl.. ve kâinât tılsımının ve hilkat muammâsının bir doğru keşşâfı.. ve lütûf ve rahmetinin bir parlak misâli.. ve şefkat ve muhabbetinin bir belîğ lisânı.. ve âlem-i bâkîdeki hayat-ı dâime ve saâdet-i ebediyenin en kuvvetli müjdecisi.. ve elçilerinin en son ve en büyük bir resûl eylemiş.
Acaba bu mâhiyetteki bir hakikate kanâat etmeyen veya ehemmiyet vermeyen, ne derece hasâret ve hatâ ve belâhet ve cinayet ettiğini kıyâs edilsin!..
İşte, namazdaki Fâtiha, nasıl İkinci Kısımda işârâtıyla, teşehhüdde اَشْهَدُ اَنْ لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ daki hakikat-i tevhid da'vâsına kat'î hüccetleri gösterir, hadsiz imzalar basar; bu Üçüncü Kısımda dahi yine teşehhüdde واَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ da hakikat-i risalet da'vâsına kuvvetli şâhidleri getirip nihâyetsiz tasdik imzalarını bastırır.
Yâ Erhamerrâhimîn; bu Resûl-i Ekrem’in (A.S.M.) hürmetine, bizi, Onun şefâatine mazhar ve sünnetinin ittibâ'ına muvaffak ve dâr-ı saâdette Onun âl ve ashâbına komşu eyle! Âmîn.. âmîn.. âmîn...
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْآنِ الْمَقْرُوءَةِ وَالْمَكْتوُبَةِ آمِينَ
﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗