Şuâlar

Mehmed Feyzi’nin Müdafaasıdır

23. bölüm / 30

Mehmed Feyzi’nin Müdafaasıdır

[Mehmed Feyzi’nin Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

İddianâme beni Üstadım Said Nursî’nin hem sır kâtibi, hem kendisiyle hem Risale-i Nurla şiddetli alâkalı, hem çok hizmet ettiğimi bahisle bu hareketimi medâr-ı mes'ûliyet saymış. Ben de buna karşı, bütün kuvvetimle bu ithamı kabûl edip iftihar ediyorum. Çünkü fıtratımda ilme karşı gayet kuvvetli bir iştiyak var. Bir delili şudur ki: Denizli hâdisesinde menzilim taharrî edildiği vakit beşyüzseksen aded mütenevvi' kütüb-ü ilmiye ve Arabiye evimde bulunduğu resmen sâbit olmuştur. Benim fakr u hâlimle ve gençliğimle ve Lisân-ı Arabîde noksaniyetimle beraber bu zamanda binde bir şahısta bulunmayan bu mütenevvi' beşyüzseksen cild kitabı bana toplattıran fevkalâde bir talebelik şevki ve hàrika bir aşk-ı ilmîdir.

İşte bu fıtrî isti'dat ile dâima hakîki bir Üstad arıyordum. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, uzakta aradığımı pek yakında elime verdi.

Evet Üstadım olan Said Nursî’nin bütün hayatının gayesi, şevk-i ilimde ve ulûm-u İslâmiyeyi bilmek aşkında geçtiğini bütün hayatı şehâdet ediyor. Hem ben müşâhedâtımla, hem Üstadımın matbu' tarihçe-i hayatıyla, hem eski talebelerinden aldığım ma'lûmâtla kat'î bildim ki; bendeki fıtrî aşk-ı ilmî, Üstadımda hàrika bir sûrette bulunuyor ki, bu zamanda bütün medrese âlimlerinin hilâfına olarak pek hàrika, tek başıyla medrese talebeliğini muhâfaza edip her belâya tahammül etmiş. Hattâ ehl-i siyaset, Üstadımın bu acîb hâllerini anlamadıkları için hiç alâkası olmayan bir nev'i siyasete temâs ettirmeğe çalışmışlar. Hattâ hapislere sokmuşlar. Fakat sonra Cenâb-ı Hak, o aşk-ı ilmîyi Kur'ânın hakàikına bir anahtar yapmış. Bütün ehl-i ilmi ve feylesofları hayrette bırakan Risale-i Nur meydâna çıkmış. Ben de o sırada bütün hayatımda aradığım ve kendi fıtratımda ve fakat pek yüksek bulunan bu Üstadı bir ihsân-ı İlâhî olarak Kastamonu’da yanımda buldum. Âhir ömrüme kadar da, buna teşekkür ediyorum.

Hem Üstadım eskiden beri izzet-i ilmiyeyi muhâfaza için, sadaka ve hediye gibi şeyleri kabûl etmediği gibi talebelerini de men'eder. Kimseye başını eğmez. Hattâ hàrika vaziyetlerinden; harb içinde avcı hattında oturmağa ve sipere girmeğe tenezzül etmeyerek izzet-i ilmiyeyi muhâfaza ettiği gibi, üç dehşetli kumandana karşı kahramancasına hocalık ve haysiyet-i ilmiyeyi muhâfaza için onların hiddetine karşı ehemmiyet vermeyip onları susturdu. Onun için bu Üstadımı, bu millet ve vatanın ve Türk ulemâsının pek büyük şerefini muhâfaza etmek için herşeyini fedâ etmiş bir şahıs bildiğimden, ben de kendime hakîki üstad kabûl ettim. Böyle vatan ve millete hakîki fedâkâr bir Üstad’ın, –farz-ı muhâl olarak– yüz kusuru da olsa nazar-ı müsâmaha ile bakıp i'tirâz etmemek gerektir.

Bu memleketin vatan-perverleri meşrûtiyet devrinde, milliyetçiler ve hamiyet-perverleri Cumhûriyette; bu Üstad’ın ilme ettiği fevkalâde hizmeti vatan ve millet nâmına takdir ettiklerine bir nümûnesi şudur ki: Câmiü'l-Ezher sisteminde, Medresetü'z-Zehrâ nâmında Van vilâyetinde temeli atılıp eski Harb-i Umumî münâsebetiyle geri kalan Şark Dâru'l-Fünûnuna İttihâd ve Terakkî hükûmeti ondokuz bin altın lira verdiği gibi, yirmidört sene evvel Cumhûriyet hükûmeti de Üstadımın dâru'l-fünûnuna yüzaltmışüç meb'ûsun tasdikiyle yüzelli bin lira tahsîsat verilmesini kabûl etmeleridir. Bu yüksek Üstad’ın tek başıyla Câmiü'l-Ezher gibi binler hocaların teşebbüsüyle vücûda gelecek bir medrese-i kübrâyı vücûda getirmeğe yakın muvaffak olması gösteriyor ki; vatan-perverler ve milliyet-perverler dahi, medrese ulemâlarıyla beraber bu Üstadımı takdir ve tahsin etmeleri lâzım ve elzemdir. Biz de böyle bir Üstad elimize geçtiği için her zahmet ve meşakkate tahammüle karar vermişiz. Füyûzât-ı ilmiyesiyle ve yüzotuza varan âsâr-ı kudsiyesinin hakàikıyla beni ilim ve îmân yolunda terakkî ettiren bu mümtâz allâme-i zamana sonsuz bir varlıkla hürmetim vardır. Bu hürmetim ebede kadar inşâallâh gidecektir.

İddia makamının beni suçlandırmak istediği ve aylardan beri tedkîkàt ve taharriyât neticesinde hakikatine vâsıl olamadığı, dini ve dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini ihlâl edecek bir gizli cem'iyetin, ne vücûdu var ve ne de böyle bir cem'iyetle alâkamız vardır. Yegâne alâkamız, hükûmet-i cumhûriyenin kanunları müvâcehesinde en çetin imtihanlarda, en yüksek ehl-i vukûf hey'etler tarafından icâb eden hürmeti görmüş ve salâhiyetdâr mahkemelerde berâet kazanmış Risale-i Nurlardır. Bu ise, vatana ve millete ihanet değil; doğrudan doğruya vatana ve millete nâfi' ilim uğrunda bir çalışmaktır. Bunun haricinde ne bir siyâsî maksad ve ne de başka bir garaz yoktur. Binâenaleyh bu hususta da masûmiyet ve samîmiyetimiz meydânda olmakla, Denizli Mahkemesinde olduğu gibi yüksek mahkeme-i âdilenizden adâletin tecellîsiyle berâetimi taleb ediyorum.

Afyon Ceza Evinde Mevkuf

Kastamonulu

Mehmed Feyzi Pamukçu ∗∗∗

Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır

[Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Sayın Hâkimler!

Bir din âlimi ile görüşmek, onun din hakikatlerine ait kitaplarını okumak ve yazmak ve din arkadaşlarının imdâdına koşmak üzere dinine ve Kur'ânına ve Peygamberine (A.S.M.) hizmet etmek bir mü'minin vazifesi ve hakkı değil midir?.. Bizi bu hizmet-i diniyeden men'eden bir kanun maddesi var mıdır? Bazı cihetlerin zamanımızdaki küfrî ve gayr-ı ahlâkî cereyanları tenkid etmesi bir suç mu teşkil ediyor? Biz ne siyasetle, ne idare ile asla alâkası olmayan yalnız dindar, sâf halk kitlesiyiz. Bir insana hüsn-ü zan etmek ve kıymet vermek herkesin şahsî bir kanâatidir. Biz Bediüzzaman’ı zamanımızın en yüksek din âlimi biliyoruz. Din hakikatlerini asla dalkavukluk yapmadan beyân ve ifâde eden bir hakikat adamı biliyoruz. Mücâhid adını vermekliğimiz, memleketimizi tehdid eden ahlâksızlık ve îmânsızlık cereyanlarına karşı Kur'ânın sarsılmaz hakikatlerine dayanarak giriştiği müdafaa ve hizmet-i diniyesinden dolayıdır. Din ve vicdân hürriyetinin hükümrân olduğu bir memlekette vicdânî kanâatlerimizden mes'ûl olamayız. Bundan dolayı da kimseye hesab vermeğe mecbur değiliz.

Âhirzamanda hadîsin haber verdiği şahısların mes'elesine gelince: Bu mevzûları biz kendimiz uydurmadık. Bunların aslı dinde mevcûddur. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı hadîslerle Ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) ömrünün binbeşyüz seneyi pek geçmeyeceğini söylüyor. O zamana kadar da Ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) ve dünyanın hayatında mühim te'sir yapacak büyük tarih hâdiselerini, “Kıyâmet alâmetleri” diye haber veriyor. Bunların şerri üzerine Ümmet-i İslâmiyenin nazar-ı dikkatini celbediyor. Gaflet ve cehâletle bu şerlere dûçâr olanların ebedî şekàvet ve helâket ile karşılaşacaklarını söylüyorlar. Bunlara dair sayısız dinî bürhânlar mevcûddur. Biz ki Allah’a ve Resûlüne ve Kur'âna inanmışız. Şimdi bu îmânın ve Peygamberin sıdkına olan bu i'tikàdın neticesi olarak kendimizi helâk-i ebedîden kurtarmak için çalışmayalım mı? Etrafımızda olup bitenleri görmeyelim mi?.. “Acaba bu tehlikeli zaman gelmiş midir? Sakın bu tehlikelere düşen nesil biz olmayalım?” diye bunları mevcûd dinî hakikatlere tatbik cihetlerini göstermeyelim mi?.. Biz de, önümüzdeki müsbet delilleri ve vücûd-u İlâhiye bizi sevkeden hakàik-ı müberhene ve ilmiyeyi görmeyerek, sırf Avrupa dinsizliğini en büyük lâzime-i medeniyet ve şiâr-ı irfan add ile dinimizi terketsek, acaba helâk-i ebedîden bizi kim kurtaracak? Bunu düşünmeyelim mi?.. Bu zihniyette olan, Kur'ândan ve Onun hakàikından üstün bir şey tanımayan bir insan, sırf fânî cezalar korkusuyla kendini ebedî helâke atar mı?.. Yâhut fânî bazı kıymetlere değer verir mi? Allah ve Resûlüne ve dinine hizmet vazifesinden vazgeçer mi?.. İşte bizi Bediüzzaman’a bağlayan hakîki âmiller bunlardır. Başka bir menba'-ı dinî var mı ki, biz rûhumuzun bu ezelî ihtiyaçlarını onunla teskin edelim.

Sayın Savcı, bize kütübhâneleri dolduran binlerce Arapça ve bugünün rûhuna tercümân olamayan kitapları tavsiye ediyor. Sayın Savcı ve onun gibi düşünenler, Risale-i Nur nâmı altındaki külliyat-ı ilmiyeyi ve hazine-i hürriyeti ve hakikat-i àliyeyi beğenmeyebilirler, tenkid de edebilirler. Bu kendilerinin bileceği bir iştir. Bizim şu veya bu esere rağbet etmemize ve ona kıymet vermemize karışamazlar. Biz Risale-i Nuru seviyoruz. Ve onu hakîki ve riyâsız bir din kitabı ve Kur'ân tefsiri biliyoruz. Kıymet ölçüleri ve hükümleri vicdânî bir takdir mes'elesidir. Buna kimse müdâhale edemez. Evet biz Risale-i Nur müellifinin velâyetine ve dâima ayn-ı hakikat dersi verdiğine kàiliz. Kendisinin kabûl etmemesi bizim bu kanâatimizi sarsmıyor. Ancak bizim kabûl ettiğimiz, kerâmet-i kevniyesinden dolayı değil, Nurların dersinde hàrikulâde ve ekmel tezâhürlerine şâhid olduğumuz ve bütün cihan-ı irfana meydân okuyan kerâmet-i ilmiyesinden dolayıdır. Tahsil hayatı üç aydan başka mevcûd olmadığı hâlde, bu kadar feyz-i ilim neşreden.. ve ilminin hàrikalarıyla en müntehâ mesâil-i ilmiye ve àliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette bırakacak bir mantık ulviyeti ibraz eden.. ve hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisânda bu kadar câzibedâr bir tarz-ı beyân ve sürükleyici bir harâret izhâr eden.. ve gayet feyyâz bir aşk ve heyecan terennüm eden.. ve bir deryâ-yı îmân ve bir hazine-i tevhid ve bir ummân-ı hikmet hâlinde coşan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz?

Fânî zevâhirin âlâyişine ednâ bir meyl ve iltifat göstermeyen.. ve en küçük bir menfaat ve lezzete tenezzül etmeyen.. levs-i fânînin ayağına dolaşan bütün yaltaklanmalarına asla kıymet vermeyen.. kimseden bir şey beklemeyen ve dilenmeyen.. ve kendisine arzedilenleri kabûl etmeyen.. iffet ve ismetin en àlî örneklerini yaşatarak sabûrâne mütehammilâne her nev'i mahrumiyetlere göğüs germek sûretiyle kendini hakikate ve envâr-ı Kur'âniyeye ve Maârif-i Muhammediyenin (A.S.M.) izhârına vakfeden.. ve memleket ve milletin ızdırâbatı karşısında pür-rahm ü şefkat ağlayan.. kendine yapılan bunca ihanetlere rağmen etrafındakilerin saâdetleri için hizmetinden asla vazgeçmeyen.. ihtiyarlığına ve bîkesliğine bakmayarak insanları gayyâ-yı cehl ve gird-bâd-ı inkârdan kurtarmağa, hasbî ve İlâhî bir cehd ile çalışan ve savaşan bir fazilet ve Nur âbidesini Üstad addetmekliğimizi çok mu görüyorsunuz?.. Kendisinin bu arzedilen kerâmet-i ilmiyesiyle beraber, sırf ahlâk ölçülerinin kaybolduğu böyle bir devirde gösterdiği bu misilsiz ferâğat ve istiğnâ ve şâheser-i ismet ve istikamet dolayısıyla yine bir enmûzec-i kemâl ve mihrab-ı fazilet olarak tanınmağa ve iktidâ edilmeğe şâyândır.

İşte biz Bediüzzaman’a ve eserlerine bu gözle bakıyoruz. Acaba mümâileyhe sırf îmânımızdan neş'et eden bu bağlılığımız ve Kur'ânın ve beyânât-ı Muhammediyenin (A.S.M.) küfr ve ahlâk hakkındaki şiddetli tevbih ve tezyiflerine bu îmânımız dolayısıyla iştirâkimiz, bizi levs-i fânî addedilen siyasetçi mi yaptı? Yoksa yirmibeş seneden beri din hakikatlerini öğrenemeyen ve helâk-i mutlaka giden soyumuzun bir kısım evlâdlarına; onları helâk-i ebedîden kurtarmak için, Allah ve Resûlünden, hakikat ve Kur'ândan haber vermek, onların temiz rûhlarını, masûm vicdânlarını ıslah etmeğe hiç ifsad denilir mi?

Sayın Hâkimler!

Biz asla siyasetçi değiliz. Biz siyaseti, bizim gibi siyaset ehli olmayana binbir çeşit vebâller, tehlikeler ve mes'ûliyetler taşıyan bir meslek biliriz. Fânî zevâhire de zâten kıymet vermeyiz. Dünyaya ancak rızâ-yı İlâhîye bizi götüren hayırlı vechesiyle bakıyoruz. Bu itibarla siyaset peşinde koşmağı ve devlet mefhûmu ile mübâreze ithamını şiddetle reddediyoruz. Eğer böyle bir kasd olaydı, yirmibeş seneden beri ednâ bir tezâhür olurdu. Evet bizim menfî bir cebhemiz, ahlâksızlığa ve îmânsızlığa müteveccih bir takbih tarafımız var. Bu sırf îmândan ve Kur'ânın bu mevzûlar üzerindeki şiddet-i beyân ve azamet-i tevbihine –bizzarûre– iştirâkimizden ileri geliyor. Eğer bu esbâb-ı mûcibe, samîmiyetin ve ihlâsın, hakikat ve safvetin bu tarz-ı beyânı size kanâat vermediyse; bize ne şekil isterseniz ceza veriniz. Lâkin unutmayınız ki; bugün altıyüz milyon insanın mensûbiyetini taşıdığı Hazret-i İsâ (A.S.), zamanının idarecileri tarafından sırf insanlığın saâdeti için kalbi çarptığı ve emânet-i tebliği hâmil bulunduğu sebeblerle âdi bir hırsız gibi i'dâma mahkûm edilmişti.

Biz hür söylediğimizden dolayı ma'rûz kalacağımız bu mahkûmiyeti iftiharla karşılayacağız. Ve sâdece ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ nidâsıyla dergâh-ı Kàdiü'l-Hâcât’a el açacağız.

Afyon Ceza Evinde Mevkuf

Ortaklar Bucağından

Ahmed Feyzi Kul ∗∗∗

Ceylan’ın Müdafaasıdır

[Ceylan’ın Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Makam-ı iddianın habbeyi kubbe yaparak, iftiharla kabûl ettiğim Üstadıma ve Risale-i Nura hizmetimle beni büyük bir diplomat ve entrikacı bir adam tarzında gösterip Nurlara gelen mevhûm suçta bana büyük bir hisse vermesine mukâbil derim ki: Dinî ve îmânî ve ahlâkî eserlerini okumakla, o uğurda hayatımı tereddüdsüz fedâ eder derecesinde istifade ettiğim Üstadım Bediüzzaman’la yakından alâkadarım. Fakat bu alâka, makam-ı iddianın dediği gibi vatana ve millete mazarratlı ve halkı devlet aleyhine teşvik etmek değil, belki hiçbir beşerin kendisini kurtaramayacağı kabrin i'dâm-ı ebedîsinden kendimi ve benim gibi bu tehlikeli zamanda îmânını kurtarmağa, ahlâkını düzeltmeğe ve vatana ve millete birer uzv-u nâfi' olmağa muhtaç olan din kardeşlerimin îmânlarını kurtarmak yolundaki kopmaz ve kopmayacak bir alâkadır.

Kendisinin yakınlarındanım. Dört sene kadar arasıra hizmetini müf­tehirâne yapmışım. Bu müddet zarfında kendisinin serâpâ faziletinden başka hiçbir şeyine şâhid değilim. Onun ağzından bir defa olsun, mehdiliğine ve müceddidliğine dair bir kelime duymadım. Tevâzu'un kemâlinde olduğuna yüzbinleri aşan Nur nüshaları ve onları okumakla îmânlarını kurtaran yüzbinler hàlis Nur şâkirdleri şâhiddir.

O mübârek Üstadım, kendisini bizim gibi Nur talebesi olarak görür. Ve öyle iddia eder. Bunu elinizde bulunan birçok mektûblarında, hususan Asâ-yı Mûsa Mecmuasının içindeki İhlâs Risalesi’nde kolaylıkla görmek mümkündür. Kendisi “Bâkî ve güneş gibi ve elmas misillû hakikatler, fânî şahıslar üzerine bina edilmez ve fânî şahıslar o kıymetdâr hakikatlere sâhib çıkamazlar.” diye Risale ve mektûblarında tekrarla zikrettiği hâlde, o zâtın tefâhuruna hükmetmek ve Mehdilik ve müceddidlik da'vâ ettiğini iddia etmek, hiçbir akl-ı selîmin kârı değildir. Zîra bütün risale ve mektûbları, insaf ve dikkatle okursanız; bu muhterem Allâme-i zamanın asırlardan beri emsâline tesâdüf edilmez bir din âlimi ve benzerine rastlanmayacak bir îmân kurtarıcısı, bolşevizmin kızıl kıvılcımlarının saçaklarımızı sarmak istediği bir zamanda vatana ve millete bir ordudan daha çok menfaat ve bereketi bulunan bir vatan-perver olduğuna siz de kanâat-ı kat'iyye peydâ edersiniz. İşte böyle bir esere ve o eseri te'lif eden muhterem Üstada daha evvelden şâkird olamadığıma müteessifim.

Muhterem Hey'et-i Hâkime!

İşte hadsiz menfaatlerini kendimde tecrübe ettiğim Risale-i Nurdan, benim gibi vatan evlâdlarının istifadeleri için, resmî bir izinle; Eskişehir’de, Gençlik Rehberi’ni kudsî bir hizmet-i milliye fikriyle tab' ettirdim. “Benim gibi bir bîçârenin, Kur'ânın hakîki ve cerhedilmez bir tefsiri olan Risale-i Nura ve dolayısıyla îmâna hizmeti tebrik ve takdir ile mukàbele görmesi lâzım ve teşvike pek muhtaç iken; böyle ağır muâmele görmekliğimiz hakikat-i adâlete ne kadar muhâliftir.” sizlerden soruyoruz.

Ve mahkeme-i âdilenizden, rûhumuzun gıdâsı ve sebeb-i necâtımız ve ebedî saâdetimizin anahtarı olan Nur Risalelerinin serbestiyetine karar vermenizi taleb eder, eğer yukarıda bir kısmını zikr ve ta'dâd ettiğim vaziyetler nazarınızda bir cürüm teşkil ediyorsa, vereceğiniz en ağır cezanızı kemâl-i rızâ-yı kalb ile kabûl edeceğimi arz ederim.

Afyon Ceza Evinde Mevkuf

Emirdağlı

Ceylan Çalışkan ∗∗∗

Mustafa Osman’ın Müdafaasıdır

[Mustafa Osman’ın Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Gizli cem'iyet kurmak ve dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini bozabilecek hareketlerde bulunmaktan zanlı Bediüzzaman Said Nursî’nin, rejim aleyhindeki mevhûm fa'âliyetine iştirâk ettiğim iddia edilerek suç konusu olarak gösterilen mes'elelere karşı derim ki:

1 – Evet, ben de birçok Nur talebeleri gibi hakîki Türklüğe ve İslâmiyete yaraşan ve tarihî bir şeref ve faziletimiz olan terbiye-i medeniye-i diniyeyi ve millî bir şiâr olan ahlâk-ı Kur'âniyeyi öğrenerek vatan ve millete fâideli bir uzuv olmak ve yabancı ideolojilerin te'sirâtından korunarak din ve îmânımı muhâfaza ve öğrenmek kasdıyla Nur Risalelerini tedârik ederek okumaya başladım. Ecdâdımızın, tarihlere şân salıp nâm veren ahlâk ve şerefini pâyimal eden sefâhet ve rezâletin ve ahlâk-ı seyyienin cem'iyet hayatını zehirlediği ve kötü ahlâk sâhiblerini dahi iğrendirecek derecede sokaklara kadar sardığı ve efkâr-ı âmmeyi telâşa düşürdüğü ve her sınıf ailenin ocağı başında dedikodu mevzûu olduğu ve efkâr-ı âmmenin bir dili mâhiyetindeki gazete ve mecmuaların ahlâk zâbıtası haberleri şeklinde ve muhtelif mevzûlardaki tenkidlerine sebeb olan bu elîm ahvâlin pek sür'atle genişlediği ve âdeta umumîleşmek isti'dâdını gösterdiği bir devrede; düştüğüm ahlâksızlık uçurumundan dinî, ahlâkî, ictimâî, edebî dersleriyle, her müslim okuyucusunu kurtardığı gibi beni de kurtaran Risale-i Nur külliyatını okumak ve benim bu eserleri okuduğumu bilen ve işiten vatandaşlarımın tehzîb-i ahlâk etmek için benden musırrâne istemeleri üzerine onlara Risale vermek ve dolayısıyla serserileşmiş ve serserileşmek ve vatan ve millete muzır bir hâle gelmek isti'dâdını gösteren ferdleri bu Risalelerle, bu nurların müessir telkinâtlarıyla kurtarıp beşeriyete fâideli birer insan olmalarına hàdim ve vesile olan ve memleketimizde de sirâyeti ve salgını görülen ve bütün dünyayı titreten kızıl vebâ komünizm tehlikesine karşı dinî ve müessir telkinâtı bakımından manevî bir mücâhid olan Bediüzzaman takdir ve tebcile lâyık, kudsî ve manevî mücâhedesinin nurlu ve müessir silâhı olan ve yirmi senede yirmibin ve belki çok fazla adamı vatan ve millete fâideli bir hâle sokmağa vesile olan Nur Risalelerini okutmak ne derece şahsım için bir suç mevzûu ve müellif-i muhteremi için sebeb-i itham olabilir? Vicdânınıza soruyorum.

2 – Savcılık makamının, “mevzu'dur” diye gayr-ı ilmî iddia ettiği hadîsin hadîs kitaplarında sahîh olduğu; hadîs âlimlerinin kabûlüyle ve Hürriyetten evvel Meşrûtiyet devri ulemâsına Japonya’nın ve İngiltere

Anglikan Kilisesinin sorduğu suâller münâsebetiyle, o devrin allâmeleri olan İstanbul âlimleri, Bediüzzaman olan müellif-i muhtereme sorarak, şimdi ismi Beşinci Şuâ olan eserde görülmekte olan o zamanki bu hadîsin te'vilen cevablarını o ehemmiyetli âlimlerin kabûl edip i'tirâz edememeleriyle sahîh olduğu kat'î sâbittir.

Hem yalnız Risale-i Nurun bu kısmı değil; bütün hakikatleri ve dersleri hiçbir hakîki İslâm Âliminin i'tirâz edemeyeceği kadar kuvvetli hakikatlerdir ki; Diyânet Riyâseti başta olarak bütün memleketteki hakîki âlimler kabûl ve ta'zîme, tâ devr-i Meşrûtiyetten beri mecbur kalmışlar. O hakikatleri ve o kuvvetli bürhânları ismi âlim olan ve hakikat ilminden bîbehre bir-iki ferdin i'tirâz ve iddiası çürütemez. Hem gayet gülünç olur. Maddî ve manevî menâfi'i zâhir olan ve vatanın her tarafında ve her sınıf halk tabakasında hayat-ı bâkiyelerini i'dâmdan kurtarmak için takdir ile okunan ve onunla îmânlarını kurtardıklarından müellif-i muhteremine ebedî minnetdâr kalan binlerle vatandaşın fâidelendiği Kur'ân ve îmân hakikatlerine meftûn olarak müellifine bir şükrân borcu olarak bir mektûb yazmak ve sebeb-i itham olan hadîsin inkâr edilmeyen hakikatlerine istinâd ederek bazı ef'âl ve âsâra nazar edip hadîsin mazharı olan bu memlekette zuhûr etmiş gibi bakmak ve böyle bir zanna düşerek ve birçok İslâm âlimlerinin ihbarâtına dayanarak bazı hatâların tamiri cihetine gidilmesini bir fütûhât-ı Kur'âniye kabûl edip izhâr-ı şâdümânî eylemek ve bu görüş ve nokta-i nazarını eserleriyle tefeyyüz ettiği bir Üstada mahremâne arzetmek; vatan ve milletin anarşiliğe ve dolayısıyla bütün dünyayı titreten kızıl tehlikenin kucağına düşmemesini temennî etmek rejime bir hıyânet midir?. İnkılâba dil uzatmak mıdır? Ve o takdire ve tebcile çok elyak ilim adamını aynı iftiralardan birkaç mahkeme teberrî ettirdiği hâlde, aynı mevzûlarla zan altına alıp kimsesiz ve çok ihtiyar ve münzevî olduğu hâlde tevkìf ve tecrid ederek taht-ı muhâkemeye alıp bizim de bu ilmî nokta-i nazarımızı ve îmânımızı kurtarmak için çalışmalarımızı bir suç telâkki edip onun güyâ devletin emniyetini ihlâl suçuna delil ve bürhân göstermek hangi vicdânın âdilâne kararıdır? Mahkemenizden soruyorum, vicdânınıza bırakıyorum.

3 –“Bediüzzaman’ın resimlerini mukaddes bir şey imiş gibi taşımak ve mektûbatını toplamak ve mektûblaşmak.” diye olan sebeb-i ittihama gelince: Hayat-ı maneviye ve bâkiyemi i'dâmdan kurtarmağa ve maddî hayatın lezzet ve saâdetini tattırmağa ve benim gibi binlerle ferdlerin îmânlarının kurtulmasına eserleriyle vesile olan bir âlim-i küll ve bir müellif-i muhteremin, değil basit bir resmini taşımak; altın ve mücevherâtla süsleyerek taşımak ve ona tebrik ve mektûb göndermek ve onu sevenlerle tanışmak beşeriyetin her ferdi gibi benim de bir hakkımdır. Bu hukukumun bir suç konusu olacağını zannetmiyor ve son söz olarak diyorum ki;

vatan ve millete ve insanlık câmiasına hizmet edebilmek için, [Hakîm kimdir? Başına gelen.] fehvâsınca iki vilâyetin ve birçok kazaların zâbıtasının dahi şehâdet edebileceği şekilde; serserilikten, şahıslarını bu Nur Risaleleriyle kurtarıp başkalarını da kurtarmağa vesile olan Nur şâkirdlerinin uzun senelerden beri bu vatan ve millete, bu vatandaki idareye yaptıkları vatanî hizmet binlerle kişilik zâbıta kuvvetinin hizmetinden hakikatte daha mühim iken ve takdire ve iltifata daha lâyık iken sû-i tefsire uğratılarak âdeta bir ecnebî rejimi hesabına kasden hareket eder gibi bizleri tevkìf ve muhâkemelere verip işimizi, gücümüzü ayaklar altında bırakmak ve bîçâre evlâd ve iyâlimizi perîşan edip ağlatmak hangi demokrasi kanunlarıyla, hangi yemînli ve yüminli âdil hâkimlerin vicdânî ve âdilâne kararlarıyla kàbil-i te'liftir? Mahkemenizden ve vicdânınızdan soruyorum. Ve büyük ve âdil Türk Milleti ve onun àlî meclisi nâmına icrayı adâlet eden muhterem mahkemenizden, pekçok fevâidi ve menâfi'i meydânda olup inkâr edemediğimiz bu eserlerin serbestiyetini ve bizim de berâetimizi taleb ediyorum.

Afyon Ceza Evinde Mevkuf

Safranbolulu

Mustafa Osman ∗∗∗

Hıfzı Bayram’ın Müdafaasıdır

[Hıfzı Bayram’ın Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Dinî hissiyatı âlet ederek devletin emniyetini ihlâle teşebbüsten sanık İslâm Âlimi Bediüzzaman’ın, millet ve memlekete çok fâideli Hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniyeyi ders veren eserlerinden okumaklığımı; din ve îmân cihetinde çok istifade ederek ahlâk-ı Kur'âniyeyi tahsilime âmil olan bu derslerden bazı tanıdıklara da –talebi üzerine– millî bir şiârımız olan ders-i îmâniye ve terbiye-i diniye ve ahlâkıyeyi tahsillerine sebeb olmak hayrına nâiliyet arzusuyla vermekliğimi ve te'min etmekliğimi ve bazı tanıdıkların dostâne veya ilmî mâhiyetindeki mektûbları adresime göndermelerini bahâne ederek mümâileyhe suç ortağı göstermektedir. Sebeb-i ithamı olan bu mes'elelere i'tirâz ederim ki:

l – Üzerinden muhâkeme geçen, berâet ettirilip müellifine iâde edilen ve bütün İslâm ve memleket ulemâsının takdir ve tasvîbine mazhar olan Risale-i Nuru, iddia makamının üzerinde durduğu şekilde bir fikr-i mefsedetle okumadığım gibi, her Risalesini de baştan başa Kur'ânın bir mühim tefsiri olup insanları ahlâken yükseltmeğe, fazilet sâhibi kılmaya, milletleri uçuruma yuvarlanmaktan kurtarmaya vesile olan İslâmî dersi ve dinî terbiyeyi müessir bir sûrette ders verip millet ve memlekete, hattâ beşeriyete ma'nen en büyük yardım ve iyilikleri yapan bir eser olarak gördüğümden din ve îmânımı muhâfaza ve taallüm maksadıyla okumayı ve bazı kimselere vermeyi veya te'min edivermeyi bir suç zannetmiyorum. Çünkü, hiçbir yerde Nur talebelerinin vatan ve millete ve idareye zararlı bir hâdiseye katıldıkları görülmemiş ve zâbıtaca kaydedilmemiştir. Ve aynı zamanda, “okunup ve okutulmasında gizlilik var.” diye ileri sürülecek bir gizli cem'iyet şübhesi uyanması ise, çok yersizdir. Çünkü, Nur talebelerinin gerek ilmî ve gerekse siyâsî, gizli veya meydânda hiçbir cem'iyet ile alâkaları yoktur. Hattâ, aynı isnâdlarla birkaç sene evvel Bediüzzaman’la beraber çok kimseler Denizli Ağır Ceza Mahkemesine verilip muhâkeme edildikleri ve çok inceden inceye tahkîk ve ta'mik edildiği vakit bütün risaleler dâhil olduğu hâlde hep beraber berâet etmişlerdir. Müellifi ve eserleri berâet eden bir te'lifâtı okumayı ve okutmayı, devlet emniyetini ihlâl ve rejime hıyânet gibi çok ağır bir cürme delil ve sebeb-i itham olarak göstermek, ne derece icâb-ı adâlettir bilmiyorum; vicdânlarınıza havâle ediyorum!..

2 – Hem Bayezid’den bilmediğim bir kimse tarafından ben mevkuf iken gönderilen bir risale de, sebeb-i ithamım arasındadır. Bu risaleyi görmedim. İçindekilerden bîhaberim. Eğer Risale-i Nur ise kabûl ediyorum. Sizler sorun cevab vereyim. Yalnız iddianâmede savcının mehdilikten bahsettiğini öğrendim. Hâlbuki Üstadım bu gibi isnâdlardan müberrâdır. Böyle bir şeyi lisânından duymadığımız gibi eserlerinde de görmedik. Ve talebelerini, her fırsatta şahsına hürmet ve ta'zîmden ve makam vermekten men'etmiş ve ta'zîmkârâne mektûb yazanları dahi takbih etmiştir. Bizler kendisini hubb-u câhdan müberrâ, zamanın en yüksek bir âlimi ve bir ilm-i tahkîk hocası olarak biliyoruz.

Mevkuf

Hıfzı Bayram ∗∗∗

Emirdağlı Mustafa’nın Müdafaasıdır

[Emirdağlı Mustafa’nın Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Makam-ı iddianın, Üstadım Bediüzzaman’ın mevhûm suçuna beni iştirâk ettirmesine karşı kısaca derim ki:

İntisabımdan zerre kadar pişman olmayarak Üstadıma ve Risale-i Nura yaptığım hizmetim, ancak bir deryâ kadar lütûf ve ihsâna karşı bir damla ile mukàbele gibidir. Nasıl ki gayet kıymetdâr elmas hazinelerine sâhib olmak yolunda küçük cam parçaları tereddüdsüz fedâ edilirse, ebedî hayatımı kurtarmağa vesile olan Risale-i Nur uğrunda hayatımı fedâ etmeğe her ân hazırım. Uhrevî ve dünyevî hadsiz menfaatleri tahakkuk eden Risale-i Nurdan, fânî ve ehemmiyetsiz hapislerin ve sıkıntıların hatırı için, kısa ve dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye zarar gelmemek için o menfaat-i azîmeyi terketmek, Risale-i Nura ve Üstadıma karşı durgunluk göstermek; o mübârek Üstada, o kudsî allâme-i zamana ve onun bir tek gayesi olan; îmân ve Kur'âna büyük bir ihanet olduğunu biliyorum. Ve onun izin ve emrinden zerre kadar hilâf-ı hareket etmek istemiyorum.

Muhterem Hey'et-i Hâkime!

Zehirli mikroplarını güzel vatanımıza dağıtmak isteyen Bolşevizme karşı kuvvetli bir cebhe alan büyük bir din âlimine fakirliğimle talebe olmaklığım neden çok görülüyor? Şübhesiz bu vaziyet isbât ediyor ki; Nurlardaki zenginlik, dünyevî zenginliğin pek fevkındedir. Benim gibi milyonları aşan Türk gençliğinin îmânlarını kurtarıp vatana nâfi' birer uzuv olmaları için, Üstadımı ve Risale-i Nuru dâima serbest bırakınız. Biz Türk gençliğinin Risale-i Nura ihtiyacımız, kapalı zindânda kalmış bir kimsenin havaya ve zifirî karanlıkta bulunan bir adamın ziyâya ve çöldeki aç ve susuz kalmış bir insanın suya ve gıdâya ve denizde boğulmak üzere bulunan herhangi bir kimsenin cankurtaran gemisine olan ihtiyacından binler derece daha ziyâdedir. İşte yukarıda bir kısmını ta'dâd ettiğim mezkûr hakikatlerden dolayı fevkalâde hüsn-ü zan ve teveccühümüzü kazanan ve kopmaz bir bağla kendimizi ona bağladığımız Bediüzzaman’ı ve Ona hüsn-ü niyet ile talebe olan çok bîçâreleri böyle hapislerde çürütmek adâletin şerefiyle kàbil-i te'lif olamaz.

Afyon Ceza Evinde Mevkuf

Emirdağlı

Mustafa Acet ∗∗∗

Halîl Çalışkan’ın Müdafaasıdır

[Halîl Çalışkan’ın Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Muhterem Hey'et-i Hâkime!

Makam-ı iddia tarafından bana tebliğ edilen iddianâmede: Üstadım efendime hizmetimi büyük bir suç olarak gösteriyor. Bin dokuzyüz kırkdört yılında teşrîf ederek dört seneden beri kazamızda misâfireten ikamet buyuran ve kendileri kırk seneden beri bütün dünya lezzetini ve istirahatini terk edip sırf îmân ve İslâmiyete ve hususan vatanımızda îmân ve âhiret yolunda Müslümanların saâdet-i ebediyelerini kurtarmağa çalışan ve bilhassa Müslüman ve Türk olan milletimiz arasında dinimize çok zarar veren, maddî ve manevî zararı pekçok olan bolşevikliğin muzır fikirlerinin millet arasına girmesi ve buna benzer vatan ve millete zararlı olan şeylere Risale-i Nurun îmânî ve ahlâkî olan dersleriyle sed çeken ve bütün dünya âlimleri tarafından tahsin ve takdire lâyık olan Risale-i Nura ve Üstadıma müftehirâne üç sene ara sıra hizmetim adâlet huzurunda bir suç mu teşkil ediyor! Ve bu hususta yine suç olarak gösterilen, hizmet için terziliğimi de terk ettiğimi yazıyor ki: Böyle hak ve hakikat ve Kur'ân-ı Kerîm’in hakîki bir tefsiri olan Risale-i Nura ve Üstadıma canımı dahi fedâ etsem, büyük bir suç sayılıp vatan hâini olarak mı tanınırım, sizden soruyorum?..

Sayın Reis Bey!..

Risale-i Nurun bir kısım parçalarını okudum ve yazdım. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki; öteden beri kalbimde yaşayan ilme karşı fevkalâde bir iştiyakla bu risalelerden istifadeye başladım. Bunlarla pek yakından alâkadar olduğum hâlde; içinde, ne halkı hükûmet aleyhine teşvik ve ne de emniyeti bozacak ve gizli bir cem'iyet kurmağa dair hiçbir şey görmediğim gibi, Üstadımdan da gerek mehdiliğe ve müceddidliğe ve gerekse bu hareketlere dair hiçbir şey işitmedim. Risale-i Nurun ve Üstadımın ve biz talebelerin yegâne gaye ve hizmetimiz; İslâmiyete, hususan Türk milletine îmân ve ahlâk cihetinde kudsî bir hizmettir. Elbette Risale-i Nura ve hàdimlerine bu hizmetleri için ilişmemek lâzımdır. Bizim gaye ve maksadımız budur. Başka hiçbir şey değildir. Ve bu vazifemiz de Rızâ-yı İlâhî içindir. Zâten böyle bir kudsî vazifeyi dünyaya ve dünya menfaatine âlet ederek yapmayız ve tenezzül etmeyiz. Böyle kalbinde îmân ve âhiret meşgalesinden başka hiçbir dünyevî maksad ve gaye bulunmayan hàlis Nur şâkirdlerine, iddia makamının hiçbir zaman hâtırıma gelmeyen gizli cem'iyet kurmak ithamlarına tahammül edemiyoruz.

İşte muhterem Hey'et-i Hâkime! Sizin, biz Risale-i Nur talebelerinin gaye ve maksadlarını ve mâhiyetlerini anladığınıza ve iddia makamının bize isnâd ettiği suçlarla alâkamızın olmadığına kanâat getirdiğinize inanıyoruz. Bu vesile ile yüksek mahkemenizden ve vicdânlarınızdan kitaplarımızın serbest olarak iâdesini ve kendimizin berâetini taleb ederiz.

Afyon Ceza Evinde Mevkuf

Emirdağlı

Halîl Çalışkan ∗∗∗

Mustafa Gül’ün Müdafaasıdır

[Mustafa Gül’ün Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Ben gizli bir cem'iyete dâhil değilim. Zâten Üstadım Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de öyle bir cem'iyet kurmamıştır. Bizlere her zaman Kur'ân hakikatlerinden ders vermiş, siyasetle alâkadar olmamızı şiddetle men'etmiştir. Yalnız büyük Üstad Said Nursî Hazretlerinin talebesiyim. Ona ve Risale-i Nura bütün rûh u canımla bağlıyım. Risale-i Nur ve Üstadım için bana verilecek her türlü cezaya râzıyım. Üstadım eserleriyle, benim îmânımı ve âhiret hayatımı kurtarmıştır. Onun gayesi, bütün Müslümanları ve vatandaşlarımızı îmânsızlıktan kurtarıp saâdet-i ebediyeye nâil etmektir. Bizlerin siyâsî bir maksadla alâkamız olmadığı, bütün mahkemelerde tebeyyün etmiştir. Hakikat böyle olduğu hâlde, yine haksız ve yersiz olarak mahkemeye sürüklendik. Bundan anlıyoruz ki, bizim tesânüdümüzü kırmak istiyorlar. Bizim tesânüdümüz herhangi bir dünyevî ve siyâsî gaye ve işe mâtuf değildir. Yalnız ve yalnız Üstadımız Hazretlerine çok, hem pekçok hürmetkârız. Risale-i Nuru okuyanlar fevkalâde bir îmâna ve İslâmiyete ve ahlâk ve kemâlâta sâhib oluyorlar.

Üstadımıza çok fazla muhabbet etmemek elimizden gelmiyor. Öyle bir Üstada ve öyle Risale-i Nur şâkirdlerine bütün mevcûdiyetimle bağlıyım. Bu bağ, i'dâm edilsem dahi çözülmez ve kırılmaz. Ben ve bütün kardeşlerim masûmuz. Risale-i Nurun serbest bırakılmasını bütün kuvvetimizle taleb ediyoruz. Yüce Üstadımıza ve masûm Nurcu kardeşlerime kendimle beraber berâet verilmesini taleb ediyorum.

Ispartalı

Mustafa Gül ∗∗∗

Küçük İbrahim’in Müdafaasıdır

[Küçük İbrahim’in Müdafaasıdır.]

AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Sayın Hâkimler!..

Bize isnâd edilen suç hem yersizdir, hem de dünyaya aittir, siyâsîdir. Hâlbuki; siyaset yapacak insanlar olup olmadığımızı zâten ilk bakışta siz muhterem hâkimler çoktan anlamışsınız. Esâsen bu soğuk ve yabancı isnâd, eğer farazâ yüzde yüz tahakkuk edeceğini yüzlerce salâhiyetli kimseler te'min etseler; benim de aklım şimdikinden yüz defa fazla olsa, Risale-i Nurun ve Onun çok muhterem müellifinin bende bıraktığı manevî intibâ' ile bütün mevcûdiyetimle bu geçici ve tükenici siyâsî lezzet ve mâceradan kaçıp âhirete îmân ve Cehennemden kurtulmak yolunda sarfederim. Gerek Risale-i Nurun kıymetli müellifine hürmetimiz ve bağlılığımız ve gerekse Risale-i Nurun okunması, yazılması ve Nur talebeleriyle muhâbere ve münâsebetimiz, –Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin ve Yüksek Yargıtayın da tasdiki ile– doğrudan doğruya uhrevîdir. Öyle ki: Risale-i Nurdan aldığımız fikirle, bu nurlu varlıkları hiçbir sûretle dünyevî ve maddî kıymetlere değişmeyiz. Bu bizde bir îmân hâlinde ölünceye kadar yaşayacaktır.

Muhterem Hey'et-i Hâkime!

Mâdem ki böyle dehşetli bir isnâd ile burada toplanmış bulunuyoruz. Öyle ise şu ehemmiyetli hakikati beyân etmek, benim için memleket ve vicdân borcu olmuştur. Yalnız kendi muhîtimde Risale-i Nurun gösterdiği fevkalâde ıslahat ile bütün halkın gözü önünde şu on seneyi mütecâviz bir zamanda başta kendim olmak üzere birçok kimseler var ki, evlerinin yollarını öğrenmişler. Süflî gidişatları aile saâdetine dönmüş. Şimdi anaları babaları, sebeb olanlara duâ ediyorlar. Vilâyetimiz dâhil ve civarlarında bu kabîlden daha birçoklarının hâllerini dinleyiniz. Bâhusus Denizli Hapishânesinde, Risale-i Nur oraya girmesiyle mahpuslar üzerinde öyle bir hüsn-ü te'sir yapmıştı ki; hâlen bu te'sir dillerde gezmektedir. Kezâ bu Afyon hapishânesine dâhil olduğum zaman kimin ile konuşsam, eski hâlleriyle şimdiki hâllerini zikredip minnet ve şükrânla Nur talebelerine duâ ediyorlar. Bu hakikatler meydândadır... Ben insan olayım da, bana ve hemcinsime bu derece ahlâkî ve ictimâî ve uhrevî ıslah edici ve bâhusus kitabımız Kur'ânın mühim bir tefsiri olan Risale-i Nura ve onun muhterem müellifine ve vatandaşlarına müslümanca muhabbet ve tesellî mektûbu yazmak, bir siyaset mevzûu olacağına hayret ediyorum. İşte bu hayretle diyorum ki; böyle suç olmaz. Olsa olsa Kur'ân ve dolayısıyla

Risale-i Nurun gizli düşmanları adliye ve zâbıtaya evhâm verip bizleri böyle hapislere doldurmağa sebeb oluyorlar. Elbette yüksek hâkimler bu hakikatleri görecekler ve ellerini vicdânlarına koyup ebedî ve İlâhî çok müjdeleri bulunan adâletli kararlarını verecekler ve vatanın dört köşesinde alâka ile bekleyen Müslüman Türk milletini kendilerine minnetdâr bırakacaklardır.

Afyon Ceza Evinde Mevkuf

İnebolulu

İbrahim Fakazlı ∗∗∗