Unsuru'l-Hakikat
Birinci Makale
Birinci Makale
Maksada urûc etmek için mukaddimelerden istimdâd etmek, ehl-i tahkîkin düsturlarındandır. Öyle ise, biz de oniki basamaklı bir merdiven yapacağız.
Birinci Mukaddime
Takarrür etmiş usûldendir: Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te'vil olunur; fakat o akıl, akıl olsa gerektir.
Hem de tahakkuk etmiş: Kur'ân’ın herbir tarafında intişar eden makàsıd-ı esâsiye ve anâsır-ı asliye, dörttür. Onlar da: “İsbât-ı Sâni'-i Vâhid” ve “Nübüvvet” ve “Haşr-i cismânî” ve “Adâlet” tir. Yani, hikmet tarafından kâinâta îrâd olunan suâllere şöyle: “Ey kâinât!.. Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatîbiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?..” kat'î cevab verecek yalnız Kur'ân’dır. Öyle ise, Kur'ân’da makàsıddan başka olan kâinât bahsi, istitradîdir. Tâ, san'atın intizamıyla Sâni'-i Zülcelâl’e istidlâl yolu gösterilsin.
Evet, intizam görünür ve kemâl-i vuzûh ile kendini gösterir. Sâni'in vücûd ve kasd ve irâdesine kat'iyyen şehâdet eden intizam-ı san'at, kâinâtın her cihetinde boynunu kaldırarak, her cânibinden lemeân eden hüsn-ü hilkati, nazar-ı hikmete gösteriyor. Güyâ herbir masnû' birer lisân olup, Sâni'in hikmetini tesbih ediyor ve herbir nev' parmağını kaldırarak, şehâdet ve işâret ediyor. Mâdem maksad budur ve mâdem kâinâtın kitabından intizama olan rumûz ve işârâtını taallüm ediyoruz ve mâdem netice bir çıkar; teşekkülât-ı kâinât, nefsü'l-emirde nasıl olursa olsun, bize bizzat taalluk etmez. Fakat, o meclis-i àlî-i Kur'ânî’ye girmiş olan kâinâtın her ferdi, dört vazife ile muvazzaftır.
Birincisi: İntizam ve ittifak ile Sultan-ı Ezel’in saltanatını ilân...
İkincisi: Herbiri birer fenn-i hakîkinin mevzû ve müntehabı olduklarından; İslâmiyet, fünûn-u hakîkiyenin zübdesi olduğunu izhâr...
Üçüncüsü: Herbiri birer nev'in nümûnesi olduklarından; hilkatte cârî olan kavânîn ve nevâmis-i İlâhiye’ye İslâmiyet’i tatbik ve mutâbık olduğunu isbât.. tâ, o nevâmis-i fıtriyenin imdâdıyla İslâmiyet neşv ü nemâ bulsun. Evet, bu hâsiyetle Din-i Mübîn-i İslâm; sâir hevâ ve heves içinde muallak ve mededsiz, bazen ışık ve bazen zulmet veren ve çabuk tağayyüre yüz tutan dinlerden mümtâz ve serfirâzdır.
Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatin nümûnesi olduklarından; efkârı, hakàik cihetine tevcîh ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur'ân’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecrâm-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri, dâima îkaz ederler. Evet, kasemât-ı Kur'âniye nevm-i gaflette dalanlara kar'ul-asâdır.
Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise, şek ve şübhe etmemek lâzımdır ki; mu'ciz ve en yüksek derece-i belâğatta olan Kur'ân-ı Mürşid, esâlîb-i Arab’a en muvâfıkı ve tarîk-ı istidlâlin en müstakîm ve en vâzıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek, hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için bir derece ihtiram edecektir. Demek, delil olan intizam-ı kâinâtı öyle bir vech ile zikredecek ki; onlarca mâruf ve akıllarına me'nûs ola... Yoksa delil, müddeâdan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-ı irşada ve meslek-i belâğata ve mezheb-i i'câza muhâliftir.
Meselâ; eğer Kur'ân dese idi: “Yâ Eyyühe'n-Nâs!.. Fezâda uçan meczûb ve misâfir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstakarrında istikrar eden şemse ve ecrâm-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan câzibe-i umumiyeye ve fezâ-yı gayr-ı mütenâhîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anâsır-ı kesîreden olan münâsebât-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz; tâ Sâni'-i Âlem’in azametini tasavvur edesiniz.”
Veyâhut: “O kadar küçüklüğüyle beraber, bir âlem-i hayvanat-ı hurdebîniyeyi istiâb eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temâşâ ediniz; tâ Sâni'-i Kâinât’ın herşeye kàdir olduğunu tasdik edesiniz”
Acaba o hâlde delil, müddeâdan daha hafî ve daha muhtâc-ı izâh olmaz mı idi?.. Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakikati tenvir etmek veyâhut onların bedâhet-i hislerine karşı, muğâlata-i nefis gibi bir emr-i gayr-ı ma'kule teklif olmaz mı idi?.. Hâlbuki, i'câz-ı Kur'ân pek yüksek ve pek münezzehtir ki; onun sâfî ve parlak dâmenine, ihlâl-i ifhâm olan gubâr konabilsin.
Bununla beraber Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, âyât-ı beyyinâtın telâfifinde, maksad-ı hakîkiye telvih ve işâret ettiği gibi, bazı zevâhir-i âyâtı –kinâyede olduğu gibi– maksada menâr etmiştir.
Hem de usûl-i mukarreredendir: Sıdk ve kizb, yâhut tasdik ve tekzîb, kinâyât ve emsâllerinde, fenn-i beyânda “meânî-i ûlâ” tâbir olunan sûret-i mânâya râci' değildirler. Ancak, “meânî-i sânevî” ile tâbir olunan maksad ve garaza teveccüh ederler. Meselâ: “Filânın kılıncının bendi uzundur.” denilse; kılıncı olmazsa da, fakat kàmeti uzun olursa, yine hüküm doğrudur, yalan değildir.
Hem de, nasıl kelâmda bir kelime, istiâreye karîne-i mecâzdır; öyle de, kelime-i vâhid hükmünde olan Kelâmullâh’ın bir kısım âyâtı, sâir ihvânının hakikat ve cevherlerine karîne ve reh-nümâ ve komşularının kalblerindeki sırlara delil ve tercümân oluyorlar.
Elhâsıl: Bu hakikati pîş-i nazara getiremeyen ve âyetleri muvâzene ve doğru muhâkeme edemeyen, meşhûr Bektâşî gibi ki; namazın terkinde taallül yolunda demiş: “Kur'ân diyor:
﴾ لاَ تَقْرَبُوا الصَّلَوةَ ﴿ ilerisine de hâfız değilim.” Nazar-ı hakikate karşı maskara olacaktır.
İkinci Mukaddime
Mâzide nazarî olan bir şey, müstakbelde bedîhî olabilir. Şöyle tahakkuk etmiştir: Âlemde meylü'l-istikmâl vardır. (∗) <ft3>[^1]</ft3> Onun ile hilkat-i âlem, kanun-u tekâmüle tâbidir.
[^1]: (∗) Bizim bir Kürd demiştir:<en4>Her zerrede temâyül ayândır tekâmüle</en4> <en4>Her soyda füyûz, hüveyda-nümâ ile</en4> <en8>Bir nokta-i kemâle şitâb üzre kâinât,</en8> <en8>Ol noktaya teveccüh ile yükselir hayat.</en8> Kahriyât
İnsan ise, âlemin semerât ve eczâsından olduğundan, onda dahi meylü'l-istikmâlden bir meylü't-terakkî mevcûddur.
Bu meyil ise, telâhuk-u efkârdan istimdâd ile neşv ü nemâ bulur.
Telâhuk-u efkâr ise, tekemmül-ü mebâdî ile inbisat eder.
Tekemmül-ü mebâdî ise, fünûn-u ekvânın tohumlarını sulb-ü hilkatten zamanın terbiye-gerdesi bir zemine ilkà ile telkîh eder.
O tohumlar ise, tedrîcî tecrübeler ile büyür ve neşv ü nemâ bulur.
Buna binâendir: Bu zamanda bedîhiye ve ulûm-u âdiye sırasına girmiş pek çok mesâil var; zaman-ı mâzide gayet nazarî ve hafî ve bürhâna muhtaç idiler. Zîra görüyoruz: Şimdilik Coğrafya ve Kozmoğrafya ve Kimya ve Tatbikat-ı Hendesiye’den çok mesâil var ki; mebâdî ve vesâitin tekemmülüyle ve telâhuk-u efkârın keşfiyâtıyla bu zamanın çocuklarına dahi mechûl kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar. Hâlbuki; İbn-i Sînâ ve emsâline nazarî ve hafî kalmışlardır. Hâlbuki; hikmetin bir pederi hükmünde olan İbn-i Sînâ, şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemâl-i hikemiye ve vüs'at-i karîha noktasında bu zamanın yüzlerce hükemâsıyla muvâzene olunsa, tereccuh edip ve ağır gelecektir. Noksaniyet İbn-i Sînâ’da değil; çünkü ibn-i zamandır. Onu nâkıs bırakan, zamanın noksaniyeti idi.
Acaba bedîhî değil midir ki, Kolomb-u Zûfünûn’un sebeb-i iştihârı olan yeni dünyanın keşfi, farazâ bu zamana kadar kalmış olsa idi; hiç kaptan arasında kıymeti olmayan bir kayık sâhibi de, Yeni Dünya’yı Eski Dünyaya komşu etmeye muktedir olacaktı. Evvelki keşşâfın tebahhur-u fikrine ve mehâliki iktihamına bedel, bir küçük sefîne ile bir pusula kifâyet edecekti.
Fakat bununla beraber, şimdi gelecek bir hakikati nazar-ı dikkate almak lâzımdır. Şöyle ki:
Mesâil iki kısımdır:
Birisinde, telâhuk-u efkâr te'sir eder; belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyâtta büyük bir taşı kaldırmak için teâvün lâzımdır...
Kısm-ı diğeride, esâs itibariyle telâhuk ve teâvün te'sirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, hàriçte bir uçurum üzerinden atlamak veyâhut bir dar yerden geçmekte küll ve küll-ü vâhid birdir, teâvün fâide vermez...
Bu kıyâsa binâen fünûnun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teâvüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm-u maddiyedendir.
Diğer bir kısmı, ikinci misâle benzer. Tekemmülü, def'î, yâhut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi maneviyat veya ulûm-u İlâhiye’dendir. Lâkin, eğer çendan telâhuk-u efkâr bu kısm-ı sânînin mâhiyetini tağyîr ve tekmîl ve tezyîd edemez ise de, bürhânların mesleklerine vuzûh ve zuhûr ve kuvvet verir.
Hem de nazar-ı dikkate almak lâzımdır ki: Kim bir şeyde çok tevağğul etse; gâliben başkasında gabîleşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binâendir ki; maddiyâtta tevağğul eden, maneviyatta gabîleşir ve sathî olur. Bu noktaya nazaran; maddiyâtta mehâreti olanın, maneviyatta hükmü hüccet olmasına sebeb olmadığı gibi, çok defa sözü dahi şâyân-ı istimâ' değildir. Evet bir hasta, tıbbı, hendeseye kıyâs ederek, tabibe bedelen mühendise müracaat edip, gösterdiği ilâcı istimâl eder ise; akrabasına tâziye vermeye dâvet ve kendisi için kabristan-ı fenânın hastahânesine nakl-i mekân etmek için bir raporu istemek demektir.
Kezâlik; hakàik-ı mahzâ ve mücerredât-ı sırfeden olan maneviyatta, maddiyûnun hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişâre etmek, âdeta Latîfe-i Rabbâniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nurânî olan aklın sekerâtını ilân etmek demektir. Evet, herşeyi maddiyâtta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, maneviyatı göremez...
Üçüncü Mukaddime
İsrailiyât’ın bir tâifesi ve hikmet-i Yunâniye’nin bir kısmı, dâire-i İslâmiyet’e duhûl etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki: O necîb kavm-i Arab, zaman-ı câhiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vaktâ ki, içlerinden hak tecellî edip, isti'dâd-ı hissiyatları uyandı da; meydânda yol açan Din-i Mübîn’i gördüklerinden, umum rağabât ve meyilleri, yalnız Din’in mârifetine inhisar eylediler. Fakat kâinâta olan nazarları, teşrîhât-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istidrâden yalnız istidlâl için idi. Onların o hassas zevk-i tabîîlerine ilhâm eden, yalnız onların fıtratlarına münâsib olan geniş ve ulvî muhîtleri ve sâfî ve müstaîd olan fıtrat-ı asliyeleri ta'lim ve terbiye eden, yalnız Kur'ân idi.
Bundan sonra kavm-i Arab, sâir akvâmı bel' ettiği gibi, milel-i sâirenin ma'lûmâtları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrailiyât ise, Vehb, Kâ'b gibi ulemâ-i ehl-i kitabın İslâmiyet’lerinin cihetiyle Arablar’ın hazâin-i hayâlâtına bir mecrâ ve menfez bularak, o efkâr-ı sâfiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zîra ulemâ-i ehl-i kitaptan İslâmiyet’e gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, ma'lûmât-ı müzahrefe-i sâbıkaları makbûle ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünkü; İslâmiyet’in usûlüne müsâdim olmadığından, hikâyât gibi rivâyet olunur iken, ehemmiyetsizliği için tenkidsiz dinlenirler idi. Fakat hayfâ! Sonra hak olarak kabûl edildiler; çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler.
Hem de; vaktâ ki şu İsrailiyât, Kitab ve Sünnet’in bazı îmâatlarına merci' ve bazı mefâhimlerine, bir münâsebetle me'haz olabilirler idi; fakat âyât ve hadîsin mânâları değil.
Belki farazâ doğru olsalar idi, mâsadak ve efrâdından olmaları mümkün olduğundan; sû-i ihtiyarlarıyla başka bir me'hazi bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zâhir-perestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyât-ı İsrailiye’ye tatbik ederek tefsir eylediler. Hâlbuki; Kur'ân’ı tefsir edecek yine Kur'ân ve Hadîs-i Sahîh’tir. Yoksa; ahkâmı mensûh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir. Evet, mâsadak ile mânâ ayrıdırlar. Hâlbuki, mâsadak olmaya mümkün olan şey, mânâ yerine ikame olundu. Çok da imkânât vukûâta karıştırıldı.
Hem de; vaktâ hikmet-i Yunâniye’yi Müslüman etmek için, Me'mun’ un asrında tercüme olundu. Fakat pekçok esâtîr ve hurâfâtın menba'ından çıkan o hikmet, bir derece müteaffine olduğundan, sâfiye olan efkâr-ı Arab’ın içlerine tedâhül ettiğinden, bir derece efkârları karıştırdığı gibi, tahkîkten taklide bir yol açtı. Hem de, âb-ı hayat olan İslâmiyet’ten karîha-i fıtriyeleriyle istinbat etmeye kàbil iken, o hikmetin telemmüzüne tenezzül ettiler.
Evet, nasıl ki; ihtilât-ı A'câm ile Kelâm-ı Mudarî’ nin melekesi fesâda yüz tutmakla, muhakkìkîn-i ulemâ o melekeyi muhâfaza etmek için, Ulûm-u Arabiye’nin kavâidini tedvîn ettiler. Öyle de, şu hikmet ve İsrailiyât dahi, dâire-i İslâmiyet’e duhûlleriyle beraber, bazı nakkàd-ı muhakkìkîn-i İslâm, temyiz ve tasfiyelerine teşebbüs ettiler. Fakat hayfâ!.. Tamamıyla muvaffak olamadılar.
İş bu kadar da kalmadı. Çünkü; tefsir-i Kur'ân’a sarf-ı himmet edildiği vakit, bazı ehl-i zâhir Kur'ân’ın nakliyâtını bazı İsrailiyât’a tatbik ve bir kısım akliyâtını dahi hikmet-i mezbûreye tevfik ettiler. Çünkü; gördüler ki Kur'ân, ma'kul ve menkule müştemildir. Hadîs de öyle... Sonra Kitab ve Sünnet’in bazı nakliyât-ı sâdıkalarıyla bazı muharref İsrailiyât’ın ortasında bir mutâbakat ve münâsebet istinbat ettiler. Hem de hakîki olan akliyâtlarıyla mevhûm ve mümevveh olan şu hikmet arasında bir müşâbehet ve muvâfakat tevehhüm eylediklerinden, şu mutâbakat ve müşâbeheti, Kitab ve Sünnet’in mânâlarına tefsir ve maksadlarına beyân zannedip hükmeylediler.
Kellâ, sümme kellâ!.. Zîra, Kitab-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mısdâkı, i'câzıdır. Müfessiri, eczâsıdır. Mânâsı, içindedir. Sadefi de; dürrdür, meder değildir. Farazâ, bu mutâbakatı izhâr etmekten maksad, o şâhid-i sâdıkın tezkiyesi için olsa da, yine abestir. Zîra Kur'ân-ı Mübîn, ona mekâlid-i inkıyadı teslîm eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganîdir. Çünkü O, onları tezkiye etmezse; şehâdetleri mesmû' olamaz. Evet, Süreyyâ’yı serâda değil, semâda aramak gerektir. Kur'ân’ın meânîsini de esdâfında ara. Yoksa karmakarışık olan senin cebinden arama, zîra bulamıyorsun. Bulsan da, sikke-i belâğat olmadığından Kur'ân kabûl etmez.
Zîra mukarrerdir: Asıl mânâ odur ki; elfâz onu sımahta boşalttığı gibi, zihne nüfûz ederek, vicdân dahi teşerrüb etmekle, ezâhir-i efkârı feyizyâb eden şeydir. Yoksa, başka şeyin kesret-i tevağğulünden senin hayâline tedâhül eden bazı ihtimalât veyâhut hikmetin ebâtîlinden ve hikâyâtın esâtîrinden sirkat edip cepte doldurarak sonra âyât ve ehâdîsin telâfîfinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki: “Budur mânâ, geliniz, alınız!” dediğin vakit alacağın cevab şudur: Yâhû!.. İşte senin mânân siliktir. Sikkesi takliddir, nakkàd-ı hakikat reddeder. Sultan-ı İ'câz dahi onu darb edeni tardeder. Sen, âyet ve hadîsin nizâmlarına taarruz ettiğinden, âyet şikâyet edip hâkim-i belâğat senin hülyanı senin hayâlinde hapsedecektir. Ve müşteri-i hakikat dahi senin bu metâ'ını almayacaktır. Zîra diyecek: “Âyetin mânâsı dürrdür, bu ise mederdir. Hadîsin mefhûmu mühec, bu hemecdir.”
Tenvir için bir darb-ı mesel:
Kürdlerin emsâl-i edebiyesindendir: Bir adamın ismi Alo imiş. Bal hırsızlıyordu. Ona denildi: “Hırsızlığın tebeyyün edecektir.” O da aldatmak için bir boş petekte yabancı arıları doldurup, balı başka yerden hırsızlar, küvarda saklıyor idi. Biri suâl etse idi, derdi: “Bu, bal mühendisi olan arılarımın san'atıdır.” Sonra da arıları ile konuştuğu vakit, müşterek bir lisân ile:
ڤِظْ ڤِظْ ژِوَه هِنْگِڤِينْ ژِمِنْ derdi. Yani: “Tanîn sizden, bal benden...”
Ey teşehhî ve heves ile te'vil edici efendi!.. Bu teşbih ile tesellî etme. Zîra bu teşbih, temsîldir. Senin mânân bal değil, zehirdir. O elfâz; arılar değil, belki kalb ve vicdâna ervâh-ı hakàikı vahyeden o kitab-ı kâmilin kelimâtı, melâike gibidirler. Hadîs, mâden-i hayat ve mülhim-i hakikattir.
Elhâsıl: İfrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyâde... Fakat ifrat, tefrite sebeb olduğundan daha kabahatlidir. Evet, ifrat ile müsâmahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakàik-ı àliyeye karıştığından; ehl-i tefrit ile insafsız olan ehl-i tenkid, gayet haksızlık olarak şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakàik-ı àliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler, –hâşâ– lekedâr ve kıymetsiz zannettiler. Acaba, defineye hàriçten girmiş bir silik para bulunsa veyâhut bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki; umum defineyi kalb ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedâr edilsin...
Hâtime
Bu mukaddimeden maksadım: Efkâr-ı umumiye, bir tefsir-i Kur'ân istiyor. Evet, her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahvâl ve vukûât ise, bir keşşâftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek, yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir. Bu sırra binâen ve istinâden isterim ki: Müfessir-i azîm olan zamanın taht-ı riyâsetinde, herbiri bir fende mütehassıs, muhakkìkîn-i ulemâdan müntehab bir meclis-i meb'ûsân-ı ilmiye teşkili ile, meşveret ile bir tefsiri te'lif etmekle; sâir tefâsirdeki münkasım olan mehâsin ve kemâlâtı, mühezzebe ve müzehhebe olarak cem'etmelidirler. Evet, meşrûtiyettir; herşeyde meşveret hükümfermâdır. Efkâr-ı umumiye dahi dîde-bândır. İcmâ-ı ümmetin hücciyeti buna hüccettir.
Dördüncü Mukaddime
Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir; garîb veya kıymetdâr bir şeyi asîlzâde göstermek için, o kıymetdâr şeylerin cinsiyle müştehir olan zâta nisbet ve isnâd etmektir. Yani; sözleri revâc bulmak veya tekzîb olunmamak veyâhut başka ağrâz için zâlimâne ve istibdâdkârâne, bir milletin netâic-i efkârını veya mehâsin-i etvârını bir şahısta görüp ondan bilirler. Hâlbuki o adamın şânındandır; o hediye-i müstebidâneyi red ede...
Zîra güzel bir sıfat veya ulvî bir san'atla meşhûr olan bir adam, hüsn-ü sûrînin mâverâsını görmek şânından olan nazar-ı san'at-perverânesine, haksız olarak ona isnâd olunan emir arz edilip gösterilir ise; “Senin dest-i hattındır.” denilir ise; o emir san'atın tenâsüb ve muvâzenesinden nâşi' olan güzelliğini ihlâl ettiği için, reddedip i'râz ve teberrî edecektir. “Hâşâ ve kellâ.” diyecektir. Bu seciyeye bina ile meşhûr kaideye –“Bir şey sâbit olsa, levâzımıyla sâbit olur”– istinâden; insanlar, o şahs-ı meşhûrda tahayyülâtlarına bir nizâm verdirmek için muztardırlar ki; çok kuvvet ve azamet ve zekâ gibi levâzım-ı hàrikulâdeyi isnâd etsinler. Tâ o şahsın cümle mensûbâtına merciiyeti mümkün olabilsin. O hâlde o adam bir u'cûbe olarak zihinlerinde tecessüm eder.
Eğer istersen, hayâlât-ı acemâne içinde perverde olan Rüstem-i Zâl’ ın timsâl-i manevîsine bak, gör.. ne u'cûbedir! Zîra şecâatle müştehir olduğundan ve hiç İranîler tazyîkatından kurtulamayan istibdâd sırrıyla ve şöhret kuvvetiyle İranîler’in mefâhirini gasb ve gârât ederek büyülttü, hayâllerde büyüyüp şişti. Yalan, yalana mukaddime olduğu için şu hàrikulâde şecâat, hàrikulâde bir ömür ve dehşetli bir kàmet ve onların levâzım ve tevâbi'leri olan çok emirleri toplayıp, içinde o hayâl-i hâil na'ra vurarak “Ben, nev'ün münhasırun fi'ş-şahs’ım.” der. Gul-yabânî gibi, hurâfâtı arkasına takarak, dillerin destanlarında dönüyor. Emsâline dahi meydân açar.
Ey hakikati çıplak görmek isteyen zât!.. Bu mukaddimeye dikkat et; zîra hurâfâtın kapısı bu yerden açılır ve bâb-ı tahkîk dahi bunun ile sed olur.
Hem de kıssadan hisse ve meylü't-terakkîyle mütekaddimînin esâsları üzerine bina ve seleflerin mevrûsâtında tasarruf ve ziyâdeye cesâret, bu şûristanda mahvolur.
Eğer istersen, meşhûr Molla Nasreddin Efendi’ye de: “Bu garîb sözler umumen senin midir?” Elbette sana diyecektir: “Şu sözler cildleri dolduruyor. Epeyce ömür ister. Zîra bütün sözlerim nevâdirden değildir. Ben hocayım. Onların zekâtını da bana verseler râzıyım ve kâfîdir. Fazlasını istemem. Zîra, zarâfetimi tabîilikten çıkarıp tasannu'a kalbeder.” Yâhû, bu kökten hurâfât ve mevzuât biter ve tenebbüt eder ve doğru şeyin kuvvetini bitirir!
Hâtime
İhsân-ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir.
Bir dâne-i hakikat, bir harman hayâlâta müreccahtır.
İhsân-ı İlâhî ile tavsifte kanâat etmek farzdır.
Cem'iyete dâhil olan, cem'iyetin nizâmını ihlâl etmemek gerektir.
Bir şeyin şerefi, neslinde değildir, zâtındadır.
Bir şeyin aslını gösteren semeresidir.
Birinin malına başka mal –velev kıymetli de olsa– karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebeb olur.
Şimdi bu noktalara istinâden derim ki: Terğîb veya terhîb için, avâm-perestâne tervîc ve teşvik ile bazı ehâdîs-i mevzûayı İbn-i Abbâs gibi zâtlara isnâd etmek, büyük bir cehâlettir.
Evet, hak müstağnîdir. Hakikat ise, zengindir. Tenvir-i kulûbe ziyâları kâfîdir. Müfessir-i Kur'ân olan Ehâdîs-i Sahîha bize kifâyet eder. Ve mantığın mîzanıyla tartılmış olan tevârih-i sahîhaya kanâat ederiz.
Beşinci Mukaddime
Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar. Şöyle ki: Mecâzât ve teşbihât, ne vakit cehlin yesâr-ı muzlimânesi, ilmin yemîn-i nurânîsinden kaçırıp gasbetse veyâhut mecâz ile teşbih, bir uzun ömür sürseler, hakikate inkılâb ederek, tarâvet ve zülâlinden boş olup; şarab iken serâb ve nâzenîn ve hasnâ iken acûze-i şemtâ ve kocakarı olur.
Evet; mecâz şeffâfiyetiyle şu'le-i hakikat ondan telemmu' eder. Fakat, hakikate inkılâbıyla kesif olup, hakikat-i asliyeyi münkesif eder. Lâkin bu tahavvül bir kanun-u fıtrîdir. Buna şâhid istersen, lûgatın teceddüd ve tağayyürâtının ve iştirâk ve terâdüfün sırlarına müracaat et. İyi kulak versen işiteceksin ki: Selefin zevklerine giden çok kelimâtı veya hikâyâtı veya hayâlâtı veya meânî, ihtiyar ve zînetsiz olduklarından, halefin heves-i şebâbânelerine tevâfuk etmediklerinden, meyl-i teceddüde ve fikr-i icâda ve cür'et-i tağyîre sebeb olmuşlardır. Bu kaide lûgatta olduğu gibi, hayâlât ve meânî ve hikâyâtta dahi cereyan eder. Öyle ise, herşeye zâhire göre hükmetmemek gerektir.
Muhakkìkın şe'ni; gavvâs olmak, zamanın te'sirâtından tecerrüd etmek, mâzinin a'mâkına girmek, mantığın terâzisiyle tartmak, herşeyin menba'ını bulmaktır.
Bu hakikate beni muttali' eden; bir vakit sabâvetimde Ay tutuldu. Vâlidemden suâl ettim.
Dedi ki: “Yılan, Ay’ı yutmuş.”
Dedim: “Neden daha görünüyor?”
Dedi ki: “Âsumânın yılanı nîm-şeffâftır.”
İşte bak; nasıl teşbih hakikat olup haylûletiyle hakikat-i hâli münhasif etmiştir. Zîra mâil-i kamer, mıntıkatü'l-bürûc ile re's ve zenebde tekàtu' ettiklerinden, o iki dâire-i mevhûmeden iki kavîsi, yılanın mürâdifi olan tinnîn ile –ehl-i hey'et bir teşbihe binâen– tesmiye eylediler. Zâten ay, re's veya zenebe ve güneş dahi, ötekisine gelirse; arzın haylûletiyle inhisâf vukû' bulur...
Ey benim şu müşevveş sözlerimden usanmayan zât!.. Bu mukaddimeye dahi dikkat et. Bir hurdebîn ile bak. Zîra, bu asıl üzerine pek çok hurâfât ve hilâfât tevellüd ederler. Mantığı ve belâğatı rehber etmek gerektir.
Hâtime
Mânâ-yı hakîkinin bir sikkesi olmak gerektir. O sikkeyi teşhîs eden, makàsıd-ı şerîatın muvâzenesinden hâsıl olan hüsn-ü mücerreddir. Mecâzın cevâzı ise; belâğatın şerâiti tahtında olmak gerektir. Yoksa, mecâzı hakikat ve hakikati mecâz sûretiyle görmek, göstermek; cehlin istibdâdına kuvvet vermektir. Evet, herşeyi zâhire hamlettire ettire, nihâyet zâhiriyyûn meslek-i müteassifesini tevlîd etmek şânında olan meylü't-tefrit, ne derecede muzır ise; öyle de, herşeye mecâz nazarıyla baktıra baktıra, nihâyette bâtıniyyûnun mezheb-i bâtılasını intac etmek şe'ninde olan hubb-u ifrat dahi, çok derece daha muzırdır.
Hadd-i evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak, yalnız felsefe-i şerîatla belâğat ve mantık ile hikmettir. Evet, hikmet derim, çünkü hayr-ı kesîrdir. Şerri vardır, fakat cüz'îdir. Usûl-i müsellemedendir ki: Şerr-i cüz'i için hayr-ı kesîri tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesîri işlemek demektir. Ehvenü'ş-şerri ihtiyar elzemdir. Evet, eski hikmetin hayrı az, hurâfâtı çok, ezhân isti'dâdsız, efkâr taklid ile mukayyed, cehl avâmda hükümfermâ olduklarından, selef bir derece hikmetten nehyettiler. Fakat, şimdiki hikmet ona nisbeten maddî cihetinde hayrı çok, yalanı az; efkâr dahi hür, mârifet hükümfermâdır. Zâten her zamanın bir hükmü olmak gerektir.
Altıncı Mukaddime
Meselâ: Tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir; tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemâttandır ki: Hendese gibi bir san'atta mâhir olan zât, Tıb gibi başka san'atta âmî ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavâid-i usûliyedendir ki: Fakîh olmayan, velev ki Usûlü'l-fıkıh’ta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahâda mu'teber değildir. Zîra, o onlara nisbeten âmîdir.
Hem de hakàik-ı tarihiyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sâhibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin sûret-i hakîkiyesidir; onunla temessül etmek gerektir. Zîra, bir fende mütehassıs ve ma'lûmât-ı sâiresini mütemmime ve meded verici etmez ise, ma'lûmât-ı perîşanından bir sûret-i acîbe temessül edecektir.
Tenvir için bir latîfe-i faraziyedir:
Nasıl ki; başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkàş farz olunsa... Hâlbuki; ne insanı ve ne insanın gayrısı, tam sûretini görmemiş; belki herbirisinden bazı a'zâsını görmekle, insanın tasviri veyâhut gördüğü eşyanın umumundan bir sûreti tasvir etmek isterse.. meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amâme gibi şeylerin terkîbiyle bir insanın timsâli; yâhut nazarına tesâdüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu; insanın yüzünü, arslanın başı bir hayvanın sûreti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kàbil-i hayat olmadığı için, şerâit-i hayat böyle u'cûbelere müsâid değildir diyecekler ve nakkàşı müttehem edecekler... Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder.
Çaresi odur ki: Bir fenni esâs tutup sâir ma'lûmâtını avzen ve zenâv gibi yapmaktır. Hem de âdât-ı müstemirredendir ki; kitab-ı vâhidde ulûm-u kesîre tezâhum eder. Zîra ulûm, birbirini intac ve birbirinin elini tutmakla teânuk ve tecâvüb ettiklerinden o derecede iştibâk hâsıl olur ki; bir fende te'lif olunan bir kitapta o fennin mesâili, o kitabın muhteviyâtına nisbeti ancak zekâtı çıkabilir. Bu sırdan gaflet iledir ki; bir şerîat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir mes'eleyi gören bir zâhir-perest veya muğâlatacı bir adam der ki: “Şerîat ve tefsir böyle der.” Eğer dost olsa diyecek: “Bunu kabûl etmeyen Müslüman değildir.” Şâyet düşman olsa, o bahâne ile der: “Şerîat veya tefsir –hâşâ– yanlış.”
Ey ifrat ve tefrit sâhibleri!.. Tefsir ve şerîat başkadır, tefsir ve şerîatta te'lif olunan kitab yine başkadır. Zîra kitab daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin: Hayse-beyseden kurtulacaksın. Dikkat et; nasıl ki, bir evin levâzım-ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz, belki herbir hâcette o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de; saâdet-saray-ı kemâlâtta o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki; birinin saati kırılsa, terziye “Saatimi dik.” dese; “Yûhâ!..”dan başka cevab var mıdır?..
İŞÂRET:
Bu mukaddimenin üssü'l-esâsı budur ki: Sâni'-i Zülcelâl’in hilkat-i âlemde cârî ve taksimü'l-a'mâl kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkîde mündemic olan rızâ ve işâretinin imtisali farz iken, itâat tamam edilmemiştir.
Şöyle: Kaide-i taksimü'l-a'mâli muktazî olan Hikmet-i İlâhiye’nin dest-i inâyetiyle beşerin mâhiyetinde ekmiş olduğu isti'dâdât ve müyûlâtla, şerîat-ı hilkatin farzü'l-kifâyesi hükmünde olan fünûn ve sanâyiin edâsına bir emr-i manevî vermişken; sû-i istimâlimiz ile o isti'dâddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki, bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riyâ olan meylü't-tefevvuk ile zâyi' edip söndürdük. Elbette isyan eden, Cehenneme müstehak olur. Biz de, bu hilkat denilen şerîat-ı fıtriyenin evâmirine imtisal edemediğimizden, Cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azâptan bizi kurtaracak, taksimü'l-a'mâl kanunuyla amel etmektir. Zîra seleflerimiz, taksimü'l-a'mâlin ameli ile cinân-ı ulûma dâhil olmuşlardır.
Hâtime
Bir gayr-ı müslim, yalnız mescide girmekle Müslüman olmasına kâfî olmadığı gibi, tefsirin veya şerîatın kitaplarına, Hikmet veya Coğrafya veya Tarih gibi bir fennin mes'elesi girmesiyle tefsir veya şerîat olamaz. Hem de bir müfessir veya fakîh, mütehassıs olmak şartıyla, hükmü yalnız nefs-i şerîat ve tefsirde hüccettir. Yoksa, tufeylî olarak izinsiz tefsir, şerîat kitaplarına girmiş emirlerde hüccet değildir. Zîra, onlarda tufeylî olabilir. Nâkile itâb yoktur. Evet, bir fende sözü hüccet olanın, sâir fenlerde nâkil veya da'vâ cihetiyle hükmünü hüccet tutmak, taksimü'l-mehâsin ve tefrikü'l-mesâî olan kanun-u İlâhî’sine vech-i rızâ göstermemek demektir.
Hem de mantıkça müsellemdir ki: Hüküm, mevzû ile mahmûlün yalnız vechün-mâ ile tasavvurlarını iktiza eder. Ve onların teşrîhât-ı sâiresi ise, o fenden değildir; başka fennin mesâilinden olmak gerektir.
Hem de mukarrerdir ki: Âmm, hàssa delâlât-i selâsenin hiçbirisi ile delâlet etmez. Meselâ: Tefsir-i Beyzâvî’ de ﴾ بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ ﴿ olan âyetinde “Ermeniye ve Azerbaycan Dağları’nın mâbeyninde” olan te'viline nazar-ı kat'î ile bakmak en büyük mantıksızlıktır. Zîra esâsen nakildir.
Hem de, ta'yini Kur'ân’ın medlûlü değildir. Tefsirden sayılmaz. Zîra o te'vil, âyetin bir kaydının başka fenne istinâden bir teşrîhidir. Binâenaleyh, o müfessir-i celîlin tefsirdeki meleke-i râsihasına böyle zaîf noktaları bahâne tutmak, şübheleri îrâs etmek, insafsızlıktır. İşte asıl hakàik-ı tefsir ve şerîat meydândadır. Yıldızlar gibi parlıyor. O hakàiktaki vuzûh ve kuvvettir, benim gibi bir âcize cesâret veriyor. Ben de da'vâ ederim:
Tefsirin ve şerîatın ne kadar hakàik-ı esâsiyesi varsa, birer birer nazar-ı tedkike getirilse, görülür ki; hakikatten çıkıp, hikmet ile tartılıp, hak olarak hakka munsariftir. Ne kadar şübheli noktalar varsa; umumen cerbezeli zihinlerden çıkıp, sonra da onlara karışmış. Kimin asl-ı hakikatlerine bir şübhesi varsa, işte meydân; kendini izhâr etsin!..
Yedinci Mukaddime
Mübâlağa ihtilâlcidir. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meylü't-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü'l-mücâzefe ve hikâye ettiği şeyde meylü'l-mübâlağa ile, hayâli hakikate karıştırmaktır. Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek, fenâlık etmek demektir. Bilmediği hâlde tezyîdinden noksan, ıslahından fesâd, medhinden zemm, tahsininden kubh tevellüd eder. Zîra, muvâzenet ve tenâsübden nâşi' olan hüsnü,مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُ ihlâl eder.
Nasıl ki, bir ilâcı istihsân edip izdiyâd etmek; devâyı, dâ'e inkılâb etmektir; öyle de, hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübâlağalı terğîb ve terhîb ile; gıybeti, katle müsâvî veya ayakta bevletmek, zinâ derecesinde göstermek veya bir dirhemi tasadduk etmek, hacca mukâbil tutmak gibi muvâzenesiz sözler, katl ve zinâyı tahfif ve haccın kıymetini tenzîl ediyorlar.
Bu sırra binâen: Vâiz hem hakîm, hem muhâkemeli olmalıdır. Evet, muvâzenesiz vâizler, çok hakàik-ı neyyire-i diniyenin husufuna sebeb olmuşlardır. Meselâ; inşikak-ı kamer olan mu'cize-i mütevâtire-i bâhireyi, meylü'l-mücâzefe ile, “Arza nüzûl ile Peygamber’in cebine girip çıkmış.” olan ilâve, o güneş-misâl mu'cizeyi Sühâ yıldızı gibi mahfî ve kamer-misâl olan bürhân-ı nübüvveti münhasif ettiği gibi, münkirlerinin bahânelerine kapılar açtı.
Hâsıl-ı kelâm: Her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikate lâzımdır: Herşeyin kıymetine kanâat etmek ve mücâzefe ve tecâvüz etmemektir. Zîra mücâzefe, Kudret’e iftiradır. Ve “Dâire-i imkânda daha ahsen yoktur.” olan sözü, İmâm-ı Gazâlî’ye dediren hilkatteki kemâl ve hüsne adem-i kanâattir ve istihfaf demektir.
Ey muhâtab efendi! Bazen bürhânın hizmetini temsîlde görüyor. Öyleyse bak; nasıl elmas, altın, gümüş, rasas, hadîd ilh.. herbirinin birer kıymet ve hâsiyet-i mahsûsası vardır ve mütehâliftir, öyle de; Din’in makàsıdı, kıymet ve edillece mütefâvittir. Birinin yeri hayâl olsa, ötekinin vicdândır. Beriki, sırrın sırrındadır.
Evet, ticârette bir fels veya on para yerinde bir elmas veya bir altını verse, nasıl sefâhetine hüküm ve tasarruftan hacz olunur. Aks-i kaziye ile olsa, pek yerinde “Yûhâ!..” işitecek. Ve tüccar olmaya bedel, hayyal bir maskara olduğu gibi...
Kezâlik, hakàik-ı diniyeyi temyiz etmeyen ve herbirisine müstehak olduğu hak ve itibarı vermeyen ve her hükümde şerîatın sikkesini tanımayan, hattâ o fabrika-i muazzamadaki eczâlar, herbiri mihveri üzerinde hareketine sekte veren gayr-ı mümeyyizler, herbiri bir acemî adama benzer ki; gayet muntazam ve cesîm bir makine içinde küçük ve latîf bir çarkı görüyor ki; hareket ve vaziyette büyük çarklara nazar-ı sathîsince münâsib görünmediğinden, makine fenninde behresizliğiyle beraber, gurur-u nefis, nazar-ı sathîsini iğfal ile aldatarak, ıslah niyetiyle vaz'-ı muntazamadan tağyîre teşebbüs edip bilmediği hâlde fabrikayı herc ü merc eder, başını yer.
Elhâsıl: Şerîatın herbir hükmünde Şâri'in bir sikke-i itibarı vardır. O sikkeyi okumak lâzımdır. Sikkenin kıymetinden başka o hüküm herşeyden müstağnîdir. Hem de lafz-perdâzâne ve mübâlağa-cûyâne ve ifrat-perverânelerin tezyîn ve tasarruflarından bin derece müstağnîdir. Dikkat olunsun ki; böyle mücâzifler, nasihat ettikleri vakitte nazar-ı hakikatte ne derece çirkin oluyorlar.
Ezcümle: Bunlardan birisi, bir mecma'-ı azîmde, müskirâttan tenfîr yolunda, zecr-i şer'î ile kanâat etmeden, öyle bir şey demiş ki; yazmasından ben hicâb ettim. Yazdıktan sonra çizdim. Ey herif!.. Bu sözlerinle şerîata adâvet ediyorsun. Farazâ sadîk olsan, sadîk-ı ahmak olursun. Adüvvü'd-dinden daha muzırsın.
Hâtime
Ey hàriçten ve uzaktan İslâmiyet’i tenkid etmeye çalışan insafsızlar!.. Aldanmayın, muhâkeme edin; nazar-ı sathî ile iktifâ etmeyiniz... Zîra, şu sizin bahânelerinize sebeb olanlar, lisân-ı şerîatta ulemâ-i sû' ile müsemmâdırlar. Onların muvâzenesizlik, zâhir-perestliklerinden neş'et eden hicâbın mâverâsına bakınız. Göreceksiniz ki; herbir Hakikat-i İslâmiye, necm-i münîr gibi bürhân-ı neyyirdir. Nakş-ı Ezel ve Ebed, üzerinde görünüyor.
Evet, Kelâm-ı Ezelî’den gelen, ebede gidecektir. Fakat esefâ!.. Hubb-u nefis ve tarafdâr-ı nefis ve acz ve enâniyetten neş'et eden teberrî-i nefis ile kendi kabahatini başkasına atıyor. Şöyle yanlışa muhtemel olan sözünü veya hatâya kàbil olan fiilini, bir büyük zâta, veyâhut mu'teber bir kitaba, hattâ bazen dine, çok defa hadîse, en nihâyet kadere isnâd etmekle, kendini teberrî etmek istiyor. Hâşâ, sümme hâşâ, nurdan zulmet gelmez. Kendi âyinesinde görülen yıldızları setretse de, semâdaki yıldızları setredemez, fakat kendi göremez.
Ey mu'teriz ağa!.. Ağlamak isteyen çocuk gibi veya intikam isteyen kînedâr düşman gibi, bahâne-mahâne aramakla, hilâf-ı şerîatla vücûda gelen ahvâli ve sû-i tefehhümden neş'et eden şübehâtı sened tutmak, İslâmiyet’e leke getirmek, pek büyük insafsızlıktır. Zîra, bir Müslim’in herbir sıfatı İslâmiyet’ten neş'et etmek lâzım gelmez.
Sekizinci Mukaddime
Temhîd
Şu gelen uzun mukaddimeden usanma. Zîra nihâyeti, nihâyet derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddime, her kemâli mahveden ye'si öldürür. Ve herbir saâdetin mâyesi olan ümîdi hayatlandırır. Ve mâzi başkalara ve istikbâl bize olacağına beşâret verir. Taksime râzıyız.
İşte mevzûu, ebnâ-yı mâziyle ebnâ-yı müstakbeli muvâzene etmektir. Hem de mekâtib-i àliyede elif ve bâ okunmuyor. Mâhiyet-i ilim bir dahi olsa, sûret-i tedrîsi başkadır. Evet, mâzi denilen mekteb-i hissiyatla, istikbâl denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir. Evvelâ: Ebnâ-yı mâziden muradım, İslâmlar’ın gayrısından, onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vustâ ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üçyüz seneye kadar mümtâz ve serfirâz ve beşyüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemâldir. Beşinci asırdan onikinci asra kadar, ben, “mâzi”yle tâbir ederim, ondan sonra “müstakbel” derim.
Bundan sonra ma'lûmdur ki: İnsanda müdebbir-i gâlib, ya akıl veya basardır. Tâbir-i diğer ile, ya efkâr veya hissiyattır.
Veyâhut, ya haktır veya kuvvettir.
Veyâhut, ya hikmet veya hükûmettir.
Veyâhut, ya müyûlât-ı kalbiyedir veya temâyülât-ı akliyedir.
Veyâhut, ya hevâ veya hüdâdır. Buna binâen görüyoruz ki: Ebnâ-yı mâzinin bir derece sâfî olan ahlâk ve hàlis olan hissiyatları galebe çalarak, gayr-ı münevver olan efkârlarını istihdam ederek, şahsiyât ve ihtilâfât meydânı aldı. Fakat ebnâ-yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları, heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe ederek emrine musahhar eylediğinden, ukûk-u umumiyenin hükümfermâ olacağı muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecellî etti. Beşâret veriyor ki: Asıl insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet, semâ-i müstakbelde ve Asya’nın cinânı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşân olacaktır.
Vaktâ ki, mâzi derelerinde hükümfermâ olan garaz ve husûmet ve meylü't-tefevvuku tevlîd eden, hissiyat ve müyûlât ve kuvvet idi; o zamanın ehlini irşad için iknâiyât-ı hitâbiye kâfî idi. Zîra hissiyatı okşayan ve müyûlâta te'sir ettiren, müddeâyı, müzeyyene ve şa'şaalandırmak veyâhut hâile veya kuvve-i belâğatla hayâle me'nûs kılmak, bürhânın yerini tutar idi. Fakat bizi onlara kıyâs etmek, hareket-i ric'iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir. Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz; tasvir-i müddeâ ile aldanmayız.
Vaktâ ki, hâl sahrâsında istikbâl dağlarına dâima yağmur veren hakàik-ı hikmetin mâden-i tebahhurâtı; efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi intac eyleyen berâhin-i kàtıadan başka isbât-ı müddeâ bir şeyle olmaz...Biz ehl-i hâliz. Namzed-i istikbâliz. Tasvir ve tezyîn-i müddeâ, zihnimizi işbâ' etmiyor. Bürhân isteriz.
Biraz da iki sultan hükmünde olan mâzi ve istikbâlin hasenât ve seyyiâtlarını zikredelim.
Mâzi ülkesinde ekseriyetle hükümfermâ; kuvvet ve hevâ ve tabiat ve müyûlât ve hissiyat olduğundan, seyyiâtından biri, herbir emirde –velev filcümle olsun– istibdâd ve tahakküm var idi.
Hem de meslek-i gayra husûmete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyâde ihtimam olunur idi.
Hem de bir şahsa husûmetin, başkasının muhabbeti sûretinde tezâhürü idi.
Hem de keşf-i hakikate mâni olan iltizam ve taassub ve tarafdârlığın müdâhaleleri idi.
Hâsıl-ı kelâm; müyûlât muhtelife olduklarından, tarafdârlık hissi herşeye parmak vurmak ile ihtilâfâtla ihtilâl çıkarıldığından, hakikat ise kaçıp gizlenirdi.
Hem de istibdâd-ı hissiyatın seyyielerindendir ki; mesâlik ve mezâhibi ikame edecek, gâliben taassub veya tadlîl-i gayr veya safsata idi. Hâlbuki, üçü de nazar-ı şerîatta mezmûm ve uhuvvet-i İslâmiye’ye ve nisbet-i hemcinsiyeye ve teâvün-ü fıtrîye münâfîdir. Hattâ o derece oluyor; bunlardan biri taassub ve safsatasını terk ederek, nâsın icmâ ve tevâtürünü tasdik ettiği gibi, birden mezheb ve mesleğini tebdil etmeye muztar kalıyor. Hâlbuki; taassub yerinde hak.. ve safsata yerinde bürhân.. ve tadlîl-i gayr yerinde tevfik ve tatbik ve istişâre ederse, dünya birleşse hak olan mezheb ve mesleğini bir parça tebdil edemez. Nasıl ki, zaman-ı saâdette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümfermâ, hak ve bürhân ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübehâtın hükümleri olmaz idi.
Kezâlik görüyoruz ki; fennin himmetiyle, zaman-ı hâlde filcümle, inşâallâh istikbâlde bitamâmihî hükümfermâ; kuvvete bedel hak.. ve safsataya bedel bürhân.. ve tab'a bedel akıl.. ve hevâya bedel hüdâ.. ve taassuba bedel metânet.. ve garaza bedel hamiyet.. ve müyûlât-ı nefsâniyeye bedel temâyülât-ı ukùl.. ve hissiyata bedel efkâr olacaklardır; karn-ı evvel ve sânî ve sâlisteki gibi ve beşinci karn’a kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar kuvvet hakkı mağlûb eylemiş idi.
Saltanat-ı efkârın icra-yı hasenesindendir ki; hakàik-ı İslâmiyet’in güneşi, evhâm ve hayâlât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvire başlamıştır. Hattâ dinsizlik bataklığında taaffün eden adamlar dahi, o ziyâ ile istifadeye başlamıştırlar. Hem de meşveret-i efkârın mehâsinindendir ki; makàsıd ve mesâlik, bürhân-ı kàtı' üzerine teessüs ve her kemâle mümidd olan hakk-ı sâbit ile hakàikı rabteylemesidir. Bunun neticesi; bâtıl, hak sûretini giymekle efkârı aldatmaz.
Ey İhvân-ı Müslimîn!.. Hâl, lisân-ı hâl ile bize beşâret veriyor ki; sırr-ı قَدْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ boynunu kaldırmış, el ile istikbâle işâret edip, yüksek ses ile ilân ediyor ki: Dehre ve tabâyi-i beşere, dâmen-i kıyâmete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde adâlet-i ezeliyenin tecellî ve timsâli olan Hakikat-i İslâmiyet’tir ki, asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur.
İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddimesidir. Görülmüyor mu ki: Telâhuktan neş'et eden tenevvür-ü efkâr ile toprağa benzeyen evhâm ve hayâlâtı, hakàik-ı İslâmiye’nin omuzu üzerinden hafifleştirmiştir. Bu hâl gösteriyor ki; nücûm-u semâ-yı hidayet olan o hakàik, tamamen inkişaf ve tele'lü' ve lem'a-nisâr olacaktır.
عَلٰى رَغْمِ اُنُوفِ الْاَعْدَاءِ
Eğer istersen istikbâl içine gir, bak! Hakikatlerin meydânında hikmetin taht-ı nezâret ve murâkabesinde, teslîs içinde tevhidi arayanlar, safsata ederek asıl tevhid-i mahz ve i'tikàd-ı kâmil ve akl-ı selîm kabûl ettiği akîde-i hak ile mücehhez ve seyf-i bürhân ile mütekallid olanlarla mübâreze ve muhârebe ederse; nasıl birden mağlûb ve münhezim oluyor...
Kur'ân’ın üslûb-u hakîmânesine yemîn ederim ki: Nasâra’yı ve emsâlini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhânı tard ve ruhbanı taklid etmektir. Hem de İslâmiyet’i dâima tecellî ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakàikı inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyet’in hakikat üzerinde olan teessüs ve bürhân ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtirine mutâbakat ve muhâkâtıdır. Acaba görülmüyor; âyâtın ekser fevâtih ve havâtiminde nev'-i beşeri vicdâna havâle ve aklın istişâresine hamlettiriyor, diyor:
﴾ اَفَلاَ يَنْظُرُونَ ﴿ ve ﴾ فَانْظُرُوا ﴿ ve ﴾ اَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ﴿ ve ﴾ اَفَلاَ تَتَذَكَّرُونَ ﴿ ve ﴾ تَفَكَّرُوا ﴿ ve ﴾ مَا يَشْعُرُونَ ﴿ ve ﴾ يَعْقِلُونَ ﴿ ve ﴾ مَا يَعْقِلُونَ ﴿ ve ﴾ يَعْلَمُونَ ﴿ ve ﴾ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِى الْاَلْبَابِ ﴿
Ben dahi derim: ﴾ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِى الْاَلْبَابِ ﴿
Hâtime
﴾ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِى الْاَلْبَابِ ﴿ Zâhirden ubûr ediniz! Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esahh ve lâzım...
Dokuzuncu Mukaddime
Ukùl-ü selîme yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz'îdir.. Şöyle görünüyor ki: Âlemin herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise; kavâid-i külliyeden ibarettir. Külliyet-i kaide ise; o nev'de olan hüsn-ü intizamına keşşâftır. Demek cemî' fünûn, hüsn-ü intizama birer şâhid-i sâdıktır.
Evet, külliyet intizama delildir. Zîra, bir şeyde intizam olmazsa, hüküm külliyetiyle cereyan edemez. Çok istisnaatıyla perîşan oluyor. Bu şâhidleri tezkiye eden, nazar-ı hikmetle istikrâ'-i tâmmdır. Fakat bazen intizam görülmüyor. Çünkü dâiresi, ufk-u nazardan daha geniş; tamamen tasavvur ve ihâta olunmadığı için, nizâmın tasvir-i bîmisâli kendini gösteremiyor. Binâenaleyh, umum fünûnun şehâdetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş'et eden istikrâ'-i tâmmın tasdikiyle sâbittir ki: Hilkat-i âlemde maksûd-u bizzat ve gâlib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayr ve hak ve kemâldir. Amma şer ve kubh ve bâtıl ise; tebeiye ve mağlûbe ve mağmûredirler. Eğer çendan savlet etseler de muvakkattir.
Hem de sâbittir ki: Ekrem-i Halk, Benî Âdemdir. İsti'dâdı ve san'atı buna şâhiddir.
Hem de Benî Âdemin en eşrefi, ehl-i hak ve hakikat olan doğru Müslümanlar’dır. Hakàik-ı İslâmiyet buna şehâdet ettiği gibi, istikbâlin vukûâtı da tasdik edecektir.
Hem de sâbittir ki: Ekmel-i küll, Muhammed’dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Mu'cizâtı ve ahlâk-ı kâmilesi şehâdet ettiği gibi, muhakkìkîn-i nev'-i beşer de tasdik ederler. Hattâ a'dâsı da teslîm ediyorlar ve etmeye mecburdurlar.
Vaktâ ki bu böyle, şu şöyle ve o öyledir; acaba nev'-i beşer, şekàvetiyle o fünûnların şehâdetini cerh ve istikrâ'-i tâmmı nakz ve ibtal ve meşîet-i İlâhiyesi’nin karşısında temerrüd, taannüde muktedir olacak mıdır? Kellâ, muktedir olmaz ve olamaz. Âdil ve Hakîm-i
Mutlak’ın Rahmân ve Rahîm ismine kasem ederim: Nev'-i beşer, şer ve kubh ve bâtılı, zahmetsiz, yani (biselâmeti'l-emir) ile hazmedemeyecektir. Hem de Hikmet-i İlâhiye müsâade etmeyecektir.
Evet, hukuk-u umumiye-i kâinâta cinayet eden, affolunmaz, râh-ı adem verilmez. Evet, binler sene şerrin galebesi, yalnız bu dünyada en ekall bin sene mağlûbiyet-i mutlaka ile netice verecektir. Âlem-i uhrâda hayır, şerri i'dâm-ı ebedî ile mahkûm edecektir. Yoksa âlemin muntazama ve mükemmele ve evâmir-i İlâhiye’ye mutîa olan sâir envâ' ve ecnâs; bu perîşan ve şekàvetçi olan nev'-i beşeri kendileri içinde kabûl etmeyerek, hukuk-u vücûddan iskàt ve zulmethâne-i ademe nefy ve vazife-i hilkatten tardetmek, iktiza ve arz-ı hâl edeceklerdir. Bu ise, bütün isti'dâdât-ı beşeriyeyi ve âlemde saltanat sürmek ve âhirette saâdet-i ebediyeye mazhar olmak için mücehhez edilen kàbiliyâtı ve müyûlâtı abes ve beyhûde olmaklığı istilzam eder. Abes ise, istikrâ'-i tâmme münâkız olduğu gibi, Sâni'-i Hakîm’in hikmetine dahi muârız ve Nebi-yi Sâdık’ın hükmüne de muhâliftir.
Evet, istikbâl bu da'vâların bir kısmını tasfiye edecektir. Fakat tamam tasfiyesi ise âhirette görülecektir. Şöyle: Eşhâstan kat'-ı nazar, nev'î ve umumî hüsn ve hakkın meydân-ı galebesi istikbâldir. Biz ölsek, milletimiz bâkîdir. Kırk sene ile râzı değiliz; en ekall bin sene galebeyi isteriz. Lâkin hem şahsî, hem umumî, hem cüz'î, hem küllî olan hüsn, hak ve hayır ve kemâlin meydân-ı galebesi ve mahkeme-i kübrâsı ve beşeri, sâir ihvânı olan kâinât-ı muntazama gibi tanzim ve isti'dâdıyla mütenâsib tecziye ve mükâfât veren, yalnız dâr-ı âhirettir. Zîra, onda hak ve adâlet-i mahzâ tecellî edecektir.
Evet, bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemic olan isti'dâdât-ı gayr-ı mahdûda ve ebed için mahlûk olan müyûlât ve arzularının sünbüllenmesine müsâid değildir. Beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir. İnsanın cevheri büyüktür, mâhiyeti àliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sâir kâinâta benzemez; intizamsız olamaz.
Evet, ebede namzed olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fenâ-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğûş-u nâzendârânesini açıp bekliyorlar.
Hâtime
İslâm’ın ve Asya’nın istikbâli, uzaktan gayet parlak görünüyor. Çünkü; Asya’nın hâkim-i evvel ve âhiri olan İslâmiyet’in galebesi için dört-beş mukâvemet-sûz kuvvetler ittifak ve ittihâd etmektedirler.
Birinci kuvvet: Maârif ve medeniyet ile mücehhez olan İslâmiyet’in kuvvet-i hakîkiyesidir.
İkincisi: Tekemmül-ü mebâdî ve vesâitle mücehhez olan ihtiyac-ı şedîddir.
Üçüncüsü: Asya’yı gayet sefâlette, başka yerleri nihâyet refahette görmekten neş'et eden tenebbüh-ü tâmm ve teyakkuz-u kâmil ile mücehhez olan gıbta ve rekabet ve kin-i muzmerdir.
Dördüncüsü: Ehl-i tevhidin düsturu olan tevhid-i kelime ve zeminin hâsiyeti olan îtidâl ve ta'dil-i mîzâc ve zamanın ziyâsı olan tenevvür-ü ezhân ve medeniyetin kanunu olan telâhuk-u efkâr ve bedeviyetin lâzımı olan selâmet-i fıtrat ve zarûretin semeresi olan hafiflik ve cür'et-i teşebbüs ile mücehhez olan isti'dâd-ı fıtrîdir.
Beşincisi: Bu zamanda maddeten terakkîye mütevakkıf olan İ'lâ-yı Kelimetullâh; İslâmiyet’in emriyle ve zamanın ilcaâtıyla ve fakr-ı şedîdin icbarı ile ve her arzuyu öldüren ye'sin ölmesiyle hayat bulan ümîd ile mücehhez olan arzu-yu medeniyet ve meyl-i teceddüddür. Ve bu kuvvetlere yardım etmek için ecânib içine ihtilâl veren ve medeniyetleri ihtiyarlandıran mesâvî-i medeniyetin mehâsinine galebesidir. Ve sa'yin sefâhete adem-i kifâyetidir. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi: Din ve fazileti düstur-u medeniyet etmemeklikten neş'et eden müsâade-i sefâhet ve muvâfakat-ı şehvet-i nefstir.
İkincisi: Hubbu'ş-şehevât ve diyânetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş'et eden maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlıktır.
Evet, şu diyânetsizlik Avrupa medeniyetinin iç yüzünü öyle karıştırmış ki; o kadar fırak-ı fesâdiyeyi ve ihtilâliyeyi tevlîd etmiş.
Farazâ, hablü'l-metîn-i İslâmiye ve sedd-i Zülkarneyn gibi Şerîat-ı Garrânın hakikatine ilticâ ve tahassun edilmezse, bu fırak-ı fesâdiye onların âlem-i medeniyetlerini zîr ü zeber edeceklerdir; nasıl ki, şimdiden tehdid ediyorlar.
Acaba, Hakikat-i İslâmiye’nin binler mesâilinden yalnız zekât mes'elesi, düstur-u medeniyet ve muâvenet olursa, bu belâya ve yılanın yuvası olan maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlığa devâ-i şâfi olmayacak mıdır? Evet, en mükemmel ve bozulmaz bir devâ olacaktır.
Eğer denilse: Şimdiye kadar Avrupa’yı gâlib ettiren sebeb, bundan sonra neden etmesin?
Cevab: Bu kitabın mukaddimesini mütâlaa et, sonra buna da dikkat et. Sebeb-i terakkîsi, herşeyi geç almak ve geç de bırakmak ve metânet etmek şe'ninde olan bürûdet-i memleket ve mekân ve meskenin darlığı ve sâkinlerin kesretinden neş'et eden fikr-i mârifet ve arzu-yu san'at ve deniz ve mâden ve sâir vesâitin müsâadesiyle hâsıl olan teâvün ve telâhuk idi. Fakat, şimdi tekemmül-ü vesâit-i nakliye ile âlem, bir şehr-i vâhid hükmüne geçtiği gibi, matbuât ve telgraf gibi vesâit-i muhâbere ve müdâvele ile ehl-i dünya, bir meclisin ehli hükmündedir. Velhâsıl, onların yükleri ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip geçeceğiz. Eğer tevfik refîk ola... (∗) <ft3>[^2]</ft3>
[^2]:(∗) Ey Nur kardeşlerim! Sevgili Üstad’ın o zamanda hitâb ettiği Hizbü'l-Kur'ân muhâtabları, bugün Nur Talebeleri olarak tezâhür etti. Dikkat edin!.. Bu sahifeler bize hitâb ediyor. Fen ve medeniyeti, İslâm’a hàdim yapıp, cihana İslâm medeniyetini ilân etmelisiniz.M. Sungur
Hâtimenin Hâtimesi
HÂTİMENİN HÂTİMESİ
Asya’nın bahtını, İslâmiyet’in tâli'ini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat, Şerîat-ı Garrânın terbiyesinde kalmak şartıyla...
Tenbih: Mehâsin-i medeniyet denilen emirler, şerîatın başka şekle çevrilmiş birer mes'elesidir.
Onuncu Mukaddime
Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde, mütekellim muâheze olunmaz. Zîra, mesûk-u lehü'l-kelâmdan başka mefhûmlar irâde ile derûhde eder. İrâde etmezse, itâb olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir. Fenn-i beyânda mukarrerdir; sıdk ve kizb, mütekellimin kasd ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek, maksûd ve mesâk-ı kelâmda olan muâheze ve tenkid, mütekellime aittir. Fakat, kelâmın müstetbeâtı tâbir olunan telvihât ve telmihâtında ve suver-i meânî ve tarz-ı ifâde ve meânî-i ûlâ tâbir olunan vesâil ve üslûb garazında olan günah ve muâheze; mütekellimin zimmetinde değil, belki örf ve âdete ve kabûl-ü umumiye aittir. Zîra tefhim için, kabûl-ü umumî ve örf ihtiram olunur. Hem de, eğer hikâye ise, halel ve hatâ mahkiyyün-anh’a aittir.
Evet, mütekellim suver ve müstetbeâtta muâheze olunmaz. Zîra, onlara el atmak, semerâtını almak için değildir. Belki, daha yukarı maksadın dallarına çıkmak içindir. Eğer istersen kinâî şeylere dikkat et. Meselâ: “Filânın kılıncının bendi uzundur ve ramadı çoktur.” denildiği vakit, o adam uzun ve sahî ola; ramad ve kılıncı hiç olmazsa da kelâm sâdıktır.
Eğer istersen misâl ve müsül-ü faraziyeye dikkat et. Göreceksin; iştihârdan neş'et eden kıymet ve kuvvet ile müdâvele-i efkâr ve akıllar arasında sefârete müstaîd oluyorlar. Hattâ Mesnevî sâhibi ve Sa'dî-i Şirâzî gibi en doğru müellif ve en muhakkìk hakîm, o müsül-ü faraziyeyi istihdam ve istimâl etmelerinden, müşâhhat görmemişlerdir. Eğer bu sır sana göründü ve ışıklandı; mumunu ondan yandır, kıssât ve hikâyetin köşelerine git. Zîra cüz'de cârî olan, bazen küllde dahi cârî olabilir...
TENBİH:
Üçüncü Makale’de müşkülât ve müteşâbihât-ı Kur'âniye’ye dair bir kaide gelecektir. İktiza-i makam ile şimdilik bir nebzesini zikredeceğiz. Şöyle:
Vaktâ ki, Kitab-ı Hakîm’den maksûd-u ehemm, ekseriyeti teşkil eden cumhûrun irşadı idi. Çünkü hàvâs, avâmın mesleğinden istifade edebilirler. Fakat avâm ise, hàvâssa hitâb olunan kelâmı hakkıyla fehmedemezler. Hâlbuki, cumhûr ise; ekserî avâm.. ve avâm ise; me'lûfât ve mütehayyelâtından tecerrüd edip, hakikat-i mahzâ ve mücerredât-ı sırfayı çıplak olarak göremezler. Fakat görmekleri te'min edecek, yalnız zihinlerinin te'nîsi için, me'lûf olan ziyy ve libâs ile mücerredât arz-ı endâm etmektir. Tâ mücerredâtı, suver-i hayâliye arkasında temâşâ etmekle görüp tanısın. Öyle ise, hakikat-i mahzâ, me'lûflarını giyecektir. Fakat sûrete hasr-ı nazar etmemek gerektir.
Bu sırra binâendir: Esâlîb-i Arab’da ukùl-ü beşere olan, tenezzülât-ı İlâhiye tâbir olunan mürâat-ı efhâm ve mümâşât-ı ezhân, Kur'ân-ı Mu'cizi'l-Beyân’da cereyan etti. Ezcümle:فَاسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ ve ﴾ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ ﴿ ve ﴾ جَٓاءَ رَبُّكَ ﴿ ve emsâli...
Hem de تَغْرُبُ (الشّمْسُ) فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve eşbâhı...
Hem de ﴾ وَ الشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ ﴿ ve nezâiri bu üslûba birer mecrâdır.
﴿ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ ﴾
Hâtime
Sa'b olan bir kelâmın iğlâk ve işkâli, ya lafız ve üslûbun perîşanlığından neş'et eder; bu kısım Kur'ân-ı Vâzıhu'l-Beyân’a yanaşmamıştır. Veyâhut mânânın dakîk, derin; veyâhut kıymetdâr; veyâhut gayr-ı me'lûf, gayr-ı mebzûl olduğundan, güyâ fehme karşı nazlanmak ve şevki arttırmak için kendini göstermemek ve kıymet ve ehemmiyet vermek ister; müşkülât-ı Kur'âniye bu kısımdandır.
TENBİH:
Hadîs-i Şerîf’te vârid olduğu gibi, her âyetin birer zâhir ve bâtın.. ve her zâhir ve bâtının birer had ve muttala'ı.. ve her had ve muttala'ın çok şücûn ve gusûnu vardır. Ulûm-u İslâmiye buna şâhiddir. Bu merâtibin herbirinin birer derecesi, birer kıymeti, birer makamı vardır; temyiz lâzımdır. Lâkin tezâhum yoktur. Fakat iştibâk, iştibâhı intac eder. Nasıl, dâire-i esbâb, dâire-i akàide karıştırılsa; ya tevekkül nâmıyla bir betâlet veya mürâat-ı esbâb nâmıyla bir i'tizâli intac eder, öyle de; devâir ve merâtib tefrik olunmazsa, böyle neticeleri verir.
On Birinci Mukaddime
Kelâm-ı vâhidde ahkâm-ı müteaddide olabilir. Bir sadef, çok cevâhiri tazammun edebilir. Zevi'l-elbabca mukarrerdir: Kaziye-i vâhide, müteaddid kazâyâyı tazammun eder. O kaziyelerin herbiri, ayrı birer mâdenden çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere de verir. Biri birinden fark etmeyen, haktan bîgâne kalır.
Meselâ: Hadîste denilmiş: اَنَا وَالسَّاعَةُ كَهٰذَيْنِ
Yani: “Ben ve kıyâmet bu iki parmak gibiyiz. Mâbeynimizde tavassut edecek peygamber yoktur.” Veya Hadîs’in muradı ne ise haktır. Şimdi bu Hadîs, üç kaziyeyi mutazammındır:
Birincisi: Bu kelâm Peygamber’in kelâmıdır. Bu kaziye ise, tevâtürün –eğer olsa– neticesidir.
İkincisi: Kelâmın mânâ-yı muradı, hak ve sâdıktır. Bu kaziye ise, mu'cizelerden tevellüd eden bürhânın neticesidir.
Bu ikisinde ittifak etmek gerektir. Fakat birincisini inkâr eden, mükâbir, kâzib olur. İkincisini inkâr eden adam, dalâlete gider, zulmete düşer.
Üçüncü kaziye: Bu kelâmda murad budur ve bu sadefte olan cevher budur; ben gösteriyorum. Bu kaziye ise, teşehhî ile değil, ictihâdın neticesidir. Zâten müçtehid olan, başka müçtehidin taklidine mükellef değildir.
Bu üçüncü kaziyede ihtilâfât feverân ederler. Kàl u kìl buna şâhiddir. Bunu inkâr eden adam, eğer ictihâd ile olsa, ne mükâbirdir ve ne küfre gider. Zîra âmm, bir hàssın intifâsıyla müntefî değildir. Binâenaleyh, her eve kendi kapısıyla gitmek lâzımdır. Zîra, her evin bir kapısı var ve her kilidin bir anahtarı vardır...
Hâtime
Bu üç kaziye, hadîste cereyanı gibi âyette de cereyan eder, zîra umumîdir. Fakat kaziye-i ûlâda bir fark-ı dakîk vardır. Ve bundan başka, bir kelâmda çok ahkâm-ı zımniye bulunur, fakat hususîdir. Herbiri ayrı bir asıl, ayrı bir semeresi olabilir.
TENBİH:
İltizam-ı hilâf ve taassub-u bârid ve meylü't-tefevvuk ve hiss-i tarafdârlık ve vehmini bir asl'a ircâ ile kendine özür göstermek, arzusuna muvâfık olan zaîf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkìsiyle kendi kemâlini göstermek ve gayrı tekzîb veya tadlîl etmekle kendi sıdk ve istikametini ilân etmek gibi sefil ve süflî emirlerin menşe'i olan hubb-u nefis ile böyle makamlarda muğâlata ederek, çok bahâneler bulabilir.
وَ اِلٰى اللهِ الْمُشْتَكٰى
On İkinci Mukaddime
Onikinci Mukaddime
Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan, hayâlâta sapar. Sırat-ı müstakîmi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvâzenesiz ve mîzansız olan, çok aldanır, aldatır. Zâhir-perestleri aldatan bir sebeb; kıssanın hisse ile münâsebeti ve mukaddimenin maksûd ile zihinde mukàreneti, vücûd-u haricîde olan mukàrenetle iltibas olunmasıdır. Bu noktaya dikkat et, sonra muhtaç olacaksın.
Hem de ihtilâlâtı tevlîd eden, ihtilâfâtı îka' eden, hurâfâtı icâd eden, mübâlağatı intac eden esbâbın birisi ve belki en birincisi; hilkatte olan hüsün ve azamet ve ulviyete adem-i kanâattir. Hâşâ, zevk-i fâsidesiyle istihfaf-ı nizâm etmektir. Hâlbuki, akıl ve hikmet nazarlarında herbiri kudretin en bâhir mu'cizelerinden olan hakàik-ı âlemde olan hüsn-ü intizam ve kemâl ve ulviyet, o derece dest-i hikmet ile nakşolmuş ki; bütün hayâl-perestlerin ve mübâlağacıların hülyalarından geçmiş olan hàrikulâde hüsün ve kemâle nisbet olunsa, o hàrikulâde hayâller gayet âdi ve o âdâtullâh gayet hàrikulâde bir hüsün ve haşmet gösterecektir. Fakat cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathînin annesi olan ülfet, mübâlağacıların gözlerini kapatmıştır. Böyle gözleri açmak içindir; me'lûf olan âfâk ve enfüste dikkat-i nazara, Kitab-ı Hakîm emreder.
Evet, gözleri açan, yalnız nücûm-u Kur'âniye’dir. Öyle nücûm-u sâkıbedirler ki: Cehlin zulmünü ve nazar-ı sathînin zulümâtını def'ettikleri gibi; âyât-ı beyyinât, yed-i beyzâ ile, ülfet ve sathiyetin hicâblarını ve zâhir-perestliğin perdesini parça parça ederek, ukùlü, âfâk ve enfüsün hakàikına tevcîh edip, irşad etmişlerdir.
Hem de meylü'l-mübâlağatı tevlîd eden, beşerin kendi meylini kuvveden fiile çıkarmasına meyelân-ı fıtriyesidir. Zîra, meyillerinden birisi; hayret verecek acîb şeyleri görmeye ve göstermeye ve teceddüde ve icâda olan meylidir. Buna binâen, vaktâ beşer, nazar-ı sathî ile kâinât kaplarında ülfet kapağı altında olan gıdâ-yı rûhâniyi zevk edemediğinden, kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanâatsizlik ve hàrikulâdeye meyil ve hayâlâta iştihâdan başka netice vermediğinden meyl-i hàrikulâde ile, ya teceddüd veya tervîc için meylü'l-mübâlağa tevellüd eder. O mübâlağa ise; dağ tepesinde bir kartopu gibi yuvarlamakla, tâ hayâlin yüksek zirvesinden lisâna kadar tekerlense, sonra lisândan lisâna yuvarlanıp giderken, kendi hakikatinin çok parçalarını dağıtmakla beraber, her lisândan meylü'l-mübâlağa ile çok hayâlâtı kendine toplar, şâpe gibi büyür. Hattâ kalbe değil, belki sımahta, belki hayâlde bile yerleşemiyor. Sonra bir nazar-ı hak gelir, onu tecrid etmekle çıplak ederek, tevâbi'ini dağıtıp, aslına ircâ eder. “Hak gelir, bâtıl ölür” sırrı da zâhir olur.
Ezcümle: Bugünlerde bir hikâye buna misâl olabilir. Fahr olmasın, zaman-ı sabâvetimden beri üssü'l-esâs-ı meslekim; ifrat ve tefrit ile hakàik-ı İslâmiyet’e sürülen lekeleri temizlemek ve o elmas gibi hakikatlerine saykal vurmak idi. Bu mesleğime tarih-i hayatım, pek çok vukûâtıyla şehâdet eder. Bununla beraber, bugünlerde küreviyet-i arz gibi bedîhî bir mes'eleyi zikrettim. O mes'eleye temâs eden mesâil-i diniyeyi tatbik ve tevfik ederek, düşmanların i'tirâzâtını ve muhibb-i dinin vesveselerini def' eyledim. Nasıl ki, mesâilde mufassalan gelecektir... Sonra gul-yabânî gibi, hayâlâta alışan zâhir-perestlerin dimağları kabûl etmeyecek gibi göründüler. Fakat asıl sebeb, başka garaz olmak gerektir. Güyâ, göz yummakla gündüzü gece veya üflemekle güneşi söndürmeye ihtimal vermek gibi bir hareket-i mecnûnânede bulundular. Güyâ, onların zannınca küreviyet-i arza hükmeden, dinde çok mesâile muhâlefet ediyor. Onu bahâne ederek büyük bir iftirayı ettiler. O derecede kalmadı. Vesveseli ezhânı, iftiranın büyümesine müsâid bir zemin bulduklarından, iftirayı o derece büyüttüler ki; ehl-i diyânetin hakikaten ciğerlerini dâğdâr ve ehl-i hamiyeti, gerd terakkiyâtından me'yûs ettiler.
Lâkin bu hâl büyük bir derstir; beni îkaz etti ki: Câhil dost, düşman kadar zarar verebilir. Öyle ise, şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp, eldeki elmas kılınçla onların tefritlerini kırardım; fakat şimdi mecburum: Öyle dostların terbiyeleri için, onların avâm-perestâne ve ifratkârâne olan hayâlâtlarına, o kılıncı bir derece iliştireceğim. Eğer çendan böyle şahsî şeylerin, böyle mebâhisatta zikirleri lâzım değildir. Fakat şahsiyette kalmadı; medreselerin hayatlarına taalluk eder bir mes'ele-i umumî hükmüne geçti. O zâhir-perestler emin olsunlar ki; sa'yleri beyhûdedir. Şimdiye kadar böyle avâm-perestâne safsatalar ile, bizi câhil bıraktılar. Bundan sonra bizi câhil bırakmakla, cehlimizden istifade etmek istiyorlar. Olmaz ve olamaz; medreseler hayatlanacaktır, vesselâm...
Hem de zâhiriyyûnun efkârını teşviş eden ve hayâlâtını intizamdan çıkaran sıdk-ı enbiyânın delâili, yalnız hàrikulâdelerde münhasır olduklarını i'tikàd etmeleridir. Hem de, Peygamberimiz’in cümle hâli veya ekseriyeti, hàrika olmak itibar etmeleridir. Bu ise, vücûd müsâade etmediği için, mütehayyelâtları intizam bulamıyor. Hâlbuki; böyle i'tikàd, sırr-ı Hikmet-i İlâhiye’den ve hilkat-i âlemde cârî olan kavânîn-i İlâhiye’ye peygamberlerin teslîm ve ittibâ'larından gaflet, pek büyük bir gafletin neticesidir. Evet Peygamberimiz’in herbir hâl ve hareketi, sıdkına delâlet ve hakka temessüküne şehâdet etmekle beraber, Peygamber de âdâtullâha ittibâ' ve inkıyad ediyor... Makale-i Sâlise’ de bu sırra tenbih edilecektir.
Hem de, hàrikulâdenin izhârı, tasdik-i nübüvvet içindir. Tasdik ise, zâhir olan mu'cizâtıyla, ekmel-i vech ile hâsıl olabilir. Eğer hâcetten fazla hàrika olsa, ya abestir veya sırr-ı teklife münâfîdir. Zîra teklif, nazarî olan şeyde bir imtihandır. Bedîhiyât veya bedâhete yakın olan şeylerde ednâ, a'lâ ile müsâvî olabilir. Veyâhut, cereyan-ı hikmetin sırrına teslîm ve itâate muhâliftir. Hâlbuki, peygamberler herkesten ziyâde ubûdiyet ve teslîme mükelleftirler.
Ey şu perîşan sözlerime nazar eden tâlib-i hak!.. Senin mâhiyetinde ekilmiş olan müyûlât, şu Oniki Mukaddime’ de sükûnuyla beraber cereyan eden şems-i hakikatin ziyâsıyla, neşv ü nemâ bulup çiçekler açacaktır...
Hâtime
Seyyid olmayan, “seyyidim” ve seyyid olan, “değilim” diyenler, ikisi de günahkâr ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi; hadîs ve Kur'ân’da dahi, ziyâde veya noksan etmek memnû'dur. Fakat ziyâde etmek, nizâmı bozduğu ve vehme kapı açtığı için daha zararlıdır. Noksana cehil bir derece özür olur. Fakat, ziyâde etmek ilim ile olur. Âlim olan mâzûr değildir.
Kezâlik; dinden bir şeyi fasl veya olmayanı vasletmek, ikisi de câiz değildir. Belki, hikâyâtın bakırları ve İsrailiyât’ın müzahrefâtı ve teşbihâtın mümevvehâtı, elmas-ı akîdede, cevher-i şerîatta, dürer-i ahkâmda idhal etmek; kıymetini daha ziyâde tenzîl ve müteharri-i hakikat olan müşterisini, daha ziyâde tenfîr ve pişman eder.
Hâtimenin Hâtimesi
HÂTİMENİN HÂTİMESİ
Bir adam müstaîd ve kàbil olduğu şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmek, şerîat-ı hilkate büyük bir itâatsizliktir. Zîra, şânı odur ki; isti'dâdı, san'atta intişar ve tedâhül ve san'atın mekàyisine ihtiram ve muhabbet ve nevâmisine temessül ve imtisal; elhâsıl, fenâfi's-san'at olmaktır. Vazife-i hilkat bu iken, bu yolsuzlukla san'atın sûret-i lâyıkasını tağyîr eder ve nevâmisini incitir ve asıl müstaîd olduğu san'ata olan meyliyle, teşebbüs ettiği gayr-ı tabîi san'atın sûretini çirkin eder. Zîra, bilkuvve olan meyil ve bilfiil olan san'atın imtizaçsızlığı için bir keşmekeş olur.
Bu sırra binâen, pek çok adam meylü'l-ağalık ve meylü'l-âmiriyet ve meylü't-tefevvuk ile mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şânında olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lütfu terkedip, kendi istibdâd ve tefevvukuna vesile-i cebr ve ta'nif eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder. Buna binâen, vezâif ehil olmayanın ellerine geçti. Bâhusus, medâris bunun ile indirâsa yüz tuttu. Buna çare-i yegâne; dâire-i vâhidenin hükmünde olan müderrisleri, dâru'l-fünûn gibi çok devâire tebdil ve tertib etmektir. Tâ, herkes sevk-i insanîsiyle hakkına gitmekle, hikmet-i ezeliyenin emr-i manevîsini, meyl-i fıtrîsiyle imtisal edip, kaide-i taksimü'l-a'mâle tatbik edilsin.
TENBİH:
Ulûm-u medârisin tedennîsine ve mecrâ-yı tabîiden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulûm-u âliye (آلِيَه) maksûd-u bizzat sırasına geçtiğinden, ulûm-u àliye (عَالِيَه) mühmel kaldığı gibi, libâs-ı mânâ hükmünde olan İbare-i Arabiye’nin halli, ezhânı zabtederek, asıl maksûd olan ilim ise, tebeî kalmakla beraber; ibareleri bir derece mebzûl olan ve silsile-i tahsile resmen geçen kitaplar; evkàt, efkârı kendine hasredip, harice çıkmasına meydân vermemeleridir.
Ey birader-i vicdân!.. Zannediyorum şimdi şu mukaddimât üzerine terettüb edecek olan kütüb-ü selâseyi, ne mâhiyette olduklarını görmek istiyorsun. Fakat daha sabret. Şimdilik sana bir mevzû söyleyeceğim ki; o kütübün bir zemin-i icmâlîsini, tâbir-i diğer ile küçük bir fotoğrafını veya icmâli bir haritasını teşkil eder. Hem de, o kütübde sekiz-dokuz mes'eleyi, acele edip sana takdim edeceğim. Üçüncü Makale’den sonra, eğer meşîet-i İlâhiye taalluk etse ve tevfik-i Rabbânî refîk olsa, tafsilâtını zikretmek fikrindeyim.
İşte mevzû ve zemin budur:
Kur'ân’ın gösterdiği vesâil ile, doğru hikmetin kuvvetiyle, bir seyr-i rûhâni olarak, semâvâtın ulûmlarına çıkacağım. Tâ, oradan temâşâ edip göreceğiz ki; küre-i arz, hol veya top veya fırfıra veya sapan taşı gibi Sâni'-i Hakîm dest-i kudretle döndürüp, atmakla çeviriyor. Tâ, parça parça ederek daha iyisine tebdil edeceğine nazar-ı hikmetle göreceğiz.
Sonra da semâvâttan asılıp, cevden geçeceğiz. Tedrîcen, beşiğimiz olan ve beşerin yatıp ve istirahat eylemesi için Hàlık-ı Rahmân, sathını serip, müheyyâ ve mümehhed etmiş olan küre-i arza ineceğiz.
Sonra da beşer, çocukluğundan çıktığı gibi beşiğini atıp harâb etmekle beşeri, saâdet-saray-ı ebediyeye gönderilmesine nazar-ı dikkatle temâşâ edeceğiz. Bunu tamamen temâşâ ettiğimizden sonra, zaman ve mekân ile mukayyed olmayan seyr-i rûhâni ile, zaman-ı mâzi kıt'asına girip ebnâ-yı cinsimiz olan, ebnâ-yı mâzi ile seyyâle-i berkıye-i tarihiye ile muhâbere edeceğiz. O mağrib-i ihtifânın köşesinde vukû'a gelen hâdisâtı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız.
Sonra dönüp gelmek üzere olan ebnâ-yı cinsimizi ziyaret ve istikbâl için, saâdetin fecr-i sâdıkını uzaktan görmek ve göstermek ile maşrık-ı istikbâle müteveccih olarak, şimendifer-i terakkîye ve tevfik denilen sefîne-i sa'ye bindiğimiz ile beraber, ellerimizde olan bürhânın misbâhıyla, o bidâyeti karanlık görülen, fakat arkası gayet parlak olan zamana dâhil olacağız. Tâ ebnâ-yı müstakbel ile musâfaha edip, saâdetlerini tebrik edeceğiz.
İşte bu küçük fotoğrafta, öyle bir güzel resim mündemicdir ki; ileride tahrir ile sana görünecektir. Şimdi bu zeminde kütüb-ü mezbûrenin şecereleri tenebbüt ve makàlât-ı selâsenin cedâviliyle sulanacaktır.
Ey birader!.. Senin elini tutup hazine-i hakàika götürmekten evvel, va'd ettiğim birkaç mes'ele ile acele edip basar-ı basîretinize gışâvet ve perde olan hayâlâtı def'edeceğim. Öyle hayâlât, gul-yabânî gibi elleriyle senin gözünü kapar, göğsüne vurur, seni tahvif eder. Farazâ, gösterse de; nuru nar, dürrü meder gibi gösterir. O hayâlâttan sakın!.. Senin vesveselerinin en büyük menşe'i, küreviyete taalluk eden birkaç mes'eledir.
Ezcümle: Sevr ve Hût ve Kaf Dağı ve Sedd-i Zülkarneyn ve cibâlin evtâdiyetleri ve yer altında Cehennemin yerini ta'yin etmek ve ﴾ دَحٰيهَا ﴿ ve ﴾ سُطِحَتْ ﴿ ve ﴾ اَلشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ ﴿ ve ﴾ يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ ﴿ gibi mesâildir. Hakikatlerini beyân edeceğim; tâ, dinin düşmanlarının gözleri kapatılsın ve dostlarının gözleri dahi açılsın. İşte başlıyorum:
Birinci Mes'ele
Senin munsıf olan zihnine ma'lûmdur ki; küreviyet-i arz ve yerin yuvarlaklığına, muhakkìkîn-i İslâm –eğerçi ittifak-ı sükûtuyla olsa– ittifak etmişlerdir.
Eğer bir şübhen varsa “Makàsıd” ve “Mevâkıf” a git; maksada vukûf ve ıttılâ' peydâ edeceksin ve göreceksin: Sa'd ve Seyyid, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temâşâ ediyorlar.
Eğer o kapı sana açılamadı; “Mefâtihü'l-Gayb” olan İmâm-ı Râzî’ nin geniş olan tefsirine gir ve serîr-i tedrîste o dâhî imâmın halka-i dersinde otur, dersini dinle.
Eğer onun ile mutmain olamadın; arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın; İbrahim Hakkı’ nın arkasına düş, Hüccetü'l-İslâm olan İmâm-ı Gazâlî’ nin yanına git, fetvâ iste, de ki:
“Küreviyette müşâhhat var mıdır?”
Elbette diyecek: “Kabûl etmezsen müşâhhat vardır.” Zîra, tâ zamanından beri şöyle bir fetvâ göndermiş: “Kim küreviyet-i arz gibi bürhân-ı kat'iyle sâbit olan bir emri, dine himâyet bahânesiyle inkâr ve reddetse, dine cinayet-i azîm etmiş olur. Zîra bu, sadâkat değil hıyânettir.”
Eğer ümmîsin, fetvâyı okuyamıyorsun; bizim hem-asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyin-i Cisrî’nin sözünü dinle!.. Zîra, yüksek sesle münkir-i küreviyeti tehdid ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervâsız olarak der: “Kim dine istinâd ile, himâyet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr eder ise, sadîk-ı ahmaktır; adüvv-ü şedîdden daha ziyâde zarar vermiş olur.”
Eğer bu yüksek sesle, senin yatmış olan fikr-i hakikatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbn-i Hümam ve Fahrü'l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmâm-ı Şâfiî’ye git, istiftâ et, de ki:
“Şerîatta vardır; bir vakitte beş vaktin namazı kılınır.
Hem de bir kavim vardır; yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur.
Hem de bir kavim vardır; güneş çok günlerde gurûb ve çok gecelerde tulû' etmez; nasıl oruç tutacaklar?..”
Hem de istifsar et ki: “Şartın ta'rif-i şer'îsi olan sâir erkâna mukàrin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbâl-i kıbleye intibak eder. Hâlbuki, yalnız kıyâm ve yarı kuudda mukàrenet vardır?”
Emin ol, İmâm-ı Şâfiî mes'ele-i ûlâyı, şarktan ve garbdan geçen dâirenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir.
İkinci ve üçüncü mes'eleyi dahi cenûbdan şimâle mümted olan dâirenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Bürhân-ı aklî gibi cevab verecektir.
Hem de kıble mes'elesinde diyecek: “Kıble ve Kâbe öyle bir amûd-u nurânîdir ki; semâvâtı arşa kadar takmış ve nazmedip, küre-i arzın tabakàtını ferşe kadar delerek, kâinâtın muntazam bir amûd-u nurânîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt-ı şâkul ile senin gözünün şuâı, namazın herbir hareketinde ayn-ı kıble ile temâs ve musâfaha edecektir.”
Ey birader!.. Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acîb hülyaların âlem-i hayâlden başka bir yer bulamadığından, bir kıymeti yoktur. Tâ kalbe girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun, fakat sapmışsın. Eğer o hayâlâta açık ve hakikate kapalı olan kalbinizde, pek çok defa mütehayyilenizden daha küçük olan küre-i arz yerleşmez ise, tevsî'-i zihin için, nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmünde geçinen arzın sâkinlerini gör, suâl et. Zîra, ev sâhibi evini bilir. Onlar umumen müşâhede ve tevâtür ile bir lisânla sana söyleyecekler: “Yâhû!.. Bizim beşiğimiz ve fezâ-yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar divâne değildir; ecrâm-ı ulviyede cârî olan kaide ve kanun-u İlâhî’den şüzûz ve serkeşlik etsin!” Hem de, delâil-i mücesseme-i musattaha olarak, haritaları ibraz edecektir...
İŞÂRET:
Nizâm-ı hilkat-i âlem denilen, şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye; mevlevî gibi cezbe tutan meczûb ve misâfir olan küre-i arza, güneşe iktidâ eden saf-beste yıldızların safında durup itâat etmesini farz ve vâcib kılmıştır. Zîra zemin, zevciyle ile beraber ﴾ اَتَيْنَا طَٓائِعِينَ ﴿ demişlerdir. Tâat ise, cemâat ile daha efdal ve daha ahsendir.
Elhâsıl: Sâni'-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin –ey ehl-i hayâl!..– teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır; akıllarınızı kâinâta mühendis etmemiştir.
TENBİH:
Za'f-ı akîdeye veyâhut sofestâi mezhebine olan meyle veyâhut daha almamış, yeni müşteri olmasına işâret eden umûrun biri de: “Bu hakikat, dine münâfîdir.” olan kelime-i hamkâdır. Zîra, bürhân-ı kat'î ile sâbit olan bir şeyi, hak ve hakikat olan dine muhâlif olduğuna ihtimal veren ve münâfâtından havfeden adam, hàlî değil; yâ dimağında bir sofestâi gizlenmiş, karıştırıyor veyâhut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor veyâhut yeniden dine müşteri olmuş, tenkid ile almak istiyor...
İkinci Mes'ele
Pûşîde olmasın, Sevr ve Hût’ un kıssa-i meşhûresi, İslâmiyet’in dahîl ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen Mukaddime-i Sâlise’ye git, göreceksin; hangi kapıdan dâire-i İslâmiyet’e dâhil olmuştur.
Amma, İbn-i Abbâs’a olan nisbetin ittisali ise, Dördüncü Mukaddime’nin âyinesine bak; o ilhâkın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: “Arz, sevr ve hût üzerindedir” Hadîs olarak rivâyet ediliyor.
Evvelâ: Teslîm etmiyoruz ki, hadîstir. Zîra, İsrailiyât’ın nişanı vardır.
Sâniyen: Hadîs olsa da, za'f-ı ittisal için yalnız zannı ifâde eden âhâddandır. Akîdeye dâhil olmaz. Zîra, yakìn şarttır.
Sâlisen: Mütevâtir ve kat'iyyü'l-metin olsa da, kat'iyyü'd-delâlet değildir. Eğer istersen, Beşinci Mukaddime’ye müracaatla, Onbirinci Mukaddime ile müşâvere et! Göreceksin, nasıl hayâlât, zâhir-perestleri havalandırmış. Bu hadîsi, mahâmil-i sahîhadan çevirmişlerdir.
İşte vücûh-u sahîha üçtür:
Nasıl, sevr ve nesir ve insan ve diğeriyle müsemmâ olan hamele-i arş, melâikedir; bu sevr ve hût dahi öyle iki melâikedir. Yoksa, Arş-ı A'zamı, melâikeye; küreyi, küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmil etmek, nizâm-ı âleme münâfîdir.
Hem de, lisân-ı şerîatta işitiliyor: Herbir nev'e mahsûs ve o nev'e münâsib bir melek-i müekkel vardır. Bu münâsebete binâen, o melek o nev'in ismiyle müsemmâ, belki âlem-i melâikede onun sûretiyle mütemessil oluyor... Hadîs olarak işitiliyor: “Her akşamda güneş arşa gider, secde eder; izin alıyor, sonra geliyor.”
Evet, şemse müekkel olan melek, ismi şems, misâli de şemstir. Odur gider, gelir.
Hem de hükemâ-i İlâhiyyûn nezdinde, herbir nev' için hayy ve nâtık ve efrâda imdâd verici ve müstemiddi bir mâhiyet-i mücerrede vardır. Lisân-ı şerîatta, melekü'l-cibâl ve melekü'l-bihâr ve melekü'l-emtâr gibi isimler ile tâbir edilir. Fakat te'sir-i hakîkileri yoktur. Müessir-i hakîki, yalnız Zât-ı Akdes’tir.
اِذْ لاَ مُؤَثِّـرَ فِي الْكَوْنِ اِلَّا اللهُ
Esbâb-ı zâhiriyenin vaz'ındaki hikmet ise: İzhâr-ı izzet ve saltanat tâbir olunan dest-i kudret, perdesiz dâire-i esbâba mün'atıf olan nazara karşı, zâhiren umûr-u hasîse ile mübâşeret ve mülâbeseti görülmemektedir. Fakat, dâire-i akîde denilen hak ve melekûtiyette, herşey ulvîdir. Dest-i kudretin perdesiz mübâşereti izzete münâsibdir. ﴾ ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ ﴿
İkinci mahmil: Sevr, imâret ve zirâat-i arzın en büyük vâsıtası olan öküzdür. Hût ise; ehl-i sevâhilin, belki pek çok nev'-i beşerin medâr-ı maîşeti olan balıktır.
Nasıl biri suâl ederse: “Devlet ne şey üstündedir?”
Cevab verilir: “Kılınçla kalem üstündedir.”
Veyâhut: “Medeniyet ne ile kàimdir?”
“Mârifet ve san'at ve ticâret ile..” cevab verilir.
Veyâhut: “Nev'-i beşer, ne şey üzerinde bekà bulur?”
Cevab ise: “İlim ve amel üstünde bekà bulur.”
Kezâlik, vallâhu a'lem Fahr-i Kâinât buna binâen cevab vermiş. Şöyle suâl eden zât –İkinci Mukaddime'nin sırrıyla– böyle hakàika zihni isti'dâd kesbetmediğinden, vazifesi olmayan bir şeyden suâl ettiği gibi, Peygamberimiz de asıl lâzım olan şöyle cevab buyurdu ki: “Yer, sevr üstündedir.” Zîra, yerin imâreti, nev'-i beşer iledir. Nev'-i beşerden olan ehl-i kurâ’nın menba'-ı hayatları, zirâat iledir. Zirâat ise, öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir.
Kısm-ı diğeri olan ehl-i sevâhilin a'zam-ı maîşetleri, belki ehl-i medeniyetin büyük bir mâden-i ticâretleri, balığın cevfinde ve hûtun üstündedir. كُلُّ الصَّيْدِ فِي جَوْفِ الْفَرَا mes'elesine mâsadaktır. Bu latîf bir cevaptır. Mizâh da olsa, haktır. Zîra, mizâh etse de yalnız hak söyler. Farazâ sâil, keyfiyet-i hilkatten suâl etmişse; fenn-i beyânda olan تَلَقَّى السَّامِعُ بِغَيْرِ الْمُتَرَقَّبِ kaidesinin üslûb-u hakîmânesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa hasta olan sâil iştihâ-i kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir.
﴾ يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِ قُلْ هِىَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ ﴿ bu hakikate bir berâatu'l-istihlâldir.
Üçüncü mahmil: Sevr ve hût, arzın mahrek-i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar, eğer çendan farazî ve mevhûmedirler. Asıl ecrâmı nazm ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cârî ve lafzan ve ıstılahen câzibe-i umumiye ile müsemmâ olan âdâtullâhın kanunu, o burçlarda temerküz ve tahassül ettiğinden “Arz burçlar üstündedir.” olan tâbir-i hakîmâne câizdir. Bu mahmil, hikmet-i cedîde nokta-i nazarındadır. Zîra, hikmet-i atîka, burçları semâda; hikmet-i cedîde ise, medâr-ı arzda farzetmişlerdir. Bu te'vil, yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.
Hem de mervîdir: Suâl taaddüd etmiş. Bir kere “Hût üstündedir.” Demek bir aydan sonra “Sevr üstündedir.” denilmiştir. Yani, fezâ-yı gayr-ı mahdûdenin her tarafında münteşir olan mezbûr kanunun huyût ve eşi'alarının nokta-i mihrâkiyesi olan hût burcunda temerküz ettiğinden, küre-i arz delv burcundan koşup, hûttaki tedellî eden kanunu tutup, şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı veyâhut kuş gibi kondu. Sonra tayyar olan yer, yuvasını burc-u sevr üstünde yapmış demektir.
Bunu bildikten sonra, insafla dikkat et!.. Beşinci Mukaddime’nin sırrıyla, ehl-i hayâlin ihtirâ'-gerdesi olan kıssa-i acîbe-i meşhûrede, acaba hikmet-i ezeliyeye isnâd-ı abesiyet ve san'at-ı İlâhiye’de isbât-ı isrâf ve bürhân-ı Sâni' olan nizâm-ı bedî'i ihlâl etmekten başka, ne ile te'vil olunacaktır? Nefrîn, hezârân nefrîn, cehlin yüzüne!..
Üçüncü Mes'ele
KAF DAĞI’DIR
İŞÂRET:
Ma'lûmdur, bir şeyin mâhiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır; o şeyin vücûdunu tasdik etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyiz etmek lâzımdır. Zîra, çok şeylerin asıl vücûdu yakìn iken, vehim onda tasarruf ederek, tâ imkândan imtina' derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddime’den suâl et; sana “neam” cevabı verecektir.
Hem de, çok şeylerin metinleri kat'î iken, delâletlerinde zunûn tezâhum eylemişlerdir. Belki, “Murad nedir?” olan suâlinin cevabında, efhâm, mütehayyir olmuşlardır. İstersen Onbirinci Mukaddime’nin sadefini aç. Bu cevheri bulacaksın.
TENBİH:
Vaktâ ki bu böyledir. “Kaf”a işâret eden kat'iyyü'l-metinlerden yalnız ﴾ قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَجِيدِ ﴿ dir. Hâlbuki, câizdir; “Kaf” , “Sad” gibi olsun. Dünyanın şarkında değil, belki ağzın garbındadır. Şu ihtimal ile delil yakìniyetten düşer.
Hem de kat'iyyü'd-delâlet bundan başka olmadığının bir delili; Şer'in müçtehidlerinden olan Karafî’nin لاَ اَصْلَ لَهُ demesidir. Lâkin İbn-i Abbâs’a isnâd olunan keyfiyet-i meşhûresi, Dördüncü Mukaddime’ye bak. Vech-i nisbeti sana temessül edecektir. Hâlbuki, İbn-i Abbâs’ın her söylediği sözü, hadîs olması lâzım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbûlü olmak lâzım gelmez. Zîra, İbn-i Abbâs gençliğinde İsrailiyât’a, bazı hakàikın tezâhürü için hikâyet tarîkiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir.
Eğer dersen: “Muhakkìkîn-i sofiye, “Kaf” a dair pek çok tasvirâtta bulunmuşlardır?”
Buna cevaben derim: Meşhûr olan âlem-i misâl, onların cevelângâhıdır. Biz elbisemizi çıkardığımız gibi, onlar da cesetlerini çıkarıp, seyr-i rûhâni ile, o ma'razgâh-ı acâibe temâşâ ediyorlar. “Kaf” ise, o âlemde onların ta'rif ettikleri gibi mütemessildir. Bir parça âyinede, semâvât ve nücûm temessül ettikleri gibi, bu âlem-i şehâdette velev küçük şeylerde olsa –çekirdek gibi– âlem-i misâlde tecessüm-ü meânînin te'siriyle bir büyük ağaç oluyor. Bu iki âlemin ahkâmları birbirine karıştırılmaz. Muhyiddin-i Arabî’nin mağz-ı kelâmına muttali' olan bunu tasdik eder.
Amma avâmın, yâhut avâm gibi adamların mâbeynlerinde müştehir olan keyfiyeti ki: “Kaf yere muhîttir ve müteaddiddir. Her ikisinin ortasında beşyüz senedir. Ve zirvesi semânın ketfine mümâstır.” ilâ âhiri hayâlâtihim... Bunu, ne kıymette olduğunu bilmek istersen, git, Üçüncü Mukaddime’den fenerini yak; sonra gel, bu zulümâta gir. Belki, âb-ı hayat olan belâğatını göreceksin.
Eğer bizim bu mes'elede olan i'tikàdımızı anlamak istersen, bil ki; ben “Kaf” ın vücûduna cezmederim; fakat keyfiyeti ise, havâle ederim. Eğer bir hadîs-i sahîh ve mütevâtir keyfiyetin beyânında sâbit olursa, îmân ederim ki; murad-ı Nebî sâdık ve doğru ve haktır. Fakat, murad-ı Nebevî üzerine; yoksa nâsın mütehayyelleri üzerine değildir. Zîra, bazen fehmolunan şey, muradın gayrısıdır. Bu mes'elede ma'lûmumuz budur:
Kaf Dağı, ekser şarkı ihâta eden ve eski zamanda bedevî ve medenîlerin aralarında fâsıl olan ve a'zam-ı cibâl-i dünya olan Çamulari’nin annesi olan Himalaya silsilesidir. Bu silsilenin ırkından cibâl-i dünyanın ekserîsi teşâub eyledikleri denilir. Bu hâl öyle gösteriyor ki: “Kaf” ın dünyaya meşhûr olan ihâtanın fikir ve hayâli bu asl-ı teşâubdan neş'et etmiş olmak gerektir.
Ve sâniyen: Âlem-i şehâdete, sûretiyle ve âlem-i gayba, mânâsıyla müşâbih ve ikisinin mâbeyninde bir berzah olan âlem-i misâl, o muammâyı halleder. Kim isterse, keşf-i sâdık penceresiyle veya rüya-yı sâdık menfeziyle veya şeffâf şeyler dûrbîniyle ve hiç olmazsa hayâlin verâ-i perdesiyle o âleme bir derece seyirci olabilir. Bu âlem-i misâlin vücûduna ve onda meânînin tecessüm etmelerine pek çok delâil vardır. Binâenaleyh, bu kürede olan “Kaf” o âlemde zi'l-acâib olan “Kaf” ın çekirdeği olabilir.
Hem de, Sâni'in mülkü geniştir, bu sefil küreye münhasır değildir. Fezâ ise, gayet vâsi'; Allah’ın dünyası, gayet azîm olduğundan zü'l-acâib olan “Kaf” ı istiâb edebilir. Fakat, eyyâm-ı İlâhiye ile beşyüz sene bizim küreden uzak olmakla beraber, mevc-i mekfûf olan semâya temâs etmek, imkân-ı aklîden haric değildir. Zîra, “Kaf” semâ gibi şeffâf ve gayr-ı mer'î olmak câizdir.
Ve râbian: Neden câiz olmasın ki; “Kaf” dâire-i ufuktan tecellî eden silsile-i a'zamdan ibaret ola... Nasıl ufkun ismi de “Kaf” a me'haz olabilir. Zîra, devâir-i mütedâhile gibi nereye bakılırsa, silsilelerden bir dâire görülür. Gide gide nazar kalır, hayâle teslîm eder. En nihâyet hayâl ise, selâsil-i cibâlden bir dâire-i muhîti tahayyül eder ki; semânın etrafına temâs ediyor. Küreviyet sırrıyla, beşyüz sene de uzak olursa, yine muttasıl görünür.
Dördüncü Mes'ele
SEDD-İ ZÜLKARNEYN’DIR
Nasıl bildin ki: Bir şeyin vücûdunu bilmek, o şeyin keyfiyet ve mâhiyetini bilmekten ayrıdır.
Hem de, bir kaziye çok ahkâmı tazammun eder. O ahkâmın bazısı zarûrî ve bazısı dahi nazarî ve “muhtelefün fîhâ”dır.
Hem de ma'lûmdur.. bir müteannid ve mukallid bir sâil, imtihan cihetiyle, bir kitapta gördüğü bir mes'eleyi –eğerçi bir derece de muharref olsa– bir adamdan suâl etse, tâ gaybda olan ma'lûmuna cevab verse, o cevab iki cihetle doğrudur: Ya doğrudan doğruya cevab verse veyâhut sâil-i müteannidin ma'lûmuna, ya bizzat veya te'vil ile cevab-ı muvâfık veriyor. İkisi de doğrudur. Demek bir cevab, hem vâkii râzı eder, zîra haktır; hem sâili iknâ eder, zîra eğerçi murad değilse ma'lûmuna tatbik eder. Hem makamın hâtırını dahi kırmıyor, zîra, cevapta ukde-i hayatiyeyi derc eder ki; makàsıd-ı kelâm ondan istimdâd-ı hayat eder.
İşte, cevab-ı Kur'ân dahi böyledir. Bundan sonra zarûrî ve gayr-ı zarûrîyi tefrik edeceğiz. İşte cevab-ı Kur'ânîde mefhûm olan zarûrî hükümler ki, inkârı kabûl etmez. Şudur:
Zülkarneyn, “müeyyed-min-indillâh” bir şahıstır. Onun irşad ve tertibiyle, iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir; zâlimlerin ve bedevîlerin def'-i fesâdları için...
Ve ye'cüc-me'cüc iki müfsid kabiledirler. Emr-i İlâhî geldiği vakit sed harâb olacaktır, ilâ âhirihî... Bu kıyâs ile, ona Kur'ân delâlet eden hükümler, Kur'ân’ın zarûriyâtındandırlar. Bir harfin inkârı dahi kàbil değildir. Fakat o mevzuât ve mahmûlâtın keyfiyâtlarının teşrîhâtları ve mâhiyetlerinin hududu ise; Kur'ân onlara kat'iyyü'd-delâlet değildir. Belki, “Âmm hàssa, delâlet-i selâseden hiçbirisiyle delâlet etmez.” kaidesiyle ve mantıkta beyân olunduğu gibi, “Bir hüküm, mevzû ve mahmûlün vechün-mâ ile tasavvur etmek, kâfî olduğu”nun düsturuyla sâbittir ki: Kur'ân onlara delâlet etmez. Fakat kabûl edebilir. Demek o teşrîhât, ahkâm-ı nazariyedendir. Başka delâile muhavveldir. İctihâdın mazannesidir. Onda te'vil için mecâl vardır. Muhakkìkînin ihtilâfâtı, nazariyetine delildir.
Fakat vâ-esefâ!.. Cevabın suâle, her cihetle lüzum-u mutâbakatın tahayyülüyle, suâldeki halele ehemmiyet vermeyerek, cevabın zarûrî ve nazarî olan hükümlerini, birden me'haz-i sâilden ve menbit-i suâlden hûşe-çîn olup, alıp müfessir oldular. Yok, belki müevvil, yok belki mâsadak-ı mânâ yerine mânâ gösterdiler. Yok, belki mâsadakı olmak câiz ve bir derece mümkün olan şeyi, medlûl ve mefhûm olarak te'vil ettiler. Hâlbuki Üçüncü Mukaddime’nin sırrıyla, zâhir-perestler kabûl ederek ve muhakkìkîn dahi hikâyât gibi ehemmiyetsiz olduğundan, tenkidsiz şu te'vili dinlediler. O teşrîhâtı, muharref olan Tevrat ve İncil’de olduğu gibi kabûl ederse, akîde-i ehl-i sünnet ve cemâatte olan masûmiyet-i enbiyâya muhâlefet oluyor. Kıssa-i Lût ve Dâvud Aleyhimesselâm, buna iki şâhiddir.
Vaktâ ki, keyfiyette ictihâd ve te'vilin mecâli vardır, ben de bitevfîkillâh derim: İ'tikàd-ı Câzim, Hudâ ve Peygamberimiz’in muradlarına kat'iyyen vâcibdir, zîra, zarûriyât-ı diniyedendir. Fakat murad hangisidir, muhtelefün fîh’tir. Şöyle:
Zülkarneyn, İskender demem, zîra isim bırakmaz. Bazı müfessir, melik.. –lâm’ın kesriyle– bazı, melek.. –lâm’ın fethiyle– bazı, nebî.. bazı, velî.. ilâahir demişlerdir. Herhalde Zülkarneyn, müeyyed-min-indillâh ve seddin binasına mürşid bir şahıstır.
Amma sed ise: Bazı müfessir, sedd-i Çin.. ve bazı müfessir, başka yerde cebelleşmiş.. ve bazı müfessir, sedd-i mahfîdir, inkılâb ve ahvâl-i âlem setreylemiştir.. ve bazı ve bazı.. demişlerdir, demişlerdir... Her hâlde müfsidlerin def'-i şerleri için bir redm-i azîm ve cesîm bir duvardır.
Amma ye'cüc-me'cüc: Bazı müfessir, veled-i Yâfes’ten iki kabile.. ve bazı diğer, Moğol ve Mançur.. ve bazı dahi, akvâm-ı şarkıye-i şimâlî.. ve bazı dahi, Benî Âdemden bir cem'iyet-i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir tâife.. ve bazı dahi, mahlûk-u İlâhi’den yerin zahrında veyâhut batnında âdemî veya gayr-ı âdemî bir mahlûktur ki, kıyâmete, böyle nev'-i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır.. bazı ve bazı ve bazı dediklerini dediler... Nokta-i kat'iyye ve cihet-i ittifakî budur: Ye'cüc ve me'cüc, ehl-i gâret ve fesâd ve ehl-i hadâret ve medeniyete, ecel-i kazâ hükmünde iki tâife-i mahlûkullâhtır.
Amma harâbiyet-i sed: Bazı, kıyâmette.. ve bazı, kıyâmete yakın.. ve bazı, emâresi olmak şartıyla uzaktır.. ve bazı, harâb olmuştur, fakat dekk olmamış... “Kìle”ler çok. Her hâlde nokta-i ittifak: Seddin inhidamı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlu olan nev'-i beşer de ihtiyar olmasına bir alâmettir.
Eğer bu müzâkerâtı muvâzene ve muhâkeme etmişsen câizdir, tecviz edesin: Sedd-i Kur'ân, sedd-i Çin’dir ki; çok fersahlar ile uzun ve acâib-i seb'a-i meşhûreden bir “müeyyed-min-indillâh”ın irşadıyla bina olunmuş, o zamanın ehl-i medeniyeti, ehl-i bedeviyetin şerlerinden te'min eylemiştir. Evet, o vahşîlerden Hun Kabilesi Avrupa’yı herc ü merc ettiği gibi, onlardan Moğol Tâifesi de Asya’yı zîr ü zeber eylemiştir. Sonra, seddin harâbiyeti kıyâmete alâmet olur. Bâhusus dekk, ondan başkadır. Peygamber: “Eşrât-ı saattenim. Ben ve kıyâmet bu iki parmak gibiyiz.” dese, neden istiğrab olunsun ki, harâbiyet-i sed, zaman-ı saâdetten sonra alâmet-i kıyâmet olsun..
Hem de seddin inhidamı, ömr-ü arza nisbeten yerin yüzünde ihtiyarlıktan bir buruşukluktur. Belki, tamam-ı nehâra nisbeten, vakt-i isfirâr gibidir. Eğerçi, binler sene de fâsıl olsa...
Kezâlik, Ye'cüc ve Me'cüc’ün ihtilâlleri, nev'-i beşerin şeyhûhatından gelme bir hummâ ve sıtması hükmündedir. Bundan sonra Onikinci Mukaddime’nin fâtihasında bir te'vil-i âhar sana feth-i bâb eder. Şöyle: Kur'ân hısas için kasası zikrettiği gibi, ukad-ı hayatiye hükmünde ve makàsıd-ı Kur'âniye’den bir maksadına münâsib noktaları intihâb ve rabt-ı maksada ittisal ettiriyor. Eğerçi hàriçte ve husûlde birbirinin nârı veya nuru birbiriyle görünmediği hâlde, zihninde ve üslûbda teânuk ve musâhabet edebilirler. Hîna ki, kıssa hisse içindir, sana ne lâzım teşrîhâtı... Nasıl olursa olsun, sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git.
Hem de Onuncu Mukaddime’den istizhar et, göreceksin; mecâz mecâza kapı açar ve تَغْرُبُ (الشّمْسُ) فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ zâhir-perestleri dışarıya sürüyor.
Ma'lûm olsun ki; esâlîb-i Arab’da tecellî eden hüccetullâhın miftâhı, yalnız istiâre ve mecâz üzerine müesses ve asl-ı i'câz olan belâğattır. Yoksa, şöhret sebebiyle yalancı hadsle lakîta olunan ve rızâları olmadığı hâlde esdâf-ı âyâtta saklanan boncuklar değildir. İstersen Onuncu Mukaddime’nin Hâtimesi’ni istişmamla zevk et. Zîra, hitâmı misktir ve içinde baldır. Hem de, câizdir ki; mechûlü'l-keyfiyet olan sed, başka yerde sâir alâmât-ı kıyâmet gibi mestûr ve kıyâmete kadar bâkî ve bazı inkılâbâtıyla mechûl kalarak, kıyâmette harâb olacaktır.
İŞÂRET:
Ma'lûmdur: Mesken, sâkinlerinden daha ziyâde yaşar. Kale, ehl-i tahassundan daha ziyâde ömrü uzundur. Sükûn ve tahassun, vücûdunun illetidir, bekà ve devamına değildir. Bekà ve devamına olsa da istimrar ve adem-i hulüvvü iktiza etmez. Bir şeydeki garazın devamı, belki terettübü, o şeyin devamının zarûriyâtından değildir. Pek çok binalar süknâ veya tahassun için yapılmışken, hàvî ve hàlî olarak ortada muallak kalıyor. Bu sırrın adem-i tefehhümünden, tevehhümlere yol açılmıştır.
TENBİH:
Şu tafsîlden maksad: Tefsiri, te'vilden.. kat'îyi, zannîden.. vücûdu, keyfiyetten.. hükmü, etrafın teşrîhâtlarından.. mânâyı, mâsadaktan.. vukû'u, imkândan temyiz ve tefrik ile bir yol açmaktır.
Beşinci Mes'ele
Meşhûrdur: “Cehennem yer altındadır. Fakat biz ehl-i sünnet ve cemâat kat'an ve yakìnen yerini ta'yin edemeyiz.” Lâkin, zâhir olan tahtiyettir ve yer altında olmasıdır. Buna binâen derim: Şecere-i tûbâ gibi olan hilkat-i âlemin, sâir nücûmları gibi bizim küremiz dahi bir semeresidir. Semerenin altı, o ağacın umum ağsanı altına şâmil olur. Buna binâen Cehennem, yeraltında o dallar içindedir. Nerede olsa yeri vardır. Tahtiyetin mesâfesi uzun ve ittisali iktiza etmez. Hikmet-i cedîdenin nokta-i nazarında ateş ekser kâinâta müstevlîdir. Bu hâl arka tarafında gösterir ki: Bu ateşin asıl ve esâsı ve nev'-i beşer ile beraber ebede giden ve yolda refâkat eden Cehennem, bir gün perdeyi yırtacak, hazır olun diyecek, meydâna çıkacaktır. Bu noktada dikkat isterim...
Sâniyen: Kürenin tahtı ve altı, merkezi ve dâhilîsidir. Bu noktaya binâen, küre-i arz şecere-i zakkum-u Cehennemin çekirdeğiyle hâmiledir. Günün birinde doğacaktır. Belki, fezâda tayerân eden arz, öyle bir şeyi yumurtlayacaktır ki, o yumurtada Cehennem tamamıyla olunmaz ise, başı veya diğer bir a'zâsı matvî olarak tazammun etmiş ki; yevm-i kıyâmette derekât ve a'zâ-yı sâiresiyle birleşecek, dev-i acîb-i Cehennem, ehl-i isyana hücum edecektir.
Yâhû!.. Kendin Cehenneme gitmezsen hesab ve hendese seni oraya kadar götürebilir. Her otuzüç metrede takriben bir derece-i harâret tezâyüd eylediğinden, merkeze kadar ikiyüz bin dereceye yakın harâret mevcûd oluyor. Bu nâr-ı merkeziyenin bizim gâliben bin dereceye bâliğ olan ateşimizle nisbeti ikiyüz defa olduğu gibi; meşhûr hadîsteki “Cehennem ateşi, ateşimizden ikiyüz defa daha şedîddir.” olan nisbetin aynını isbât eder.
Hem de, Cehennemin bir kısmı zemherirdir. Zemherir ise, bürûdetiyle yandırır. Hikmet-i tabîiyede sâbittir ki; ateş bir dereceye gelir ki; suyu buz eder. Harâreti def'aten bel' ettiği için, bürûdetle ihrâk eder. Demek, umum merâtibi ihtiva eden ateşin bir kısmı da zemherirdir.
TENBİH:
Ma'lûm olsun ki: Ebede namzed olan âlem-i uhrevî, fenâ ile mahkûm olan bu âlemin mekàyisiyle mesaha ve muâmele olunmaz. Muntazır ol; Üçüncü Makale’nin âhirinde, âhiret bir derece sana arz-ı dîdâr edecektir...
İŞÂRET:
Umum fünûnun gösterdiği intizamın şehâdetiyle.. ve hikmetin istikrâ'-i tâmmının irşadıyla.. ve cevher-i insaniyetin remziyle.. ve âmâl-i beşerin tenâhîsizliğinin îmâsıyla.. yevm ve sene gibi çok envâ'da olan birer nev'i kıyâmet-i mükerrerenin telmihiyle.. ve adem-i abesiyetin delâletiyle.. ve hikmet-i ezeliyenin telvihiyle.. ve rahmet-i bîpâyân-ı İlâhiye’nin işâretiyle.. ve Nebi-yi Sâdık’ın lisân-ı tasrîhiyle.. ve Kur'ân-ı Mu'ciz’in hidayetiyle; Cennet-âbâd olan saâdet-i uhreviyeden, nazar-ı aklın temâşâsı için sekiz kapı, iki pencere açılır.
Altıncı Mes'ele
Muhakkaktır ki: Tenzîl’in hàssa-i câzibedârı i'câzdır. İ'câz ise: Belâğatın yüksek tabakasından tevellüd eder. Belâğat ise: Hasâis ve mezâyâ, bâhusus istiâre ve mecâz üzere müessesedir. Kim istiâre ve mecâz dûrbîniyle temâşâ etmezse, mezâyâsını göremez. Zîra, ezhân-ı nâsın te'nîsi için, esâlîb-i Arab’da yenâbî-i ulûmu isâle eden Tenzîl’in içinde, tenezzülât-ı İlâhiye tâbir olunan mürâat-ı efhâm ve ihtiram-ı hissiyat ve mümâşât-ı ezhân vardır.
Vaktâ ki; bu böyledir, ehl-i tefsire lâzımdır; Kur'ân’ın hakkını bahs ve kıymetini noksan etmesin ve belâğatın tasdik ve sikkesi olmayan bir şeyle Kur'ân’ı te'vil etmesinler. Zîra, her hakikatten daha zâhir ve daha vâzıh tahakkuk etmiş ki, Kur'ân’ın mânâları hak oldukları gibi, tarz-ı ifâde ve sûret-i mânâsı dahi, belîğâne ve ulvîdir. Cüz'iyâtı, o mâdene ircâ ve teferruâtı, o menba'a ilhâk etmeyen, Kur'ân’ın îfâ-i hakkında mutaffifînden oluyor. Bir-iki misâl göstereceğiz. Zîra, nazarı celb eder.
Birinci Misâl: وَجَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًا (Allâhu a'lemu bimurâdihî). Câizdir; işâret olunan mecâz, böyle bir tasavvuru îmâ eder ki: Sefîne gibi olan küre; bahr-i muhît-i havâînin içinde, tahte'l-bahir bir gemisi ve ummân gibi fezâda, direk veya demir gibi dağlarıyla irsâ ve ta'mid ederek, hava ile iştibâk ettiğinden muvâzeneli muhâfaza olunmuştur. Demek dağlar, o geminin demir ve direkleri hükmündedirler.
Sâniyen: İnkılâbât-ı dâhiliyeden ihtizâzât, o dağlar ile iskât olunurlar. Zîra, dağlar yerin mesâmâtı hükmündedir. Dâhilî bir heyecan olduğu vakit arz, dağlar ile teneffüs ettiğinden, gadabı ve hiddeti sükûnet bulur. Demek, arzın sükûn ve sükûneti dağlar iledir.
Sâlisen: İmâret-i arzın direği beşerdir. Hayat-ı beşerin direği dahi menâbi-i hayat olan mâ ve türâb ve havanın, istifadeye lâyık sûretiyle muhâfazalarıdır. Hâlbuki, şu üç şerâit-i hayatın kefîli dahi, dağlardır. Zîra, dağ ve cibâl, mehâzin-i mâ olduğu gibi, cezb-i rutûbet hâsiyetiyle havaya meşşâta oluyor... Harâret ve bürûdeti ta'dil ettiği gibi, havaya mahlût olan muzır gazların teressübüne ve havanın tasfiyesine sebeb olduğu gibi, toprağa da terahhum ediyor. Çamurluk ve bataklık ve bahrin tasallutundan muhâfaza eder.
Râbian: Belâğatça vech-i münâsebet ve müşâbehet budur: Farazâ bir adam, hayâl balonuyla küreden yüksek yere uçarsa, dağların silsilelerine baksa, acaba tabaka-i türâbiyeyi direkler üstüne serilip atılmış bedevî haymeler gibi tahayyül ederse.. ve münferid dağları da bir direk üstünde kurulan bir çadıra benzetilse, acaba tabiat-ı hayâle muhâlefet olur mu?
Farazâ sen o silsileleri, müstakil dağlar ile beraber sath-ı arza keyfiyet-i vaziyeti, bir bedevî Arab’ın karşısında tasvir tarzında tahayyül ve tahyil edersen, şöyle; bu silsileler A'râb-ı bedeviyenin haymeleri gibi, arz sahrâsında kurulmuş ve taraf taraf da çadırlar tahallül etmiş desen; Arablar’ın hayâlî olan üslûblarından uzak düşmüyorsun...
Hem de, eğer vehim ile bu kasr-ı müşeyyed-i âlemden tecerrüd edip, uzaktan hikmet dûrbîniyle mehd-i beşer olan yere ve sakf-ı merfu' olan semâya temâşâ edersen, sonra silsile-i cibâlde temessül ve etraf-ı semâya temâs eden dâire-i ufuk ile mahdûd olan semâyı, bir fustât gibi yerin üstüne vaz' ve cibâl evtâdıyla rabtolunmuş bir çadır kubbesini tahayyül ve tevehhüm edersen, müttehem edemezler.
Sekizinci Mes'ele’nin tenbihinde bir-iki misâl daha gelecektir.
Yedinci Mes'ele
Kur'ân’da zikrolunan: ﴾ دَحٰيهَا ﴿ ve ﴾ سُطِحَتْ ﴿ ve ﴾ فَرَشْنَاهَا ﴿ ve تَغْرُبُ (الشّمْسُ) فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve emsâlleri gibi; bazı ehl-i zâhir, tağlît-i ezhân için onlar ile temessük ederler. Lâkin müdafaaya biz muhtaç değiliz. Zîra, müfessirîn-i izâm, âyâtın zamâirindeki serâirleri izhâr eylemişlerdir. Bize hâcet bırakmamışlar, fakat bir ders-i ibret vermişler ve ser-meşk yazmışlar.
وَلٰكِنْ بَكَوْا قَبْلِى فَهَيَّجُوا لِىَ الْبُكَاءَ وَهَيْهَاتَ ذُو رَحْمٍ يَرُقُّ لِبُكَائ۪ي
Ma'lûmdur: Ma'lûmu i'lâm –bâhusus müşâhed olursa– abestir. Demek, içinde bir nokta-i garâbet lâzımdır, tâ, onu abesiyetten çıkarsın.
Eğer denilse: “Bakınız, nasıl arz, küreviyetiyle beraber musattaha ve size mehd olmuştur; denizin tasallutundan kurtulmuş.”
Veyâhut “Nasıl şems, istikrarla beraber tanzim-i maîşetiniz için cereyan ediyor.”
Veyâhut “Nasıl binler sene ile uzak olan şems, ayn-ı hamiede gurûb ediyor.”
Meânî-i âyât, kinâyetten sarâhate çıkmış oluyor... Evet, şu garâbet noktaları, belâğat nükteleridir.
Sekizinci Mes'ele
İŞÂRET:
Ehl-i zâhiri hayse-beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi; imkânâtı, vukûâta karıştırmak ve iltibas etmektir. Meselâ diyorlar: “Böyle olsa, kudret-i İlâhiye’de mümkündür. Hem ukùlümüzce azametine daha ziyâde delâlet eder. Öyle ise, bu vâki olmak gerektir.” Heyhât! Ey miskinler! Nerede aklınız kâinâta mühendis olmaya liyâkat göstermiştir? Bu cüz'î aklınız ile hüsn-ü küllîyi ihâta edemezsiniz. Evet, bir zirâ' kadar bir burun, altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.
Hem de, onları hayrette bırakan tevehhümleridir ki: “İmkân-ı zâtî, yakìn-i ilmîye münâfîdir.” O hâlde yakìniye olan ulûm-u âdiyede tereddüd ettiklerinden “lâ-edrî”lere yaklaşıyorlar. Hattâ utanmıyorlar ki, mesleklerinde lâzım gelir; Van Denizi, Süphan Dağı gibi bedîhî şeylerde tereddüd edilsin. Zîra, onların mesleğince mümkündür; Van Denizi düşâb ve Süphan Dağı da şeker ile örtülmüş bala inkılâb etsin. Veyâhut o ikisi, bazı arkadaşımız gibi küreviyetten râzı olmayarak sefere gittiklerinden, ayakları sürçerek ummân-ı ademe gitmeleri muhtemeldir! Öyle ise, Deniz ve Süphan, eski hâlleriyle bâkî olduklarını tasdik etmemek gerektir. Elâ, ey mantıksız miskin!.. Neredesiniz?.. Bakınız, mantıkta mukarrerdir: Mahsûsâttaki vehmiyyât, bedîhiyâttandır. Eğer bu bedâhatı inkâr ederseniz, size nasihate bedel tâziye edeceğim. Zîra, ulûm-u âdiye sizce ölmüş ve safsata dahi hayat bulmuş derecesindedir.
Dördüncü belâ ki; ehl-i zâhiri teşviş eder; imkân-ı vehmîyi, imkân-ı aklî ile iltibas ettikleridir. Hâlbuki, imkân-ı vehmî, esâssız olan ırk-ı taklidden tevellüd ile safsatayı tevlîd ettiğinden, delilsiz olarak herbiri bedîhiyâtta bir “belki”, bir “ihtimal”, bir “şekke”
yol açar. Bu imkân-ı vehmî, gâliben muhâkemesizlikten, kalbin za'f-ı a'sâbından ve aklın sinir hastalığından ve mevzû ve mahmûlün adem-i tasavvurundan ileri gelir. Hâlbuki, imkân-ı aklî ise; vâcib ve mümteni' olmayan bir maddede, vücûd ve ademe bir delil-i kat'îye dest-res olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş'et etmiş ise, makbûldür; yoksa mu'teber değildir.
Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki; bazı vehhamlar diyor: “Muhtemeldir, bürhânın gösterdiği gibi olmasın. Zîra, akıl, herbir şeyi derk edemez. Aklımız da buna ihtimal verir.” Evet, yok, belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe'ni, bürhân üzerine gitmektir. Evet, akıl herbir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyâtı ve en küçük hàdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Farazâ tartmaz ise, biz de o mes'elede çocuk gibi mükellef değiliz.
TENBİH:
Ben, zâhir-perest ve nazar-ı sathî sâhibi tâbiriyle yâd ettiğim ve tevbih ve ta'nif ile teşhîr ettiğim muhâtab-ı zihniyem; ağleb-i hâlde ehl-i tefrit olan ve cemâl-i İslâm’ı görmeyen ve nazar-ı sathiyle uzaktan İslâmiyet’e bakan hasm-ı dindir. Fakat bazen ehl-i ifrat olan, iyilik bilerek fenâlık eden, dinin câhil dostlarıdır.
Beşinci belâ: Ehl-i tefrit ve ifrat olan bîçârelerin ellerini tutarak, zulümâta atan birisi de; her mecâzın her yerinde, taharrî-i hakikat etmektir. Evet, mecâzda bir dâne-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecâz ondan neşv ü nemâ bularak sünbüllensin. Veyâhut, hakikat, ışık veren fitildir; mecâz ise, ziyâsını tezyîd eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır, elde ve ayakta aramak abestir...
Altıncı belâ: Nazarı tams eden ve belâğatı setreden, zâhire olan kasr-ı nazardır. Demek, ne kadar akılda hakikat mümkün ise, mecâza tecâvüz etmezler. Mecâza gidilse de, meâli tutulur. Bu sırra binâendir; âyet ve hadîsin tefsir veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâğatı gösteremez. Güyâ, onlarca karîne-i mecâz, aklen hakikatin imtina'ıdır. Hâlbuki, karîne-i mânia, aklî olduğu gibi; hissî ve âdî ve makamî, daha başka çok şeyler ile de olabilir. Eğer istersen
Cennetü'l-Firdevs gibi olan Delâilü'l-İ'câz’ın ikiyüz yirmibirinci kapısından gir, göreceksin; o koca Abdülkahir gayet hiddetli olarak böyle müteassifleri yanına çekmiş, tevbih ve tekdir ediyor...
Yedinci belâ: Muarrefi münekker eden biri de; hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasrettiklerinden, “gayr-ı men hüve leh” olan vasf-ı cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems-i hakikat, tarz-ı cereyanından çıkarılmıştır. Acaba böyleler, Arablar’ın üslûblarına hiç nazar etmemişlerdir ki; nasıl diyorlar: Dağlar bize rast geldi, sonra bizden ayrıldı. Başka bir dağ başını çıkardı, sonra gitti, bizden müfârakat eyledi. Deniz dahi güneşi yuttu, ilh...
“Miftâh-ı Sekkâkî” de beyân olunduğu gibi; pek çok yerlerde san'at-ı beyâniyeden olan kalb-i hayâli, esrâr-ı beyâniye için istimâl etmektedirler. Bu ise, deverân sırrıyla mağlata-i vehmiye üzerine müesses bir letâfet-i beyâniyedir.
Şimdi, ser-meşk olarak iki misâl-i mühimmeyi beyân edeceğim; tâ ki, o minvâl üzerine işleyesin. Şöyle:
﴿ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ ﴾
﴿ وَ الشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ ﴾
Şu iki âyet gayet şâyân-ı dikkattirler. Zîra, zâhire cümûd, belâğatın hakkını cühûd demektir. Zîra, birinci âyette olan istiâre-i bedîa, o derece harâretlidir ki; buz gibi olan cümûdu eritir ve bulut gibi zâhir perdesini berk gibi yırtar. İkinci âyette belâğat o kadar müstakırr ve muhkem ve parlaktır ki; seyri için güneşi durdurur.
Evvelki âyet; ﴾ قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ ﴿ nazîresidir. O da, onun gibi bir istiâre-i bedîayı tazammun eylemiştir. Şöyle ki: Cennet’in evânîleri şişe olmadığı gibi, gümüş dahi değildir. Belki, şişenin gümüşe olan mübâyeneti, bir istiâre-i bedîanın karînesidir. Demek; şişe şeffâfiyetiyle, fidda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, güyâ Cennet’in kadehlerini tasvir etmek için iki nümûnedirler ki; Sâni'-i Rahmân bu âleme göndermiş; tâ, nefis ve mallarıyla Cennet’e müşteri olanların rağabâtını tehyîc ve iştihâlarını açsın.
Aynen bunun gibi; ﴾مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ ﴿ bir istiâre-i bedîa ondan takattur ediyor. O istiârenin zemini ise, zemin ve âsumân mâbeyninde hükm-ü hayâl ile tasavvur olunan müsâbakat ve rekabetin tahayyülü üzerine müessestir. Mezraası şöyledir ki: Zemin, kar ve bered ile tezemmül veya taammüm eden dağlarıyla ve rengârenk besâtiniyle süslendiği gibi, güyâ ona rekabeten ve inâden, âsumân dahi, cibâl ve besâtini andıran rengârenk ile teşekkül eden ve dağlara nazîreler yapmak için parça parça dağılan bulutlarıyla sarılıp, cilveger oluyor. O dağ gibi parça parça bulutlar; sefîneler veyâhut dağlar veyâhut develer veyâhut bostan ve dereler denilse, teşbihte hatâ edilmemiş olur. O cevdeki seyyârelerin çobanı ra'ddır. Kamçı gibi, berkini başları üzerine silkeleyip dolaştırıyor. O musahhar sâbihalar ise, o bahr-i muhît-i havâîde seyr ve cereyan etmekle, mahşere tesâdüf etmiş dağları andırırlar. Güyâ semâ, su buharının zerrâtını ra'd ile silâh başına dâvet ettiği gibi; “Rahat olun!” emriyle herkes yerine gider, gizlenir.
Evet, çok def'a bulut dağın libâsını giydiği gibi, heykeli ile teşekkül etmekle beraber, bered ve karın beyazıyla televvün ve rutûbet ve bürûdetiyle tekeyyüf eder. Öyle ise, bulut ve dağ; komşu, arkadaştırlar. Birbirine levâzımatını âriye vermeye mecburdurlar. Bu uhuvvet ve mübâdeleti Kur'ân’ın çok yerleri gösterir. Zîra, bazen onu, onun libâsında ve ötekini, berikinin sûretinde bize gösterir.
Hem de, Tenzîl’in pek çok menâzilinde, dağ ve bulut birbirinin elini tutup musâfaha ettikleri vardır. Nasıl kitab-ı âlemin bir sahifesi olan zeminde, muânaka ve musâfahaları şâhiddir; zîra, ummân-ı havada iskele hükmünde olan dağ tepesinde lenger-endâz olduklarını görüyoruz...
İkinci âyet: ﴾ وَ الشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ ﴿ Evet, ﴾ تَجْر۪ي ﴿ bir üslûba işâret ettiği gibi ﴾ لِمُسْتَقَرٍّ ﴿ dahi bir hakikati telvih eder. Demek câizdir ki; ﴾ تَجْر۪ي ﴿ lafzıyla şöyle bir üslûba işâret olsun. Şöyle: Şems, demiri altından yapılmış mühezzeb, müzehheb, zırhlı bir sefîne gibi, esîrden olan ve mevc-i mekfûf tâbir olunan, ummân-ı semâda seyahat ve yüzüyor. Eğer çendan, müstakarrında lenger-endâzdır; lâkin o bahr-i semâda o “zeheb-i zâib” cereyan ediyor. Fakat o cereyan, arazî ve tebeî ve tefhim için mürâat ve ihtiram olunan nazar-ı hissiyledir. Fakat, hakîki iki cereyanı vardır. Olmaz ise de, olur. Zîra maksad, beyân-ı intizamdır. Esâlîb-i Arab’da olduğu gibi tebeî ise veya zâtî ise; nizâmın nokta-i nazarında birdir.
Sâniyen: Şems müstakarrında, mihveri üzerinde müteharrik olduğundan, o erimiş altın gibi eczâları dahi cereyan ediyor. Bu hareke-i hakîkiye, evvelki hareke-i mecâziyenin dânesidir, belki zenbereğidir.
Sâlisen: Şemsin, müstakarrı denilen taht-ı revânıyla ve seyyârât denilen asâkir-i seyyâresiyle göçüp, sahrâ-yı âlemde seyr ü seferi, muktezâ-yı hikmet görünüyor. Zîra, kudret-i İlâhiye herşeyi hayy ve müteharrik kılmıştır ve sükûn-u mutlak ile hiçbir şeyi mahkûm etmemiştir. Mevtin biraderi ve ademin ammizâdesi olan atâlet-i mutlak ile rahmeti bırakmamış ki, kaydedilsin. Öyle ise, şems de hürdür. Kanun-u İlâhi’ye itâat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Fakat, başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır.
Evet, şems, emr-i İlâhî’ye temessül eden ve herbir hareketini meşîet-i İlâhiye’ye tatbik eden bir çöl paşasıdır. Evet, cereyan hakîki ve zâtî olduğu gibi, arazî ve hissî de olabilir. Nasıl hakîkidir, öyle de mecâzîdir. Bu mecâzın menârı ﴾ تَجْر۪ي ﴿ dir. Üslûbun ukde-i hayatiyesine telvih eden lafız ﴾ لِمُسْتَقَرٍّ ﴿ dır.
Elhâsıl: Maksad-ı İlâhî’si, nizâm ve intizamı göstermektir. Nizâm ise, şems gibi parlıyor. كُلِ الْعَسَلَ وَلاَ تَسَلْ kaidesine binâen, nizâmı intac eden hareket-i şems veyâhut deverân-ı arz, hangisi olursa olsun, asıl maksadı ihlâl etmediği için, sebeb-i aslînin taharrîsine mecbur değiliz. Meselâ: قَالَ nin elifiyle hìffet hâsıldır. Aslı ne olursa olsun, vav’a bedel kaf dahi olsa fark etmez. Yine elif, elif ve hafiftir.
İŞÂRET:
Bu tasvirâtla beraber, hiss-i zâhire istinâden, zâhir, müteassıbâne bir cümûd-u bâridi göstermek, nasıl ki belâğatın harâret ve letâfetine münâfîdir. Öyle de; delil-i Sâni' olan nizâm-ı âlemin esâsı olan hikmetullâhın şâhidi olan istihsân-ı aklîye cârih ve muhâliftir. Şöyle:
Meselâ; Süphan Dağı’na çok fersahla uzak bir mesâfeden müteveccih olsan ve istesen ki: Süphan, senin cihât-ı erbaana mukâbil gelse veyâhut her cihete mukâbil olarak görmüşsün; bu tebdil ve tebeddüle lâzım olan rahat bir sebebi olan kaç hareket-i vaz'iye ile birkaç adım atmak gibi en kısa yolu terk ve Süphan Dağı gibi dehşetli bir cirm-i azîmi, seni hayrette bırakacak bir dâire-i azîmeyi kat' etmesini tahayyül veya teklif etmek gibi gayet uzun bir yolu ve isrâf ve abesiyete acîb bir misâli, nizâm-ı âleme esâs tutmak, bence nizâma cinayet etmektir.
Şimdi insafla, nazar-ı hakikatle bu taassub-u bârideye bak; nasıl istikrâ'-i tâmmın şehâdetiyle sâbit olan bir hakikat-i bâhireye muâraza ediyor. O hakikat ise budur: Hilkatte isrâf ve abes yoktur ve hikmet-i ezeliye, kısa ve müstakîm yolu terk etmez; uzun ve müteassif yolu ihtiyar etmez. Öyle ise; acaba istikrâ'-i tâmmın mecâza karîne olmasından ne mâni tasavvur olunur ve neden câiz olmasın?..
TENBİH:
Eğer istersen mukaddimâta gir. Birinci Mukaddime’yi suğrâ ve Üçüncü Mukaddime’yi kübrâ yap; sana netice verecektir ki: Ehl-i zâhirin zihinlerini teşviş eden, felsefe-i Yunâniye’ye incizablarıdır. Hattâ o felsefeye fehm-i âyette bir esâs-ı müselleme nazarıyla bakıyorlar. Hattâ oğlu ölmüş bir kocakarıyı güldürecek derecede bir misâl budur ki: Bazılar öyle bir zâtın kelâmındaki fülûs-u felsefeyi, cevher-i hakikatten temyiz etmeyecek dereceden pek çok derecede àlî olan o zât-ı nakkàd, Kürtçe demiş ki:
عَنَاصِرْ چِهَارِنْ ژِوَانِنْ مَلَكْ
Hâlbuki, bu söz ile hükemânın mezhebi olan ki: “Melâike-i kirâm, maddeden mücerreddirler.” red yolunda tasrîh ediyor ki: “Melâike-i kirâm, anâsırdan mahlûk, ecsâm-ı nurâniyedirler.”
Onlar fehmetmişler ki; anâsır dört oldukları, İslâmiyet’tendir. Acaba?.. Dörtlüğü ve unsuriyeti ve besâteti, hükemâ ıstılahâtından ve müzahref olan ulûm-u tabîiyenin esâslarındandır. Hiç usûl-ü İslâmiye’ye taallukları yoktur. Belki, zâhir müşâhedetle hükmolunan bir kaziyedir.
Evet, dine temâsı olan herşey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet’le imtizaç eden herbir madde, İslâmiyet’in anâsırından olduğunu kabûl etmek, unsur-u İslâmiyet’in hâsiyetini bilmemek demektir. Zîra, kitab ve sünnet ve icmâ ve kıyâs olan anâsır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkîb ve tevlîd etmez.
Elhâsıl: Unsuriyet ve besâtet ve erbaiyet, felsefenin bataklığındandır; şerîatın mâden-i sâfîsinden değildir. Fakat felsefenin yanlışı, seleflerimizin lisânlarına girdiğinden, bir mahmil-i sahîh bulmuştur... Zîra selef, “dörttür” dediklerinden murad, zâhiren dörttür. Veyâhut hakikaten ecsâm-ı uzviyeyi teşkil eden müvellidü'l-mâ ve müvellidü'l-humuza ve azot ve karbon.. yine dörttür.
Eğer hür-fikirsen, bu felsefenin şerrine bak: Nasıl ezhânı esâretle sefâlete atmıştır. Âferin hürriyet-perver olan hikmet-i cedîdenin himmetine ki; o müstebid hikmet-i Yunâniye’yi dört duvarıyla zîr ü zeber etmiştir. Demek muhakkak oldu ki: Âyâtın delâil-i i'câzının miftâhı ve esrâr-ı belâğatın keşşâfı, yalnız belâğat-ı Arabiye’nin mâdenindendir. Yoksa, felsefe-i Yunâniye’nin destgâhından değildir.
Ey Birader!..
Vaktâ ki; keşf-i esrâr merakı, bizi şu makama kadar getirdi, biz de seni beraber çektik, seni tâciz ettik, hem senin çok yorgunluğunu dahi biliriz. Şimdi Unsuru'l-Belâğat ve i'câzın miftâhı olan, İkinci Makale’nin içerisine seni gezdirmek istiyorum. Sakın o makalenin iğlâk-ı üslûbu ve içinde cilveger olan mesâilin elbiselerinin perîşaniyeti, seni temâşâsından müteneffir etmesin. Zîra, iğlâk eden mânâsındaki dikkat ve kıymettir ve perîşan eden ve zînet-i zâhiriyeden müstağnî eden, mânâsındaki cemâl-i zâtiyesidir.
Evet, nazlanan ve istiğnâ gösteren nâzenînlerin mehirleri dikkattir ve menzilleri dahi kalbin süveydâsıdır. Bunlara giydirdiğim elbise, zamanın modasına muhâliftir. Zîra, Kürd mektebi denilen yüksek dağlarda büyümüş olduğumdan, alaturka terziliğe alışamadım. Hem de, şahsın üslûb-u beyânı, şahsın timsâl-i şahsiyetidir. Ben ise, gördüğünüz veya işittiğiniz gibi, halli müşkül bir muammâyım...
تَمَّ ... تَمَّ ∗∗∗