Muhâkemat

Giriş

1. bölüm / 8

Giriş

Marîz Bir Asrın,

Hasta Bir Unsurun,

Alîl Bir Uzvun:

Reçetesi

Veyâhut

Saykalü'l-İslâmiyet

Veyâhut

Bediüzzaman’ın

Muhâkemât’ı

Kostantiniye

Matbaa-i Ebûzziyâ

1327 (1911)

<hr class='mt-5 mb-5'>

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Cümle tahiyyât, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahmân-ı Lemyezelî’ye elyaktır ki; bizi İslâmiyet’le serfirâz ve Şerîat-ı Garrâ ile Sırat-ı Müstakîme hidayet etmiştir.

Öyle bir şerîat ki; akıl ve nakil, dest be-dest ittifak vererek, ol şerîatın hakàikının hakkâniyetini tasdik etmişlerdir.

Öyle hakàik ki; kökleri hakikat zemininde rüsuh ile beraber, dal ve budakları kemâlâtın göklerine yükselip, intişar edip..

Öyle fürûât ki; meyveleri saâdet-i dâreyndir. Ve bizi Kur'ân-ı Mu'ciz ile irşad eylemiş...

Öyle kitab ki; kaideleri ile hilkat-i âlemin kitabından dest-i kader ve kalem-i hikmet ile mektûb ve cârî olan kavânîn-i amîka-i dakîka-i İlâhiye’yi izhâr ettiğinden; ahkâm-ı âdilânesiyle, nev'-i beşerin nizâm ve muvâzenet ve terakkîsine kefîl-i mutlak ve üstad-ı küll olmuştur.

Salavât-ı bînihâye, ol Server-i Kâinât ve Fahr-i Âlem’e hediye olsun ki: Âlem, envâ' ve ecnâsıyla O’nun risaletine şehâdet ve mu'cizelerine delâlet ve hazine-i gaybdan getirdiği metâ'-ı àlîye dellâllık ediyor.

Güyâ âleme teşrîf ettiğinden, herbir nev' kendi lisân-ı mahsûsuyla alkışladığı gibi; Sultan-ı Ezel, zemin ve âsumânın evtârını intak edip, herbir tel başka lisân ile mu'cizâtının nağamâtını inşâd etmekle, o sadâ-yı şirin bu kubbe-i mînâda ilelebed tanîn-endâz etmiştir.

Güyâ âsumân, kendi mi'râc ve melek ve kamerin elsine-i semâviyesiyle risaletini tebrik..

Ve zemin, kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu'ci­zelerine senâhan..

Ve cevv-i fezâ, kendi cin ve bulutların işârâtıyla nübüvvetine beşâret ve sâyebân..

Ve zaman-ı mâzi, enbiyâ ve kütüb ve kâhinlerin rumûz ve telvihâtıyla o şems-i hakikatin fecr-i sâdıkını göstererek müjdeci..

Ve zaman-ı hâl, yani asr-ı saâdet, lisân-ı hâliyle tabiat-ı Arab’daki inkılâb-ı azîmin ve bedeviyet-i sırftan medeniyet-i mahzânın def'aten tevellüdünü şâhid göstererek nübüvvetini isbât..

Ve zaman-ı müstakbel, kendi vukûât ve fünûnunun etvâr-ı müdakkikànesiyle onun mevkib-i ikbâlini istikbâl..

Ve lisân-ı hakîmâne ile irşadâtına teşekkür..

Nev'-i beşer, kendi muhakkìkleriyle, bâhusus hatîb-i belîği ki; şems gibi kendi kendine bürhân olan Muham­med’in (A.S.M.) lisân-ı fasîhânesiyle Hak’tan geldiğini ilân..

Ve Zât-ı Zülcelâl, kendi Kur'ân’ının lisân-ı belîğânesiyle ol Nebi-yi Ümmî’nin fermân-ı risaletini kırâat, ediyorlar ve okuyorlar.

Beyt:

جُمْلَه شِيرَانِ جِهَانْ بَسْتَهٴِ اِينْ سِلْسِلَه اَنْد

رُوبَه اَزْ حِيلَه چِه سَانْ بِگُسَلَدْ اِينْ سِلْسِلَه رَا

Emmâ ba'd: Şu fakir, garîb Nursî ki; Bid'atü'z-zaman lakabıyla müsemmâ olmaya lâyık iken, haberi olmadan Bediüzzaman ile meşhûr olan bîçâre; tedennî-i milletten ciğeri yanmış gibi, feryâd u figân ederek, ah!.. ah!.. ah!.. vâ-esefâ!.. der ki:

İslâmiyet’in mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zâhirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık... Ve sû-i fehm ve sû-i edeb ile İslâmiyet’in hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfâ edemedik. Tâ, O da bizden nefret ederek, evhâm ve hayâlâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi...

Hem de hakkı var. Zîra biz, İsrailiyât’ı usûlüne ve hikâyâtı akàidine ve mecâzâtı hakàikına karıştırarak, kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak, bizi dünyada te'dib için zillet ve sefâlet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine O’nun merhametidir.

Öyle ise, Ey İhvân-ı Müslimîn!.. Geliniz, O’na tarziye vereceğiz. El birliğiyle dest-i sadâkati uzatacağız, bîat edeceğiz. O’nun hablü'l-metînine sarılacağız.

Hem de bilâ-pervâ olarak ilân ederim: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübârezeye, heyecan ve şecâate getiren ve yüzer senelerden beri sevkü'l-ceyş ile kuvvet bulan hayâlât ve evhâmın müdafaasına beni gayrete getiren i'tikàdım ve yakìnimdir ki: Hak, neşv ü nemâ bulacaktır; eğer çendan toprakta gizlense... Ve tarafdâr ve mültezimleri muzaffer olacaklardır; eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zaîf olsalar...

Hem de i'tikàdımdır ki; İstikbâle hüküm sürecek ve her kıt'asında hâkim-i mutlak olacak yalnız Hakikat-i İslâmiyet’tir. Evet, saâdet-saray-ı istikbâlde taht-nişîn hakàik ve maârif, yalnız İslâmiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız O’dur; emâreler görünüyorlar...

Zîra mâzi kıt'asında, vahşet-âbâd sahrâlarında, hayme-nişîn taassub ve taklid; veyâhut cehlistan ülkesinde, menzil-nişîn müzahrefât ve istibdâd olanlara, Şerîat-ı Garrânın galebe-i mutlak ve istilâ-i tâmmına sed ve mâni olan sekiz emir, üç hakikat ile zîr ü zeber olmuşlardır ve oluyorlar.

O mâniler ise: Ecnebîlerde taklid ve cehâlet ve taassub ve kıssîslerin riyâseti... Ve bizdeki mâni ise: İstibdâd-ı mütenevvi' ve ahlâksızlık ve müşevveşiyet-i ahvâl ve atâleti intac eden ye'stir ki; şems-i İslâmiyet’in küsûfa yüz tutmasına sebeb olmuşlardır.

Sekizinci ve en birinci mâni ve belâ budur: Biz ile ecne­bîler, bazı zevâhir-i İslâmiyet ve bazı mesâil-i fünûn ortasında hayâl-i bâtıl (!) ile tevehhüm eylediğimiz müsâdemet ve münâkazattır. Âferin maârifin himmet-i feyyâzânesine ve fünûnun himmet-i merdânesine ki; meyl-i taharrî-i hakikat ve muhabbet-i insaniyet ve meyl-i insaf olan hakàikı techiz ederek, o mânilere gönderip, zîr ü zeber etmiş ve ediyor.

Evet, en büyük sebeb ki; bizi dünya rahatından ve ecnebîleri âhiret saâdetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet’i münkesif ettiren, sû-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsâdemet ve muhâlefettir. Feyâ li'l-aceb!.. Köle, efendisine ve hizmetkâr, reisine ve veled, pederine nasıl düşman ve muârız olabilir? Hâlbuki; İslâmiyet, fünûnun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakîkiyenin reis ve pederidir.

Fakat vâ-esefâ, bu sû-i tefehhüm ve şu tevehhüm-ü bâtıl, şimdiye kadar hükmünü icra ederek, vesvesesiyle ye'si ilkà edip, bâb-ı medeniyet ve maârifi, Ekrâd ve emsâllerine kapattırdı. Zîra, bazı zevâhir-i diniyeyi, fünûnun bazı mesâiline muârız tahayyül ederek ürktüler.

Ezcümle: Küreviyet-i arz ki, fünûnun en birinci derecesi olan coğrafyanın en birinci basamağıdır. İleride gelecek altı mes'eleye münâfî zannettiklerinden, bu bedîhî mes'elede mükâbere etmekten çekinmediler.

Ey benim şu kitabıma im'ân-ı nazar ile nazar eden zât!.. Ma'lûmun olsun, bu kitapla istediğim hizmet budur: İslâmiyet’te olan tarîk-ı müstakîmi göstermekle, ehl-i tefrit olan a'dâ-yı dinin teşkîkâtını red ve yüzlerine vurmakla beraber; tarîk-ı müstakîmin öteki cânibini ve sadîk-ı ahmak ünvânına lâyık olan ehl-i ifrat ve zâhir-perestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek ve asıl rehber-i hakikat ve Âlem-i İslâmiyet’in ikbâl ve istikbâline yol açan ve Sırat-ı Müstakîmde kemâl-i ümîd-i zafer ile çalışan muhakkìkîn-i İslâm ve âkıl sıddıklara yardım etmek ve kuvvet vermektir.

Elhâsıl: Maksadım, ol elmas kılınca saykal vurmaktır.

Eğer suâl edersen: Senin bu telâşın ve ulûm-u müteârife hükmüne geçen şeylere bürhân getirmeye ne lüzum vardır? Zîra, telâhuk-u efkâr ve tecârübün keşfiyâtıyla, meydân-ı bedâhete gelen mesâile bürhân getirmek, ma'lûmu i'lâm demektir?..

Cevaben derim: Maatteessüf benim ile şu zamanın kıt'asında iştirâk eden cümlesi; eğer çendan, sûreten onüçüncü asrın evlâdı­dırlar, fakat, fikir ve terakkî cihetiyle kurûn-u vustânın yâdigârları­dırlar. Güyâ muâsırlarımız, üçüncü asrın nihâyetinden onüçüncü asra kadar geçmiş olan asırların fihristesi veyâhut enmûzeci veyâhut melez bir kavimdirler. Hattâ bu zamanın çok bedîhiyâtı, onlarca mevhû­mât sayılır. ∗∗∗