Lemeât’tan
Bir Meclis-i Misâlî’de
Şerîat’la Medeniyet-i Hâzıra, Dehâ-i Fennî ile
Hüdâ-yı Şer'î Muvâzeneleri
<en5>(Birinci Harb’in) Mütâreke başında, bir Cuma gecesinde bir rüya-yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis-i azîmde benden suâl ettiler:</en5>
<en5>“Mağlûbiyet sonunda İslâm’ın âleminde ne hâl peydâ olacak.” Asr-ı hazır meb'ûsu sıfatıyla söyledim, onlar da dinlediler.</en5>
<en5>Eski zamandan beri istiklâl-i İslâm’ın bekàsı, hem Kelimetullâh’ın i'lâsı için, farz-ı kifâye-i cihadı; o lâzime-i diyânet,</en5>
<en5>Derûhde ile, kendini yekvücûd-u vahdânî, İslâm’ın âlemine fedâya vazifedâr, hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet,</en5>
<en5>Şu millet-i İslâm’ın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet İslâm’ın âlemine saâdet ve hürriyet. Olur geçen musîbet</en5>
<en5>İstikbâlde telâfi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet...</en5>
<en5>Zîra ki şu musîbet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd-ü İslâmî hàrikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet;</en5>
<en5>Tesrî-i ihtizâzı, tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhûr edecek o vakit</en5>
<en5>İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Muvâzene istersen: Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet</en5>
<en5>Esâslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esâsâtı menfîdir. Menfî olan beş esâs ona temel, hem kıymet.</en5>
<en5>Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinâd, hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve teâruz; bundan çıkar hıyânet.</en5>
<en5>Hedef-i kasdı, fazilet bedeline hasîs bir menfaattir. Menfaatin şe'nidir tezâhum ve tehâsum; bundan çıkar cinayet.</en5>
<en5>Hayattaki kanunu, teâvün bedeline bir düstur-u cidâldir. Cidâlin şe'ni budur: Tenâzu' ve tedâfü', bundan çıkar sefâlet.</en5>
<en5>Akvâmların beyninde râbıta-i esâsı: Âharın zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.</en5>
<en5>Milliyet-i menfiye, unsuriyet, milliyet; şe'ni olur dâima, böyle müdhiş tesâdüm, böyle fecî telâtum, bundan çıkar helâket.</en5>
<en5>Beşincisi şudur ki: Câzibedâr hizmeti; hevâ, hevesi teşci', teshîl; hevesâtı, arzuları tatmin; bundan çıkar sefâhet.</en5>
<en5>O hevâ, hem heves, şe'ni budur dâima; insanı memsuh eder, sîreti değiştirir. Manevî meshediyor, değişir insaniyet.</en5>
<en5>Şu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.</en5>
<en5>Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydândaki âsârı. Zemindeki mevâzin, mîzanıdır şerîat...</en5>
<en5>Şerîattaki rahmet, Semâ-i Kur'ân’dandır. Medeniyet-i Kur'ân esâsları müsbettir. Beş müsbet esâs üzere döner çarh-ı saâdet.</en5>
<en5>Nokta-i istinâdı, kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir adâlet ve tevâzün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekàvet.</en5>
<en5>Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecâzüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.</en5>
<en5>Hayattaki düsturu, cidâl-kıtâl yerine, düstur-u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihâd ve tesânüd; hayatlanır cemâat.</en5>
<en5>Sûret-i hizmetinde, hevâ-heves yerine hüdâ-yı hidayettir. O hüdânın şe'nidir; insana lâyık tarzda terakkî ve refahet.</en5>
<en5>Rûha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü'l-vahdeti de tardeder unsuriyet, hem de menfî milliyet.</en5>
<en5>Hem onların yerine râbıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i îmânî. Şu râbıtanın şe'nidir, samîmî bir uhuvvet,</en5>
<en5>Umumî bir selâmet. Haric etse tecâvüz, o da eder tedâfü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.</en5>
<en5>Şimdiye kadar İslâm’lar ihtiyarla girmemiş, şu medeniyet-i hâzıra, onlara yaramamış, hem de onlara vurmuş, müdhiş kayd-ı esâret,</en5>
<en5>Belki nev'-i beşere tiryâk iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekàvet. Yüzde onu çıkarmış müzahref bir saâdet!</en5>
<en5>Diğer onu bırakmış beyne beyne bî-rahat! Zâlim ekallin olmuş gelen ribh-i ticâret. Lâkin saâdet odur: Külle ola saâdet.</en5>
<en5>Lâakal ekseriyete olsa medâr-ı necât. Nev'-i beşere rahmet nâzil olan şu Kur'ân, ancak kabûl ediyor bir tarz-ı medeniyet:</en5>
<en5>Umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz-ı hazır, heves serbest olmuştur, hevâ da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.</en5>
<en5>Heves, tahakküm eder. Hevâ da müstebiddir, gayr-ı zarûrî hâcâtı havâic-i zarûrî hükmüne geçirmiştir. İzâle etti rahat...</en5>
<en5>Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç fakir etmiştir. Sa'y-i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet.</en5>
<en5>Onda hile, harama, beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esâsını şu noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.</en5>
<en5>Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şâhidi çoktur: Kurûn-u ûlâdaki mecmû-u vahşet ve cinayet hem gadr ve hem hıyânet...</en5>
<en5>Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu. Midesi (∗) <ft3>[^1]</ft3> daha bulanır. Âlem-i İslâm’daki istinkâf-ı mânidâr hem de bir cây-i dikkat.</en5>
[^1]:(∗) Demek daha dehşetli kusacak. Evet iki Harb-i Umumî ile öyle kustu ki; hava, deniz, kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi.
<en5>Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şerîat-ı Garrâ’da olan Nur-u İlâhî, hàssa-i mümtâzıdır istiğnâ, istiklâliyet.</en5>
<en5>O hàssadır bırakmaz ki o nur-u hidayet, şu medeniyet rûhu olan Roma dehâsı ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet,</en5>
<en5>Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi olamaz. İslâmiyet rûhunda şefkat izzet-i îmân, beslediği şerîat</en5>
<en5>Kur'ân-ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed-i beyzâda hakàik-ı şerîat. O yemîn-i beyzâda birer Asâ-yı Mûsa’dır. Sehhâr medeniyet,</en5>
<en5>İstikbâlde edecek ona secde-i hayret...</en5>
<en5>Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan’ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayâl-âlûddu, biri madde-perestti.</en5>
<en5>Su içinde yağ gibi imtizaç olamadı. Mürûr-u zaman istedi, medeniyet çabaladı. Hıristiyanlık da çalıştı temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.</en5>
<en5>Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'ân âdeta o iki rûh, şimdi de cesedleri değişmiş. Alman-Fransız oldu.</en5>
<en5>Güyâ bir nev'i tenâsüh başlarından geçmişti. Ey birader-i misâlî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki dehâ, öküz gibi reddetti,</en5>
<en5>Temzicin esbâbını; şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkîde yoldaştı; birbiriyle döğüştü,</en5>
<en5>Hiç de barışmadılar. Nasıl olur, ki aslı, hem mâdeni, matla'ı başka çeşit olmuştu. Kur'ân’da olan nuru, şerîat hidayeti;</en5>
<en5>Şu medeniyetin rûhu olan Roma dehâsı birbiriyle barışır, hem mezc u ittihâdı.</en5>
<en5>O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor; dimağı da işletir.</en5>
<en5>Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ rûhu eder tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.</en5>
<en5>İsti'dâd-ı kemâli birdenbire yol alır, nefs-i cismânî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîmâ ediyor insan-ı himmet-perver.</en5>
<en5>Dehâ ise; evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İsti'dâd-ı nefsânî neşv ü nemâ buluyor.</en5>
<en5>Rûhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın sîmâsını beşerde gösteriyor. Hüdâ, hayateyne saâdet veriyor, dâreyne ziyâ neşrediyor.</en5>
<en5>İnsanı yükseltiyor. Deccâl-misâl (∗) <ft3>[^2]</ft3> dehâ-yı a'ver, bir dâr ile bir hayatı anlar, madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar.</en5>
[^2]:(∗) Bunda da bir ince işâret var.
<en5>Evet dehâ, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermânber. Fakat, hüdâ, şuûrlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükrân nurunu serper.</en5>
<en5>Bu sırdandır dehâ, a'mâ-i asamm; hüdâ, semi'-i basîr. Dehânın nazarında, zemindeki ni'metler sâhibsiz ganîmettir.</en5>
<en5>Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdânın nazarında; zeminin sînesinde kâinâtın yüzünde,</en5>
<en5>Serpilmiş olan niam, rahmetin semerâtı, her ni'metin altında bir yed-i muhsin görür, şükrân ile öptürür.</en5>
<en5>Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehâsin-i kesîre.. lâkin, onlar değildir ne Nasrâniyet malı, ne Avrupa icâdı.</en5>
<en5>Ne şu asrın san'atı, belki umum malıdır. Telâhuk-u efkârdan, semâvî şerâyi'den, hem hâcât-ı fıtrîden, hususan şer'-i Ahmedî</en5>
<en5>İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır; kimse temellük etmez. Misâlîler meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu, hem dedi:</en5>
<en5>“Musîbet olur her dem hıyânet neticesi. Mükâfâtın sebebi, ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazâya da çarptırdı.</en5>
<en5>Hangi ef'âlinizle kazâya, hem kadere şöyle fetvâ verdiniz ki, kazâ-i İlâhî musîbetle hükmetti, sizleri hırpaladı?</en5>
<en5>Hatâ-yı ekseriyet olur sebeb dâima musîbet-i âmmeye.” Dedim: Beşerin dalâlet-i fikrîsi, Nemrûdâne inâdı,</en5>
<en5>Fir'avunâne gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvâttan indirdi;</en5>
<en5>Tûfân, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musîbet, bütün beşer musîbetiydi.</en5>
<en5>Nev'en umuma şâmil, bir müşterek sebebi, maddiyûnluktan gelen dalâlet-i fikrîydi. Hürriyet-i hayvanî, hevânın istibdâdı...</en5>
<en5>Hissemizin sebebi, erkân-ı İslâmî’de ihmal ve terkimizdi. Zîra Hàlık-ı Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi.</en5>
<en5>Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.</en5>
<en5>Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte dâima ta'lim ve meşakkatle tahrîk ve koşturmakla bir nev'i namaz kıldırdı.</en5>
<en5>Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu.</en5>
<en5>Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.</en5>
<en5>O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi:</en5>
<en5>Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ıztırarî. Bütün âlâm, mesâib, a'mâl-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ıztırarî. Hadîs tesellî verdi.</en5>
<en5>Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tevbe etti. Mükâfât-ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı.</en5>
<en5>Derece-i velâyet, mertebe-i şehâdet ile gâzilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i àlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.</en5>
<en5>Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rüyadır.</en5>
<en5>Rüya bir nev'i yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i Nursî...</en5>
∗∗∗
Hakîki Bütün Elem Dalâlette, Bütün Lezzet Îmândadır. Hayâl Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat
Hakîki Bütün Elem Dalâlette, Bütün Lezzet Îmândadır.
Hayâl Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat
<en5>Ey yoldaş-ı hüşdâr! Sırat-ı müstakîmin o meslek-i nurânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk-ı zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz!</en5>
<en5>Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümât-ı ademe. O mezar-ı ekberi, o şehr-i pür-emvâtı bir ziyaret ederiz.</en5>
<en5>Bir Kadîr-i Ezelî, kendi dest-i kudretle bu zulümât-ı kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya, şu şehr-i bîlezâiz.</en5>
<en5>İşte şimdi biz geldik şu âlem-i vücûda, o sahrâ-yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel istîtafkârâne önümüze bakarız.</en5>
<en5>Lâkin beliyeler, elemler; önümüzde düşmanlar gibi tehâcüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır-ı tabâyie bakarız, ondan meded bekleriz.</en5>
<en5>Lâkin biz görüyoruz ki, onların kalbleri kasiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne nâz dinler, ne niyâz!</en5>
<en5>Muztar adamlar gibi me'yûsâne nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdâdkârâne ecrâm-ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.</en5>
<en5>Güyâ birer gülle bomba olmuşlar; yuvalardan çıkmışlar, hem etraf-ı fezâda pek sür'atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.</en5>
<en5>Ger birisi yolunu kazâra bir şaşırtsa –El-iyâzü Billâh– şu âlem-i şehâdet ödü de patlayacak. Tesâdüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.</en5>
<en5>Me'yûsâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık, nefsimize bakarız; mütâlaa ederiz.</en5>
<en5>İşte işitiyoruz; zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor; tesellîyi beklerken tevahhuş ediyoruz.</en5>
<en5>Ondan da hayır gelmedi; pek ilticâkârâne vicdânımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvâh! Yine bulmayız; biz meded vermeliyiz.</en5>
<en5>Zîra onda görünür binlerle emelleri, galeyânlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinâta uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.</en5>
<en5>O âmâl sıkışmışlar, vücûd-u adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdân da tok olmaz.</en5>
<en5>İşte, bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zîra; mağdûb ve dâllîn yolları böyle olur. Tesâdüf ve dalâlet, o yolda nazar-endâz.</en5>
<en5>O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki, mebde' ve meâdi, Hem Sâni' ve hem Haşr’i muvakkat unutmuşuz.</en5>
<en5>Cehennemden beterdir, ondan daha muhriktir; rûhumuzu eziyor. Zîra o şeş cihetten ki onlara baş vurduk; öyle hâlet almışız.</en5>
<en5>Ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra'şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem ye'sten mürekkeb vicdân-sûz.</en5>
<en5>Şimdi her cihete mukâbil bir cebheyi alırız, def'ine çalışırız. Evvel: Kudretimize müracaat ederiz, vâ-esefâ görürüz ki âcize zaîfe. </en5>
<en5>Sâniyen: Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâ-esefâ durmayıp bağırırlar görürüz.</en5>
<en5>Sâlisen: İstimdâdkârâne, bir halâskârı için bağırır, çağırırız, ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor; biz de zannediyoruz:</en5>
<en5>Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garîb. Hiçbir şey kalbimize bir tesellî vermiyor; hiç emniyet bahşetmez, hakîki zevki vermez.</en5>
<en5>Râbian: Biz ecrâm-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdânın müz'ici bir tevahhuş geliyor; akıl-sûz, evhâm-sâz!</en5>
<en5>İşte ey birader! Bu dalâletin yolu, mâhiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.</en5>
<en5>Tekrar yine geliriz. Bu kere tarîkimiz Sırat-ı Müstakîmdir; hem îmânın yoludur. Delil ve imâmımız, inâyet ve Kur'ân’dır; şehbâz-ı edvâr-pervâz.</en5>
<en5>İşte Sultan-ı Ezel’in rahmet ve inâyeti, vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lutfen bizi bindirdi kanun-u meşîete; etvâr üstünde perdâz.</en5>
<en5>Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at-ı vücûdu, emânet rütbesini bize tevcîh eyledi. Nişan: Niyâz ve namaz.</en5>
<en5>Şu edvâr ve etvârın, bu uzun yolumuzda birer menzil-i nâzdır. Yolumuzda teshîlât içindir ki kaderden bir emirnâme vermiş sahifede cebhemiz.</en5>
<en5>Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misâfir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.</en5>
<en5>Ticâret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî' ederler. Gele gele işte geldik dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.</en5>
<en5>Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehâdet âlemine: Şehr-âyine-i Rahmân, gürültühâne-i insan. Hiçbir şey bilmeyiz; delil ve imâmımız,</en5>
<en5>Meşîet-i Rahmân’dır. Vekil-i delilimiz, nâzenîn gözlerimiz; gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hâtırına gelir mi evvelki gelişimiz?</en5>
<en5>Garîb, yetîm olmuştuk; düşmanlarımız çoktu; bilmezdik hâmîmizi. Şimdi nur-u îmânla o düşmanlara karşı bir rükn-ü metînimiz,</en5>
<en5>İstinâdî noktamız, hem himâyetkârımız def'eder düşmanları. O, Îmân-ı Billâh’tır ki ziyâ-i rûhumuz, hem nur-u hayatımız, hem de rûh-u rûhumuz.</en5>
<en5>İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda, vaktâ vicdâna girdik; işittik ondan binlerle feryâd u fîzar ve âvâz.</en5>
<en5>Ondan belâya düştük; zîra âmâl, arzular, isti'dâd ve hissiyat; dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik; bizden yol bilmemezlik, onda fîzar ve niyâz.</en5>
<en5>Fakat elhamdülillâh, şimdi gelişimizde bulduk nokta-i istimdâd, ki dâim hayat verir o isti'dâd âmâle, tâ ebedü'l-âbâda onları eder pervâz.</en5>
<en5>Onlara yol gösterir, o noktadan isti'dâd. Hem istimdâd ediyor, hem âb-ı hayatı içer, hem kemâline koşuyor o nokta-i istimdâd, o şevk-engîz remz ü nâz.</en5>
<en5>İkinci kutb-u îmân ki; tasdik-i haşirdir. Saâdet-i ebedî, o sadefin cevheri. Îmân bürhânı: Kur'ân. Vicdân: İnsanî bir râz.</en5>
<en5>Şimdi başını kaldır, şu kâinâta bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim her tarafa gülüyor, nâzenînâne niyâz ve âvâz.</en5>
<en5>Görmez misin; gözümüz arı-misâl olmuştur; her tarafa uçuyor. Kâinât bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı lezîz.</en5>
<en5>Hem ünsiyet, tesellî, tahabbübü veriyor; o da alır getirir; şehd-i şehâdet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrâr-engîz şehbâz.</en5>
<en5>Harekât-ı ecrâma, ya nücûm, ya şümûsa nazarımız kondukça, ellerine verirler Hàlık’ın hikmetini. Hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır ediyor pervâz.</en5>
<en5>Güyâ şu Güneş bizlerle konuşuyor; der: “Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız, ehlen sehlen merhaba, hoş teşrîf ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdâr-ı şehnâz.</en5>
<en5>Ben de sizin gibiyim; fakat sâfî isyansız, mutî' bir hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki; mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni musahhar-ı pür-nur etmiş. Benden harâret, ziyâ; sizden namaz ve niyâz.”</en5>
<en5>Yâhû, bakın Kamer’e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsûs birer lisânla: “Ehlen sehlen merhaba!” derler, “Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?”</en5>
<en5>Sırr-ı teâvünle bak, remz-i nizâmla dinle. Herbirisi söylüyor: “Biz de birer hizmetkâr, Rahmet-i Zülcelâl’in birer âyinedârıyız, hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız.”</en5>
<en5>Zelzele na'raları, hâdisât sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zîra onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i tesbih, velvele-i nâz u niyâz.</en5>
<en5>Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. Îmân gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, herbiri birer âvâz.</en5>
<en5>Ey mü'min-i kalb-i hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı îmânın mübârek eline teslîm ederiz, dünyaya göndeririz; dinlesin lezîz bir sâz.</en5>
<en5>Evvelki yolumuzda bir mâtem-i umumî, hem vâveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevâz ü namaz, birer âvâz ü niyâz, birer tesbihe âğâz.</en5>
<en5>Dinle, havadaki demdeme.. kuşlardaki civcive.. yağmurdaki zemzeme.. denizdeki gamgama.. ra'dlardaki rakraka.. taşlardaki tıktıka.. birer mânidâr nevâz...</en5>
<en5>Terennümat-ı hava.. naarât-ı ra'diye.. nağamât-ı emvâc.. birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı; birer tesbih-i rahmet, hakikate bir mecâz.</en5>
<en5>Eşyada olan asvât, birer savt-ı vücûddur; “Ben de varım.” derler. O kâinât-ı sâkit, birden söze başlıyor: “Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!”</en5>
<en5>Tuyûrları söylettirir ya bir lezzet-i ni'met, ya bir nüzûl-ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, ni'met üstünde iner, şükür ile eder pervâz.</en5>
<en5>Remzen onlar derler: “Ey kâinât, kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz: Şefkatle perverdeyiz; hâlimizden memnunuz.” Sivri dimdikleriyle fezâya saçıyorlar birer âvâz-ı pür-nâz.</en5>
<en5>Güyâ bütün kâinât ulvî bir mûsikîdir, îmân nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zîra, hikmet reddeder tesâdüf vücûdunu, nizâm ise tardeder ittifak-ı evhâm-sâz.</en5>
<en5>Ey yoldaş! Şimdi şu âlem-i misâlîden çıkarız, hayâlî vehimden ineriz, akıl meydânında dururuz, mîzana çekeriz, ederiz yolları ber-endâz.</en5>
<en5>Evvelki elîm yolumuz mağdûb ve dâllîn yolu, o yol verir vicdâna, tâ en derin yerine hem bir hiss-i elîmi, hem bir şedîd elemi. Şuûr onu gösterir; şuûra zıd olmuşuz.</en5>
<en5>Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız; ya o teskin edilsin, ya ihsâs da olmasın; yoksa dayanamayız, feryâd u fîzar dinlenmez.</en5>
<en5>Hüdâ ise şifâdır; hevâ, ibtal-i histir. Bu da tesellî ister; bu da teğâfül ister; bu da meşgale ister; bu da eğlence ister. Hevesât-ı sihirbâz.</en5>
<en5>Tâ vicdânı aldatsın, rûhu tenvîm edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem-i elîm, vicdânı ihrâk eder; fîzara dayanılmaz; elem-i ye's çekilmez.</en5>
<en5>Demek Sırat-ı Müstakîmden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet te'sir eder, vicdânı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var, birer iz.</en5>
<en5>Demek heves, hevâ, eğlence, sefâhetten memzûc olan şa'şaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehir-bâz.</en5>
<en5>Ey azîz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nurânî tarîkte bir hâleti hissettik; o hâletle oluyor hayat, mâden-i lezzet; âlâm, olur lezâiz.</en5>
<en5>Onunla bunu bildik ki; mütefâvit derecede, kuvvet-i îmân nisbetinde rûha bir hâlet verir. Cesed rûhla mültezdir, rûh vicdânla mütelezziz.</en5>
<en5>Bir saâdet-i âcile, vicdânda mündericdir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemicdir. Düşünmekse deşmektir; şuûr ise şiâr-ı râz.</en5>
<en5>Şimdi ne kadar kalb îkaz edilirse, vicdân tahrîk edilse, rûha ihsâs verilse; lezzet ziyâde olur, hem de döner ateşi nur, şitâsı yaz.</en5>
<en5>Vicdânda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir Cennet. İçinde rûhlarımız, eder pervâz ü perdâz, olur şehbâz ü şehnâz; yelpez namaz ü niyâz.</en5>
<en5>Ey azîz yoldaşım! Şimdi Allah’a ısmarladık. Gel, beraber bir duâ ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız...</en5>
اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، آمِينَ ∗∗∗